|
||
| Nisa Suresi: 74- O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz. 75- Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? 76- İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır. 77- Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez." 78- Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse "Bu, Allahtandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, "Bu, senin yüzündendir." derler. Ey Muhammed! De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar? |
||
|
||
| tamam ama savaşın yöntemi burda belirtilmemiş? gandhininki de savaştı. Dalai Lamanın verdiği de savaş. hangi durumda ne tür savaş uygundur? bugün için en iyi savaş yöntemi okul hastane basmak mı? tren raylarını sabote edersin. petrol doğal gaz yataklarını yakarsın, fabrikaların üretimini sabote edersin. çeçenistanı rusların kalmak için hiçbir sebebi olayan bi yer haline getirirsin. askerlerin erzak konvoyuna saldırırsın, otoyollara mayın döşersin... bu gibi eylemleri yıllarca sürdürürsün ve ruslar çekip gider. orası çeçenlere aitse rusların orada kalması zaten mümkün değildir. cihat doğru bi kavram ama böyle cihat yapılmaz. |
||
|
||
| zaten amacım savaşın nasıl yapılacağının yöntemine işaret etmek değil. müslümanların zulüm ve haksızlıklara karşı durmaları gerektiğine değinen kuran mesajını iletmekti. yöntem konusunda haklısın. peygamber de hicret öncesi ve sonrası farklı stratejiler izlemiştir. mekkede de işkenceleri izlemek zorunda kalmış ve müslümanların kıtal isteklerini geri çevirmiştir. ama medine de islam toplumu bir güç olduktan sonra yöntem değişmiş ve fiili savaş başlamıştır. |
||
|
||
| Savas bu dunyada en önemli besindir isi kan ile karistirmayin her bireyin özgurlugu icin önce savas sart-yoksa hitler gibileri avucunda sIKILIRIZ | ||
|
||
| Yüce Allah bize şöyle söyler ; “Ey İnsanlar muhakkak ki biz sizi bir kadın ve erkekten var ettik. Tanışıp kaynaşmanız için sizleri kabileler ve milletler yaptık. Allah indinde üstün olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.” "Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan, kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. " Hz. Muhammed s.a.v. der ki; “Irkçılığa davet eden, Irkçılık için savaşan ve Irkçılık için ölen bizden değildir.” “Müslümanların kendi aralarında ki merhametleri saygı ve dayanışmaları tıpkı bir ceset gibidir. Cesette bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.” Cihad,insanın insana fayda üretmesi,gelecekteki ve bugündeki karanlığı dağıtması için savaşmasıdır herşeyden önce.Ancak zulme uğradığında cihad kendine yönelmiş bir orduyla mücadeleye dönüşür. Kur'an daki cihat Yaratıcı'nın iradesine yani yaradılışının içeriğine ,karakterine uygunluk için gayret göstermek demektir ve yöntemi bilim ve düşüncede esas anlamını bulur.,, İnsan savaş yazgısını kendi yazmıştır.Yokolmamak için yoketmesi gerektiği sanısını kendinde ilk savaşılacak güdü seçmeyip tersine onun üzerinde kendini inşa etmiştir.İnsan dünyasal bütünlüğüne ihanet ederek kendiyle ilgili sözleşmesini bozmuştur ,yani insan olmak için gelişip büyüyeceği sözünü.Parçalanıp,parçalamayı seçmiştir.Kendini daha iyi daha tamduyumsamak için başkasından suni bir önceliğe sahip olması gerektiği sanısı diğerini geriye itelemek hatta geriye püskürtmek gereksimini doğurmuştur. İnsan etrafına bakıp,neden bu kadar renk var diye sormamıştır kendine.Çok renk var evet ve biri diğerinden daha az değerli değil.Biri olmazsa üstelik öteki de olmazdı belki.İnsan başkasına öldürmek için yöneldiğinde hedefte olan kendisidir aslında. Ve bence terör fikri de dinden değil,vicdansızlıktan kaynaklanır,vicdansızlık,insaniyetini yitirme kendisine her türlü dinsel ,fikirsel gerekçeyi de dilediği yerden yaratır , ırkçı ilerleyiş için kurgulanmış savaşlarınsa terörden ayrı bir ahlakı savunması zordur.-mümkün müdür- Duymak isteyene duyur diyecek kadar ince bir din mümkün mü dünyanın kaderinin kanla yazılmasına razı olsun...Ve mümkün mü insandaki böyle büyük bir hırsı onaylasın.. |
||
|
||
| savaşın allah için.. o beceremedi iyi insan yaratmayı.. zaten dunyanın cılkı çıktı.. öldürün ve sizin gibi katil allahın yanında ,allahın verdiği hurilerle diğer yaşamın tadını çıkartın..bu ne biçim anlayış ya.. | ||
|
||
| savaşı emretmeyen herhangi bir ideolojiye rastladın mı ? | ||
|
||
| sence o yüce tanrının savaşı emretmesi ne kadar mantıklı..insan bazen allah mı daha kötü şeytanmı diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor.. | ||
|
||
| savaşın illegal bir eylem olup olmadığını netleştirmek lazım öncelikle.. yani tanrı bile yapmışsa belki doğru olan savaşmaktır
|
||
|
||
| Dünya'da savaş istemeyenler bile bunu gerçekleştirmek için savaşmak zorundadır. Bu bir doğa kanunu. İdeolojilerin getirdiği sıcak savaşlar, kesinlikle haklı tarafı bulunmayan savaşlardır. Buna soğuk savaşlar da dahil. Ama halkın ezildiği acı çektiği alana onları kurtarmak üzere girmek ( Filistin ) Şuanki Irak'a o halka gerçek özgürlüğü vermek amaçlı açılan bir savaş, Emperyalizme karşı verilen savaşların tümü, ( siyasi çıkar harici ) Müslümanlara göre ve Allah katında kabul edilebilecek savaş türleri olarak görüyorum.. Burda emredilen bir din zorlaması değil, Halkın özgür iradsiyle rahatça yaşamasına zemin hazırlamak. Zamanında Kudüs'te barış halinde yaşayan 3 dinin mensupları, hristiyanların bu düzeni bozması üzerine Selahaddinin kudüsü feth etmesi buna en iyi örnektir. Burda savaş aslında Hristiyalık'ı yok etmek ya da ona karşı olan değil, dirlik ve düzen getirmek amaçlı yapılan bir savaş olmasıdır. Bunun haklılığı kabul edildiği için, Irak'a; ABD girme nedeni olarak demokrasiyi göstermiştir ![]() |
||
|
||
| Kuran'a göre savaş, sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir "istenmeyen zorunluluk"tur. Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğu, Allah'ın ise savaşa rıza göstermediği şöyle açıklanır: ... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz. Kuran'ın Peygamberimize vahyi tam 23 yıl sürmüştür. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar. Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke'nin saldırgan putperestlerine karşı silah kullanmadılar. Ancak aşağıdaki ayetin vahyinden sonra Peygamberimiz ümmetine savaş için hazırlık emri verdi: Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar... (Hac Suresi, 39-40) Kısacası, Allah müslümanlara savaş iznini, baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle, izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır. Başka ayetlerde ise müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır: "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. "(Bakara Suresi, 190) Bu ayetlerin vahyinden sonra Müslümanlarla putperest Araplar arasında savaşlar gerçekleşti. Bunların hiç birinde Müslümanlar savaşı kışkırtan taraf olmadı. Dahası, Peygamberimiz, putperestlerin pek çok talebini kabul eden bir barış anlaşmasını (Hudeybiye Barışı) kabul ederek, barış ve güvenlik ortamı sağladı ve putperestlerle barış içinde yaşanacak bir sosyal yapı tesis etti. Anlaşmayı bozan taraf yine putperestler oldu ve bu durumda yeni bir savaş durumu başladı. Ama Müslümanların sayısının hızla artması sonucunda İslam ordusu putperest Arapların karşı koyamayacağı bir güce ulaştı ve Peygamberimiz bu güçlü orduyla Mekke üzerine yürüyüp şehri fethetti. Bu fetihte hiç bir şekilde kan akmadı, tek bir kişinin burnu bile kanamadı. Peygamberimiz eğer isteseydi kentteki müşrik liderlerden intikam alabilirdi. Ama hiç birine dokunmadı ve onları affederek inançları içinde serbest bıraktı. Bu yüksek karaktere hayran olan müşrikler, daha sonra kendi rızalarıyla İslam'ı kabul edeceklerdi. Hz. Muhammed'in bu barışçı ve ılımlı politikası, Allah'ın Kuran'da bildirdiği İslami esaslardan kaynaklanmıştır. Allah Kuran'da inananlara, müslüman olmayan kimselere karşı da iyilikle davranmalarını emreder: "Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9) Üstteki ayetler, bir müslümanın müslüman olmayan insanlara karşı bakış açısını belirlemektedir: Bir Müslüman, Müslüman olmayan insanların hepsine karşı iyilikle davranmalı, sadece İslam'a düşmanlık gösterenleri dost edinmemelidir. Eğer bu düşmanlık gösterenler müslümanların varlıklarına yönelik bir saldırıda bulunurlar da bu bir savaş sebebi olursa, Müslümanlar bu savaşı da yine adaletli şekilde ve insani sınırları gözeterek yürütmelidirler. Her türlü barbarlık, gereksiz şiddet eylemi, haksız tecavüz yasaktır. Bir başka Kuran ayetinde Allah Müslümanları bu konuda uyarır ve düşmanlarına karşı duydukları öfkenin onları adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini haber verir: "Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (Maide Suresi, 8) Cihad Kavramının Anlamı İncelediğimiz konu gereğince açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer önemli kavram da "cihad" kavramıdır. "Cihad" kelimesinin tam karşılığı "gayret"tir. Yani İslama göre, "cihad etmek", "çaba göstermek, gayret etmek" anlamına gelmektedir. Peygamberimiz "en büyük cihadın kişinin kendi nefsine karşı verdiği cihad" olduğunu açıklamıştır. Nefisten kasıt, insanın bencil tutkuları ve hırslarıdır. Din karşıtı, ateist fikirlere karşı verilen fikri bir mücadele de tam anlamıyla bir cihaddır. Bu gibi fikri ve manevi anlamlarının yanında, fiziksel bir mücadele olarak savaş da "cihad" sayılır. Ama bu savaşın yukarıda tarif ettiğimiz şekilde savunma amaçlı ve sınırlı bir savaş olması gerekir. Cihad kavramının masum insanlara yönelik bir şiddet eylemini, yani terörü tarif etmek için kullanılması ise, çok büyük ve haksız bir çarpıtma olacaktır. İslam'daki Merhamet, Hoşgörü ve İnsancıllık Özetlemek gerekirse, İslam'ın "siyaset doktrini" (yani siyasi konulardaki İslami hüküm ve prensipler) son derece ılımlı ve barışçıldır. Bu gerçek müslüman olmayan pek çok tarihçi veya teolog tarafından da kabul edilmektedir. Bunlardan biri, eski bir rahibe ve Ortadoğu tarihi konusunda ünlü bir uzman olan İngiliz tarihçi Karen Armstrong'dur. Armstrong, üç büyük İlahi dinin tarihini incelediği Holy War (Kutsal Savaş) adlı eserinde bu konuda şu yorumları yapmaktadır: Islam kelimesi Arapça'da barış kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kuran, savaşı, Tanrı'nın rızasına aykırı gelen anormal bir durum olarak lanetler... İslam karşı tarafı yok etmeye yönelik veya saldırgan bir savaşı onaylamamaktadır, Tevrat'ın ilk beş kitabındaki yaklaşımın aksine. Hıristiyanlıktan daha gerçekçi bir din olarak, İslam savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte ve bazı durumlarda zulüm ve acıyı durdurmak için olumlu bir görev olarak görmektedir. (Ama) Kuran savaşın sınırlı olması gerektiğini ve olabildiğince insancıl bir şekilde yürütülmesini öğretir. Muhammed sadece Mekkelilerle değil, aynı zamanda bölgedeki Yahudi kabileleriyle ve Yahudilerle işbirliği yaparak kendisine karşı bir saldırı planlayan Suriye'deki Hıristiyan kabileleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama bu yine de onun "Kitap Ehli"ni (Hıristiyan ve Yahudileri) lanetlemesi gibi bir sonuç doğurmamıştır. Onun Müslümanları kendilerini savunmak durumunda kalmışlar, ama düşmanlarının dinine karşı kutsal bir savaşa girişmemişlerdir. Muhammed azad ettiği kölesi Zeyd'i bir Müslüman ordusunun kumandanı olarak Hıristiyanlara karşı savaşa gönderdiğinde, onlara Tanrı yolunda cesurca ama insancıl şekilde savaşmalarını emretmiştir. Rahipleri, keşişleri veya rahibeleri taciz etmemeli veya savaşmayan güçsüz insanları hedef almamalıdırlar. Sivillere yönelik hiç bir katliam gerçekleştirilmemeli, tek bir ağaç bile kesilmemeli, hiç bir şey yıkılmamalıdır.. Peygamberimizin vefatının ardından da Müslümanlar diğer dinlerin mensuplarına karşı son derece hoşgörülü ve saygılı davranmaya devam etmişlerdir. İslam devletlerinde hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar son derece güvenli ve özgür bir yaşam sürmüşlerdir. Hz. Ömer Kudüs'ü fethettiğinde, bir katliama maruz kalacaklarından korkan Hıristiyanları teskin etmiş, güvenlikte olduklarını onlara açıklamış, hatta kiliselerini ziyaret ederek, burada ibadete özgürce devam edebileceklerini onlara bildirmiştir. Bu olaydan 4 asır kadar sonra, 1099 yılında Kudüs, Haçlılar tarafından işgal edilmiş ve içindeki tüm Müslümanlar kılıçtan geçirilmiştir. Şehri 1187 yılında geri alarak işgalden kurtaran İslam kumandanı Selahhaddin Eyyubi ise, yine Hıristiyanların korkularının aksine, tek bir sivilin bile kılına dokunmamış, tek bir yağma olayına izin vermemiş, işgalci Hıristiyanlar tüm malları ve mülkleriyle birlikte güven içinde şehirden çıkabilmişlerdir. İslam topraklarında Hıristiyanlara gösterilen hoşgörüyü tasvir eden bir tablo. Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde de İslam'ın adalet ve hoşgörüsü sürmüştür. Bilindiği gibi Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru 1492 yılında sığındıkları Osmanlı topraklarında bulmuştur. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde de, kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Müslümanların hoşgörülü ve adaletli uygulamaları konusunda tarihçi A. Miquel şöyle demektedir: "Hıristiyan halklar, Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok iyi yönetilen bir idare altındaydılar. Asla sistemli bir zulüm görmediler. Tam aksine imparatorluk, İstanbul başta olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudileri'ne bir sığınak olmuştu. Hiç bir yerde zorla İslamlaştırma olmamıştır. Georgetown Üniversitesi'nde din ve uluslararası ilişkiler profesörü olan John L. Esposito ise, tarihte Müslüman devletlerin idaresine geçen Yahudi ve Hıristiyanların büyük bir toleransla karşılaştıklarını şöyle anlatmaktadır: Bizans ve Pers topraklarında yaşayan ve zaten yabancı idareciler tarafından yönetilen pek çok müslüman olmayan toplum için, İslam idaresi bir yönetim değişikliği anlamına geliyordu, ama bu yeni yöneticileri çoğu zaman daha esnek ve toleranslıydı. Bu toplumların çoğu artık daha fazla otonomiye sahipti ve çoğulukla daha az vergi ödüyorlardı... Dini olarak, İslam'ın, Yahudilere ve yerel Hıristiyanlara daha fazla dini özgürlük tanıyan, daha toleranslı bir din olduğunu ortaya çıktı. Bu yorumlardan da anlaşıldığı gibi, Müslümanlar tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, aksine gittikleri her yerde, her millet ve inançtan insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir. Kısacası, Kuran ahlakının temelini hoşgörü, barış, merhamet oluşturmaktadır ve İslam yeryüzünü bozgunculuktan arındırmayı hedeflemektedir. Kuran'ın hükümleri ve bunların tarihte Müslümanlar tarafından uygulanışı bu konuda hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. |
||
|
||
| Kuran’a göre savaşın sınırları Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetler inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı yorumlanır. Oysa bu ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha bir açıklık kazanacaktır. Tevbe suresinde ki ayet şöyledir: Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (9 Tevbe Suresi, 29) Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer Tevbe suresi başından itibaren okunursa konu daha iyi anlaşılacaktır. Savaş ile ilgili ayetleri Kuran’ın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Tüm bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Tarih boyunca fetih amaçlı İslam devletleri bazı savaşlar yapmış olabilir. Fakat bunların hepsi dini savaşlar değil, siyasi savaşlardır. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2 Bakara Suresi , 190-193) Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah, inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaşın ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu saldırganlarla savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki ayetler şöyledir: Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9 Tevbe Suresi, 13-15) Savaşta kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacağı, hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır. Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır. Bunun dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir: Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (4 Nisa Suresi, 75) Bu tür bir savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah, iman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir: Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60 Mümtehine Suresi, 8) Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde okunup değerlendirildiğinde ortada bir çelişki yoktur. Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veyâ bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyâda çekecekleri rezilliktir. Âhirette ise onlara büyük azâb vardır. 5/33 - Ancak sizin onları ele geçirmenizden önce tevbe edenler, bundan müstesnâdır. Zira biliniz ki Allah, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. 5/34 Görüldüğü gibi, Kur’an’a göre bir insanın ceza görmesi için bir suç işlemesi ve yakalanmadan önce tevbe etmemiş olması gerekir. |
||
|
||
saçmalardan seçmeler
|
||
|
||
| Allah yolunda savaşmak demek, Din hakkında bilgi sahibi olup, insanları Rasûlullah yolundan uyarmak demektir!. İnsanların neye, neden, nasıl iman etmeleri gereklerini onların anlayabileceği lisanla anlatmak, açıklamak; onları sürü olarak görüp gütmeye kalkışmamak, demektir!. Yaşadığımız devir, insanların imanlarının kurtulmasına hizmet vermek devridir! Onlara anladıkları dilden anladıkları tarzda hitap etmek devridir! Ehlinin anlamakta zorlandığı lisanla yazılmış kitap veya hitaplarla topluma hiç bir mesaj verilemez!. Rasûlullah, devrinde "kılık-kıyafet Müslümanlığı" yapmamıştır! “Gardıropçuluk” ilkel kafalara mahsus bir haslettir!. İlkel insanlar birbirlerinin kıyafetlerine ambargo koymaya kalkarlar!. Rasûlullah, Din gerçekleriyle ilgili olmayan konularda, yaşadığı putperest toplumun örf ve âdetlerine saygı göstermiştir!. Bu bize açık örnektir! Yıllardır, Türkiye’de perde arkasından “solcuları” veya “şeriât isteklilerini” dar kalıplı söylemlerle itekleyen aynı merkezin; ve bu süreçte de amaçlarına ulaşanların, kimler olduğunu iyi araştırın!. O söylemlere kanan devrimcilerin bugün hangi çizgide olduklarına bakın!. Yıllar içinde, çeşitli sebeplerden dolayı, “DİN” anlayışı Türkiye’de yozlaşmış; gizli Kuran kurslarında, cemaat evlerinde, yetersiz ve kalıpsal bilgiyle bloke olmuş,kendi doğrusundan başka birşey bilmeyen beyinler, topluma din adına yön veren noktalara yerleşmiştir!. Ölüp yok olup, kıyamette topraktan biteceğini düşünen din bilginleri(!) yetiştiren bu kurslar ve cemaatler, İslâm’ın önündeki en büyük perdelerdir esasta, devlet değil!. |
||