|
||
| Çatırdayan Nedensellik, Tevhid Ve Nedensellik, İslami Bakış Açısı Aleme gözünü açan insan kendini hayatı boyunca sürecek çözümlemelerle karşı karşıya bulur. İnsan nedir, içinde yaşanılan alem nedir, sistemli olarak işleyen bu alemin geçmişi-varsa geleceği- ve sonu nasıl kavranılabilir? Asırlar boyunca insanoğlu aleme vücut veren müdahil bir yaratıcı kudreti tanımakla, alemin vücudunu kendine irca etmek gibi iki yol arasında muhtelif çizgiler oluşturarak bu güne geldi. Eşyanın içini, dışını-mekansal olarak cismani ve varsa cisim ötesi- bütün boyutlarını zaman boyutuyla birlikte tanıtabilecek “mutlak gerçeklikte” bir kozmolojinin ortaya konulması bütün dinlerde olduğu kadar bütün felsefelerde-pek tabii ki bilim felsefesinde de en önemli konu olmuştur. İlimin(bilginin) kaynaklarından olan “bilim” ve “din” tartışılırken zaman zaman bilimin eşyanın “nasıl oluyor”una cevap verdiği, dinin ise “niçin oluyor”u açıkladığı ileri sürülerek bir ayrım ortaya konur. Gerçekte din -dini, mutlak hakikati kavramamızı sağlayan İslam anlamında kullanıyoruz- eşyanın “niçin”i kadar “nasıl”ına da ışık tutarken bilim nasılı ortaya koyma iddiasında iken dolaylı olarak “niçin”e de cevap vermektedir. Bilimin üzerine oturtulan dinden bağımsız felsefenin yol açtığı en büyük yanılgı eşyanın gerçekten “nasıl” olduğunu açıkladığını zannettirmesidir. Bu yanılgı bilimin imkanlarının hem cismaniyet alanıyla kısıtlı olması, hem de insanların bilimi ancak belli kalıplar -paradigmalar çerçevesinde yorumlamalarından kaynaklanır. Eşyanın hakikatinin kavranmasına ilişkin bir yaklaşımın gerçekçi olması bu yaklaşımın eşyanın bütün boyutlarını tespit edebilecek mekanizmaları sağlamasıyla mümkündür. Varlık sadece gözlemlenebilir ve dokunulabilir alemden mi ibarettir yoksa bunların dışında boyut(ları) var mıdır? Eğer varlık kokusu, tadı, görüntüsü, sesi, sertliği olan beş farklı kavrama boyutlu cisimsel bedenlerden oluşuyor ve bunların ötesinde bir yapı yansıması taşımıyorsa eşya bu kavrama boyutlarınca tanımlanabilecektir. Madde üzerinde yapılan incelemelerde, günümüz fiziğince maddenin yapısal kökeninin tanımlanmasını sağlayabilecek sabit partiküler varlıkların vücudu tespit edilememiştir. Atomun tespitinin ardından bu parçacığın, en küçük -değişmez- yapı taşı olduğuna dair bilim bulgusunun yol açtığı “maddenin ezeliyeti” şeklindeki felsefi yaklaşım Einstein’den sonra, atom altına doğru belirginleşen sınırsız parçalanmalarla birlikte şüpheye dönüşmüştür. Sonunda kuantum fiziği maddenin en küçük partiküler pozisyonunun varlık ve yokluk arasında gidip geldiğini, bir şekilde maddeyi teşkil eden en küçük vücutlu partiküler yapıların fizik vücutsuz bir enerji alemden fizik vücuda sıçramalar yaptığını ortaya çıkardı. Bu durumda maddenin beş boyutlu kavrama alanlarının(görüntü, ses, koku, tat, yoğunluk) dışında bir alandan sıçrayarak vücut kazandığı anlaşılıyordu. Maddenin vücudunun kaynağı gibi gözüken bu enerji alemin hakikati nasıl tanımlanacaktı? Günümüz fiziğinin karşılaştığı bir başka sorun daha vardı. Cisimsel alem birbirine nispetle farklı zaman ve dolaysıyla mekan boyutlarından oluşuyordu. Cismin kendi içindeki bu farklılık bir yana farklılığın boyutları cismaniyetin dışına taştığında varlık nasıl tanımlanacaktı. Örneğin Einstein’in getirdiği hız-zaman-kütle arası ilişkiyi düzenleyen formüle göre bir varlığın hızı ışık hızı sınırına ulaştığında hatta bu sınırı aştığında varlık cisim boyutlu tanımlanamıyordu. Işık hızını aşmış bir varlık imajiner alemde( kütlesiz yani madde ötesi) bir yapı arz ediyor; formülde zaman açıklanmaz bir yapıya bürünerek “sonsuz şimdi zaman düzlemi” şeklinde yorumlanabilecek bir durum ortaya çıkıyordu. Eşyanın hakikatinin tespitinde odaklaşırken ortaya çıkan bu yeni bulgulara çeşitli tanımlayıcı felsefi yaklaşımlar getirildi. Bu yaklaşımlardan birisi Hint asıllı fizikçi Maharishi Mahesh Yogi’nindi. Maharishi “Birleşik Alan Teorisi” ile fiziksel vücut ile fizik ötesi vücut arasında bir birleşim oluşturdu. Fizik vücut, derununda fizik ötesi bir vücuda dayanıyordu. Çünkü fizik, maddi vücudun yapı taşı olan fizik vücutlar tespit edememiş, tam tersine maddi vücutların fizik ötesi bir alemden ani sıçramalarla cisimsel aleme aralıksız olarak geçiş yaptığını ve bu sıçramaların ani geliş/gidiş tarzında yer değiştirmelerle devam edip gittiğini tespit etmişti. Bu noktada Maharishi varlıkların cismani vücuda sıçradıkları alanın aşağısının varlığın yaratıcısı olan -her şeyi bilen, her an her yerde olan, kudreti her şeye yeten- mutlak bir enerji varlık olduğu tezini ortaya attı. Bu bir tür panteist yaklaşımdı ve varlığın yaratılışının varlığın arkasında şiddet ve yoğunluğuyla her şeye nüfuz ettiği için fark edilmeyen bir güce isnadını gerektiriyordu. Ortaya atılan bütün açıklama biçimlerine rağmen insanlık elindeki imkanlarla hala varlığın mekan olarak en küçük ve en büyük(enfüsi ve afaki) uçlarını belirleyememekte; tersine varlık gittikçe içinden çıkılmaz sorunları ve bilinmezlikleri beraberinde getirmekteydi. Bu durumda insanlık varlığı nasıl yorumlayacak ve kavrayacak; gerçek kozmolojiyi nasıl ortaya koyacaktır? |
||
|
||
| BİLİM VE BİLİMSELLİK İnsanlık ilk gözlemlerinde vücutların davranışlarının belli düzenlilikler içerisinde geliştiğini tespit etti. Bu tespit mevcut düzenliliklerin hangi prensiplere dayandığının sorgulanmasını beraberinde getirdi. Bu sorgulamalar sonuçta tabiat içerisinde maddenin davranışlarını formüle eden fen bilimlerinin ortaya çıkmasına ve gelişmesine yol açtı. Ancak bir şey fark edilmişti. Tabiat aleminde yer alan ve yapısal örgüsü hariç asli yapısı tabiatın cisimsel bedenleriyle aynı olan hayvanlar ve üst düzeyde insanlar aleminde de belli düzenlilikler var olmakla birlikte bu alemdeki unsurlar tabiat alemindeki diğer unsurlarla aynı paralelde davranmıyordu. Esasen fizik ötesi müstakil ruhsal boyutların varlığından kaynaklanan bu değişik yapının işleyişini düzenleyen prensiplerin tespiti maksadıyla da beşeri bilimler gelişmeye başladı. Bir taraftan fizik, kimya, matematik, biyoloji maddeye odaklı; diğer tarafta sosyoloji, psikoloji ve bunların değişik versiyonları maddenin ötesinde bir şeyler taşıyan insana odaklı olarak belirginleşti. “Bilimsellik” yukarıdaki bilimlerin geliştirdiği tespitler çerçevesinde düşünmeyi zorunlu kılan bir felsefe halini aldı. Bilimin bizzat kendisindeki sınırlılıklar “bilimsellik”le birlikte gelebilecek yeni tespitleri de sınırlandırdı. Çünkü bilimin kendisi elindeki verileri sadece duyusal algılara dayandırıyordu ve gelebilecek yeni yaklaşımları hep önceden ürettiği kalıplar-paradigmalar çerçevesinde sınırlıyordu. Bilim ile, bilgi şeklinde ifade edilebilecek “ilim” arasındaki ayırımı ortaya koymamız gerekir. İlim (bilgi-knowledge), bilimi (science) içeriyor olmakla birlikte bilim ilmi kapsamaz. Kaynakları ilahi ve nakli de olabilen ilim sınırlılıkları reddettiği halde bilim ve bilime dayalı ilim (bilgi) ancak belli kalıplar çerçevesinde alınmış olmak zorundadır. Bilim bir düzenliliğin ifadesidir ve ifade edildiğinde bu düzenlilik insanlar tarafından rahatlıkla kavranılabilir. İlim de bir düzenliliğin veya mutlak gerçekliğin ifadesi olabilir ama bilimin kapsamını aştığı noktadan sonra kavranılmaları güçleşir ve inancın konusu olur. |
||
|
||
| BİLİM VE POZİTİVİZM Bilimin kavrayış ve ifade kapsamının önemli felsefi akımlardan biri olan pozitivizm ile iyice sınırlandırıldığını görüyoruz. Pozitivizmi(olguculuk) literatüre ilk getiren Fransız Aguste Comte’tur. Comte’un pozitivizminde “Doğrudan deneyle sağlanamayan bilgi metafizik veya teolojiktir. Duyularla alınamayacak hiçbir şey bilgi ve tecrübe konusu yapılamaz. Varlık aleminde psikolojiye yer yoktur ve psikoloji biyolojiyle açıklanır.” Görüldüğü gibi Comte göz, kulak, burun, dil ve ten dışında bir yolla algılandığı ileri sürülen hiç bir gerçeklik olmadığını ileri sürer ve ilmin (bilginin) sadece duyularla algılanabilen ve deneylenebilen olgular dışında hiç bir şeye dayandırılamayacağını savunur. Bu kapsam dışında var olan ilim Comte’a göre ya metafizik ya da teolojiktir; yani safsatadır. Bu yaklaşım günümüze kadar çeşitli değişimlere uğramış olsa da kökenlerini hala aynen korumakta ve bilim son zamanlardaki çatırdamalarla birlikte pozitivizmin kalıplarıyla sınırlı kalmaktadır. Bilimselliğin özellikle pozitivizmin etkisi altında insanlığa sunduğu bilgi çerçevesi eşyanın hakikatine ilişkin boyutların derinliği söz konusu olduğunda ciddi şekilde sorgulanmaya ihtiyaç gösterir. Kainatı bütün boyutlarıyla bilim vasıtasıyla sorgulayan insan akvaryum içerisinde akvaryumu iç ve dış dünyasıyla sorgulamaya çalışan balığın pozisyonuna benzer. Üç boyutlu bir nesnenin içerisinde bulunan bir nesneyle bu nesneye dışarıdan bakan bir nesnenin yakalayabileceği boyutlar arasında büyük uçurumlar vardır. Mekanın içerisinde bulunan bir varlık mekanın ve zamanın belli bir köşesine hapis olmuştur; mekanın bütün boyutlarıyla sınırlarını ve ötesini tespit edemeyeceği gibi zamanın başlangıç ve sonunu tespit edemez. Bilim mekanın belli bir kesiti üzerinde ve teknik imkanların desteğiyle zamanın da belli bir kesitinde tespitlerde bulunabilir. Yine bilim bulgularına dayanarak varlığa ilişkin bir başlangıç-bitiş teorisi üretebilir; ancak başlangıcın öncesi ve bitişin sonrasına ilişkin bilimin ortaya koyabileceği hiç bir şey yoktur. Kaldı ki bilim varoluşu incelerken mevcut sistemlerin işleyişindeki muharrik gücü de göz ardı eder. Çözüm olarak “nedensellik” ihdas edilmiş olsa da bu, doğruluğu asla ispat edilemeyen bir varsayımdan ibaret kalmaya mahkum olmuştur. Bilim kainata ilişkin prensipler (tabiat kanunları) ortaya koymakla birlikte bu prensiplere ait ne birer fiziksel vücut tespit edilebilmiş, ne de bunların kaynaklarına inilebilmiştir. Hatta asıl önemli olan bu konular “gerçekdışılık” anlamı yüklenen “metafizik” kavramı içerisine oturtulmuş ve metafizik de pozitivizmin etkisiyle bilim dışına itilmiştir. Oysa günümüzde kuantum fiziğinin derinlere inerek, madde-madde ötesi arası çizgiyi çok fazla zorlaması; derinlikler psikolojisi ve parapsikolojinin üzerinde odaklandığı pozitivizme oturtulamayan reddi gayri kabil “levitasyon, telekinezi, telepati” gibi gerçekliklerin tartışılmaya başlanması, bilime dolaysıyla bilimselliğe örtülen kabukta çatlamalara yol açmıştır. Artık bilim adamları mevcut kalıbıyla bilimin tek başına hakikatleri kavramaya ve ifade etmeye yetmediği gerçeğini seslendirmeye başlamıştır. Esasen bilimsellik ve pozitivizm arasında birebir ilişki olduğu ileri sürülemez. Aksi taktirde bilim gerçekliğin sadece dar bir alanının ifadesinden ibaret kalacaktır. Bilimin olgusal alemi ifade çalışmalarına pozitif yaklaşması insanlık tarafından kolay kavranabilirlik açısından gereklidir. Çünkü insanlık mutlak çoğunluk itibariyle kolay olduğu için duyularıyla algıladıklarını kavrarlar ama bu bütünlüğün diğer boyutlarını kavramak için yeterli değildir. Sorun, kavranılanların varlığının kavranılamayanların yokluğuna delil imiş gibi kullanıldığında ortaya çıkar. Amacımız mutlak gerçekliğe ilişkin olgusal tespitlerin mutlak gerçekliğin doğru ancak sadece bir kısmını tanımlayabildiğini vurgulamaktır. İtirazımız sosyal bilimler veya fen bilimlerinin yine de mutlak çerçevesiyle tespit edemediği vücudun işleyiş mekanizmasına ilişkin tanımlamalarına değil, bu tanımlamalar üzerine oturtulan felsefi çerçeveyedir. Bilim olguların tespitiyle ilgilidir ve bulguları zorunlu olarak kabul edilir. Ancak bilimsellik olgulardan, bunları yorumlamaya ve bilgiyi(ilmi) sınırlamaya dönük bir felsefi sıçrayıştır ki ciddi bir anlaşmazlık sebebidir. İnancını taşıdığımız dini ilim bilimin mutlak tespitleriyle değil de bilimin üzerine oturtulan felsefe ile çatıştığı taktirde ilim ile bilim arasında gerçek dışı bir cepheleşme oluşturulur ve bilimsellik, bilim felsefesiyle çatışan evrensel tevhit dinine dayalı ilmin reddini zorlar. Oysa gerçek çatışma söz konusu ilmin bilimce tespit edilen mutlak işleyiş prensipleriyle (kanunlarla) çelişmesi durumunda ortaya çıkar. Ne yazık ki ilmin kaynağı din olduğu yerde , bilim ile çelişmeyen ilim pozitivizmle kalıplı bilimsellikle çatıştırılmış ve kainata ilişkin kavrayışların çok fazla sınırlanmasına sebep olunmuştur. Din ile bilim arasında vaktiyle oluşturulan çatışma böyle bir durumdan doğmuştur. Bilimin tespitlerine itiraz etmek bir yana, ışık ve çerçeve kazandıran hatta bilimin yer yer bizzat kaynağı olan din (İslâm), bilimin ulaşamadığı alanları-mutlak gerçekliğin zaman ve mekan içi ve dışı boyutlarını- tanımlamıştır. Ancak dinin bu tanımlamaları insanlığın ürettiği bilimsellik maskesi arkasındaki felsefeyle karşı karşıya geldiği için “çağı tanımlayan bilim, çağdışı olan din kaynaklı ilim” şeklinde bir inanç üretilmeye çalışılmıştır. İlmin kaynaklarından birisi olan bilim maddeyi tahlil ederken pozitivist -olgucu bir bakış açısını kural olarak kullanmalıdır; ama maddi varlık kalıplarının sınırlarında, bu bakış açısı aşılmalıdır. Dahası bilime dayalı tespitlerin yorumlanması -felsefe üretilmesi aşamasında pozitivizmin kalıplarından kesinlikle sıyrılmak gerekir. Aksi taktirde asıl sorgulanması gereken zihin çatlatıcı sorular bu güne kadar batı dünyasınca yapıldığı gibi, sürekli metafiziğin bilinmezliğine itilerek unutulmaya terk edilecektir. Özetle bilim sadece maddenin analizi aşamasında olgucu yaklaşımı gerektirirken olguculuk bilimselliği bir aşamadan sonra -zaman ve mekanın farklı boyutlarında- safsataya dönüştürür. Tıpkı her şeyi mükemmel açıklayarak giden Einstein’in bir noktadan sonra “varlıkların, kudreti sonsuz Yaratıcının bir parçası olduklarını” iddia etmesinde olduğu gibi... Bu yüzden bilim adamlarının çoğunluğu aynı gerçeklere dayanarak birbirleriyle asla uyuşmayan felsefi tartışmalar geliştirmişler, bilimin felsefeye dolaysıyla ideolojiye dönüştüğü yerde birbirlerine karşıt binlerce akım ortaya çıkmıştır. |
||
|
||
| BİLİMSELLİK VE NEDENSELLİK Bilimin tahlil ettiği madde belli mekanizmalar çerçevesinde davranan birbirleriyle ilişkili kompüterize sistemlere benzer. Maddi vücutlar arasında kurallara dayalı bir art ardalık dikkat çeker. Yani bir davranış “görünürde” bir diğer davranışa yol açar. Sathi bakışla tahlil edildiğinde örneğin, madde özünde farklı yüklerin birbirlerini çektiği, benzer yükler arasında itme davranışı olduğu, yan yana gelen oksijen ve hidrojen atomlarının birleştiği, fotonların ışıttığı ve ısıttığı gibi olaylarda nesneler arasında bir sebep sonuç ilişkisi görüntüsü dikkat çeker. Bu görüntünün bilimselliğin(bilimin değil) temeli haline getirilmesi, “kainat mekanizmasının kendi kendine işlediği” şeklinde çözümlendiği gibi bir yanılgıyı felsefi inanç haline dönüştürmüştür. Şüphesiz yirminci yüzyılda bu inancın patlamasına en büyük katkıyı “Diyalektik Materyalizmin” kurucusu ve insanları da maddeye indirgeyerek “determinizmin” felsefi çerçevesinin oluşturucusu olan Karl Marks yapmıştır. Geçmişte “yaratıcı mutlak gücün varlığı” ile “sebep-sonuç” şeklinde işleyen mekanizmayı telif etmek için çırpınanlardan bir kısmı “ilk muharrik güç” yaklaşımını getirmişlerdir. Buna göre Yaratıcı kainat mekanizmasını oluşturmuş-yani bir saat gibi kurmuş- ondan sonra müdahaleyi bırakarak dahli olmaksızın dışarıdan seyre koyulmuştur. Varlığa ilişkin nedensellik yaklaşımı -yukarıda bir örneğinden söz edilen zorlama çırpınışları bir yana bırakırsak- yaratıcı mutlak güç inancının bir çırpıda reddedilmesine yol açmış; nedensellik çerçevesinde varlık (kendi kendine oluyor, sebepler yapıyor, tabiat yaratıyor” gibi biri olmazsa diğeriyle açıklanabileceği sanılan vücut kaynaklarına irca olunmuştu. Oysa gerçekte bilim varlıkta gözlemlenen sebep-sonuç sürecinin nedensellikle açıklanabileceğini asla ispat edemez. Bir başka tabirle, nesneler arası ilişkilerin, “algılanması başka bir boyutta mümkün olan” sebep(ler) tarafından düzenlenmediğini hiçbir bilimsel tespit belgeleyemez. Akvaryumu inceleyen bir balığı düşünelim. Balığın duyuları-kavrama alanları- dışında olan vücuda sahip bir ipe bağladığımız küçük bir taşı akvaryum içerisinde hareket ettirelim. Dışarıdan bakan ve ipi algılayabilecek bir duyu gücüne sahip bir kişiye göre taşı hareket ettiren siz olduğunuz halde balığa göre taş kendi kendine hareket etmektedir. Balığın-zihninin çalıştığını varsayalım- üzerinde düşünebileceği iki alternatif vardır: Ya taşın içerisinde onu kontrol edebilen büyük bir şuur ve güç vardır ya da böyle bir şuur ve gücün dışarıdan müdahalesi söz konusudur. Burada bilimin yaptığı şey taşın hareketini tespit etmektir. Hareketin kaynağı(illeti) ve muharrikine gelince bu “nedensellik” varsayımıyla açıklanmakta ve bu varsayım inanca dönüşmektedir. Elektron ve proton arasında bir çekim kuvveti vardır. Ancak neden bu iki yük birbirini çekmektedir? Kuantum fiziğinin bulduğu çözüm -hala teori olarak kalmakla birlikte- partiküllerin daha küçük partikülleri karşılıklı olarak birbirlerine atmaları ve partikül alışverişinin çekimin illeti-sebebi olduğu şeklinde bir varsayımdır. Bu varsayım gerçekse partikül alışverişinin sebebi nedir? Buna da bir cevap bulunduğunda yeni bir sebep sorulacak ve bu sonsuza kadar gidecektir. Madde altı parçacıkların hala kapsamına ulaşılamamıştır. Ancak en küçük maddi partiküllerin madde dışı bir alemden-yokluktan vücuda ani sıçramalarla geçtiği bu sıçramaların sürekli gel-gitler tarzında yaşandığı esasen maddenin asli ve sabit vücudu olmadığı , var olan vücudun ise en küçük zaman birimlerinde varlık-yokluk arasında gidip geldiği modern bilimin en son tespitleri arasındadır. Maddeye vücut veren, maddeyi yokluktan vücut aleme sıçratıp vücut alemde akıllara durgunluk veren düzgün bir mekanizmada örgüleyen ama bunu zamanın en küçük birimlerinde aralıksız olarak, bilinçli ve planlı şekilde gerçekleştiren nedir? |
||
|
||
| ÇATIRDAYAN NEDENSELLİK Eşyanın hakikatini inceleyen en temel bilim fizik olmuştur. Fizik biliminin bulgularındaki değişim eşyanın açıklanmasına dönük felsefeleri de otomatik olarak değiştirmiştir. Newton’un 1600 lerde ortaya koyduğu nedensellik anlayışının en önemli destekçisi olan “tabiat-atom modeli” genel kabul görmüş ve üç asır boyunca tabiatın katı, kütlesel, kesif, yer değiştirebilir karakterde temel inşaat bloklarının varlığına inanılmıştı. Ancak kuantum fiziğinin derinliklerdeki incelemelerinde atom altı parçacıkların gözden kayboluşu belgelendi. Bu yolda ilk adım Werner Heisenberg tarafından atıldı. “Kesinsizlik-uncertainity” prensibiyle tanımladığı teorisinde bir parçacık yakalanmaya çalışıldığında pozisyonu belirleniyor sonra kaybediliyor, bir an momentumu ölçülebiliyor sonra belirsizleşiyordu. Kuantum mekaniği sonunda bu partiküllerin gerçek fizik vücutlarının olmadığını gördü. Newton’un bulgularının tam aksine eşyanın boş uzayda hareket eden katı parçacıklardan oluşmadığı anlaşıldı. Tespitler araştırmacıları sonunda uzayın tamamen nabız gibi atan alanlardan oluştuğu fikrine götürdü. Şimdi kuantum mekaniği parçacıkları dalgalar veya ihtizaz paketleri şeklinde alt alanlardan yukarıya sıçramalar olarak tanımlamaktadır ki bu durum Newton’un “katı madde” tanımlamasını yok etmiştir. Elimizdeki kitabın yüzey seviyesinde katı maddenin gerçek bir fizik vücudu vardır; katı ve kesin olarak maddi varlığı sürer. Ancak maddenin iç-alt seviyesinde fizikçiler maddi gerçekliği bulamamakta, bunun yerine içerde sadece alanlar ve dalgalar tespit edilmekte, yani “hiçbir şey” bulunmaktaydı. Madde, özünde hiçbir şey ise madde yok muydu, biz hayal mi görüyorduk? Gerçekte “yokluk” yoktu yani fizik dışı da olsa vücut vardı; sadece görmek için hangi seviyede baktığımız, tabiatı hangi seviyede ve boyutta incelediğimiz önemliydi. Çünkü bir boyutta varlığı olmayan bir vücut diğer bir boyutta beliriyordu. Heisenberg’in keşifleriyle birlikte madde içine doğru seyahatler devam etti. İçerde değişik alanlar keşfedilip tanımlanınca alanların kendilerinin bir tabanı, en temel yönü, en az hareketlilik(excitation) seviyesi, ihtizaz alanı veya boşluk durumu ortaya çıkıyordu. Buradan alanların ana özünün görülmez, geçişken(transitional) temeli, esası anlaşılmaya başlanmıştı. Bu elektromanyetik “en az hareketlilik durumlu alan”, atom altı parçacıkların yani maddi vücudun bittiği yerde başlıyordu. Bir başka tabirle varlığın vücudu hareketlilik-tahrik(excitation) ile açıklanıyordu. Bir elektron titreşimler, dalgalanmalar veya alttaki alanların hareketliliği şeklinde var olabiliyordu. Araştırmalar gösterdi ki elektronun varlığı değişik hareket seviye ve(ya) durumunda bulunabiliyor; çok aktif veya sakin olabiliyordu. Elektronun yaşayabileceği- vücut alemde bulunabileceği değişik hareketlilik durumlarına kesin bir alt limit-sınır yoktu. Elektron belli bir noktanın altında iyice sakinleştiğinde vücudunu tamamen kaybediveriyor, yani elektromanyetik/enerji alandan da sıyrılıp yok oluyordu. Hareketin sıfır olduğu noktada vücut sıfır oluyordu. En az hareketlilik durumu, elektronun bir parçacık etkisi oluşturabilmesi için yetersiz bir dalgalanmadan ibaretti. Elektronun düştüğü yokluk-boşluk durumu(vacuum state) tamamen boşluk ama aynı zamanda tamamen doluluk durumudur. Bu alan içinde hiçbir şey tespit edilemediği halde, parçacıkların vücut kaynağı, tabiatın inşaat bloklarının başlangıç noktası olarak gözükmektedir. Bu sonsuz potansiyel alanı olan eşyanın kaynağı, kendi içinde fiziki “gerçek” taşımamaktadır. Bu boşluk durumu fizikçi Sudarshan tarafından “geçirgen(transitional), gizli(unmanifested), her yere nafiz, kainattaki bütün düzlemlerin aktifliklerinin besleyicisi, uzaya ve zamana ait olmayan, değişmez, mutlak mükemmelliğin kaynağı, tesadüf ve düzensizlik seviyesi sıfır olan kuantum alan” şeklinde tanımlanmaktadır. Modern bilim geldiği bu noktada acı bir itirafla “bu boşluğun her nasılsa-somehow- nasıl ve neden olmuşsa, “doluluk ve sonsuz potansiyel alan” olduğu sonucuna varmıştır. Bilimin ulaştığı bu noktada “nedensellik” artık geçerliliğini yitirmiştir. Tabiatta gözlemlenen sebep-sonuç ilişkisi düşüncesinin yerini, bu ilişkiyi düzenleyenin “tabiat arkasında ve tabiatın boyutlarının (zaman-mekan) dışında olan bir alan olduğu” düşüncesi almıştır. Ancak bilim bu alanın vücudunu da “her nasılsa var olan” şeklindeki bir bilinmezliğe terk ederek göz ardı etmekten başka bir çözüm bulamamıştır. Artık “nedensellik” bilimsel yaklaşımın temeli olmaktan çıkmıştır. |
||
|
||
| TEVHİD VE NEDENSELLİK Bilimin gelişimine paralel olarak sürekli değişen bilimselliğe dayalı felsefelerin hala devam eden çelişkileri ve tıkanıklıkları 14 asır öncesinin insanlığa İslamla sunulan tevhit anlayışıyla tamamen çözümlenmiştir. İslam uleması tarafından ayrıntıda faklılıkları olan muhtelif kozmolojiler oluşturulmuş olmakla birlikte günümüz biliminin deneyleriyle de uyuşan en çarpıcı İslami tanımlamalar ve çerçevelemelerin Bediuzzaman tarafından yapıldığı görülmektedir. Bediuzzaman’a göre hadisatın vücut ve işleyişi iki sebep türü kapsamında incelenmelidir. Birincisi zahiri(görünürde) sebepler, diğeri hakiki sebeplerdir. Görünürde sebepler tabiat kanunları çerçevesinde nedensellik olarak açıklanan A nın B ye yol açtığı zannıdır ki bunun aslı, “iktiran” yani “biraradalık”tır. A dan sonra B nin gelişi, konulan kanunların gerektirdiği “bir arada” oluşun sonucudur, hakiki sebep değildir. Hakiki sebep ise eşyanın bütün boyutlarına hakim olan Kudret-i İlahiyedir. Zahiri sebebin hakiki sebep sanılması bir illiyet atfı sapmasının sonucudur. Farklı boyutta bir elin tuttuğu tabancanın tetiği çekilerek bir insan öldürülmüş olsun. Tabancayı tutan eli görmeyen kişiye göre adamı tabancanın kendisi kendi kendine öldürmüştür. Gizli eli gören kişi irade ve kudretin o ele ait olduğunu düşünür. Bu örnekte illiyetin-gerçek sebebin başka bir unsura verilmesi, olaya müdahil olan bütün boyutların kavranamamasından kaynaklanmıştır. Nedensellik şöyle bir mantıktan doğar. Sadece cismaniyet boyutunda kalan gözlem veya deney sonuçlarına göre A faktör gurubu varken B faktör gurubu oluşmakta; A faktör gurubu yokken B faktör gurubu oluşmamaktadır. Bu durumda iki faktör gurubu birbirinin nedeni gibi görülmektedir. Oysa üçüncü bir durum vardır ki bu da A faktör gurubu varken B faktör gurubunun var olmamasıdır. İşte modern bilim bu duruma dair örneklerle karşılaşmamakta, karşılaştığı birkaç örneği ise metafiziğe iterek yok saymaktadır. Bazı Yogilerin tabiat kanunlarının gereği olan zahiri sebepler yokken bedenleriyle doğrudan uçuş yapabilmeleri, bazılarının maddi bir koruyucu olmadan yanan ateş üzerinde etkilenmeden dans edebilmeleri, bazı tarikatlarda vücutlarına şiş batıranların acıma, kanama gibi tabiat prensiplerine paralel bir sonuçla karşılaşmamaları, velilerin bir anda bir çok yerde bulunabilmeleri, Hz. Peygamberin (asm) mübarek parmağının işaretiyle Ay’ın ortadan ikiye ayrılması, sevgili Resulün(asm) on parmağından bir orduyu doyuracak şekilde suların akması, bakışlarıyla bazı kişilerin cisimleri uzaktan hareket ettirebilmeleri, parmaklarla okumanın, ayak topuklarıyla koklamanın yaşanılan ve belgelenen gerçekler olması üçüncü duruma dair örneklerdir ki nedenselliğin reddi anlamına gelecek bu üçüncü durum ısrarla bilimin dışına itilmiştir. Bediuzzaman bir faktör vücudun sebep olabilmesi için gereken kudret, ilim gibi vasıflardan sadece birisinin irade olduğunu vurgular. Zati iradesi olmayan varlık hiç bir şeyin hakiki sebebi olamaz. Zahiri sebepler incelendiğinde bilinçsiz varlıkların hiçbirinde zati ilim vasfı olmadığı gibi irade vasfı da olmadığı görülür. Ancak mahluk varlıklar iradeli-iradesiz olmak üzere iki sınıfta yaratılmış, iradeli olan varlıkların ilim, kudret ve irade gibi vasıfları ise son derece sınırlandırılmıştır. İnsan irade sahibi olanlara bir örnektir, taşın ise iradesi yoktur. Zahiri sebep irade sahibi olursa -mutlak kudret ve ilim zati olarak kendisine ait olmadığından zahiren meydana getirdiği sonucun sadece tercihi yetkisi eline verilmiştir. Sonucun vücudu ise tamamen asli sebebe aittir. Örneğin taş yerinden kalkıp bir ağaca tırmanmayı irade edemez. Buna kudreti de yoktur. İnsan ise kollarını kaldırmayı irade edebilir. Ancak bunu yapacak kudret kendisine ait değildir. Beyin ve sinir sisteminde kurulu bir mekanizma yoluyla insanın zati bilgisi, kontrolü ve kudreti haricinde doğrudan hakiki kudretin dahli ve iradesinin uyuşmasıyla bu hareket gerçekleşir. Ancak insanın iradesi de sınırlandırılmıştır. İnsan bir ağaç olmayı irade edemez; çünkü bu hakiki kudretin iradesiyle uyuşmaz. Ancak hakiki kudret böyle bir iradeyi kabul edip ilim ve kudretiyle taktir etseydi insan ağaç ta olabilirdi. Zahiri sebebin iradesiz olması durumunda ise “tercih ve sonuç” her ikisi tamamen asli sebebin yanı Yaratıcının elindedir; sonuç onun yaratmasıyla gerçekleşir. Bu anlamda bir ağaç iradesiz olduğu halde iradeli insanın asla yapamayacağı harikalıkta işler yapar. Dünyanın Güneşin etrafında dönüşünü irade eden Yaratıcı olduğu gibi bunu gerçekleştiren de O’dur. Ancak bütün bunları koyduğu vücutsuz, itibari, O’na göre değişebilir, bize göre, onun tarafından tespit edildiklerinden mutlak olan kanunları çerçevesinde yaptığı için “Mutlak İrade” bizim nazarımızdan gizlenmektedir. Mutlak İradeyi kavramakta güçlük çekmemizin sebebi iradenin her şeyi, taktir ettiği sabit bir düzenlilikte kuşatması ve acze hiç düşmemesidir. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. İnsan zihni sınıflandırmalar ve karşılaştırmalar sayesinde kavrar. Bir şey diğerlerine göre sınıflandırılamıyor ve karşılaştırılamıyorsa var olduğu halde vücudu asla fark edilemez. Günlük zamanı fark edebilmemiz için gece ve gündüz yaratılmıştır. Daha küçük zaman birimlerinin fark edilebilmesi için insanlar asli vücudu olmayan itibari zaman ölçü birimleri oluşturmuşlardır. İlim, Kudret gibi Yaratıcının diğer isim ve sıfatları mutlak olduğu için yani örneğin Dünyayı döndüremediği hiçbir gün olmadığı, denizleri yanlışlıkla dağların üzerine salmadığı için sathi bakış varlığa nüfuz etmiş olan bu isim ve sıfatları varlığın zatından zannettirmektedir. Yağmurun düzensiz yağması bile “tabiidir olağandır” şeklindeki düşünceyi nasıl da sarsabiliyor... Bediuuzzaman’a göre eşya mülk ve melekut cihetlerinden oluşturulmuştur. Mülk ciheti bilimin de üzerinde odaklandığı zaman/mekan boyutlu fiziksel vücut dünyasıdır. Melekut ciheti ise zaman-mekan dışı, mekanın vasıflarından bağımsız, tam nurani, ruhani, soyut vücutların bulunduğu alemdir. Melekut ta mülk kadar alemdir yani yaratılmış, sonradan var edilmiştir. Vücudunun varlığı mülki alem gibi bir başka vücudun varlığı ile kaim olabilmektedir. Mülki-fiziki vücut meleküti-ruhani alemden yansımalar- sıçramalar şeklinde tezahür eder. Bu vücudun, dolaylı vücut kaynağı melekuttur; melekutun doğrudan vücut kaynağı ise Kainatın Nur-ul Envar olan Yaratıcısıdır. Bediuzzaman’ın buraya kadar getirdiği Kur’ani çerçevenin kuantum fiziğinin tespitleriyle örtüşmesi hemen dikkat çekmektedir. Ancak bu noktadan sonra ne söylenebilecektir? Kuantum fiziğinin uzay ve zaman dışı dediği mutlak ilim, kudret ve bilincin mevcut olduğu uzay alemin özündeki boşluk/yokluk durumu (Vacuum State) üzerinde yapılabilecek tek şey tahminler yürütmektir. Bilim bu vücudun her nasılsa var olduğunu söyler. Transandantal Meditasyon tekniğinin sahibi Maharishi bu alanın Yaratıcının kendisi olduğunu söyler. İnsanların yaptığı her yorum kapalı gözle file dokunan kişilerin filin muhtelif uzuvlarına ilişkin tanımlamalarına benzer. Bu sorun Risale-i Nur’da işlenirken “Kudret-i ilahiyenin eşyaya taalluku -ilgisi ve temasının eşyanın melekütiyeti vasıtasıyla olduğu” vurgulanır. (Bkz Mektubat, Hakikat Çekirdekleri) Yaratıcı ilim, irade, kudret, gayra benzememe, zatıyla kaim olma... gibi zati vasıflarının ötesinde Şafi, Rezzak, Müzeyyin, Cemil, Muhyi gibi isim ve unvanlara sahip olan mutlak varlıktır. Bu mutlak varlık ile yarattıkları arasındaki taallukun kavranmasını kolaylaştırmak için Güneşle Dünya arasındaki ilişki örnek olarak kullanılır. Dünya Güneşten çok uzak mesafede olduğu halde Güneş nuraniyeti vasıtasıyla ışığı ve manyetik etkisiyle Dünyanın her noktasına nüfuz ve tesir edebilir. Güneşin şuurlu olduğunu; ışığı, radyasyonu gibi zati unsurlarını kontrol edebildiğini varsayalım. Ayrıntıya girmiyoruz; tıpkı farklı tonların komprime edildiği Güneş ışığı gibi, Mutlak Şuur sahibi olan Kainatın Yaratıcısının bin bir ismi vücut verdiği alemin melekutundan yansır. Melekut bir ayine gibidir. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz Güneşle, bir köşeye koyduğumuz ayinede yansıyan Güneş vasıf olarak birbirinin aynıdır. Ayinenin kabiliyetine göre Güneşten daha fazla veya daha az ışık toplanıp yansıtılabilir. Örneğimizdeki ayine Bediuzzaman’ın bahsini ettiği melekut alemi, kuantum fiziğinin sözünü ettiği “vacuum state” dir. Ayinede Güneşin veya ışığının zati vücudu yoktur. Ayineden yansıyan fizik vücutlu ışık temas ettiği vücudu ısıtır yanı sonuç meydana getirir. Oysa ayineden yansıyan ışığın zahiri kaynağı ayine olduğu halde, yani ışık ayineden çıkıyor gibi görüldüğü halde ayinenin içinde ışığın fizik vücudu yoktur ancak itibari imajiner vücudu vardır. Tıpkı madde ötesinin boşluk durumunun harika vücudun kaynağı olması ancak içerisinde hiçbir şey olmaması gibi... Dikkat edilirse modern bilim Maharishi’nin yaptığı gibi maddenin arkasındaki “boşluk durumunu” tıpkı İslamın Allah tanımlamasına paralel vasıflarda tasvir etmekte, ancak ayinedeki Güneş ile hakiki Güneş arasındaki ayırımı yapamamaktadır. Zaten bunu insanlar kendi akıllarıyla yapamazlar. Kendisini perdeler ve zahiri sebepler arkasında gizleyen, ancak varlığını yarattığı sistemlerdeki korkunç harikalıklarla ilan eden Yaratıcı bizi var ettiği düzlemde kavrayabilmemiz imkansız olan zatını bize elçileri vasıtasıyla bildirmiştir. Bediuzzaman zerrelerin vücuda çıkışlarını Kudret-i İlahiyenin sevki ve esmasını eşyanın melekutuna tahşidiyle ortaya çıkan bir ihtizaz olarak tanımlar. (bkz. 30. Söz, İkinci Maksat) Vücut “boşluk durumu” ya da zaman-mekan dışından yani meleküti alemden O’nun esmasının parıltısı olarak yansır. Onun isim ve sıfatları arasındaki İlim, İrade, Rezzak, Şafi, Kayyum ve diğer anlamlar varlık üzerinde okunabilir hale gelir; buradan hareketle İlim, İrade, Şifa, Rızık gibi hususiyetlerin bizzat eşyanın kendisinde var olduğu sanılır. Yani zahiri olan hakiki gibi algılanır. Oysa zahiri ile hakiki arasındaki ayırımı yapabilmek için cismin akılsız şuursuz, basit, bırakıldığında rasgele hareket eden bir karakter taşıdığını görmek yeterli olabilmeliydi. Bir tabancanın yerinden kalkarak bir insana doğrulup namluyu çekmesi akıllara sığmıyor da, bir milyar galaksinin uzayda kendi kendilerine dans edişleri bilimselliğe nasıl sığıyor? |
||
|
||
| İSLAMİ BAKIŞ AÇISI Tabiatta gözlemlenen zahiri sebep-sonuç ilişkininin esasının “iktiran”-bir aradalık olduğunu kavrayan bir mümin hadisata nasıl bir gözlükle bakacaktır? Zahiri sebeplerin gerçek sebepler olmadıklarının anlaşılmasının kayıtsız bir teslimiyete yol açacağı sanılmamalıdır. Esasen Yaratıcı dünyada da, zahiri sebeplere gerek duymaksızın “uhrevi alemde olacağı gibi” hikmetini geri plana alarak doğrudan Kudretin tecellisiyle “yoktan yarattığını” görünür kılabilirdi. Bilindiği gibi islami literatür yüce Yaratıcının “inşa ve ibda” suretinde iki tür yaratma biçimi olduğunu vurgular.(Bkz. Bediuzzaman, 23. ve 26. Lem’a) İnşa tipi yaratmada mevcut varlıklara yeni örgülenmelerle farklı vücutlar vermek söz konusu iken ibda suretinde yaratmada varlıklara “hiç yoktan” vücut giydirilmektedir. Yaratıcı “ibda”yı maddenin özüne gizlemiş, inşayı ise dışında yansıtmıştır. Cisim ötesi vücutlar ise tanımından da anlaşılacağı üzere ibda suretinde bir yaratmanın sonucudurlar. Yüzeysel ve cismani nazar varlığın inşa suretinde yaratıldığını düşündürür ve gösterirken kuantum mekaniği maddenin madde dışı bir boyuttan -maddi boyuta göre yokluk aleminden - sıçrayarak vücuda geldiğini yani yaratılışın özde ibda suretinde-yoktan olduğunu tespit eder. Yaratıcı taktir etse idi insanlar- yalın kaldığında ruhlarının yapabildiği gibi -vücudun yoktan var edildiğini kavrayabilirlerdi. Ancak Yaratıcı dünya aleminin “imtihan platformu” olmasını taktir etmiş, bu platformda sayısız esrarı pek çok hikmetlerle gizlemiştir. İnsan hareket halinde aralıksız inkişaf eden bir mahluktur. Hem insanın zati fıtratı hem de bu varlığın içerisine gönderildiği mekan böyle bir inkişafa insanın iradi tercihiyle imkan tanıyacak şekilde var edilmeliydi. Maddi veya manevi zenginliğin şahsa değer ve ehemmiyet kazandırması ancak şahsın bu değerlere kavuşmak için çırpınmasıyla söz konusudur. Alın teriyle kazanılmayan zenginlik, ilim gibi bütün değerler ne bunlara sahip olanlar tarafından ne de diğerleri tarafından saygı ve önem ithamının gerçek kaynağı olamaz. Oysa yüce Yaratıcı koca kainatı bir tarafa ama en çok sevdiği mahluku insanı bir başka tarafa koymakta;küçücük insan hayalin kavrayamadığı cismani evreni bile aşarak doğrudan yaratıcısının şefkatine ulaşabilmektedir. Şu halde insan sürekli öğrenebilmelidir. Bunun için fıtratında ve kainattaki bilinmezlikler yaratılmalıdır. İnsan düzenli bir şekilde çalışmalı, çalışmanın sonucunun ecrini görebilmelidir. Bunun için zahiri bir sebep sonuç ilişkisi gereklidir. İnsanın kendisine verilene liyakati için istemesi gerekir. Atıl bir şekilde oturarak istemekle verilene liyakat kesp edilemez. Zahiri sebeplerin ihdas edilmesi fiili dua-istemek- anlamında bir çırpınışı zorunlu kılar. Hayatın durağanlığının önüne geçilmesi , bir çırpıda geçecek dünya hayatının heyecanlı meşguliyetlerle dolu olması insan için bir saadet kaynağıdır da... Mümin zahiri sebepleri reddetmez. Ancak Yaratıcının esbabın arkasındaki hakiki sebep olduğunu görür, ilim vasıtasıyla “harfi manayı” yakalamaya çalışır. Madde üzerindeki Bediuzzaman’ın tabirince “eser-i itkan-ı san’at” sanattaki var edicisini kabule zorlayacak harika örgülenmeler-pürüzsüzlükler keşfedildikçe tarifsiz bir heyecan kaynağı olurlar. Müminler sebeplere bütün güçleriyle sarılırlar ancak sonucu hiç bir zaman sebeplerden beklemezler. Sonucun Yaratıcının külli iradesinin kendi cüz’i iradelerini kabulüyle gerçekleştiğini bildiklerinden istediklerini verene büyük bir sevgi ile bağlanırlar. Ağacın dalından uzatılan bir meyvenin arkasında harfi mana Yaratıcının rahmet elini gösterir. Sofra üzerendeki çeşitli nimetler, harika harmonik ses veya görüntüler Kainat Hakimi ve Sultanı’nın küçücük kuluna özel birer ikramı olduklarını haykırmaya başlarlar. Mümin bu gerçeği gördüğünde, varlığın kaynağına kavuşmak isteyen ruhu küçülüp onun nuruna sığınma, zerreleri O’nda yok olma arzusu ile yanmaya başlar. Çünkü fanide yok oluş bakide var oluşa dönüşmektedir. Bu halin zirvesindeki müminin yakaladığı yücelik karşısında cennet dahi küçülmeye başlar. Mutlak gerçekliği tam olarak kavrayan mümin, içinde bulunduğu her eylem ve durumda, görünürde zahiri sebeplerle temas içerisindeyken gerçekte binlerce perde ötesinde ama şah damarından daha yakınında olan Yaratıcının huzurunda olduğunun bilincindedir. Muhammed Bozdağ |
||
|
||
| elinizi boş yere yorup uzunca alıntılar aktarmışsınız. yukarda alıntıladığınız satırların hangisinin ateist inanışını çökerttiğini de açıklarsanız, pek memnun kalırız. nitekim, cehennem yerine cennete gitmeyi hangi kul istemez! bu alıntılar, ateist inanışını çökertmek bir yana, olsa olsa sizin fen bilimleri ile aranızın pek de iyi olmadığı sonucunu ortaya koyar. bilimi, tanrının varlığını açıklamak için kullanamazsınız, dedim. sizse hala, bilimsel bulguları çarpıtarak "din"e varılabileceğini sanıyorsunuz. hangi doğa bilimi konusunda uzman olduğunuzu da belirtirseniz, söylediklerinizi ciddiye alma şansımız olur. aksi takdirde "ulema"dan biri olarak dinsel mevzularda fetva vermeniz, insanoğluna yetecek de artacaktır bile! niye bu kadar dert edindiğinizi de anlamış değilim. bırakın kardeşim, zaten tanrı inanmayanı cehenneme yollayacak, cezasını verecek. zaten, tanrı kullarını ayıracak! bir ateist, bir tanrı kulunun binde biri kadar propaganda yapmakta mıdır ki, bu kadar mühim bu mesele? bir ateist, her köşe başına kendi düşüncelerini yayacak "ibadethaneler" açabilmekte midir ki, bu kadar dert ediniyorsunuz? bırakın, üç beş küffar da cehenneme gitsin! o kadar yatırım yapılmış, zebani, bilmem ne görevlendirilmiş, ödenek ayrılmış; boş mu kalsın cehennem, boşuna mı gitsin o kadar yatırım? peki, kuantum teorisini (bir teoridir ha, dikkat edin) söylemlerinize kaynak göstermek mümkün de, niye iki lafınızdan biri, "evrim bir teoridir, gerçekliği kanıtlanmamıştır, insanlara gerçekmiş gibi sunulmaktadır" oluyor? üstelik kuantum teorisi, evrimden daha sorunluyken, henüz açıklayabildikleri son derece yetersizken, size dayanak oluyor da; şimdiye kadar bulunan bütün bulguların genel olarak desteklediği evrim teorisi ile ne sorununuz var? peki, kuantum meselesi tanrıya ulaştırıyorsa insanı, kaç fizikçi kuantumu görüp caminin yolunu tutmuş bugüne kadar? kaç bilimadamı, bilim işlerinde nedenselliğin tamamen çöktüğüne dair bir bildiriye imza atmış? hepsinden önemlisi, bilmediğiniz bir şey var: ateizm, bir inanış değildir. ateizm, inançla ilgili sorun ve soruların dışında olmak demektir. tanrının olup olmadığı sorusu, ateist için bir şey ifade etmez. hal böyleyken, ateist inanışını nasıl çökertebilirsiniz? anlayabilecekseniz, son kez söylüyorum: bilim ve inanç ayrı kategorilerdir. bilim insanı, bulgularını inancı yalanlamak ya da desteklemek için kullanmaz. bu bulguları bir şeylere yamamak, insan tarihi boyunca boş konuşan felsefecilerin ve teolojistlerin işi olmuştur. bilim insanı, bulgularından ancak dönemi için sonuçlar cıkarır ve bir düşünüşe ulaşmaya çalışır. daha da önemlisi, bilim bütün insanlık için hayati bir gereksinimdir. bakın, 1 milyar hintli ve 1,5 milyar çinli, sizin dininiz olmadan da yaşayabiliyor. ama bütün insanlık, bugünkü yaşam biçimini bilimsel gelişmelere borçludur. daha düne kadar, bir erkeğin bir kadına evlilik bağı olmaksızın dokunmasını günah addediyordunuz. bugünse, tedavi maksatlı olarak erkek bir doktorun, bir kadının en mahrem yerlerine bile dokunabileceğini söylüyorsunuz. bakın, bilim sizi de değiştiriyor, geliştiriyor! çünkü bilime hepimizin ihtiyacı var ve bilimsel bulgular asla inanç meselesi ile açıklanabilir şeyler değildir. esasen inancın, bilimsel bulguları açıklamaya çalışması bile saçmalıktır. bakın, bilim dünyanın yuvarlak olduğunu açıkladı da, bilmem kaç milyar hıristiyan inancını bıraktı mı bir günde? inanmak isteyen kişi, delile muhtaç değildir. delil sunduğunuz oranda inancınızla ilgili bir sorununuz var demektir. delille inanan, ciddi bir çıkmaza girmiş demektir. çünkü mantıken her delil çürütülebilir. o zaman, delille inananın inancı da çürüyüp gidecektir. aşağıya başka bir yazımı da alıntıladım. ama şimdiden söyleyeyim ki, bilimsel olmayan hiçbir yanıtınız tarafımdan itibar görmeyecektir. çünkü bu satırların yazarı, inanç meselesini tartışmanın beyhude bir çaba ve kişiye saygısızlık olduğunu bilir ve "müslüman inanışını çökerten yazılar" başlığıyla sağdan soldan yazılar alıntılayıp, başlıklar açmaz. normal olarak inanç meseleleri içinde kalarak verdiğiniz her yanıt da "kişisel düşünceniz" olmaktan öteye geçemez. benimse sizin kişisel düşüncelerinizle uğraşmak gibi bir derdim olamaz! karşı düşüncelere de azıcık saygınız varsa, başlığı "ateizm düşüncesini çökerten yazılar" olarak değiştirmenizi; saygınız biraz fazlaysa da alıntıladığınız yazıların içeriğine uygun olarak "ilmi gelişmelere din çerçevesinde bir bakış denemesi" gibi bir ad koymanızı öneririm. kursatotcu'nun izinden:
dedi: bu alemi, bu mükemmeli bir yaratan elbette vardır. bu mükemmeliyetin kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi: bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı, bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı, bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! dedi, bu mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratan, mükemmeliyeti yaratanı bir yaratan olmalıdır, kendi kendisine var olması düşünülemez! böylelikle sonsuza giden bir denklemimiz olur! tanrı sonsuza gider, insanı sonluluğun içinde bırakıp! matematik bunun için var! fizik bunun için var! kimya bunun için var! biyoloji bunun için var! felsefe bunun için var! mantık bunun için var! matematiği tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, matematik olmaktan çıkar, ilahiyat olur! fiziği tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, fizik olmaktan çıkar, ilahiyat olur! kimyayı tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, kimya olmaktan çıkar, ilahiyat olur! biyolojiyi tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, biyoloji olmaktan çıkar, ilahiyat olur! felsefeyi tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, felsefe olmaktan çıkar, ilahiyat olur! mantığı tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, mantık olmaktan çıkar, ilahiyat olur! ve tanrının, sağdan soldan toplanan yazılara muhtaç olmaması gerekir varlığını kanıtlamak için! kaldı ki tanrının varlığı, tanrı düşüncesi, tanrı inancı içinde kanıtlanamaz! tanrı düşüncesi, iman etmeyi gerektirir! iman edenin kuşku duymaması gerekir! kuşku duymayanın kanıta gereksinim duymaması gerekir! din, zaten kuşkuyu reddeder! o zaman neye kanıt göstereceksiniz! kanıt gösteren artık mümin değildir! kanıt gösteren şeytanın yoluna sapmaktadır! tanrı'nın varlığını kanıtladım: "inandım!" tanrının yokluğunu kanıtladım: "inanmadım!" denklem bu kadar basittir! |
||
|
||
Alıntı hangi doğa bilimi konusunda uzman olduğunuzu da belirtirseniz, söylediklerinizi ciddiye alma şansımız olur [ Hocam ben bilimadamı ve sizin gibi uzman değilim kusura bakmayın o yüzden siz en iyisi beni ciddiye almayın Alıntı anlayabilecekseniz, son kez söylüyorum: bilim ve inanç ayrı kategorilerdir. bilim insanı, bulgularını inancı yalanlamak ya da desteklemek için kullanmaz. Yukarıdaki sözlerinizin doğruluğuna katılmamak elde değil,geçmiş yüzyılda ateistler; ateizmi bilimsellik adı altınada insanlara yutturdular.Halbuki bilim, ateizmi doğrulayıp inancı yalanlamıyordu. Sadece eski bilim anlayışının eksik bilgileri yüzünden kimi insanlar yanlış bilgileri bilim etiketi altında tabulaştırıyordu. Benim gibi saf bir insanı kandıran bilimadamları bakın aşağıda neler diyorlar keşke yukarıdaki ikazınızı duysalar da kendilerine çeki düzen verseler. TABİATTA HER AN MEYDANA GELMEKTE OLAN SAYISIZ OLAĞANÜSTÜ OLAY VE VARLIKLAR KESİN OLARAK ÖNCEDEN KARARLAŞTIRILMIŞ BİR PLAN VE GAYENİN VARLIĞINI ANLATMAKTADIR.YERKÜRENİN BUGÜNKÜ HACMİ, KABUK KALINLIĞI,GÜNEŞTEN UZAKLIĞI,ISI DERECESİ,HAYAT KAYNAĞI OLAN IŞINLAR,SU KÜRENİN İNCELİĞİ,KARBONDİOKSİT VE AZOT MİKTARLARI, İNSANIN YARATILIŞI VE HAYATINI SÜRDÜREBİLMESİ GİBİ HUSUSLAR APAÇIK BİR TARZDA ÖNCEDEN YAPILMIŞ BİR PLAN VE GAYENİN VARLIĞINI GÖSTERMEKTEDİR.” Prof. A.Cressy Morrison DÜNYADAKİ MEVCUT SİSTEMİN MÜKEMMEL BİR ŞEKİLDE PLANLANMIŞ OLMASI, ÖZELLİKLE DE HAYVANLARIN SAHİP OLDUKLARI İLGİNÇ ÖZELLİKLER, DUYULAR VE HAYRANLIK UYANDIRAN YAPILARIN HEPSİ TARİH BOYUNCA DÜŞÜNÜRLERİN ALLAH'IN VARLIĞINI KABUL ETMELERİNE NEDEN OLMUŞTUR.” Modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Robert Boyle Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden bir bilim adamıdır. 1998 yılında "Bilim Allah'ı Buluyor" kapak konulu Newsweek dergisine verdiği bu röportajda Sandage, dini kabul etmesini şöyle açıklıyordu: ‘BENİ BU SONUCA GÖTÜREN, DÜNYANIN BİLİMLE ANLAŞILAMAYACAK KADAR KARMAŞIK OLMASIYDI. VAR OLUŞUN SIRRINI ANLAYABİLMEM ANCAK İMANLA MÜMKÜN. “Lazer prensiplerini keşfederek 1964 Nobel Fizik ödülünü paylaţan Charles Townes ise şöyle söylemektedir: ‘PEK ÇOK KİŞİ, EVRENİN KANUNLARINDA BİR AKIL OLDUĞUNU HİSSETMEKTEDİR. Alıntı peki, kuantum teorisini (bir teoridir ha, dikkat edin) söylemlerinize kaynak göstermek mümkün de, niye iki lafınızdan biri, "evrim bir teoridir, gerçekliği kanıtlanmamıştır, insanlara gerçekmiş gibi sunulmaktadır" oluyor? Benzer soruyu ben size yönelteyim.big bang teorisi evrim teorisinden daha güçlü bit teori olduğu halde neden reddiyorsunuz,Bilim, dinin bir kabulünü onayladığı için bu çok mu zorunuza gitti. Yoksa bu teorinin geçersizliğini iddaa edecek kadar uzman mısınız? Alıntı bilimi, tanrının varlığını açıklamak için kullanamazsınız, dedim. sizse hala, bilimsel bulguları çarpıtarak "din"e varılabileceğini sanıyorsunuz. Bunu ben yapmyorum bilimadamlarının kendisi yapıyor bence bu fırçayı bana değil bilimadamlarına yapın.Aşağıya aldığım alıntıya bakın bilimadamlarından birisi bilimi nasıl da çarpıtıyor. DNA,ALLAH'IN KANITLARI VE ATEİST İMAN ![]() Bu siteye yorum ekleyen bazı okurlar, bilim yoluyla Allah'ın varlığına dair kanıtlar bulmanın "Ortaçağ zihniyeti" olduğunu ileri süredursunlar, modern bilimin merkezinde yer alan bazı insanlardan tam aksi yönde mesajlar geliyor. İngiliz The Sunday Times gazetesinde yer alan "Genomu Çözen Adam, Tanrı'yı Buldum Diyor" başlıklı haberde sözü edilen Francis Collins gibi. Francis Collins, sonuçları 2001 yılında açıklanan ünlü İnsan Genomu Projesi'ni yürüten ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü'nün başkanı. Bu enstitüde görevli üst düzey bilim adamlarından biri olan Gene Myers, 2001 yılında yaptığı bir açıklama ile DNA'da "muazzam bir bilgi bulunduğunu" ve bu bilgi bankasının "tasarlanmış" olduğunu düşündüğünü söylemiş, bu açıklama medyaya "bilim adamı DNA'da Yaratıcı'yı görüyor" gibi başlıklarla yansımıştı. Şimdi, Francis Collins de aynı şeyi söylüyor. Sadece söylemekle kalmıyor, bu konuda bir kitap yazıyormuş, The Sunday Times'ın haberine göre. The Language of God (Tanrı'nın Dili) adlı kitabı, önümüzdeki Eylül ayında yayınlanacakmış. Anlattığına göre, DNA'yı incelemek, bilim-din çatışması yönündeki klişeleri desteklemek bir yana, "Tanrı'nın eserlerine bakabilme" şansı vermiş Collins'e. Bakış açısını şöyle özetliyormuş: Bilimsel bir keşif yaptığınızda, bu bilim adına heyecanlı bir andır, çünkü uzun zamandır bunu aramaktasınızdır ve nihayet bulmuşsunuzdur. Ama aynı zamanda benim Yaratıcı'ya yakınlık hissettiğim bir andır bu, çünkü o ana kadar sadece Tanrı'nın bildiği fakat hiç bir insanın haberdar olmadığı bir şeyi kavradığımı hissederim. Collins, DNA'daki genetik bilgi hakkında ise şu yorumu yapmış: İnsanoğlu hakkındaki tüm bilgileri ve sırları taşıyan bu 3.1 milyar harflik talimatname kitabı karşınıza çıktığında, bunu sayfa sayfa incelemeye başladığınızda, hayranlık duygusuna kapılmamak elde değil. Bu sayfalara baktığımda, bunların bana Tanrı'nın zihni hakkında bir ipucu verdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Bazı okurlar, Collins'in bu açıklamalarına, "dindar insanlar her şeye din gözüyle bakıyor, o yüzden böyle subjektif yorumlar yapıyorlar" diye dudak bükebilirler. Ama Collins'in hikayesi hiç de öyle durmuyor. Ünlü bilim adamı, 27 yaşına dek bir ateist olarak yaşamış. Ateizmden vazgeçmesini sağlayan süreç, bazı hastalarının din sayesinde büyük manevi güç kazandıklarını fark etmesiyle başlamış. Daha sonra ünlü Hıristiyan düşünür C. S. Lewis'in Tanrı'nın varlığı ile ilgili rasyonel argümanlarını incelemiş ve bunlardan etkilenmiş. Görünen o ki, Collins, doğayı inceledikçe Allah'ın varlığına daha çok kanaat getirmiş; DNA'da bulduğu "muzzam bilgi" ise anlaşılan bu konuda onu kesin olarak ikna etmiş. Kısacası inançtan yola çıkıp realiteyi tarif etmemiş — ki ateistler dindarların böyle düşündüğünü iddia ederler — realiteden yola çıkıp inanca varmış. Bu noktada denebilir ki, madem realite insanı Allah'ı tanımaya götürüyor, niçin pek çok realist insan hala ateist? Cevap, "ateist iman"da gizli. Şu günlerde Amerika'daki kitapçılara sıkça uğruyorum; "bestseller" listesinde muhafazakar yazar Ann Coulter'ın Godless: The Church of Liberalism adlı kitabı en üstte yer alıyor. Coulter, bu kitapta, "liberalizm"in — bunu Türkçe'ye "sekülerizm" diye tercüme edebiliriz, liberal kelimesinin bizdeki ve Amerika'daki anlamları farklı — kendi içinde bir din olduğunu ve mensuplarının buna bağnazca inandığını anlatıyor. Bu dinin merkezinde de seküleristlerin "yaratılış hikayesi" olan Darwinizm yer alıyor. Coulter, Darwinistlerin teorilerine ne denli koyu bir inançla bağlı olduklarına dair pek çok örnek veriyor. Amerika'da yakın zaman önce yayınlanan bir diğer kayda değer eser ise, Avustralyalı felsefeci David Stove'un Darwinian Fairytales (Darwinist Masallar) adlı kitabı. Stove, bir yaratılışçı değil, "akıllı tasarımcı" da değil. Sadece objektif bir biçimde Darwinizm'i eleştiriyor ve bu teorinin yaşamın ve türlerin kökenine getirdiği açıklamaların çoğu kez "masal"dan öteye gitmediğini gayet çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Kısacası ateizm ve ona dayanak sağlayan "bilimsel" teoriler, aslında inanca, hem de oldukça koyu bir inanca dayanıyor. İnanç, kuşkusuz teizm (Allah'ı kabul etmek) için de gerekli. Ama ateizm için gereken inancın dozu, teizm için gerekenden çok daha fazla. Norman L. Geisler'ın I Don't Have Enough Faith to Be an Atheist (Ateist Olmaya Yetecek Kadar İnancım Yok) başlıklı önemli kitabında açıklandığı gibi www.mustafaakyol.org Alıntı matematiği tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, matematik olmaktan çıkar, ilahiyat olur! fiziği tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, fizik olmaktan çıkar, ilahiyat olur! kimyayı tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, kimya olmaktan çıkar, ilahiyat olur! biyolojiyi tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, biyoloji olmaktan çıkar, ilahiyat olur! felsefeyi tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, felsefe olmaktan çıkar, ilahiyat olur! mantığı tanrının varlığını kanıtlamak için kullanırsanız, mantık olmaktan çıkar, ilahiyat olur Hey bilim adamları,neden dinin doğruluğunu onaylayıp o istikamette aşağıdaki gibi kitaplar yazıyorsunuz. Din evren yoktan var oldu diyor,Siz bigbang teorisiyle destekliyorsunuz.Buna benzer görüşlerinizle neden dini inanışları onaylıyorsunuz.Sonra da BUDHA adlı biri sizin kitaplarınızı okuyor ve sizin söylediğiniz yalanlara inanıyor. Sizin blimi ilahiyat haline getirmeniz doğru değilmiş, öyle diyoo kiya ;D ![]() ![]() Alıntı daha düne kadar, bir erkeğin bir kadına evlilik bağı olmaksızın dokunmasını günah addediyordunuz. bugünse, tedavi maksatlı olarak erkek bir doktorun, bir kadının en mahrem yerlerine bile dokunabileceğini söylüyorsunuz. Bir doktorun tedavi maksadıyla bir kadına dokunması bugün söylenen bişey degil,eskiden doktorlar yok muydu sanki. Lütfen, sırf tenkit etmek için yanlış bildiğiniz birşeyi sanki biz öyle kabul ediyormuşusuz gibi göstermeyin. Alıntı niye bu kadar dert edindiğinizi de anlamış değilim. bırakın kardeşim, zaten tanrı inanmayanı cehenneme yollayacak, cezasını verecek. zaten, tanrı kullarını ayıracak! Hazinenin üstünde oturan kör dilencileri uyarmak ve bunu dert edinmek kötü mü? Ben insanların kendi kendilerine zulmetmelerine seyirci kalamam. İYİ KALIN. |
||
|
||
| bir hata yapılıyor bence Bilimle Tanrıya ulaşmaya çalışan bilimadamları olduğu gibi bilimle tanrıyı yoksaymaya çalışan bilimadamlarıda var cümle kurarken buna dikkat edin sanki tüm bilim adamları kendielriniz allaha adamış gibi yahut ateist düşünceye adamış gibi iddialarda bulnmamlıyız sayın budha ayrıca ayzdığınız ayzılar size mi ait bir yerden alıntımı eğer alıntıysa altına yer tarih ve yazar ismi yazılırsa sevinirz |
||
|
||
Alıntı hangi doğa bilimi konusunda uzman olduğunuzu da belirtirseniz, söylediklerinizi ciddiye alma şansımız olur [ Hocam ben bilimadamı ve sizin gibi uzman değilim kusura bakmayın o yüzden siz en iyisi beni ciddiye almayın İYİ KALIN. uzman değilseniz, kopya artı yapıştır dediğiniz satırları bile anlamaktan yoksunsunuz demektir. ben de daha önceki yazımda bunu iddia ettim, demek yanılmamışım! TABİATTA HER AN MEYDANA GELMEKTE OLAN SAYISIZ OLAĞANÜSTÜ OLAY VE VARLIKLAR KESİN OLARAK ÖNCEDEN KARARLAŞTIRILMIŞ BİR PLAN VE GAYENİN VARLIĞINI ANLATMAKTADIR.YERKÜRENİN BUGÜNKÜ HACMİ, KABUK KALINLIĞI,GÜNEŞTEN UZAKLIĞI,ISI DERECESİ,HAYAT KAYNAĞI OLAN IŞINLAR,SU KÜRENİN İNCELİĞİ,KARBONDİOKSİT VE AZOT MİKTARLARI, İNSANIN YARATILIŞI VE HAYATINI SÜRDÜREBİLMESİ GİBİ HUSUSLAR APAÇIK BİR TARZDA ÖNCEDEN YAPILMIŞ BİR PLAN VE GAYENİN VARLIĞINI GÖSTERMEKTEDİR.? Prof. A.Cressy Morrison bu cressy morrison ne profesorüdür, yazma zahmeti size çok mu yük gelecektir? kendisine verilmiş cevaplardan haberiniz var mıdır? yoksa, ve azıcık bilimsel materyalle ilginiz varsa yahoo veya google'da yapacağınız küçük bir arama sizi bu cevaplara ulaştırabilir. ?Lazer prensiplerini keşfederek 1964 Nobel Fizik ödülünü payla?an Charles Townes ise şöyle söylemektedir: ?PEK ÇOK KİŞİ, EVRENİN KANUNLARINDA BİR AKIL OLDUĞUNU HİSSETMEKTEDİR. charles townes'in tarif ettiği bu aklın "tanrı" olduğuna dair bir beyanatını da gün yüzüne çıkarıp, bu aciz kullara ulaştırırsanız, cennet sizin ayağınız altına serilecektir emin olun! Benzer soruyu ben size yönelteyim.big bang teorisi evrim teorisinden daha güçlü bit teori olduğu halde neden reddiyorsunuz,Bilim, dinin bir kabulünü onayladığı için bu çok mu zorunuza gitti. Yoksa bu teorinin geçersizliğini iddaa edecek kadar uzman mısınız? benim sorumu yanıtlamadan soru sormaktaki maksadınız bilgisizliğinizi gizlemek midir? sorumu yanıtlayın! ben ise sizin sorunuzu yanıtlayayım: bing bang, bilimsel bir teori değildir! bugüne kadar onu destekleyen herhangi bir kanıta ulaşılamamıştır. hatta, sevgili amerika birleşik devletleri hazretleri, sırf bing bang teorisini kanıtlamak için uzaya "hubble" uzay teleskobunu yerleştirmişler ve bu aygıt, burnunun dibinden öteyi görememiştir! Bunu ben yapmyorum bilimadamlarının kendisi yapıyor bence bu fırçayı bana değil bilimadamlarına yapın.Aşağıya aldığım alıntıya bakın bilimadamlarından birisi bilimi nasıl da çarpıtıyor. yav sizin bilimden haberiniz yok, tamam; ama nasreddin hoca'yı da mı bilmezsiniz! bilimadamının birisine inanıyorsun da 1001'isine neden inanmıyorsun? Hey bilim adamları,neden dinin doğruluğunu onaylayıp o istikamette aşağıdaki gibi kitaplar yazıyorsunuz. Din evren yoktan var oldu diyor,Siz bigbang teorisiyle destekliyorsunuz.Buna benzer görüşlerinizle neden dini inanışları onaylıyorsunuz.Sonra da BUDHA adlı biri sizin kitaplarınızı okuyor ve sizin söylediğiniz yalanlara inanıyor. Sizin blimi ilahiyat haline getirmeniz doğru değilmiş, öyle diyoo kiya ;D iki tane islamcı yayınevlerinin bastığı ve çevirisine bile güvenilmez kitap okuyacağına, bilim dünyasının dergilerini bile okusanız, ne dediğini anlardınız kiya'nın!!! Bir doktorun tedavi maksadıyla bir kadına dokunması bugün söylenen bişey degil,eskiden doktorlar yok muydu sanki. Lütfen, sırf tenkit etmek için yanlış bildiğiniz birşeyi sanki biz öyle kabul ediyormuşusuz gibi göstermeyin. eskiden doktorlar vardı da, siz onlara ne derdiniz, hatırlar mısınız? Alıntı niye bu kadar dert edindiğinizi de anlamış değilim. bırakın kardeşim, zaten tanrı inanmayanı cehenneme yollayacak, cezasını verecek. zaten, tanrı kullarını ayıracak! Hazinenin üstünde oturan kör dilencileri uyarmak ve bunu dert edinmek kötü mü? Ben insanların kendi kendilerine zulmetmelerine seyirci kalamam. bakın, size derdinizi anlatmak da bana düştü; çünkü kendinizi tarif etmekten bile acizsiniz! ikide bir "mustafa akyol"dan dem vurmaktasınız, ya da harun yahya (adnan hoca)'dan! mustafa akyol ya da harun yahya'nın ne dediğini bile anlamaktan yoksunsunuz! her düşünce kendisine bir karşıt, bir düşman yaratmak ister. siz ise kendinize ateizmi düşman seçmişsiniz. halbuki dünyanın % 5'i bile ateist değildir. peki, % 70'ine yakını olan hıristiyanlıkla neden hesaplaşmıyorsunuz? hesaplaşamazsınız, çünkü, aynı ağızdan konuşuyorsunuz! hesaplaşırsanız, kendinizi yalanlamış olursunuz. o yüzden, filistin'de kardeşlerinizi bombalayan "yahudi"lerle bile ancak siyaset düzleminde hesaplaşırsınız, dinsel bir tartışmaya girmekten kaçınırsınız! o yüzden, ırak'ta kardeşlerinizi katleden amerika ile george bush ile aynı safta yer almaktan bile çekinmez ve mustafa akyol'dan dem vurursunuz! o yüzden, neredeyse "sahte peygamberlik" iddiası ile ortada dolaşan, insanların inancını sömürerek kendisine kazanç sağlayan harun yahya (adnan hoca) ile hesaplaşamaz, aynı safta yer almaktan çekinmezsiniz! öyle ya, dünya ateist olacağına adnan hoca'cı olsun! o da olmuyorsa corc bush'cu olsun, sizin için farkeder mi? peki, yanıtlayın bakalım: yarın dünyanın ve evrenin oluşumunun nasıl olduğu tamamen bilim tarafından kanıtlansa; siz yine, "tanrı zaten bunu öngörmüştü" demeyecek misiniz? yarın, insanın nereden gelip nereye gittiği tamamen çözülse; siz yine "bu zaten tanrı'nın emriydi, onun bilgisi dışında hiçbir şey olmaz" demeyecek misiniz? o nedenle; anlayana diyorum ki; bilim, tanrı'yı yalanlayamaz! tanrı ise bilimi durduramaz! |
||
|
||
| ATEİST AKLIN SORUNLARI Gelin, Sayın Ertuğrul'un sitenin çeşitli sayfalarında yer alan yorumları üzerine birlikte düşünelim ve ateist aklın sorunlarını birlikte görelim. Boşlukların Tanrısı? Ateistlerin dine karşı olan itirazlarının çoğu, Allah'ın varlığını kabul etmeyişlerinin doğal bir sonucudur. Dolayısıyla ilk sorgulanması gereken, ateizmdir. Bu inanca sahip olan insanların çoğunun zihninde ise, "insanların ilahi güçler atfettikleri olguların zamanla bilim tarafından açıklanması" şablonu vardır. Sayın Ertuğrul bunu şöyle ifade etmiş: Mistizm ve genel olarak din, her zaman bilimin ışığının henüz ulaşmadığı kuytulara sığınır; bilimin ışığı üzerine düştüğünde de sığınacak baska bir kuytu bulur. Bu argüman İngilizce'de "God of the gaps" (Boşlukların Tanrısı) diye bilinir. Argümana göre, insanlar bilim yoluyla açıklayamadıkları, yani "boşlukta" kalan doğa olayları için "tanrının işi" demekte, ancak bilim ilerledikçe boşluklar dolmaktadır. Bilim bir gün her şeyi açıklayacak, böylece hiç boşluk kalmayacak, ateizm tam egemen olacaktır. Ancak bu argüman iki yönden yanlıştır. Birincisi, bilimin bir olguyu doğa olayları ile açıklaması, aslında o olgunun ilahi bir niteliği olmadığını göstermez. Örneğin cisimleri yere düşüren "yerçekimi"ni ele alalım. "God of the gaps" argümanına göre eskiden insanların "tanrının cisimleri yere çekme kanunu" gibi bir isim verdiği bu güce bilim "yerçekimi" demiş, böylece "boşluğu doldurmuştur." Oysa gerçekte burada yapılan sadece bir "isim değişikliği"dir. Aradaki fark, yerçekiminin seküler bir terim olmasıdır. Böyle bir gücün neden var olduğu sorusu ise felsenin alanına girer ve buradan hala teolojik (ilahiyata dayalı) bir yorum yapılabilir. Dahası bir de neden yerçekiminin tam da mevcut değerinde olduğunu düşünmek gerekir: Yerçekimi daha kuvvetli veya daha zayıf olabilecek iken, neden mevcut şiddetindedir? Farklı şiddette olsa, evren farklı bir yer olur muydu? Bu, bilim dünyasında son 30 yıldır araştırılan bir konudur ve araştırmayı yürüten bilim adamları çok ilginç bir sonuca varmışlardır. Sadece yerçekimi değil, evrendeki tüm fiziksel güçler, dahası elementlerin kimyasal özellikleri, insan yaşamı için olması gereken en ideal değerdedir. "Anthropic Principle" olarak bilinen ve çoğu bilim adamının ateizme karşı güçlü bir argüman saydığı bu önemli bilimsel görüşü, Gerçeğin Peşinden Gitmek [Murat Belge ve Kopernik] başlıklı yazımda biraz daha açmıştım. Bu nedenledir ki, eğer evrendeki tüm olgular için fiziksel açıklamalar bulunsa bile, aslında teizmin (Allah'ın varlığı görüşünün) rasyonel kanıtları ortadan kaldırılmış olmaz. "God of the gaps" argümanının ikinci hatası ise, doğanın sadece işleyişinin değil, kökeninin de doğal etkenlerle açıklanabileceğine dair, erken ve son derece dayanaksız bir öngörüyle yola çıkmasıdır. Bir başka deyişle, bu argümanın sahipleri, evrenin ve canlıların nasıl ortaya çıktığı sorusunun, doğal etkenlerle cevaplanabileceğine, ortada böyle bir kanıt olmamasına rağmen inanmaktadırlar. Eğer canlılık hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun doğal etkenlere indirgenebilir olduğu yönündeki veriler de artsaydı, o zaman "God of the gaps" argümanının bu ikinci yönünü inandırıcı bulabilirdik. Oysa son 100 yıldır olan, bunun tam tersidir. Canlılık hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun daha önceden hayal bile edilmeyecek kadar kompleks olduğunu ve bu kompleksliğin doğal süreçler ve rastlantılar ile üretilmiş olamayacağını görüyoruz. Zaten Akıllı Tasarım teorisi de bunu gösteriyor ve bu nedenle bilim dünyasında giderek güçleniyor. Teorinin önde gelen kuramcıların Michael Behe ısrarla "bu teori, bilmediklerimize değil, bildiklerimize, hücrenin içinde son 30 yıldır keşfettiklerimize dayanıyor" der. Dolayısıyla bilim canlılığı inceledikçe "boşluklar" küçülmemekte, aksine büyümektedir. Özetle, bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmenin, bir "God of the Gaps" argümanı olduğu şeklindeki klasik ateist görüş, bilimsel yönden dayanaksızdır. Bu görüşe inanılabilir tabi; ama dayağı bilim değil, bilimden bağımsız bir dogma olarak ateizmdir. Ruha Materyalist Bakış Ataman Ertuğrul'un yazdıkları, kendisinin sözkonusu ateizme kararlı bir şekilde inandığını, "iman ettiğini" gösteriyor. İnançlar serbest tabi.... Ama Sayın Ertuğrul'un inanmakla kalmayıp başka bir şey daha yapıyor: İnandığı dogmayı, hakikatin kendisi gibi gösteriyor. Sonra da buna dayalı "ahkam kesme" işine giriyor. İşte din hakkında yaptığı yorumların çoğu, bu şekilde işleyen bir mantığa dayalı. Materyalizme (sadece maddenin varlığına) ilk baştan iman ettiği için, madde-ötesi her şey, onun gözünde zaten bir hayal. Başka türlü olması mümkün değil. Örneğin ruh meselesini tartışmaya şöyle girmiş: Bir ruhun varlığı saçma bir varsayımdır. Ölmez bir ruhun varlığı daha saçma bir varsayımdır. Neden saçma bir varsayım? Çünkü materyalizm öyle söylüyor... Peki ama Sayın Ertuğrul gibi materyalizme baştan iman etmiş olanlar değil de objektif düşünen insanlar üstteki iddiayı neden kabul etsin? Bu konuda bir-iki argüman önü sürmüş Sayın Ertuğrul. Ruh ile madde arasındaki ilişkinin açıklanamaz olduğunu söylemiş — ki bu doğru — ama bu, ruhun var olmadığını göstermiyor. Bir de şöyle demiş: "Ben ruhumu görmüyorum, ben ancak cismimi biliyorum ve hissediyorum." Bunun üzerine şu soru sorulabilir: "İyi ama, cisminizi gören ve hisseden 'SİZ' kimsiniz?" Teolog-yazar C.S.Lewis'in ünlü bir sözü vardır; "sizin bir ruhunuz yok, siz zaten ruhsunuz. Bedeniniz var" diye... Acaba gerçeğin tarifi böyle olmasın?.... Sayın Ertuğrul buna elbette itiraz edecektir — çünkü bu materyalizme aykırıdır. Materyalizm, bilincin insan beyninin bir fonksiyonu olduğunu ileri sürer. Öne sürmek kolay tabi, ama bunun inanılır kılınması için, bilincin beyne indirgenebilirliğini göstermek gerek. Oysa bilinç sorununu araştıran bilim adamları bunu yapamıyorlar. Beyinde görme merkezi, işitme merkezi, dokunma merkezi gibi parçalar var; ama bunlarda yapılan, duyu organlarından gelen bilgilerin analiz edilmesinden ibaret. Mesela görüntü merkezi, gözden gelen sinyalleri alıp birleştiriyor. Ama görüntü merkezi "görmüyor" ki... Video kameradan gelen sinyalleri kaydeden bir "recorder"ın bunları "görmüyor" oluşu gibi... Gören, duyan, düşünen varlığın, yani bilincin ise beyinde bir adresi bulunabilmiş değil. Bu adresin pek ala "ruh" olabileceğini düşünen bilim adamları da var. (Örneğin Jeffrey Schwartz ) Bilinci açıklamak için materyalist çabalar da sürüyor elbette. Ama ortada bir sonuç yok. Durum bu iken Sayın Ertuğrul'un "ruhun varlığı saçma bir varsayımdır" diye "ahkam kesmesi", bir gerçeğin değil sadece kendi dogmatik inançlarının ifadesi. Ahirete Dair Sayın Ertuğrul, materyalizmi temel alan çıkarımlarını ahiret konusunda da sürdürmüş. "Bir cennet, bir ahiret umudu hayaldir, hayal ürününden başka bir şey değildir" demiş örneğin. Peki nasıl emin olabiliyor hayal olduğuna? Oraya gidip gördü, öyle bir şeyin olmadığını tespit etti ve "evet bunlar hayalmiş" mi dedi? Yani bu bilimsel bir iddia mı? Elbette hayır. Ahiretin var olmadığında ısrar etmenin bilimsel bir dayanağı yok. Bu bilimin alanına girmiyor çünkü. Bu konudaki ısrarın tek dayanağı ise, materyalist felsefe. Gerçekte ahiret ve cennet bir "vaad"dir. Bunun hayal olduğunu ispat etmek de, gerçek olduğunu ispat etmek de mümkün değildir. Eğer bir insan Allah'ı kabul ediyor ve İlahi dinlerin de O'nun vahyine dayandığına kanaat getiriyorsa, ahirete de inanabilir. Hiç kimsenin de buna "hayale inanıyorsunuz" deme hakkı yok; sadece "ben inanmıyorum" diyebilir. Sayın Ertuğrul da bunu demiş durumda sadece. Dinler ve Tarih Sayın Ataman'ın ilahi dinler aleyhindeki argümanlarının önemli bir bölümü, tarihle ilgili. Dinlerin tarih içinde politik ve sosyolojik şartlara göre yayıldığını anlatıyor. Bu ise, elbette, büyük bir sır değil ve buna itiraz eden de yok. Ancak sayın Ataman'ın bu gerçekten yola çıkarak yaptığı yorumlar yanlış. Bu yorumlardan ilki, dinler tarih içinde çeşitli şartlar uyarınca yayıldıklarına göre, her insanın dine eşit biçimde ulaşma şansının olmadığı ve bunun bir adaletsizlik oluşturduğu yönünde. Eğer insanlar sorumluluk yönünden de eşit olsalardı, Sayın Ataman'ın yorumu ciddiye alınabilirdi. Oysa başta İslam olmak üzere, ilahi dinler, insanların sorumluluk yönünden eşit olmadığını, kendilerine ulaşan dini mesajdan sorumlu tutulacaklarını, ulaşmayan bir mesajdan ise sorumlu tutulmayacaklarını açıkça bildiriyor. Örneğin Kuran'daki "Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir" (28/59) ayeti, bir peygamberle muhatap olmayan toplumların cezalandırılmayacağını bildiriyor. Öte yandan yine Kuran'da, cehenneme giden insanlara "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" dendiğini onların ise "Bize gerçekten bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık" cevabını verdikleri bildiriliyor. (67/8) Dolayısıyla ilahi dinlerle muhatap olmamış veya doğru şekilde muhatap olmamış veya bunların çağrısı üzerinde düşünme fırsatı bulmamış insanların, bu dinlere tabi olmakla sorumlu olmadıkları sonucuna varılabilir. Sorumlulukları, çok daha genel ahlaki kıstaslarla sınırlı olabilir. Elbette bu ilahi bir karardır — ve en doğrusunu Allah bilir — ancak Kuran'daki bilgilerden böyle bir tahminde bulunabiliriz. Sayın Ataman'ın dinler hakkında ikinci yanılgısı ise, şu cümlelerde kendini belli ediyor: Hükümet yönetenler, işbaşında bulunanlar, sürekli olarak kavimlerin dinlerini tayin ederler. Gerçek din hiçbir zaman hükümdarın dininden başka bir din değildir. Gerçek Allah, ibadet edilmesini hükümdarın istediği Allah'tır. Rahiplerin hükümdarı yöneten arzusu, Allah'ın arzusu olur. Burada, Marksist düşünceden de tanıdığımız "din iktidar aracıdır" söyleminin bir versiyonu var. Oysa Ataman'ın kafasındaki bu şablon gerçeklere uymuyor: Tarih, dini yönlendiren iktidarlarla dolu olduğu gibi, din adına iktidarlara başkaldıran dindarla da dolu. İnançlarından dönmedikleri için türlü işkencelere, katliamlara, baskılara maruz kalan böyle dindarların Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam tarihinde sayısız örneği var. "Kötülük Sorunu" Hakkındaki Yanılgılar Sayın Ertuğrul yorumlarında bir de "kötülük sorunu" üzerinde fikir yürütmüş. Özetle, "evreni ve yaşamı Allah yarattı ise, neden kötülük var" diyor. Aslında daha bunun gibi pek çok konuda "eğer Allah yarattı ise neden böyle" diye itiraz ediyor. Buradan ise, tahmin edilebileceği gibi, ateizme varıyor. Oysa bu varışta, yanlış bir mantık örgüsü var. Biz bir Yaratıcı'nın varlığını evrendeki ve yaşamdaki tasarımdan anlıyor isek — ki anlıyoruz — bunların içinde yer alan ve bize yanlış gibi gelen unsurlardan yola çıkarak, "aa hayır, meğer bir Yaratıcı yokmuş" diyemeyiz. Bunu bir örnekle açıklayalım: Issız bir adaya düşüp orada bir kitap bulduğunuzu düşünelim. Bir bakıyorsunuz bu kitap gayet karmaşık, girift bir roman. Romanı okuyup bitirdiğinizde, içindeki bazı unsurları anlaşılamaz veya çelişkili buluyorsunuz. Bunun üzerine "ilk başta bu romanın bir yazarı olduğunu sanmıştım, ama şimdi içindeki bu sorunlar nedeniyle ortada bir yazar olmadığı, romanın matbaadaki harflerin tesadüfen yanyana gelmesiyle ortaya çıktığı sonucuna varıyorum" diyebilir misiniz? Böyle bir yorum elbette saçma olur. Romanın tam olarak anlaşılabilirliği ayrı bir mesele, bir yazar tarafından yazıldığı gerçeği ayrı bir meseledir. Sayın Ertuğrul ise aynı saçma yorumu evrene ve yaşama uyguluyor. "Kötülük sorunu"ndan ateizme varıyor. Oysa İslami yönden "kötülük sorunu"nun onun hiç göz önüne almadığı açıklamaları var. Kuran'a göre dünyanın kötülüklerden arınmış, mükemmel bir yer olması gerekmez. Aksine dünya kasten "sorunlu"dur ki, insanlar buraya hırsla bağlanmasın. Kuran'da insanların başına gelen kötülüklerin (cinayetlerin, işkencelerin, tecavüzlerin) Allah tarafından bu dünyada engelleneceği de söylenmez; bunun sorumlularının ve mağdurlarının ahirette (olumsuz ve olumlu) karşılık göreceği bildirilir. Sayın Ataman ahirete inanmadığı için bu açıklamayı tatmin edici bulmuyor elbete. Ama bu onun sorunu... İslam'ın "kötülük sorununa" bir cevabı var. Meselenin bir de ilginç bir yönü daha var: Sayın Ertuğrul "kötülük sorunu" üzerinden ilahi dinlere saldırırken, materyalizmin "iyilik sorunu"ndan hiç söz etmiyor. "İyilik sorunu" şu: Materyalizmin canlılığı açıklama yöntemi olan rastlantısal evrim teorisi ve onun en gelişmiş biçimi olan Darwinizm, yaşamın "yaşam mücadelesi" ile ortaya çıktığını ileri sürüyor. Bu mücadele, her bireyin bencil bir yaşam savaşı sürdüğünü öngörüyor. Dahası, böyle olmayan davranışların da "hayatta kalma değeri" taşımadığı için elenmesi gerekiyor. Çünkü eğer bir canlı fedakarlık yapıp kendini tehlikeye atıyorsa, aldığı risk yüzünden yaşama şansı azalıyor. Yani fedakarlık bir "aptallık". Öyle olduğu için de elenmesi gerekli. Eğer bu teori doğru olsaydı, bugün hiç bir fedakar insan davranışı görmememiz gerekirdi; çünkü hepsi çoktan elenmiş olmalıydı. Oysa insanlık hayranlık verici fedakarlık örnekleriyle dolu. Yaşamını sadece başka insanlara iyilik yapmaya adayan hayırseverler, doktorlar, hemşireler, eğitimciler, din adamları vs. var. Ve bunların gösterdiği samimi "iyilik", Darwinizm ile açıklanamayan bir problem. Kuran Hakkındaki Cehalet Görünen o ki, Sayın Ertuğrul'un din hakkındaki önyargıları ile bilgisizliği, birbirini körüklüyor. Kuran ve Hz. Muhammed hakkındaki şu sözleri, bunun kanıtı: [Allah] Kur'an ayetleriyle peygamberinin 40 yaşından itibaren ölümüne kadar gecen sürede bir dediğini iki etmemiş. Her şeyi Muhammed'in gönlüne göre vermiş. Elbette bu alaycı sözlerle ima edilmek istenen, peygamberin Kuran'ı kendi isteklerine uygun bir biçimde yazdığı iddiası. Oysa Kuran'da, bu kitabın hiç de peygamberin "gönlüne" göre sayılamayacak önemli hükümler vardır. Öncelikle çeşitli ayetlerde peygamber eleştirilir. Peygamberin, dini öğrenmek için kendisine gelen kör bir insana önem vermemesi, Abese Suresi'nde sert bir biçimde uyarılmıştır. Savaşla ilgili bir ayette, "Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?" (9/43) denir. Diğer müslümanlardan ayrı olarak peygamberin üzerine farz kılanan özel gece ibadetleri (73/1-4) vardır. Öte yandan ateistlerin sık dile getirdikleri bir konu olan peygamber evlilikleri konusunda, "bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana helal olmaz (33/52) ayeti, peygambere hiç de "gönlüne göre" olmayan bir sınır getirir. Elbettte, tüm bunların yanında, peygamberin; gayet zengin ve itibarlı bir tüccar iken, 40 yaşından sonra, her türlü hakaret, saldırı, fakirlik ve ölüm tehlikesini getirecek bir "dava"ya adım atmış olması vardır. Buna adım atarken de, vahiy almasına karşın, ilk başta çekinceli davranmış, korkmuş ve bu yüzden "Ey bürünüp örtünen, kalk (ve) bundan böyle uyar" (74/1-2) diye ikaz edilmiştir. Elbette bir ateist, Allah'ın varlığını baştan reddettiği için, peygamberin mücadelesini de ilahi olmayan bir amaç ve kaynağa bağlamaya çalışacak, bunun için argümanlar geliştirecektir. Ancak meseleye ateist bir önyargıyla değil de objektif bakan herkes, Kuran'ın "peygamberin gönlüne" değil, onun kişisel istek ve zaaflarını çok aşan bir amaca hizmet ettiğini görebilir. Psikoloji Sorunu Sayın Ertuğrul'un bir de Allah'ın tabiatı hakkında yorumları var. Bunlara girmiyorum, çünkü bir ateistin zaten inanmadığı Allah hakkında ürettiği spekülasyonlardan ibaret. Tek bir örnek vermekle yetineyim. Şöyle demiş: Benim lehimde ancak pek az bir şey yapmak isteyen zatın "sonsuz kudret"i kaç para eder? Benim mutluluğuma karşı ilgisiz olan bir zatın iyiliği, sonsuz büyüklüğü nerede? Bana sonsuz bir iyilik yapabileceği halde sınırlı bir iyilik bile yapmak istemeyen bir zatın teveccühü benim neme yarar? Ataman Ertuğrul bu bu soruları sorabiliyor, çünkü var. Varlığı da, aklı da, Allah'ın yaratması sayesinde. Dolayısıyla Allah ona karşı "ilgisiz" değil, aksine onu yoktan var etmiş. Her şeyini O'na borçlu. Ama tabi Sayın Ertuğrul bu yaratılışı kabul etmiyor, materyalist bir evrime inanıyor. Dolayısıyla sonuçta mesele dönüp-dolaşıp "nasıl var olduk" soruya geliyor. Onun için diyorum, bir ateistin zaten inanmadığı Allah hakkında ürettiği spekülasyonlara girmeyeceğim, diye. Ancak başka bir şey söyleyeyim: Ertuğrul'un üstteki ve buna benzeri sözleri, inanan insanların perspektifiyle oldukça "küstah" laflar. Normalde böyle bir üslubu onaylayıp sitede yayınlamazdım. Bu kez onayladım ki, Sayın Ertuğrul'un ve onun gibi düşünen ateistlerin nasıl bir psikoloji içinde oldukları görülsün. Çünkü aslında ateizmde, materyalist teoriler gibi rasyonel argümanların yanında, psikolojinin de büyük etkisi var. Bazen din ve dindarlar hakkında yaşanmış bazı kötü tecrübelerin anısı, insanları ateizme yöneltiyor. Örneğin Ahmet Altan'ın daha önce dikkat çektiğim "Cami ışıklarına bakan çocuk..." başlıklı yazısında, Altan'ın ateizme savrulmasında itici bir profil çizen bir din dersi öğretmeninin rolü olduğunu görebiliyoruz. Ama yine de Sayın Altan dine ve dindarlara karşı saygılı, ölçülü, "beyefendi" bir üslup geliştirebilmiş. Ataman Ertuğrul'un bu "beyefendiliği" başaramamış olmasının nedeni nedir, diye sorulabilir. Kendisinin yaşamını bilmediğim için psikolojik durumu hakkında da bir yorumda bulunamıyorum elbette. Ancak Allah ve din kavramlarına karşı gösterdiği katı reddiyeciliğin ve onun altında hissedilen nefretin duygusal nedenlerini bence bir düşünmeli. Şimdilik kendisine daha az duygusallık, daha çok akıl ve objektiflik önermekten başka yapabilecek bir şey yok. Bir de şunu söylemek gerek: Eğer öldükten sonra gideceği yerin girişinde kendisine "size bir uyarıcı gelmedi mi" diye sorularsa, "hayır" deme şansı giderek azalıyor. Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 20, 2005 01:47 PM |
||
|
||
Alıntı uzman değilseniz, kopya artı yapıştır dediğiniz satırları bile anlamaktan yoksunsunuz demektir. ben de daha önceki yazımda bunu iddia ettim, demek yanılmamışım! uzman değilsem alıntılarını yaptığım yazıları anlamaktan acizim öyle mi! Uzman olmayan insan,okuduklarından birşey anlayamaz mı yani! vah vah! o halde bundan sonra hiç bir uzmanın yazısını okumayayım. çünkü Kiya adlı uzmanımız böyle diyo ,gerçi onun da dediklerini anlamıyorum ama ;D Alıntı iki tane islamcı yayınevlerinin bastığı ve çevirisine bile güvenilmez kitap okuyacağına, bilim dünyasının dergilerini bile okusanız, ne dediğini anlardınız kiya'nın!!! Allahtan o kitapları islamcı biri yazmadı,yayınevi islamcı olduğu için bile bahane arıyorsunuz. ![]() O bilim dünyasının dergilerinin isimlerini alabilirmiyim? Alıntı bu cressy morrison ne profesorüdür, yazma zahmeti size çok mu yük gelecektir? kendisine verilmiş cevaplardan haberiniz var mıdır Benim haberim yok çünkü sizin gibi uzman değilim ama galiba sizin haberiniz var keşke sırf cevap olsun diye yazdığınız bu cümleler yerine, bu profosöre yazılan cevapları buraya yazıp bizleri aydınlatsaydınız. Alıntı eskiden doktorlar vardı da, siz onlara ne derdiniz, hatırlar mısınız? Endülüste bilimin temelerini atanlar müslümanlardı,İbni sina'dan doktorluk öğrenmek için avrupalı öğrenciler onun yanına giderlerdi. Uzmanlardan böyle okudum ama anlamamış olabilirim. Biz onlara ne mi derdik HEKİM. Alıntı ben ise sizin sorunuzu yanıtlayayım: bing bang, bilimsel bir teori değildir Bir uzman olarak böyle diyorsunuz yani ;D ;D ;D ![]() Harikasınız hocam.bir teorinin çöküşü böyle olur işte.Bir cümleniz kafi buna. Alıntı benim sorumu yanıtlamadan soru sormaktaki maksadınız bilgisizliğinizi gizlemek midir? EE! siz benim için şöyle yazmıştınız ya: ''uzman değilseniz, kopya artı yapıştır dediğiniz satırları bile anlamaktan yoksunsunuz demektir. ben de daha önceki yazımda bunu iddia ettim, demek yanılmamışım!'' Uzman değilim ve siz bir bilgisizle tartışıyorsunuz ve sizden çok şey öğreniyorum.Mesela big bang teorisinin aslında saçmalık olduğunu öğrendim.Meğerse bilimadamları bizi kandırıyormuş, Üfürükçüler büyücüler yetmiyor bi de onlar bazıları bizi kandırıyormuş.Sakın Harun Yahya'nın gizli müridi olmasınlar Alıntı yav sizin bilimden haberiniz yok, tamam; ama nasreddin hoca'yı da mı bilmezsiniz! bilimadamının birisine inanıyorsun da 1001'isine neden inanmıyorsun? ''1001 ve 1'' terazi de adaletsizlik yapma! Alıntı bakın, size derdinizi anlatmak da bana düştü; çünkü kendinizi tarif etmekten bile acizsiniz! Bu cümlelerde ukalalık var mı acaba? Bir uzmana sormak lazım ben anlamaktan acizim de! ;D Alıntı her düşünce kendisine bir karşıt, bir düşman yaratmak ister. siz ise kendinize ateizmi düşman seçmişsiniz. halbuki dünyanın % 5'i bile ateist değildir. peki, % 70'ine yakını olan hıristiyanlıkla neden hesaplaşmıyorsunuz? Enterasaaannnn! Tamam bundan sonra da onlarla da ilgileniriz.Bu site de acaba hiristiyan biri var mı? Alıntı o yüzden, filistin'de kardeşlerinizi bombalayan "yahudi"lerle bile ancak siyaset düzleminde hesaplaşırsınız, dinsel bir tartışmaya girmekten kaçınırsınız Hükümetimiz böyle pasif işte.siyasi açıklama yapacağına dinsel bir tartışmaya girse daha olur. Müslüman aydınlarımızda da iş yok,sanki niye onlarla hesaplaşmıyorlar ki! Alıntı öyle ya, dünya ateist olacağına adnan hoca'cı olsun! o da olmuyorsa corc bush'cu olsun, sizin için farkeder mi?/ Tanrıya inandığı için Bushu destekliyorum bunu ima ediyorsunuz,hakkımda enterasan çıkarımlar yapıyorsunuz. Keşke her ateistte saygı duyduğum Nietzche'nin derinliği olsa. Alıntı peki, yanıtlayın bakalım: yarın dünyanın ve evrenin oluşumunun nasıl olduğu tamamen bilim tarafından kanıtlansa; siz yine, "tanrı zaten bunu öngörmüştü" demeyecek misiniz Şimdi kanıtlanmamış demek ki,o halde ateizim inanç olmuyor mu? Sizin bu kanıtlansa dedğiniz kanıtlanmamış şeylere dayanan önyargınızı nasıl isimlendirelim? Ben uzman olmayan biri olarak sizin gibi bir uzmandan yanıt bekliyorum. İyi kalın. |
||
|
||
Sizin bu kanıtlansa dedğiniz kanıtlanmamış şeylere dayanan önyargınızı nasıl isimlendirelim? Ben uzman olmayan biri olarak sizin gibi bir uzmandan yanıt bekliyorum. sorunuz ateizmle (benim önyargım değil ya, neyse!) ilgili bilgiden yoksun olduğunuz tezimi güçlendiriyor, buyrun, ateistler kendilerini anlatıyor: Ateizm nedir? Ateizm, bir tanrının varlığına inanmamaktır. Kelime anlamı olarak; teizm dinsel inancı ve tanrısallığı temsil ederler. Tanrıları ve fizik ötesi inançları reddeden bu görüş, bunun başına bir "a" eki alarak "A-teizm" şeklinde ortaya çıkmıştır. Ateizme göre tanrıların varolmadığı kesin bir doğrudur. Ateizm, "teizm karşıtı" olabileceği gibi "teizm dışı" anlamında da kullanılır. Yani "teistik olmayan" şeylere "ateistiktir" denebilir. (Örneğin "Laiklik ateistik bir düşüncedir.") İki farklı "ateizm" "Ateizm" kelimesinin, biri dar diğeri geniş kapsamlı, iki farklı şekilde kullanıldığı söylenebilir: Birinci tanıma göre "ateizm"; tanrı inancını reddeden ve buna kesinlikle karşı çıkan bir düşüncedir. İkinci "ateizm" ise; "teizm olmayan" anlamında kullanılır ve deizmi, panteizmi, agnostisizmi de kapsar. Ateizmin, ikinci tanımıyla ortaya çıkışının bir nedeni de; çoğu deist, agnostik ve panteistin zamanla kendilerini "ateist" olarak tanımlamasıdır. Önceden dinlere karşı olduğu halde "ateist olmadığını" söyleyen çoğu insan bir süre sonra artık ateist olduğunu söylemeye başlar. Bu bakımdan ikinci tanımın yanlış olduğu söylenemez. Birinci tanımdaki ateizm ile diğer din karşıtı düşünceler birbirine yakındır. Dinler ise bütün bunlara uzaktır. Agnostisizm nedir? Agnostisizm türkçeye "bilinmezcilik" olarak da çevrilir. Agnostisizm, tanrının varlığının "bilinemez" olduğunu savunur. Dinlerin tarıdan gelmediğini söyler ve dinlerin tanrısını da reddeder ancak felsefi anlamda başka bir tanrının, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söyler. Bu bakımdan agnostisizm kendini, "kesinliklikle tanrı vardır" diyen teizmden de "kesinlikle tanrı yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar. Agnostik kelimesi hem "tanrının varlığı asla bilinemez" diyenler için, hem de tanrının varlığı konusuyla hiç ilgilenmeyenler için kullanılır. Kişisel bir görüş olmakla beraber, bilimin tanrı konusundaki geçerli tutumu ve çoğu bilimadamının tavrı da agnostiktir. Deizm nedir? Deizm tanrıya inanan, din karşıtlığıdır. Dinlerin tanrıdan gelmediğini söyler fakat başka bir tanrının varlığına inanır. Deistlere göre tanrı vardır, fakat dünyaya bir inanç sistemi indirmiş değildir. Bir deist, dini inançların tümünü reddetmesi ve tanrıya tapmaması bakımından teizme uzaktır. Ayrıca deist tanrı inancından doğan; insanın hiçbir dine dayanmadan, bizzat özünde bulunan nitelikler sebebiyle de doğruluğu, ahlakı ve iyiliği bulabileceğini savunan görüşe "Doğal Din" denir. Panteizm nedir? Panteizm evrenin kendisine "tanrı" adını vermektir. Panteistler evrende varolan herşeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar... ) aslında bir bütün olarak tanrıyı oluşturduğunu söyler. Bu bakımdan evrende ceryan eden her olay, her hareket aslında direk olarak tanrının hareketidir. Tanrı evren olduğu için bir "yaratılış"tan da söz edilemez. Tanrı, herşeydir. Bu görüşün ilginç bir sonucu da insanın da tanrının bir parçası olduğudur. Bunun yanında, tanrının, "var olan herşey (evren) ve ötesi" olduğunu söyleyen görüşe de pananteizm denir. Buna göre tanrı, tüm evreni kaplayan (içeren) ve ondan daha geniş bir varlıktır. Tüm evren tanrının kendisi değil, bir parçasıdır. ... Pekçoğuna göre deizm, agnostisizm yada panteizm (dini zararlı bulan her düşünce) ateizm yolunda birer duraktır ve yerlerini zamanla ateizme bırakırlar. Ateizmin sembolü nedir? Çeşitli ateist gruplar, farklı semboller kullanmış olsa da, genel olarak ateizmin bir sembolü yoktur. Ateizmin kuralları, temel esasları, iddiaları nelerdir? Bu soru ateizmi bilmeyen ve "dinin alternatifi" olarak gören birinin soracağı sorudur. Ateizmin kuralları, temel esesları yoktur. Ateizm yanlızca "teist olmamak" (tanrılara inanmamak) anlamına gelir. Bunun dışında ateistlerin ortak yönü yoktur, her ateistin başka konularda kendi düşüncesi vardır. Tabi bunun yanında, ateistlerin çoğu son derece mantıklı insanlar oldukları için ve "aklın yolu bir" olduğu için, çoğu zaman öteki konularda da ortak fikirlerde olurlar. Ateizm bir din yada inanç mıdır? Hayır. Din, tam da ateizmin karşı olduğu şeydir. Ateizm bir din değil, dinsizliktir. Dinle ateizm en uzak iki noktadadır. "Dinsizlik bir dinse, sağlıklı olmak bir hastalıktır" Ateizm din olmadığı gibi inanç da değildir. Çünkü ateizmin özü, bir fikir öne sürmek değil, öne sürülmüş bir fikri reddetmektir. Bunu kelimelerin yapısından da anlayabilirsiniz:"Teizm" ve "A-Teizm". Yani ateizm teizme bağlıdır ve teizmin olmadığı yerde ateizm de olmayacaktır. Bu bakımdan "ateistler de tanrının olmadığına İNANIYOR" demek yanlış olur. Bir inanan bir inanmayan taraf vardır, ateistler inanmayan taraftır. Çok eski bir devir düşünün ki hiçkimse tanrı vardır yada yoktur demiyor. Tanrı diye bir kelime, bir kavram henüz yok. Daha sonra birileri böyle bir kavram icad ediyor ve buna inandıklarını söylüyorlar (teizm ortaya çıkıyor)... Bu durumda (birileri böyle birşey icad etti diye) bütün insanlar bir anda "inançlı" mı olacak?? Yani tanrı hakkında, -bu önceden olmayan ve yeni türetilen kavram hakkında- neden herkesin öyle yada böyle bir "inancı" olması gereksin? Ateizm inanç değildir. Çünkü "tanrı" diye bir kavram yaratılması işinde ateistlerin parmağı yoktur. Sonuç olarak ateizm: -Din değildir -İnanç değildir -Ve hatta bir "iddia" da değildir! İddia değildir, çünkü kendisi bir iddianın reddidir. Örneğin bir adam önümüzdeki ay tutulması sırasında intihar edilirse, çok güzel bir dünyaya gidileceğini söylüyor olsun. (Bu adamınki bir iddiadır, inançtır.) Şimdi siz bu adama inanmadığınız zaman, sizinki de bir "iddia" ve "inanç" olur mu??... Elbette olmaz. Ama bu adam 1 tane değilse ve çevredeki insanların çoğunluğu böyle düşünüyorsa, sizin bunu reddetmeniz -yanlış olarak- bir iddia ve inançmış gibi değerlendirilecektir... İşte aynı yanlışlık, teizmin çok yaygın olduğu ortamlarda da ateizm için yapılacaktır. Tanrı yoksa, evreni kim yaratı? "Ortada evren diye birşey var, o halde bu evrenin bir de nedeni olmalı" şeklinde düşünmek isteyişimizin nedeni, şimdiye kadar gördüğümüz bildiğimiz HERŞEYİN bir nedeni olmasıdır. Peki gerçekten varolan HERŞEYİN bir nedeni olmalı mıdır?... Bazı şeylerin de "nedensiz" olması, "ezelden beri" gelmesi (nedeninin yine kendisi olması) mümkün olabilir mi? Bu soruya evet yada hayır diyebilirsiniz. Eğer "evet bazı şeyler nedensiz olmalı" derseniz; niçin o "nedensiz" olan şeyin evren olduğunu kabul etmeyesiniz?? Yani "evren" dediğimiz şeyin her tarafını gezip gördünüz, sınırlarına kadar herşeyini biliyor musunuz da "evren nedensiz değildir" diyorsunuz? Belki de evren, kendisinin "nedensiz" olmasını sağlayacak ve bizim henüz bilmediğimiz bazı ek özelliklere de sahiptir. Eğer "hayır herşeyin nedeni olmalı" derseniz de; nedenlerin zincir boyunca SONSUZA DEK gittiğini söylemiş olursunuz. Rakam "sonsuz" olunca, elbette biz bu zincirin tamamına değil ancak bir halkasına kadar fikir yürütebiliriz. Ötesini bilemeyiz. Tabi bu soruya "bilmiyorum" diye de yanıt verebilirsiniz. İşte o zaman kendinizden emin konuşmuş olursunuz. ![]() Evren bir zeka ürünü gibi gözükmüyor mu? Doğrusu... Evren "gözükmüyor"! ![]() Yani biz evrenin tamamının yüzde kaçını görüyoruz ki "evren zeka ürünüdür" yada "değildir" diyebilelim? Gördüğümüz kısım belki de evrenin milyarda 1'idir. Herhangi birşeyin MİLYARDA BİRİne bakıp, o şeyin tamamı hakkında konuşmak ne derece doğru olur? Varsayalım evrenin TAMAMINI gezdik, gördük ve gözümüze sanki bir zeka ürünüymüş gibi geldi... Peki bu bize neyi gösterir? Bu bize ancak evrenin belki bir yaratıcısının olabileceğini gösterir ve bunun ötesinde hiçbirşey göstermez. Bu bize ne "tanrı vardır"ı gösterir, ne "tanrı birdir"i gösterir, ne "tanrının yaratıcısı yoktur"u gösterir, ne de günde "3 değil de 5 vakit namaz kılmak" gerektiğini gösterir. Evrenin TAMAMINI gezmiş ve zeka ürünü gibi görmüş olsaydık bile, bırakalım islamı yada teizmi, bu "deizm" adına bile hiçbirşey ifade etmezdi. Öldükten sonra ne yaşayacağız? Birşeyin "ölmesi" demek, yaşamı boyunca yaptıklarını artık yapamayacak duruma gelmesi demektir. Canlılar için de ölüm bir kesin "son"dur. Canlı, çalışan organlarıyla canlıdır ve onlar olmazsa "ölü"dür. Öldükten sonra neler göreceğimiz sorusunun cevabı ise, kesin olarak "hiçbirşey"dir. Çünkü insan, beyni olmadan hiçbir tecrübe yaşayamaz. Ölmüş, toprak olmuş biri, artık "yoktur"... Tıpkı doğmadan önceki hali gibi... Ölümden sonra pekçok şey yaşayacağına kesin inanan dindarlardan başka, bir de bu konunun "bilinmez" olduğunu ("tartışmalı" bir konu olduğunu) düşünen çok insan vardır. Bu düşüncelerin ikisi de yanlıştır. Ölümden sonrası "bilimez" değildir. Bunu anlamak için uzun felsefi tartışmalara gerek yoktur. Yaşamın ne olduğunu anlamak yererlidir. Yaşam nedir? Yaşam bizim doğduğumuz andan beri sürekli yaptığımız ve alıştığımız işlerdir. Peki bu işler nelerdir? -Görmek -Duymak -Koklamak -Tatmak -Hissetmek ("Düşünmeği" de ekleyin isterseniz.) Yaşam 5 duyu organımızın çalışması ve beynimize elektrik sinyalleri göndermesinden başka birşey değildir. Bu duyuların çalışması için pekçok şey şarttır. (Beyin, duyu organları ve sinir sistemi gibi)... Eğer bu şartlarda bir aksaklık/bozukluk olursa, ilgili duyu çalışmaz. Peki ölüm nedir? Ölüm vücuttaki bütün hücrelerin çürüyüp yok olması, hiçbirinin çalışmamasıdır. Dolayısıyla, ölü bir insan: -Göremez -Duyamaz -Koklayamaz -Tadamaz -Hissedemez Çünkü bu işleri yerine gerirecek organları yoktur. Ölü bir insan düşünemez, hatırlayamaz, üzülemez, sevinemez, bir bilince sahip olamaz, çünkü bunları yapabilmesi için Ş A R T olan şey (yani beyni) yoktur! Öldükten sonra bilincimiz tekrar ortaya çıkabilir mi? "Bilincimiz" (benliğimiz) denen şey, 5 duyu organımızla hayatımız boyunca edindiğimiz bilgilerin "izlerinin" beynimizde saklanmasıdır. Beynimiz bilincimizin bulunduğu tek yer olduğuna göre, beynimizin bozulması bilincimiz bozulması, beynimizin dağılıp yok olması da bilincimizin (yani benliğimizin) yok olması anlamına gelir. Yani bilincimizin tekrar ortaya çıkmasının tek yolu, beynimizin bozulmadan kalması ve gelecekte bir gün bir şekilde tekrar çalıştırılmasıdır. Bu amaçla geçmişte "mumyalama" yapılmış, günümüzde ise "dondurma" işlemi yapılmaktadır. Beynimizin "bozulması"ndan bahsettik. Bu hafıza kaybıdır. İnsanlar bazı ender durumlarda (hastalıklar yada fiziksel etkilerle) Hafıza Kaybına uğrayabilmektedir. Bunlardan bazılarının geri dönüşü vardır, bazılarının yoktur. Tekrar dinsel anlama dönersek... Hafızasını kaybeden bir insanı düşünün. Bu insan "ölmeden ölmüştür" denebilir! Bu insanın beynindeki sorun nedeniyle bilinci yok olmuştur. Geçmişini hiç hatırlamaz, kim olduğunu, ne olduğunu, ne iş yaptığını tamamen unutmuştur. Eski benliği tümüyle yok olmuş, "ölmüştür". İşte bir insanın (beynindeki sorun nedeniyle) hafıza kaybına uğrayarak "ölmeden ölmesi" bile mümkünken, kimileri çıkıp insan "öldükten sonra ölür mü?" diye soruyor! Yaşarken ölmesi bile mümkünken, öldükten sonra ölmesinden şüpheleniyor insan! Çok açıktır ki, ölüm ölümdür. Başka herşey gibi, insan da ölünce ölür. agnostic.net'ten kopyaartıyapıştırılmıştır. aklınız, saçmalıklar yerine iki satır kelam edebilirse size bir uzman olarak cevap da verebilirim. ama akıl dünyayı algılayabildiği kadar görür. ve kör'e yıldızları gösteremeyiz değil mi. (böyle demiştiniz sanırım!) bakın sizin okumak için aklınızın yetmeyeceği bazı kitaplar da yayınlanıyor ülkemizde. bilim dergileri içinse tübitak'ın zavallı hale getirilen "bilim ve teknik"i bile size ağır gelir. Einstein'ın Büyük Yanılgısı - Kozmolojik Sabit ve Evren Fiziğinde Zorlama Faktörler Doneld Goldsmith SARMAL / Bilim Kitaplığı Dizisi "Bing Bang" bir büyük fiyasko mu? Kozmos bir bunalımda görünüyor ve bunu saptayabilmeniz için hiç de bir uzay bilimci olmanız gerekmemekte. Örneğin, evren nasıl kendisinden daha yaşlı yıldızlarla dolu olabilir? Evren bir zamanlar nasıl ışıktan daha hızlı genişleyebilmiştir ? Evrendeki birçok madde nasıl "kaybolmaktadır" ? İşte bu kitap kozmozun orijinine ve evrimine ilişkin benzer birçok anahtar soruyu yanıtlamaktadır. Donald Goldsmith yapıtında son birkaç yıl içinde elde edilen gözlemsel astronomik bulguların yanısıra, gözlemsel ve kuramsal kozmolojideki en yeni sorun ve tartışmaları ele almakta. "Einstein'in Büyük Yanılgısı" uzay ve kozmoloji konularına ilgi duyan, bilimsel düşünmeye ve eğilimli okuyucular ufuklarını genişletecek bir yapıt. ve kendinize dayanak yapıp sağda solda "bir öğrenci öğretmen fıkrasını" ona aitmiş gibi anlattığınız einstein, bakın ne demiştir: "Yarattıklarını cezalandıran ve ödüllendiren ya da bizim yaşayacağımız bir irade türüne sahip bir tanrı düşünemiyorum. Bedensel ölümden sonra kişinin yaşamını sürdürdüğüne ne inanırım, ne de inanacağım..." A. Einstein / Ideas and Opinions, 1930 Bilim adamları, hala birçok sırrı barındıran Evren'in gizemini çözmek için Big Bang'i (Büyük Patlama) laboratuvar ortamında yeniden yaratmayı deneyecek. Galapagos Adalarındaki San Cristobal'da düzenlenen bir uluslararası fizik kongresinde yapılan açıklamada, Evren'in oluşumunun kaynağı olan Big Bang'in bininci saniyesinin, gelecek yıl Avrupa'da laboratuvar ortamında oluşturulacağı belirtildi. Kongrenin organizatörü Quito'daki San Francisco Üniversitesi'nden Fizik Fakültesi Başkanı Carlos Montufar, Big Bang'den sonraki bininci saniyede meydana gelen parçacık çarpışmasını oluşturmayı ve bu standart model üzerinde çalışmayı hedeflediklerini söyledi. Yüzde 4'ü biliniyor Şu anki modele göre Evren'i oluşturanların sadece yüzde 4'ünü bildiklerini ve geriye keşfedilecek yüzde 96 oranında madde ve enerji kaldığını belirten Montufar, aralarında parçacık fiziği konusunda 20 uzmanın da bulunduğu dünyanın en iyi 120 fizikçisinin, standart model ile fizik biliminin geleceğini tartışmak için bu toplantıda biraraya geldiğini kaydetti. Amerikalı, Japon, Rus, Avrupalı ve Latin Amerikalı bilim adamlarının dünden bu yana bir araya geldiği toplantıya Nobel Fizik ödüllü Amerikalı bilim adamları Frank Wilzeck (2004) ve Leon Lederman (1986) da katıldı. bing bang için de bir düzeltme yapalım: bing bang teorisi, bilimseldir. bir bilim teorisidir. bana göre yanlış olması, onun bilimsel bir teori olduğu gerçeğini değiştirmez. "şu anki modele göre evren'i oluşturanların sadece yüzde 4'ü bilinen ve bunun üzerine inşa edilmeye çalışılan bir teoridir. kaldı ki bu teorinin, herşeyi tanrının yarattığı sonucuna insanlığı vardırdığı iddiası da yaratılışçıların çarpıtmaları sonucu ortaya çıkmaktadır. bing bang evrenin bir patlamayla oluşan genişlemeyle milyonlarca yıl içinde oluştuğunu iddia eder. yaratılışçıların 7 günü (tabi ki tanrı günü milyar yıl olabilir, ama insana vahyederken insan gününü esas aldığını düşünmek zorundayız!) bing bang teorisi için bir şey ifade etmez. ilahiyatçılar, bütün bilim bulguları gibi bu teoriyi de tanrıya ulaşma aracı olarak görmektedir. bir kez daha soralım; % 4'e inanıyorsun da, % 85'e neden inanmıyorsun? |
||
|
||
| insanlar tüm varlıklarının gördükleri fiziksel varlık dışında başka bir varlıgı olduğunu anlayamadılar kısmen metaryal yaşam sürdüler ama bilemedilerki gördükleri dışında başka varlıklara da sahipler yunus un dediği gibi... ölen hayvanimiş canlar ölesi değil ... aslolan da işte bu canlardır insanların fiziksel varlıklarına veya beyan ettikleri fikirlere bakmakdan aslolan varlıklarını göremiyoruz kısacası ben derim ki bırakın herkez yerinde güzel bu ikna niye niye birilerini kendi fikirlerimizle şartlandırmaya çalışıyoruz niye herkez bizden olsun diye çabalıyoruz niye herkezi yerinde güzel göremiyoruz |
||