|
||
![]() Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828 - 1910) Büyük Rus yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy (Leo Tolstoy), 9 Eylül 1828’de Tula’da bulunan ailesine ait Yasyana Polyana Malikanesinde doğdu. İki yaşında annesini ve dokuz yaşında babasını kaybetti. Anne ve babasının olmaması sebebiyle eğitimini halaları üstlendi ve 1943 yılında Doğu dilleri okumak üzere Kazan Üniversitesi’ne gönderildi. Fakat uzun bir süre geçmeden buradaki eğitimini yarıda bıraktı ve Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bu fakültedeki eğitimini de yarıda bıraktı ve 1847 yılında, doğduğu yer olan Yasyana Polyana’daki çiftliğine geri döndü. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 1851’de Rus ordusuna yazıldı ve 1854-55 arası Kırım Savaşın’da topçu teğmeni olarak görev yaptı. Bu dönemde otobiografik eserler olan Çocukluk, İlk Gençlik ve Gençlik’i ve ayrıca Tipi, İki Süvari Subayı ve Toprak Ağası’nın Sabahı’nı yazdı. Bu ilk başarılarından sonra kendini edebiyata adamaya karar veren Tolstoy, savaştan sonra St. Petersburg’a gitti, fakat burada birini radikal demokrat N. Çernişevski, diğerini muhafazakar liberal I. Turgenyev’in temsil ettiği iki edebi kampla anlaşamayarak 1857’de İsviçre, Almanya ve Fransa’yı kapsayan bir seyahate çıktı. Bu dönemde eğitim kurumlarıyla ilgilenmeye başladı ve Rusya’ya dönerek çiftliğindeki köylü çocukları için bir okul açtı. 1860’ta ikinci bir Avrupa seyahatine çıkarak buradaki eğitim kuramlarını ayrıntılı bir şekilde inceledi. Bu incelemelerin neticesinde, Batı’nın yapay ve maddeci uygarlığını, insanı bozan bir etken olarak görmeye başladı. Avrupa seyahatini bitirip Rusya’ya döndüğünde serflik kaldırılmıştı. Tolstoy, kendi bölgesinde eski serflerle toprak sahipleri arasındaki toprak ve borç anlaşmazlıklarını çözmek üzere yargıçlık görevini üstlendi. 1862 yılında komşu çiftliğinin sahibinin kızı olan Sofya Andeyevna Bers’le evlendi ve bu evliliğinden on üç çocuğu oldu. Bu dönemde yazar, “Kazaklar”, “Sivastopol Hikayeleri” ve belkide en büyük romanı olan “Savaş ve Barış”ı yazdı. Napolyon Savaşları sırasında, 1865'de yazdığı "Savaş ve Barış", yaşama sunulan bir destan olarak nitelendirilir. Bu romanda geniş bir zaman sürecinden bahsedilmesi, somut özelliklerin canlandırılmasında kaydedilen yüksek başarı düzeyi, sayıları beş yüzü aşan sayıda kişiyi içermesi, öykünün dallanıp budaklanarak ilerlemesi bu eseri başyapıtlardan biri haline getirmiştir. Eser geniş ve detaylı olması nedeniyle tarihi bir belgesel niteliği dahi taşır . Bu kadar çok sayıda karaktere rağmen, her bir karakter diğerlerinden çok farklı özellikler taşır. Tolstoy, “Savaş ve Barış” adlı eserinin yayımlanmasından sonra, yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. Bu bunalımın izleri, 1877 yılında yayımlanan, ikinci büyük romanı sayılabilecek “Anna Karenina” adlı romanında da görülür. Bu romanda yazar, aileleri mutsuzluğa götürebilecek etmenleri araştırıp, kendimizi sorgulamaya sevketmiştir. Tolstoy, 1880’den sonra Hristiyanlıktaki ölümsüzlük düşüncesini, Ortodoks Klisesi’ni ve her türlü siyasal iktidarı yadsıyan, kendine özgü bir tür hristiyanlık anarşizmi geliştirmeye başladı. Düşüncelerini açıkladığı ‘‘Dogmatik Teolojinin Eleştirisi’’, ‘‘O Halde Ne Yapmalıyız?’’ ve ‘‘Tanrı’nın Hükümdarlığı Kendi İçimizdedir’’ adlı makalelerin yayımlanmasından sonra 1901’de Kilise tarafından afaroz edildi. Bu dönemde yazdığı “İvan İlyiç’in Ölümü”, “Kreutzer Sonat”, “Hacı Murat” ve son büyük romanı sayılabilecek “Diriliş” gibi eserleri, aynı manevi arayışa, ahlâksızlıkla suçladığı sanatı ve dogmalar ve mucizeler üreten Kilise’yi yadsıyışına işaret eder. 1900’lerden itibaren bir yandan mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle ailesiyle arası açılırken, diğer yandan aydın Rus gençleri arasında giderek daha çok tanındı. Bu ikisi, derin bunalımını ve manevi yalnızlığını arttırdı. 7 Kasım 1910’da ailesini terk etmeye karar vererek yanına en küçük kızı ve doktoruyla yola çıktı. Ancak birkaç gün sonra Astapovo tren istasyonunda zatürreden ölmüş olarak bulundu. ESERLERİNDEN BAZILARI Kazaklar Büyük Rus yazarı Lev Tolstoy'un ilk yapıtı olan Kazaklar, iki karşıt dünyanın çarpıcı bir üslupla karşılaştırılmasıdır. Bu iki farklı dünyadan biri çeşitli kültürlerin etkisi altında yaşayan ve "kibarlar" tabakasını oluşturan aristokratların, diğeri ise, kendi geleneklerine sıkı sıkıya bağlı ve başka bir kültürle karşılaşmamış olan halkın dünyasıdır. Tolstoy, dağlarda yaşayan Terek Kazaklarını anlatırken bu insanların ülkeden kopuşlarının nedenlerini; içinde bulundukları koşulların onları nasıl savaşçı kıldığını gerçekçi bir üslupla sergiler. Savaş ve Barış Lev Tolstoy,1863-1868 yılları arasında sürekli ve yoğun bir çaba sonucunda ürettiği ünlü başyapıtı "Savaş ve Barış"ın temel özelliğini şöyle belirtiyor."Bu yapıt bir roman değildir, bir şiir de değildir, bir tarih kroniği hiç değildir. "Savaş ve Barış", dile geldiği biçim içinde, yazarın dile getirmek istediği ve getirebildiği şeydir.(Arka Kapak) Kroyçer Sonat Kroyçer Sonat, bir tren yolculuğu öyküsüyle başlıyor, insanoğlunun ruhunun derinliklerinde uyuyan şiddete, kıskançlığa, zavallılığa uzanıyor. Trende başlayan bir söyleşi sırasında yolcular arasında bulunan, kitabın baş kahramanı Pozdnişev, nasıl olup da böyle çöktüğünü, bezginleştiğini anlatır. Gençliğinde sefih bir hayat sürmüş, sonradan kendinden iğrenmeye başlamıştır. Terzilerin, güzellik uzmanlarının yardımıyla erkeklerin hayvansal içgüdülerini alevlendirdikleri için toplumun ve kadınların suçlu olduğu kanısına varmıştır. İçinde uyanan pişmanlık Pozdnişev'i değişime itmiş, o da bu doğrultuda evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Ancak, kadınlarla erkekler arasındaki onulmaz farklar, bir yandan da Pozdnişev'in kıskançlığı nedeniyle bir süre sonra karısıyla birbirinden nefret etmeye başlamışlardır. Karısının onu bir müzisyenle aldattığından kuşkulanmasıyla birlikte Pozdnişev'in ruhunun derinlerinde yatan şiddet açığa çıkmış, geri dönüşsüz zararlara yol açmıştır. Pozdnişev'in öyküsü, Lev Tolstoy'un yaşadığı dönemin ahlâk anlayışının ve bazı değerlerin değişmesiyle yaşanan sancıların bir panoraması niteliğindedir. Kadın-erkek ilişkilerinde erdemin gerekliliğine inanan Tolstoy, kendi görüşü doğrultusunda erdemsizliğin insanoğlunu ne gibi çıkmazlara sürüklediğine işaret etmeye çalışıyor. Tabii, Beethoven'ın ünlü Kroyçer Sonat'ını dinleyip dinlememek, size kalmış.(Arka Kapak) Hacı Murat 1896-1904 yılları arasında yazılan Hacı Murat, büyük Rus yazarı Tolstoy' un olgunluk dönemi romanları arasında yer alıyor. Hacı Murat, on dokuzuncu yüzyıl Kafkas halkları arasında efsaneleşen, Şeyh Şamil' le davalıdır. Yurt edinme, hayata tutunma, bağımsızlık, tutsaklık, ihanet ve iktidar sarmalında biçimlenen bir davanın kahramanıdır. Zayıflıklarının ve gücünün farkında bir kahraman. Acımasız bir coğrafyanın geniş yürekli insanları arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak zorunda kalmıştır; Rusları da sevmez, Şeyh Şamil' i de. Seçeneksiz kalmak, bütün duygulardan arınmanın başlangıcı ve sonucu belki de. Savaş bazı insanların kaderidir. Tıpkı inanmasa da taraf olmak zorunda kalmak gibi. Aslolansa direnmek. Her koşulda direnmek ve ayakta kalmak. Tolstoy, ölümüne direnen bir kahramanı yazarak sonsuza taşıyor. (Arka Kapak) Anna Karenina Anna Karenina, Rusların kendi ülkelerini ve dönemin aristokratlarını en doñru yanlarıyla yansıtan bir romandır. Lev Tolstoy'un 1876-77 yılları arasında kaleme aldığı Anna Karenina'nın ana teması her şeyden önce Rus ailesidir. Bu romanda Tolstoy, dürüst bir evliliğin açık mutluluğuyla evlilik dışı bir aşkın yol açtığı düş kırıklıklarını ve düşüşleri karşılaştırmaktadır. Anna Karenina, dönemin üst kademedeki bir memurunun karısıdır. Onu, hovarda Vronski ile kurduğu ilişkide hazin bir son beklemektedir. Bunun karşısında Kiti ve Levin'in arasındaki sağlam temellere dayalı aşk, Anna Karenina'nın kendini beğenmişliğini ve temsil ettiği aristokrasinin köksüzlüğünü ortaya koymaktadır. Rus halkının Napolyon ile yaptığı harbin anlatıldığı Savaş ve Barış'ın yazarı Tolstoy'un Anna Karenina'sı, yaratıcısının aile hayatındaki huzur getirmeyen zevklerinden usandığı ve inanç buhranının kıskacına düştüğü zamanların ürünüdür. Diriliş Diriliş, insanca şefkatin en güzel, belki de en doğru sözlü şiirlerinden biridir. Ben bu yapıtta Tolstoy'un ışıklı gözlerini, içe işleyen açık mavi gözlerinin bakışını, öbür yapıtlarında olduğundan çok daha açık olarak görüyorum. Bu bakış doğrudan doğruya ruha gider.- Romain Rolland-Diriliş'i vakit buldukça, bölüm bölüm değil, bir kerede, soluk almamacasına okudum. Burada ilgi çekmeyen tek şey, Nehludov'la Katya arasındaki ilişkilerdir. İlgi çekici yanlarsa prensler, generaller, köylüler, mahsuplar, gardiyanlardır.- Çehov-(Arka Kapak) Çocukluk Tolstoy, yaşadığı yüzyıla olduğu kadar günümüz dünya edebiyatına da mührünü vurmuş "dahi" yazarlardan biri.. O'nun, hala klasikler arasında duran eserlerine baktığımızda, sürekli aynı karekteristik özellikleri taşıdığını görüyoruz; yani, kendi sosyal gerçeğinden dünya ölçeğine çıkan bir üslup ve konu bütünlüğü..."Çocukluk"da, böylesi bir eser. Geriye dönüşlerle başlayan otobiyografik kitap, yazıldığı dönemin trajik toplum hayatına, anne-baba sevgisine, eğitim sistemine, aşklarına dair duyuşları ele alıyor. İroniyle dramın, sevgiyle kaosun ortasında yaşayan genç birinin gözüyle ve özel bir anlatımla sunulan "Çocukluk", Tolstoy kitapları arasında ayrıcalıklı bir yere sahip. Eseri okuyanlar, yalın ve yapmacıksız bir çocukluğun gizemli dehlizlerine de yolculuk yapma imkanı bulacaklar... (Arka Kapak) Sanat Nedir? "En iyi sanat eserlerinin, kitleler tarafından anlaşılmayan, ancak bu büyük eserleri anlamaya hazır seçkinlere ulaşabilen eserler olduğu söylenir. Fakat insanların çoğunluğu bu eserleri anlamıyorsa, onları anlamayı mümkün kılan gerekli bilgi bu insanlara öğretilmeli ve açıklanmalıdır. Ancak kolaylıkla anlaşılabilir ki; böyle bir bilgi yoktur. Bu eserler açıklanamaz. 'Çoğunluk bu iyi sanat eserlerini anlamıyor,' diyenler de hala bu eserleri açıklayamamakta ve sadece bize onları anlamak için tekrar tekrar okumamız, görmemiz ve duymamız gerektiğini söylemektedirler. Oysa bu bir açıklama değildir, sadece alıştırmaktır. İnsanlar kendilerini herhangi bir şeye, hatta en kötü şeylere bile alıştırabilirler. İnsanlar nasıl kendilerini kötü yiyeceklere, sert içkiye, tütüne ve afyona alıştırıyorlarsa, aynı şekilde kötü sanata da alıştırabilirler. Yapılan şey, kesinlikle budur.(Arka Kapak) |
||
|
||
| ve kendisi,yeryüzünde başarıya ulaşmış tek anarşist mücadelenin fikir babasıdır.hindistan ın,sonu başarıyla noktalanan özgürlük mücadelesinde tolstoy'un öğretileri çok buyuk bir etkendir... | ||
|
||
| itirafları ve istanbula gelirken ölmesi cok manidar... oldukca zeki biri.. |
||
|
||
| ÖLÜM MANİFESTOSU Ve dedi: "En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka birşey değildir hayat. Yani ölüm... Fakat insanlar öykü kefelenmişlerdir. Ve kefelenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen, tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı.. Tolstoy'un en güzel kitaplarından biri bence... ![]() |
||
|
||
| tolstoyun gizlenen hz.Muhammed diye bir kitabı daha var müslüman olarak ölmüştür kendisi |
||
|
||
| ölmeden önce musluman oldugu ve son kıtabında muslumanlıgı, hz. muhammeti anlattıgı kıtabın papazlar tarafından endişe içinde toplandıgı dogru mu acaba ? |
||
|
||
| Tolstoy'un ömrü aramakla geçmiştir, o asla aramaktan ve düşünmekten vazgeçmemiştir ve karısı tarafından hiç anlaşılamamıştır. | ||
|
||
| hangi kadın erkeğini anlıyor ki zaten? hehe | ||
|
||
ölmeden önce musluman oldugu ve son kıtabında muslumanlıgı, hz. muhammeti anlattıgı kıtabın papazlar tarafından endişe içinde toplandıgı dogru mu acaba ? Hz.Muhammedi anlattığı kitabını okudum...ve müslüman olduğuda doğru sanıyorum... saklanılan kitap diye satılıyodu... Tolstoy gerçekten saygıyı hakeden bi yazar bence...örnek alınması gereken bi kişilik... kişiliği hakkında bilgi edindikçe kitaplarını okumak daha büyük bir zevk veriyor... o bir elmas olmayı becerebilenlerden... |
||
|
||
| “…Kendi sınıfından ve kendi kuşağından olanların hepsi gibi, zekâsı geliştikçe, en küçük bir gayret sarf etmeksizin, içinde yoğrularak geliştiği dini hurafeleri silkip atmıştı. Özgürlüğünün hangi anda gerçekleşmiş olduğunu kendisi bile kesin olarak bilmiyordu. …Ama yıllar onu yükselte yükselte geçtikçe ve özellikle o sırada bütün topluluklara nüfuz eden tutucu tepki sırasında; onun ruhi özgürlüğü ayağına köstek olmaya başladı; bu sadece özel hayatında, özellikle babasının ölümünden sonra onun için ilahiler söylenirken annesinin oruç tutmasını ve ayine hazırlanmasını istediğinde değil, bütün ayinlerde, dinsel törenlerde, şükran ayinlerinde bulunmasını gayri resmi olarak talebelik ve memuriyet hayatında da böyleydi. Bir gün geçmiyordu ki, kaçılması imkânsız bir dinsel kalıbın yerine getirilmesi gerekmesin. Bu ayinlere katılırken iki şeyden biri olabilirdi, ya inanmadığına inanır gibi görünecek(ki buna yapısındaki doğruluk engeldi) ya da bütün bu dışsal kalıpların yapma olduğunu kabul ederek, hayatını onlara katılmaya mecbur olmayacak biçimde düzenleyecekti. Ama bu basit gibi görünen şey, ağır bir kayıp karşısında elde edilebilirdi ancak; çevresindeki insanlarla devamlı bir çekişmeye girmesi bir yana, hayatını baştan aşağı değiştirmesi, memuriyetinden vazgeçmesi ve insanlığın iyiliği yolunda başladığı ve ilerde daha yararlı olarak devam ettirmeyi tasarladığı işi bırakması gerekecekti. Bunu yapabilmek için de görüşlerinin doğruluğundan kesinlikle emin olması gerekti. … Bunun için, biraz tarih, dinlerin kaynağı hakkında belli şeyler ve Kilise Hıristiyanlığının doğuşu ve çöküşünü bilmek yeter. Buna rağmen, dürüst ve doğruluktan yana olan bir adam, günlük hayatın baskısı altında, küçük bir yalanın hayatına karışmasına izin verdi. Kendi kendine, bir insanın akla aykırı bir şeyin akla aykırılığını ortaya atmadan önce, akla aykırı olanı incelemesi gerektiğini söyledi. Bu küçük bir yalandı ama onu, şimdi sıkı sıkı bağlandığı büyük bir yalana götürdü. Kendi kendine –içinde doğup yetiştiği, çevresindeki herkesin ondan inanmasını beklediği, onsuz insanlığa hizmete devam edemeyeceği– Ortodoks dininin hakiki olup olmadığını sorduğunda cevabı önceden kararlaştırılmış bulunuyordu. Bu yüzden, bu konuda daha fazla aydınlanmak için Voltaire, Schopenhauer, Spencer ya da Comte’a başvurmadı; bunun yerine Hegel’in felsefi eserleriyle Vinet ve Khomyakov’un dinsel kitaplarını okudu ve şüphesiz onlarda aradığını buldu; bu bir çeşit düşünce huzuru ve içinde doğup büyüdüğü, çoktan inkar ettiği, ama o olmaksızın geçirdiği hayat pek güç ve tedirgin olan ve tekrar kabul etmeyecek olursa mahvolacağı dinin haklı çıkartılmasıydı. Böylece, insan zihninin gerçeği kavramadaki yetersizliği, gerçeğin insanlara vahiy yoluyla indiği, bu vahiyin sadece kilisenin tekelinde olduğunu ve buna benzer safsataları kabul etti. O andan itibaren de bütün ayinlere sükunetle ve en küçük bir iki yüzlülük duymadan katılmaya başladı…” (Tolstoy, Diriliş, Bölüm 23, sayfa 372-73-74 Engin yayıncılık 1990) Bu görüşmeden önce, Nekhlyudov, Katusha’nın onu görüp pişman olduğunu ve onun için elinden geleni yapmak istediğini görünce sevineceğinin ve duygulanacağını bunun sayesinde de yine eski Katusha olacağını sanmıştı. Ama dehşetle gördü ki Katusha artık yoktu, yalnızca Maslova vardı. Bu onu şaşırttı ve korkuttu. Onu en çok şaşırtan da kızın hiçbir utanç belirtisi göstermeyişiydi. Mahkûm olmaktan utanıyordu ama fahişe olmayı umursadığı yoktu. Aksine, halinden oldukça memnun, neredeyse mağrur görünüyordu. Ama başka türlü olabilir miydi ki? Yaptığı işin iyi ve önemli olduğuna inanmadıkça kimse hiçbir şeyi gerektiği gibi yapamaz. Bu yüzden, bir adamın durumu ne olursa olsun, kendi faaliyetlerini önemli ve iyi gösterecek bir hayat görüşünü benimseyecektir. İnsanlar, çoğunluk, yaptıkları işin kötü bir şey olduğunu bilen hırsız, katil, casus, orospu gibi kimselerin bundan utanmadıklarını sanırlar. Ama aslında durum bunun tam tersidir. Kaderin ve kendi hatalarıyla günahlarının belli bir duruma getirdiği insanlar, bu durum ne kadar garip olursa olsun, onu iyi ve saygı değer gösterecek bir hayat görüşünü benimserler. Hayat hakkındaki görüşlerini desteklemek için, içgüdüsel olarak, sadece kendi hayat görüşlerini ve hayattaki yerlerini kabul eden kimseler arasına karışırlar. Hırsızlar, hünerleriyle övünür, orospular ahlaksızlıklarını teşhir eder, katiller zalimlikleriyle kurumlanırsa buna şaşarız. Ama bu bizi, sadece bunların sayısı az olduğu ve tamamıyla başka bir atmosferde yaşadığımız için şaşırtır. Ama aynı şeylerle zenginler servetleriyle, yani soygunculukla övünürken, ordu kumandanları zaferleriyle, yani cinayetle, gururlanırken, yüksek mevkilerde kudretleriyle, yani kaba kuvvetleriyle böbürlenirken karşılaşmıyor muyuz? Onların hayat ve iyiyle kötü hakkındaki düşüncelerinin çürük olduğunu ve bunun durumlarını haklı çıkarma zorunluluğundan doğduğunu görmüyoruz; çünkü böyle çürük fikirlere sahip olan insanlar daha çoktur ve biz kendimiz de bu çevredeniz. İşte Maslova’nın da hayatı ve kendi durumu hakkındaki fikirleri böyle biçimlenmişti. Kürek cezasına mahkûm bir orospuydu ama kendi kendisi hakkında iyi şeyler düşünmesine, hatta durumuyla iftihar etmesine fırsat veren bir hayat görüşü benimsemişti. Onun felsefesince –genç olsun, ihtiyar olsun, okullu olsun, general olsun, okumuş olsun, cahil olsun– bütün erkekler için en yüksek şey güzel kadınlarla cinsel ilişkilerde bulunmaktı. Bu yüzden, erkekler, başka şeylerle ilgileniyormuş gibi görünseler de aslında onların tek aldırdıkları buydu. Kendisine gelince onların isteklerinin tatmin etmek de etmemek de elinde olan güzel bir kadındı. Bu da onu önemli ve gerekli bir insan yapıyordu. Bütün geçmişini ve bu günkü hayatı bu tutumun doğruluğunu kavrayabilmekteydi. Son on yıl içinde, gittiği her yerde –Nekhlyudov’dan ve ihtiyar yazardan tutun da hapishanedeki gardiyanlara kadar– erkeklerin kendisine ihtiyacı olduğunu görmüştü. Ona ihtiyacı olmayan erkekleri görmüyor ve bu gibilere dikkat etmiyordu. Bunun sonucunda, gözüne bütün dünya, onu dört bir yandan gözleyen, ellerindeki bütün güçleri –hile, vahşet, para, kurnazlık– seferber ederek onu elde etmeye çalışan, şehvetin esiri olmuş kimselerle dolu görüyordu. Şu halde Maslova hayatı böyle anladığına göre, böyle bir dünya görüşüyle, onun kendini toplumun en aşağı tabakasından saymayıp pek önemli bir kimse addetmesi doğaldı. Üstelik Maslova bu hayat görüşünü dünyadaki her şeyden üstün tutardı; onu üstün tutmamak elde değildi, çünkü hayat hakkındaki görüşlerini değiştirecek olsa, bu görüşlere dayanarak kendisine verdiği önemi de kaybederdi. Hayattaki önemli yerini kaybetmemek için de hayata kendi gözüyle bakan kimselerle içgüdüsel olarak yaklaşıyordu. Nekhlyudov’un onu başka bir dünyaya çekmek istediğini hissederek ona karşı koydu. Çünkü onun kendisini götüreceği dünyada hayattaki yerini ve bu yerin kendisine sağladığı güven ve onuru kaybedeceğini seziyordu. Bu yüzden, genç kızlığına ve Nekhlyudov’la kurduğu o eski ilişkiye ait bütün anıları uzaklaştırmıştı kafasından. Bu anılar, onun bu günkü hayat görüşüne uymuyordu; bunun için belleğinden tamamıyla silinmiş ya da daha kesin söylemek gerekirse, tıpkı arıların emeklerinin sonuçlarını korumak için üstünü sıvamaları gibi, kimse el deşemesin diye sıvanmış, derinlere bir yere gömülmüş, el değmemiş olarak durmaktaydılar. Bu yüzden, şimdi Nekhlyudov onun için bir zamanlar temiz bir aşkla sevmiş olduğu erkek değil, sadece kendisinden istifade edebilecek zengin bir beydi ve onunla da ancak öteki erkeklerle kurduklarına benzer bir ilişki kurabilirdi. (Diriliş, Bölüm 44, sf. 197-99, Çeviren: Mine Kabaağaç) |
||