|
||
| Tek bir kelimeyle: güç [power, iktidar, erk]. Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülke üzerinde, onun (doğal veya üretilmiş) zenginliğini çalmak amacıyla, siyasal araçlarla doğrudan veya ekonomik araçlarla dolaylı olarak, tahakküm [hakimiyet] kurması sürecidir. Bu, zorunlu olarak, tahakküm kurulan ülkedeki çalışan halkın sömürüsünün sömürülmesi anlamına gelir, ve keza başka yerlerdeki çalışan halkların da sömürülmesine yardımcı olabilir. Böyleyken, emperyalizm hakim ekonomik ve toplumsal sistemden ayrı olarak düşünülemez. Esas itibariyle sebep, sömürünün emrinde kullanılan aynı güç eşitsizliğidir. Takip eden kısımlarda tartışacağımız üzere, emperyalizm zaman içerisinde, bilhassa da (biçimleri ve yöntemleri kapitalizmin gelişen gereklerine göre değiştiği) son ikiyüz yıl içerisinde değişmiştir. Ancak, klasik imparatorluk inşası günlerinde bile, emperyalizm ekonomik kuvvetler ve gereklerle yönlendirilmiştir. Bir devleti güvenli kılmak için, o devletin, yönetici bürokrasinin ve onun bağlaşığı yönetici sınıfın elindeki zenginliği arttırmak için, [o devletin] güçlü bir ekonomiye dayanması ve yeterli bir kaynak tabanına sahip olması gerekir. Devletin kontrol ettiği alanı arttırarak, mevcut zenginlik de arttırılabilir. Devletler, doğaları itibariyle, aynen sermaye gibi yayılma [genişleme] siyaseti yanlısı organlardır; onları yönetenler güç ve nüfuzlarının alanını daima arttırmak isterler. Bu, toprakların kendi özel mülkleri olduğunu açıklayan Krallar tarafından ulus-devletler yaratılırken, son 500 yıl içinde Avrupa'da yaşanan büyük sayıdaki savaşlardan gözlenebilir. Üstelik, bu çatışma, monarşilerin yerini daha demokratik hükümet biçimleri aldığında sona ermemiştir. Bakunin'in ifade ettiği üzere: "toptan imha savaşları, ırklar ve uluslar arasında yaşanan savaşlar görüyoruz; fetih savaşları, dengeyi korumak için yapılan savaşlar, siyasal ve dini savaşlar, 'büyük fikirler' adına yapılan savaşlar ... Ve tüm bunların, bu savaşlara insanlık ve haklılık görüntüsü kazandırmak için kullanılan tüm riyakar lafların altında neyin yattığını görüyoruz? Daima aynı ekonomik fenomen: bazılarının diğerleri pahasına yaşama ve zenginleşmeye olan eğilimleri ... Devlet'in kaderini yönlendiren güçlü insanlar [erkekler], tüm bu savaşların altında tek bir güdünün yattığını gayet iyi biliyorlar: yağma, bir başkasının zenginliğine el koyma ve bir başkasının emeğini köleleştirme." (The Political Economy of Bakunin, s. 170) Ancak, yayılmanın ekonomik güdüsü genellikle aynıyken, ulusun dayandığı ekonomik sistemin bu emperyalizmin hareket ettiricisi ve doğası üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Bu nedenle, eski Roma'nın veya Feodal İngiltere'nin imparatorluk inşası, lafın gelişi ondokuzuncu yüzyıl Almanyası ve İngiteresinden (veya yirminci yüzyıl) ABD'sinden farklı bir ekonomik tabana sahiptir. Modern dünyada yegane ilgili [biçim] olduğu için burada esasen modern kapitalist emperyalizm üzerine yoğunlaşacağız. Kapitalizm, bizzat doğası gereği büyüme temellidir, bu nedenle de sermayenin birikmesi ve yoğunlaşmasıyla karakterize olur. Şirketler pazar yerindeki rekabet [karşısında] ayakta kalabilmek için genişlemelidir. Bu, kaçınılmaz olarak belli bir ülke içindeki pazarlar ve kaynaklar üzerine yapılan rekabetin bir sonucu olarak, uluslararası faaliyet ve örgütlenmede bir yükselişe tanıklık eder. Bir şirket, yeni ülkelerdeki yeni pazarlara yayılarak, bir yandan köken [home, kaynaklandığı] ülkedeki sınırlı pazarlar ve kaynakların üstesinden gelirken, aynı zamanda da rakipleri karşısında avantaj sahibi olabilir. Bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz bir şekilde emperyalisttir. Son zamanlardaki iddialara aldırmaksızın, sermaye daima küresel olmuştur. Uluslararası ticaret her zaman var olmuştur, ve aslında onun gelişmesinde her zaman anahtar rolde olmuştur (merkantilizm örneğin, sermayenin birikimini genişletmek için uluslararası ticareti manipüle etmiştir). Kapitalist sistem tarihteki en kolay uyum sağlayabilenve doymak bilmeyen sistemdir. Başlangıcından itibaren, bileşenleri (ayrı ayrı şirketler, devletler ve sermaye) sürekli olarak yayılma ya da ölme gereğinden ötürü hareket etmişlerdir; son yıllarda gerçekleşen değişiklikler bu gereğin bir ifadesidir. Bakunin'in belirttiği üzere: "Aynen uzun dönemde üretimi yutan kapitalist üretimin ve bankacılık spekülasyonunun, iflas tehditi altındayken, yuttukları küçük finansal ve üretken girişimler pahasına durmaksızın genişlemeleri gerekmesi gibi, tüm dünyaya yayılan evrensel, tekelci girişimler olmaları da gerekir --böylece bu modern ve zorunlu olarak militer olan Devlet, evrensel bir Devlet olmaya yönelik bastırılamaz bir dürtüyle hareket eder. ... Hegemonya, her Devlet'te içkin olan bu gerçekleştirilemez dürtünün, bu şartlar altındaki olası en mütevazi ifadesidir sadece. Ve bu hegemonyanın birinci koşulu, tüm komşu ülkelerin göreceli güçsüzlüğü ve itaatidir." (Op.Cit., s. 210) Bu nedenle, ekonomik ve siyasal olarak, kapitalist ve devlet-kapitalistlerin (yani, Sovyetler Birliği ve diğer "sosyalist" uluslar) her ikisinin emperyalist faaliyetleri şaşırtıcı olmaz. Modern emperyalizmin değişen doğası kaba bir şekilde kapitalist ekonomi içerisindeki gelişmelerle ilişkilendirilebilir (bakınız bir sonraki kısım). Ancak, şirketlerin büyüklüğü onların uluslararası olmaları gereğini sağladığı için, büyük işaleminin avantaj sağlamak ve rekabet karşısında ayakta kalmak için büyümesi anahtar [niteliğindedir]. Kapitalizmde güç kara dayandığı için, bu, modern emperyalizmin sadece siyasal değerlendirmelerden (her ne kadar açıktır ki bu etken de bir rol üstlense de) çok ekonomik etkenlerce ortaya çıktığı anlamına gelir. Kısım D.5.1'de görüleceği üzere, emperyalizm, potansiyel rakiplerin sayısını azaltması kadar dünya piyasasındaki emperyalist ülkeler için mevcut kar havuzunu büyütmesiyle de sermayeye hizmet eder. Kropotkin'in vurguladığı üzere: "Sermayenin memleketi yoktur; ve eğer yüksek karlar İngiliz {yani Britanyalı} işçi erkeklerin {veya kadınların} yarısı, ve hatta daha azı bir ücret alan Hintli amelelerin çalışmasından elde edilebilecekse, sermaye Rusya'ya gittiği gibi Hindistan'a da göç edebilir --her ne kadar onun göçü Lancashire ve Dundee için açlık demek olsa da." (Fields, Factories and Workshops, s. 57) Bu nedenle, sermaye karını maksimize edebileceği bir yere gider --yurtiçindeki veya yabancı bir topraktaki insani veya çevresel maliyetleri dikkate almaksızın. Yapılan her ticaretin zayıf olan taraftan ziyade kuvvetli olan tarafa faydalı olmasını sağlamak, emperyalizmin ekonomik temelidir. Bu ticaretin uluslar veya sınıflar arasında olmasının konuyla ilgisi yoktur, emperyalizmin amacı işalemini piyasada avantajlı kılmaktır. Emeğin ucuz ve emek hareketinin (genellikle diktatörlük rejimleri sayesinde) zayıf olduğu , çevresel yasaların az veya hiç olmadığı yerlere giderler, şirketler iktidarının karşısında pek az şey vardır ve büyük şirketler karlarını azami kılabilirler. Dahası, sermaye ihracatı, yurtiçinde şirketlerin karşılaştıkları rekabetçi baskıların azalmasını mümkün kılar (en azından kısa süreler için). Bunun iki etkisi vardır. Birincisi, sınai açıdan gelişmiş ülkeler (veya daha doğrusu o ülkede yerleşik olan şirketlerin [geliştiği ülkeler]) az gelişmiş ülkeleri sömürebilirler. Bu sayede, hakim güç uluslararası ticaretle yaratılan faydaları maksimize edebilir. Eğer bazılarının iddia ettiği gibi ticaret her zaman iki taraf için de faydalıysa, bu durumda emperyalizm uluslararası ticaretin bir taraf için daha faydalı olmasını mümkün kılmaktadır. İkincisi, emperyalist ülkedeki emeğin konumunu zayıflatmak üzere büyük işalemin[in eline] daha fazla silah verir. Bu yine, ticaretin faydalarının (bu sefer işçilerin hürriyetinin ücretler karşılığındaki ticaretinin) emekten çok işalemine düşmesini sağlar. Bunun nasıl ve ne şekilde olduğu değişkenlik gösterir ve değişir, ancak amaç daima aynıdır --sömürü. Bu sömürü çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin, ucuz hammadde ve malların ithaline izin verilmesi, dış rekabetten korunan piyasalara mal ihracı, ve sermayenin bol olduğu alanlardan sermayenin kıt olduğu alanlara sermaye ihraç edilmesi. Sermayenin daha az sanayileşmiş ülkelerde yatırılması, söz konusu sermayenin daha düşük ücretlerden, veya örneğin daha az çevresel, sosyal denetimden ve yasaların varlığından faydalanmasını mümkün kılar. Tüm bunlar ezilen ulusun çalışan insanlarının zararına karların ele geçirilmesini mümkün kılar (bekleneceği üzere, bu ulusların yöneticileri genellikle emperyalizmden memnundurlar). İhraç edilen ilk sermayenin kaynağı tabii ki yurtiçindeki emeğin sömürülmesidir, ancak bu, sermayenin kıt, arazi fiyatlarının daha düşük, ücretlerin daha düşük ve hammaddelerin daha ucuz olduğu daha az gelişmiş ülkelere ihraç edilir. Tüm bu etkenler kar marjlarının büyütülmesine katkıda bulunur. "Bu küresel şirketlerin yoksul ülkelerle olan ilişkisi sömürü [ilişkisi] olagelmiştir. ... ABD şirketleri 1950 ile 1965 arasında Avrupa'ya 8.1 milyar $ yatırım yapıp 5.5 milyar $ kar elde ederken, Latin Amerika'da 3.8 milyar $ yatırıp 11.2 milyar $ kar, ve Afrika'da ise 5.2 milyar $ yatırıp 14.3 milyar $ kar elde etmişlerdir." (Howard Zinn, A People's History of the United States, s. 556) Betsy Hartman, 1980'lere bakarak, aynı sonuca ulaşıyor. "Batılıların Üçüncü Dünya hakkında [sahip oldukları] dipsiz dilenci çanağı şeklindeki popüler imaja karşın" şunu belirtmektedir; "[Üçüncü Dünya] bugün sanayileşmiş dünyaya aldığından daha fazlasını vermektedir. Geri dönen karlar, faiz ödemeleri, ve Üçüncü Dünyanın Seçkinleri tarafından yurtdışına gönderilen sermaye biçimlerindeki dışarıya akış, resmi 'yardımlar', özel kredi ve yatırımlar biçiminde içeriye akanı aşmaktadır." (George Bradford'un alıntısı, Woman's Freedom: Key to the Population Question, s. 77) Ayrıca, emperyalizm, ya üretimi başka ülkelere yönlendirmekle tehdit ederek veyahut da grevlerden kurtulmak için dış yatırımı kullanarak, büyük işaleminin emperyalist ulusdaki işgücüne karşı kuvvetini arttırmasını mümkün kılar (ayrıca bakınız Kısım D.5.3). "Ev"deki işçi sınıfı hala sömürülür ve ezilirken, onların sömürücülerine karşı örgütlenmeye ve direnmeye yönelik sürekli teşebbüslerinin giderek daha başarılı olduğunu kanıtlamıştı. Böyleyken, emperyalizm (aynen kapitalizm gibi) yalnızca karları arttırma güdüsüyle hareket etmez (bunun önemli olduğu açıktır), aynı zamanda sınıf mücadelesiyle de hareket eder --sermayenin belli bir ülkedeki işçi sınıfının kuvvetinden kaçma gereksinimi (bu süreç küreselleşmenin yükselişinde önemli bir rol oynamıştır --bakınız Kısım D.5.3). Bu açıdan bakılınca, sermaye ihracatı iki şekilde değerlendirilebilir. Birincisi, evdeki asi işçileri "yatırım darbesi"yle disipline etmek (sermaye gerçekten dışarı kaçar, böylece işsizlik yaratır). İkincisi, onların işleri için yeni rakipler ortaya çıkararak, emperyalist ulusdaki çalışan insanların karşısındaki işsiz 'yedekler ordusu'nu büyütmenin bir yolu olarak (yani, bir grup işçiyi diğerine karşı kullanarak işçileri bölmek ve yönetmek). Bunların her ikisi birbiriyle ilintilidir, ve her ikisi de işsizlik korkusuyla işçi sınıfının gücünü zayıflatmayı hedefler. Yani, büyük işalemi için artı kar arayışından köklenen emperyalizm aynı zamanda evdeki işçi sınıfının gücüne karşı da bir tepkidir. Ağır sömürü (yani büyük kar marjları) için çok gelişmiş olan işçi sınıfı bilincinin üstesinden gelmek amacıyla, ortaya çıkan veya kurulu ulusötesi şirketler tarafından sermaye ihracı gerçekleştirilir, ve finans kapital üretken sermayeyi başka yerlere yatırarak kolay ve büyük karlar elde edebilir. Emperyalizmin bir başka işlevi daha vardır, diğer ülkelerin sanayileşmesini engelleme işlevi. Böyle bir sanayileşme, hem "az gelişmiş" ülkelerde hem de bütün dünya piyasasında mevcut olan kapitalistlerle rekabet edebilecek yeni kapitalistlerin ortaya çıkması demektir. Bu nedenle, emperyalizm dünya piyasası üzerindeki rekabeti azaltır. Bir sonraki kısımda tartışacağımız üzere, ondokuzuncu yüzyıl birçok Avrupa ulusunun yanı sıra Amerika, Japonya ve Rusya'nın da sanayileşmesine tanıklık etmiştir. Ancak, başka ülkelerce gerçekleştirilen bu sanayileşme sürecinin bir dezavantajı vardı. Bu, dünya piyasasına giderek daha fazla rakibin girebileceği anlamına gelmektedir. Dahası, Kropotkin'in belirttiği üzere, bunlar eskilerinin "bir yüzyıllık deneyim ve gruplaşmalar sonucu vardığı yerden başlayan ... yeni imalatçılar olma" avantajına sahiptirler, ve bu nedenle de "başka yerlerde işletilen en yeni ve en iyi modellere göre oluşturulmuşlardır." (Op. Cit., s. 32 ve s. 49) Böylece, ondokuzuncu yüzyılın sonunda sömürgecilik tarafından başarılan yeni rakipleri durdurma gereği [ortaya çıkmıştı]: "Her türden sanayi merkezsizleşti ve yerkürenin dört bir yanına dağıldı; ve her yerde uzmanlaşmanın yerine işlerin çeşitliliği, bütünleşmiş bir çeşitliliği ortaya çıkmaktadır ... her ulus sırayla imalatçı bir ulus haline gelmektedir ... Her yeni gelen açısından yalnızca ilk adımlar zordur ... Gerçek, anlaşılmamışsa bile o kadar iyi hissedilmektedir ki, koloniler için yarış son yirmi yılın ayırt edici özelliği haline gelmiştir {Kropotkin 1912'de yazıyor}. Her ulusun kendi sömürgeleri olacaktır. Ancak sömürgeler çözüm olmayacaktır." (Op. Cit., s. 75) Böyleyken, emperyalizm keza sanayileşmenin engellenmesinin (veya kontrol edilmesinin), uluslararası piyasada halen faaliyet gösteren büyük şirketler karşısında dünya piyasasında yeni rakiplerin gelişmesinin engellenmesinin bir aracı olarak görülebilir. Keza bir ülkenin işçilerini diğerine kırdırarak işaleminin pazarlık konumuna destekçi olur; böylece aynı patronlar kümesi tarafından sömürülürlerken, bu patronlar evdeki işçilerden tavizler koparmak için yabancı işçilerin hayali "rekabeti"ni kullanabilirler. Emperyalizm iki yoldan sanayileşmeyi engeller. Birinci yol doğrudan sömürgeleştirmedir. İkincisi, dolaylı yoldandır --yani uluslararası büyük işalemi tarafındaan karlara el konulması. Doğrudan tahakküm altına alınan bir ülkenin sanayisini geliştirmesi durdurulabilir ve hammadde sağlayıcısı olarak uzmanlaşmaya zorlanabilir. Bu, imparatorlukları ve sömürge savaşlarıyla "klasik" emperyalizmin amacıydı. Bu yaklaşımın yerini dolaylı yaklaşımlar aldı (bakınız bir sonraki kısım). Sermaye yabancı ülkelere yatırıldığında, bu ülkelerin işçilerinden elde edilen artı değer bu ülkelerde yeniden yatırılmaz. Daha ziyade büyük bir kısmı şirketin ana ülkesine geri döner (bu şirketin karları olarak). Aslında, sermaye yatırımının tüm mantığı şirketin o ülkeye başlangıçta verdiğinden daha fazlasını almak olduğu için beklenen de budur zaten. Bu artı değer, az-gelişmiş ülkedeki sanayiye yeniden yatırılmak yerine (ki yerel piyasaya bağımlı olan yerli kaynaklı sömürücüler için durum böyle olacaktır), bunu tahakküm kurulan ülkeden alıp götürecek olan yabancı sömürücülerin ellerinde birikir. Daha az kaynak çekilebildiği için sınai gelişme, yerli yönetici sınıfları yabancı sermayeye ve onun kaprislerine bağımlı kılacaktır. Emperyalist güçler, sömürgecilik sayesinde az-gelişmiş ulusun bu şekilde kalmasını sağlarlar --böylece bir tane daha az rakip olmasını sağlamanın yanısıra hammadde ve ucuz emeğe elverişli erişim imkanı yaratır. Küreselleşme, bu sürecin yoğunlaşması olarak görülebilir. Şirketlerin bir ulusu "serbest ticaret"i ihlal ettiği gerekçesiyle mahkemeye verebilmesini uluslararası anlaşmalarla kanunlaştırarak, yeni rakip ulusların ortaya çıkması ihtimalini zayıflatmıştır. Sanayileşme ulus-ötesi şirketlere bağımlı olacak, böylece de gelişme şirket karlarını ve iktidarını sağlama almak üzere engellenecek ve yönelendirilecektir. Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, son birkaç on yıl içerisinde endüstriyelleşmiş olan ülkeler (Doğu Asya Kaplan ekonomileri gibi), sanayiyi korumak ve uluslararası finansı kontrol etmek için devleti kullanarak bunu yapmışlardır. Kapitalist sınıfın yeni saldırısı ("küreselleşme"), yerel kapitalistleri yağmalamanın, onların iktidarını ve denetim sahasını daraltmanın bir aracıdır. (Ekonomik/siyasal performans ve ideolojik cazibe anlamlarında) Doğu Bloku'nun giderek zayıflaması ve en nihayetindeki çöküşü de yine bu süreçte rol oynamıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesi yerel seçkinlerin manevra yapabilecekleri alanın daralması anlamına gelmektedir. Yerel seçkinler bunun öncesinde, eğer şanslılarsa, kendi gündemlerini takip etmekte kullanabilecekleri bir soluklanma alanı elde etmek için ABD ile SSCB arasındaki mücadeleyi kullanabiliyorlardı (tabii ki belli sınırlar içerisinde, ve hangi emperyalist gücün yörüngesindeyseler onun lütfu dahilinde). Doğu Kaplanları bu sürecin işleyişinin birer örneğidir. Batı onları Soğuk Savaş'ın ideolojik mücadelesinde "serbest piyasa"nın faydalarının birer örneği (esasında öyle değillerdi) olarak kullanabiliyordu; ve yerel seçkinler ise, batı-yanlısı ve işalemi-yanlısı bir ortamı (tabii ki kendi nüfusuna karşı yöneltilmiş bir kuvvet sayesinde) sürdürürken, kendi ekonomik stratejilerini takip edebiliyorlardı. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, bu etken artık işlevsiz kalmıştır ve bu seçkinler artık ABD ekonomik ideolojisini kucaklamaya (Dünya Bankası ve İMF'nin ekonomik şantajı sayesinde) "cesaretlendirilmek"tedirler. Aynen neo-liberalizmin Emperyalist uluslarda refah devletine saldırması gibi, bunun "az gelişmiş" uluslardaki sonuçları ise yerel sermayeye daha az tolerans gösterilmesi olmuştur. O halde emperyalizm temelde, ülkelerin diğer ülkeler karşısında avantaj edinecek şekilde ticari ilişki ve yatırımları diğer ülkelere dayatma yetisidir. Bu (işgal ve sömürgeler aracılığıyla) doğrudan veya (ekonomik ve siyasi güç yoluyla) dolaylı yapılabilir. Hangi yöntemin kullanılacağı söz konusu ülkelerin belli koşullarına bağlıdır. Dahası, bu yine her ülke içerisindeki sınıf kuvvetlerinin dengesine bağlıdır (örneğin, militan bir işçi sınıfı hareketinin olduğu bir ulusun, toplumsal maliyetinden ötürü savaş siyaseti izlemesi pek olası değildir). Ancak, emperayalizmin amacı daima kapitalist ve bürokratik sınıfları zenginleştirmektir. Piyasa ve kaynaklar üzerindeki bu mücadele, zorunlu olarak çatışmaya yol açar. Bu, ekonomik açıdan "geri" olan bir ulusa hakim olunması için başlangıçta gerekli olan (Amerika'nın Filipinler'i işgal etmesi, Afrika'nın Batı Avrupa devletleri tarafından fethedilmesi, v.b.). veya bir kere tesis edildikten sonra bu hakimiyeti korumak için yapılan (Vietnam Savaşı, Cezayir Savaşı, Körfez Savaşı v.b.) fetih savaşları olabilir. Veya, piyasalar ve sömürgeler için yapılan rekabet barışçıl bir şekilde hallolamayacak bir noktaya geldiğinde başlıca emperyalist ülkeler arasında bir savaş da olabilir (Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu üzere). Kropotkin'in belirttiği üzere, "insanlar artık kralların zevki için savaşmıyorlar, kazançların ve büyüyen refahın bütünlüğü için, ... yüksek finans ve sanayi baronlarının çıkarı {için} savaşıyorlar. ... {P}olitik üstünlük ..., basitçe uluslararası piyasalardaki ekonomik üstünlük meselesidir. Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Avusturya, bunların hepsinin kazanmaya çalıştığı şey ... askeri bir üstünlük değildir: ekonomik hakimiyettir. Bu, kendi mallarını ve gümrük vergilerini komşularına dayatma hakkıdır; sınai açıdan geri halkları sömürme hakkıdır; komşudan ya ticareti canlandıracak bir limanı, veya fazla emtianın boşaltılabileceği bir bölgeyi almak için ... demiryolları kurma ayrıcalığıdır." Şunu vurguluyordu, "{b}ugün savaştığımızda, bu büyük sanayicilerimizin % 30'luk karlarını garanti altına almak içindir, finans baronlarının Borsa'daki {hisse senedi piyasası} hakimiyetlerini sağlamak içindir, maden ve demiryolu hissedarlarının gelirlerini sağlamak içindir." (Words of a Rebel, s. 65-6) Özetle, emperyalizm daima Sermaye'nin çıkarlarına hizmet etmiştir. Eğer öyle olmasaydı, eğer işalemi için kötü olsaydı, işalemi sınıfı ona karşı çıkardı. Bu 19. yüzyıl sömürgeciliğinin artık var olmamasını kısmen açıklar (diğer nedenler, emperyalizmin işalemi açısından kötü olmasına açıkça yardımcı olan dış hakimiyete karşı toplumsal direnç, ve ikinci dünya savaşının ertesinde ABD emperyalizminin bu piyasalara erişim kazanma ihtiyacıdır). Artık "geri kalmış" [underdeveloped, azgelişmiş] ülkelerin yabancı sermayenin sömürüsüne açık olmasını sağlamanın maliyet açısından daha etkin yolları bulunmaktadır. Maliyetler faydaları aştığında, sömürgeci emperyalizm, çokulusluların, siyasal nüfuzun, ve kuvvet tehditinin yeni-sömürgeciliğine dönüştü (bakınız bir sonraki kısım). Ayrıca, emperyalizmdeki herhangi bir değişikliğin altta yatan ekonomik sistemdeki değişikliklerle ilgili olduğunu unutmamalıyız. Anarşistlerin emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı çıktıkları açıktır. Kübalı anarşistler şunları söylerken hepimiz adına konuşmaktadırlar, "her çeşit emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı; halkların ekonomik tahakkümüne karşı; ... kendi ulusal kültürlerine, geleneklerine ve toplumsal sistemlerine yabancı olan siyasi ve ekonomik sistemlerin halka dayatılmasını amaçlayan askeri baskıya karşı. ... Dünyadaki uluslar arasında, küçük olanın büyük olan kadar değerli olduğuna inanıyoruz. Kendi insanlarını boyun eğen bir halde tuttuğu için ulusal devletlerin düşmanları olmamız gibi; kendi açgözlü sömürü sistemlerini daha zayıf ülkelere dayatmak için siyasi, ekonomik ve askeri güçlerini kullanan süper-devletlere de karşıyız. Tüm emperyalizm biçimlerine karşı olarak, devrimci enternasyonalizmin; karşılıklı çıkarları doğrultusunda özgür halklardan oluşan büyük federasyonların yaratılmasının; dayanışma ve karşılıklı yardımlaşmanın taraftarı olduğumuzu ilan ediyoruz." (Sam Dolgoff'un alıntısı, The Cuban Revolution: A Critical Perspective, s. 138) Başka birisinin gücüne bağlıyken bağımsız olmak imkansızdır. Eğer birisinin kullandığı sermaye başka bir ülkenin sahipliğindeyse, onun bu ülkenin taleplerine direnecek konumu yoktur. Eğer ükenizde yatırım yapmak için yabancı şirketlere ve uluslararası finansa bağlıysanız, o zaman onların istediklerini yapmak zorundasınızdır (ve bu nedenle yönetici sınıf, destekçilerini memnun etmek ve kendilerini iktidarda tutmak için siyasal ve toplumsal muhalefeti bastıracaktır). Kapitalizmde kendi kendini idare eder olmak için, topluluk veya ulusun ekonomik olarak bağımsız olması gerekir. Emperyalizmin ima ettiği sermayenin merkezileşmesi, gücün, bu güçle alınan kararlardan doğrudan etkilenenlerin değil, küçük bir azınlığın ellerinde olması anlamına gelir. Bu nedenle kapitalizm, çok geçmeden merkezsizleşmiş bir ekonominin ve böylece de özgür bir toplumun oluşmasını imkansız hale getirir. Böyleyken, anarşistler, mülkiyetin toplumsallaştırılması ve üretimde işçilerin kendinden yönetimi bağlamında, sanayinin merkezsizleşmesine ve tarımla bütünleşmesine vurgu yaparlar (bakınız Kısım I.3.8). Üretimin azınlığın karlarından ziyade herkesin gereksinimlerini karşılamasını ancak bu sağlayabilir. Üstelik, ekonomik emperyalizmin kültürel ve toplumsal emperyalizmin ebeveyni olduğunun da farkındadırlar. Takis Fotopoulos'un belirttiği üzere, "kültürün piyasalaştırılması ile piyasaların yakın zamandaki liberalizasyonu ve deregülasyonu günümüz kültürel homojenliğine büyük katkıda bulunmuştur --geleneksel topluluklar ve kültürler tüm dünyada ortadan kaybolmakta, insanlar ileri kapitalist ülkelerde ve bilhassa da ABD'de üretilen kitle kültürünün tüketicilerine dönüştürülmektedir." (Toward an Inclusive Democracy, s. 40) Ancak bu anarşistlerin körü körüne ulusal kurtuluş mücadelelerini veya herhangi bir milliyetçilik [nationalism, ulusalcılık] biçimini destekledikleri anlamına gelmez. Anarşistler emperyalizme karşı oldukları gibi milliyetçiliğe de karşı çıkarlar --bunlardan hiç birisi özgür bir toplumun yolu değildir (daha fazla ayrıntı için bakınız Kısım D.6 ve Kısım D.7). Bu nedenle anarşistler, küreselleşmeye veya uluslararası bağlara veya bağlantılara varlıkları itibariyle karşı değildirler. Hiç de değil, biz daima enternasyonalist olmuşuzdur; bizler, dünyayı paylaşırken, çeşitliliğe ve farklılığa saygı gösteren, onları destekleyen bir "aşağıdan küreselleşme"nin taraftarıyız. Ancak, bizler şirket iktidarı ve ekonomik emperyalizmle körleştirilmiş bir dünyada yaşamayı istemiyoruz. Böyleyken, bizler toplumsal ilişkileri metalaştıran kültürün metalaşmasına yol açan kapitalist eğilimlere karşıyız. Bizler dünyayı yaşamak için ilginç bir yer yapmak istiyoruz; ve bu, hem fiili (yani fiziksel, siyasi ve ekonomik) emperyalizme hem de onun kültürel ve toplumsal biçimlerine karşı çıkmak demektir. |
||