SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Modern Felsefe

Konu: Kant ve Alman İdealizmi

Sayfa: [ 1 ]

prensesistar 27.06.2006 16:36:22
KANT VE ALMAN İDEALİZMİİ


Kant felsefesi için çıkış noktası Aydınlanma düşüncesinin Almanya’da kazandığı başlıca bir form olan Leibniz-Wolff felsefesidir. Kant ilk bilgilerini bu felsefelerden edinmiş, ilk yapıtlarını bu felsefenin anlayışı çerçevesinde yazmış, sonra da bu felsefe ile tartışa tartışa kendi görüşüne varmıştır. Bu bakımdan bir yere kadar Kant da Aydınlanma Felsefesi içinde yer alır; o da bu felsefe içinde yetişmiş,bu felsefenin sorunlarını ele alıp işlemiştir;yalnız bunları sonuna kadar götürüp, sonunda da bu düşünceyi aşmıştır. Renaissance’tan beri gelişen bir anlayışın büyük ölçüde son hesabını çıkarmakla, Kant bir dönüm noktası olmuştur: O bir yandan kendisinden önceki düşüncenin bütün çizgilerini kendi felsefesinde toplar; öbür yandan da kendisinden sonraki gelişmenin birçok yönleri doğrudan doğruya ondan çıkarlar ya da dolayısıyla dönüp ona varırlar. Nitekim 19.yüzyilın ilk yarısını kaplayan Alman İdealizminin çıkış-noktası Kant felsefesidir; özellikle 20.yüzyılın ilk dörtte birinde önemli bir felsefe çığırı olarak beliren Yeni-Kantçılığın kaynağı yine Kant felsefesidir. Bu Kantçı çığırlara aykırı olan akımlar da yine Kant felsefesi ile bir tartışmadan doğmuşlardır.; dolayısıyla da olsa bu felsefe ile sıkı bir ilgileri vardır.
Kant’ın ilk felsefi düşüncelerini kendisinden devşirdiği Leibniz-Wolff felsefesi rationalist bir felsefedir. Rationalizm, doğru bilgiye vardıran organın kendisinde tümel olarak geçen kavramların, bilgiler ile kuralların yerleşik (a priori) bulunduğu akıl olduğuna inanır. Yeniçağ’da bu rationalist anlayışın oluşmasına da başlıca matematik fizik yol açmıştı. Renaissance sonlarından beri ilerleyip olgunlaşan matematik fizik, doğanın renkli canlı tablosu yerine kesin matematik kavramlar konulabileceğini, canlı doğanın bir matematik oranlar şemasına geri götürülebileceğini göstermişti. Bu yoldan kesin kavramlara dayanan doğa yasalarına varılmıştı. Bu kavramlar matematik düşüncenin ürünleri idi;onlar doğadan türetilmemişlerdi, doğrudan doğruya zihinden çıkma idiler ve böyle oldukları halde objeye uyuyorlardı; dolayısıyla nesne ile düşünce arasında bir uygunluk vardı. Doğa ile akıl arasında bulduğu bu uygunluktan cesaret alan aydınlanma düşüncesi bundan sonra, yalnız doğa olaylarını değil, manevi olayları da akılda yerleşik olan ilkeler ile açıklamaya girişmiş, akıl için olan kavramlar ve ilkeler ile yı da yi de, i de bileceğimize inanmıştır. Bundan da, Aydınlama’nın akıl dini akıl ahlakı ve doğal hukuku doğmuştur. İmdi insan böyle bir akla nasıl varmıştır? Tanrısal akıldan pay aldığından varmıştır. İlk temel akıl olan Tanrı,yaratması sırasında bir yandan evren, öbür yandan da insan ruhuna sözü geçen ilkeleri yerleştirmiştir, Aydınlanma’da kullanılan bir değişle: ekmiştir. İşte nesne ile düşünce arasındaki uygunluk da bu yüzdendir. Onun içindir ki,evreni yaratırken Tanrı’nın ne düşünüp tasarladığını anlayabilirsek,bu ilk düşünceye kadar geri gidebilirsek,evrenin yapılış ve kuruluşunu kavrayabiliriz. Leibniz yanında Newton gibi doğa araştırıcıları bile böyle düşünüp Tanrı düşüncesini bilimsel bir açıklama ilkesi olarak kullanırlar:Aydınlanma için çok tipik bir çığır olan deizmin,rationalizmin bu en aşırı biçimini anlayışına göre, Tanrı evrenin içine matematik-mekanik ilkeler yerleştirmiştir, dolayısıyla Tanrı büyük bir mantıkçı, matematikçi gibidir; o,istese bile, evrene yerleştirmiş olduğu rationel düzene karşı gelemez;onun istenci bile bu rationel ilkelere bağlıdır. Bu anlayışta Tanrı’nın gücü artık sonsuz değildir; onun evren için şu ya da bu düzeni seçmesine aklı kılavuzluk etmiştir, dolayısıyla akıl , ten öncedir. Onun için, aklının kurdurduğu bu düzen dışında kalan bir şeyi Tanrı yapamaz, yani bu dünyada mucizenin yeri yoktur. Tanrı evreni mucizelerle değil, rationel yasalarla yönetir. Gerçi bu yasaları o kendisi koymuştur, ama bir defa yaratıldıktan sonra evrenin gidişine artık karışmaz olmuş, onu kendi kendine işlemeğe bırakmıştır. Tanrı, kendisini işleten ilkeleri <önceden kurmuş> olduğu doğanın aracılığı ile hükmünü yürütür. Mucizenin olması, Tanrı’nın kendi egemenliğinin araçları olan doğa yasalarına aykırı olurdu. ile bir sayıldığı bu anlayışta, doğa, Tanrı’nın kendini göstermesidir, önceden kurulmuş olan bir uyumdur. Bundan dolayı Tanrı’nın bizi şaşırtacağından korkamayız; düzensiz, khaotik bir şey bekleyemeyiz; bu dünyada her şey yolundadır, iyidir; Tanrı’dan kötü şey gelmez.



Sayfa: [ 1 ]