|
||
| KİMLİĞİNİ ARAYAN TÜRK DEVRİMİ J. Arnold Toynbee'nin vurguladığı gibi; "Osmanlı tarihi gelişme ve değişmeyi durdurmaya, üzerinde yaşadığı toprakları, yönettiği toplumları değiştirmemeye çalışmıştı." Birinci Dünya Savaşı sonunda (1920) imzalanan Sevr Antlaşması ile İmparatorluğa son verilerek, Küçük Asya'nın etnik bölge halkları, bağımsız olarak yeniden yaratılmak isteniyor, Türk'lere Orta Anadolu ile Kuzeyinde geleceğe hiç de güven vermeyen bir sığınma bölgesi bırakılıyordu. M. Kemal Paşa'nın öncülük ettiği AMASYA GENELGESİ (22 Haziran 1919) birçok tarihçi tarafından Milli Mücadele ve Türk Devriminin başlangıcı olarak görülür. Uzun uğraşıdan sonra Cumhuriyet kurulmuştur ama Osmanlı'dan miras kalan yapısal-kurumsal çelişkiler Cumhuriyet döneminde sürmekte, su yüzüne çıkmaktadır. Buradaki temel güçlük, yeni Türk insanını yaratmak kararını veren devrimci önderin, yeni TÜRK insanını yetiştirmek üzere çağdaş bir kültür yaratmaya girişmesi; bu ülküsünü, çağdaş Batı örneklerinden esinlenerek, din veya kan birliği üzerine değil de, dil-kültür birliği ile tarih bilinci üzerinde gerçekleştirmek istemesinden kaynaklanıyordu. "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültür olacaktır." ama "geleneksel İslam kültürü değil, ÇAĞDAŞ/LAİK Türk kültürü olacaktır." şeklindeki söylevi ile ATATÜRK bu konuya açıklık getirmiştir. Atatürk'ün yenileşme ve kültür değiştirme programı kısa sürede uygulamaya konularak gerçekleştirildi. Ancak bu uygulamaya geçiş esnasında, Sovyetler Birliği'ndeki 1917 Ekim devriminden başka örnek alınacak model bilinmiyordu. Bu yenileşme programı liderin kararlı ve ödün vermeyen inanç ve iradesi doğrultusunda uygulandı; ama bir tarih/kültür boşluğu da yarattı. Bu bir kimlik değiştirme denemesiydi. O güne değin "Müslüman olduğuna ve doğduğuna şükredip", "padişahım çok yaşa" diye haykıran Osmanlı tebaası Türklerden, şimdi "Ne mutlu Türküm" ya da "Yaşasın Cumhuriyet" demeleri isteniyordu. Atatürk'ün, Ne mutlu Türküm diyene! Türk, övün, çalış, güven! sloganları, bu ülküye yönelik yatırımlar olup, Osmanlı'ya "Osmanlılığı unut kendine dön, Türk ol" demekteydi. önderin yakın çevresinden başlayıp yayılan dalgalar halinde, Türkler bu gidişe ayak uydurmaya, geride kalmamaya çalıştılar. Atatürk 1932 tarihinde TÜRK TARİH KONGRESİNİ Ankara'da topladı. Bu kongrede Ortaya konulan teori: "Türklerin bütün insan uygarlığının beşiği olan ORTA ASYA'dan çıkmış, beyaz ve ariyen bir ulus olduğuydu". Bu bölgenin gittikçe kuraklaşması sonucu TÜRK'ler uygarlık sanatlarını da birlikte götürerek, dalgalar halinde ASYA ve AFRİKA'nın çeşitli yerlerine göç etmişlerdi. ÇİN, HİNT ve ORTADOĞU uygarlıkları hep bu şekilde kurulmuştu. Son zikredilen uygarlıkların öncüleri her ikise de TÜRK budunları (kavimleri) olan SÜMERLER ve ETİLER'di. Bu gerçek, yarı gerçek ve yanlışlık karışımı, resmi doktrin olarak ilan edildi ve araştırma ekipleri bunu kanıtlama işine koyuldular. Türk gururunun ve özsaygısının şevklendirilmesi şüphesiz Mustafa KEMAL'in bu teorideki amacının esas bölümü olmakla beraber birinci maksadı(ereği); TÜRK'lere Anadolu'nun gerçek vatanları, çok eski zamanlardan beri millet olma niteliklerinin merkezi olduğunu öğretmek ve bu suretle ULUS ile ÜLKE arasındaki (yani Batının egemen ulus- devletlerindeki vatancılık temellerini) gelişmesini hızlandırmaktı. Ondan sonraki yıllarda fazla tutarlı olmayan tarih teorileri sessizce terk edilip nezihçe tarihe gömülmüştür. Ancak, kuvvetlenmesine hizmet ettikleri VATAN bağlılığı da durmaksızın büyümüştür. TÜRKİYE'DE KİMLİK ARAYIŞLARI Türk toplumundaki değişmelerin yarattığı kültür boşluğunu, yani kimlik arayışını ilk görenler yabancı gözlemciler olmuştur. 27 Mayıs 1960 Milli Birlik müdahalesinden hemen sonra, TACHAU (1962-63), "Türk'lerin ulusal bir kimlik arayışında olduğunu" söylemiştir. Türk Aydınının soruna ilgi duyması ise Fransa'daki "kimlik bunalımı" tartışmalarından(1980) sonradır. Türk aydın ve düşünürü, aslında GÜLHANE HATTI VE TANZİMAT FERMANI'ndan bu yana en az yüzyıldır kimlik arayışları içindeydi. 1980-1990 döneminde (Prof.Dr. Cengiz GÜLEÇ) yapılan çalışmalarda "Türkiye'de kültürel kimlik krizi" kapsamında saptanan eğilimleri 5 TÜR KİMLİK SEÇENEĞİNDE toplayabiliriz. Bunlar; 1) ANADOLUCULAR (ANADOLU HUMANİZMİ) Anadolu öncesi Türk kültürünü ve Selçuklu/Osmanlı kültürünü reddeden bu görüş; Anadolu'da değişik ırk, din, dil, etnik özellikler gösteren toplulukların bir potada eriyerek ortak bir kültürü oluşturdukları savını destekler. Bu görüşün savunucuları olarak; M.Cevdet ANDAY, Vedat GÜNYOL, Suat SİNANOĞLU'nu gösterebiliriz. 2) TÜRK-İSLAM SENTEZCİLER (Aydınlar Ocağı) Milli kültürün iki ana damarı; Orta Asya'dan getirdiğimiz öz değerler ve İslamiyet olup, Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşmak için Batının sadece teknik ve medeniyetini almak yeterlidir, Ulusal kültürün özünü korumak için Batı kültürünü almaya gerek olmadığını, ulusal kültürün tarihsel kaynaklarının Orta Asya Türk kültürü ile Selçuklu ve Osmanlı kültürü olduğunu iddia eden bu grup, Türklerden önceki Anadolu uygarlıklarını reddederler. (İbrahim KAFESOĞLU, İsmet ÖZEL). 3) ATATÜRKÇÜLER Bu grup, Batılılar karşısında güvensiz, ezik, neredeyse “aşağılık duygusu” içinde olan Türk halkının onurunu yükseltmek, olumlu bir kimlik imgesi sağlamakla mümkündür, Türk kültürü Cumhuriyetle başlamıştır, ulusal kimliğin yerleşmesi için Osmanlı kültürünün reddedilmesi gerekir savını desteklemektedir (Emre KONGAR, Anıl ÇEÇEN, Atilla İLHAN). 4) ÇAĞDAŞ KÜLTÜR SENTEZCİLER Çağdaş ulus olma; gelişmiş bir tarih ve ulus bilinci gerektirmektedir, kültür tarihimiz; Türklerden önceki ANADOLU tarihi, Anadolu'dan önceki Türk tarihi, Anadolu'nun İslamlaşması ve Türkleşmesi, Osmanlı tarihi ve Türk Devrim tarihini kapsamalıdır savını ileri sürmekte olan bu grubu destekleyenler: Taner TİMUR, Bozkurt GÜVENÇ, Mete TUNCAY, İlber ORTAYLI'dır. 5) GÖÇEBE KİMLİĞİ Kimlik Sorununa; Yerleşiklik-Göçebelik bağlamında yaklaşan bu görüşe aydınlar fazla itibar etmemişlerdir (Demirtaş CEYHUN). DÜNYADAKİ TÜRK İMGELERİ (İMAJI) Kimlik ile İmge aynı toplumsal kültürel varlığın iki yüzü gibi olup, Kimlik konusu nasıl bir tarihi ya da kültürel bir olgu ise, imgeler olgusunun da, tarihi ya da kültürel kökenleri vardır. Örneğin; Japon ulusuna beslediğimiz özel hayranlık ya da saygının gerisinde Ertuğrul faciası (1889) ile birlikte Japonların bu olayda gösterdiği ulusal duyarlılığın payı büyüktür. Çözemediğimiz olaylarda aradığımız "İngiliz parmağı" nın gerisinde ise, yıkılan; Osmanlı mirasına sahip çıkan İngiliz Siyasetinin başarısına karşı duyduğumuz hiddetle karışık kıskançlığın tortuları vardır. Fotoğraf örneğindeki gibi, hemen hiçbir ülkenin kimliği ile imgeleri birbirine tıpatıp uymaz. Her toplum kendisini dünyanın hatta evrenin merkezine koyar. ötekileri genellikle kendisinden aşağı yerlerde görür, değerlendirir. Etnosantrizm (Biz-Merkezcilik) adı verilen evrensel eğilim, ülkelerin imgelerini de etkiler. Biz Türkler nasıl İranlıya "Acem"; Araplar için "Ne Arap'ın yalellisi ne Şam'ın şekeri" diyorsak; bütün komşularımızın de biz Türkler için benzer övgüleri vardır. Doğru/yanlış/haklı/haksız-Bizim "Moskof Gavuru'muza", Moskovalı "Anlayışsız Türk" ile karşılık verir. Bu tür kanılar, imgeler hızla oluşabilen fakat kolay değişip silinmeyen, toplumsal değer yargılarıdır. Diğer Batı Toplumları nazarında Ortaçağdan günümüze değin değişik Türk imgeleri-kuşkusuz çoğunun reddedip beğenemeyeceğimiz-değişik dokümanlarda çok geniş bir yelpaze ile sunulmuş olup, bunlardan birkaçını örnek olarak vurgulamak istiyorum: 12. yüzyılda yaşamış Antakya patriği Süryanî MİKAİL meşhur VAKAYİNAMESİ'nde eski TÜRK meziyetlerini şöyle anlatılmaktadır : Garp estetiğince eski Yunan tipi ne ise, Şark estetiğince de TÜRK tipi o dur. Onun için Avrupa'da her şeyden önce "KUVVET" timsali olan eski Türk, Asya'da her şeyden evvel "GÜZELLİK" timsalidir. Türk'lerin teşkilatlanma ve toplum yönetimi konusunda Hz. Muhammet, "Türk'ler size dokunmadıkça, siz onlara dokunmayın. Ümmetimin idaresi sonunda Türk'lerin eline geçecektir" demiştir. Prof. Bozkurt GÜVENÇ'in "Türk kimliği" kitabından da iki örnek vermek istiyorum. Bunlardan ilki Pritchett'in (1964) "Yüzüyle Oturan ya da Oturan Yüzlü Türk " tanısıdır. "Kimse Türkler gibi güzel, rahat, yayılıp gevşemiş olarak, ilik ve kemiğiyle, ruhu ve bedeniyle oturamaz; otursa da keyfini çıkaramaz. Oturmak, Türk insanının özgün niteliğidir. Bedeninin her hücresi, yüzünün çizgileriyle oturur. Sanki hiç kalkmamış ya da kalkmayacakmış gibi. Bu sanatı, Topkapı Sarayındaki Sultanlardan öğrenmiştir sanki. Başkalarını,evine, ofisine, odasına, okuluna, bahçesine oturmaya çağırır. Gelmeyene gücenir. Oturmayan konuğun ziyaretini saymaz. Resmi toplantılara Oturum derler. Oturumlara Ad ve Sayı verirler. En ciddi konuşmalar bir köşeye çekilip oturarak yapılır. Üç-beş hal hatırdan sonra, oturanlar genizlerini temizler, derin bir sessizliğe gömülür-oturmaya devam ederler." Aslında hiç kalkmayacakmış gibi oturmak Türkmen/Yürük geleneğine ters düşmektedir. Yayılıp oturmak, binlerce yıllık göçerliğin sonrasız ya da Türk tarihini, Türk Kimliğini bu kadar basite indirgemek ne mümkün, ne de doğrudur. Olgunun başka ve değişik boyutları olmalıdır. Diğer bir imge örneği ise, İngiliz Tarihçi Geofrey LEWIS'in “TÜRK PORTRESİ” (1974)’dür. Türkler, Çekingen ve saygılı insanlardır. Doğu'nun İngiliz (centilmen)'leri olarak da tanımlanmışlardır. Sohbet toplantılarında - bizler gibi şarkı söylemek yerine - şiirler okur, öyküler anlatırlar. (Ortadoğulu) komşuları kadar gül, güleç kimseler değildirler. Ağırbaşlı ve ölçülüdürler. Hata yapmamaya çalışırlar. Mahcupturlar. 600 yıllık dünya imparatorluğunun sorumluluk sahibi,ağırbaşlı varisleridir. Konuksever ve kibardırlar. "Siz bizim konuğumuz oldunuz" gerekçesiyle, yabancı müşterisinden para almayan tok gözlü otel sahibi, dünyanın başka hangi ülkesinde nerede bulunur? İskoçlar gibi asık yüzlüdürler. Mizah duygusuna sahip olmadıkları söylenir. Duygusal ve onurludurlar. Kolay alınırlar. Yabancıların Türkler hakkında neler düşündüğünü merak ederler. "Müthiş" ve "tembel" Türk yakıştırmaları gerçek, geçerli değildir. Zor ve giderek zorlaşan dünyamızda yaşamını onuruyla ya da öz saygısıyla sürdürmeye çalışan ne güzel insanlardır! Yukarıda arz ettiğim yabancılar nazarında Türk imgesine, son olarak bizden bir örnek vermek istiyorum. Orhun yazıtlarında (MS. 732) "Türk doyunca acıkacağını, acıkınca da doyacağını bilmez" ibaresi mevcuttur. Bununla da denmek istenen "önünü, sonunu düşünmez, o anı yaşar" ifadesidir. Bu olumlu/olumsuz imgeler karşısında bizim hareket tarzımız; Dünya ülkeleri bizi tanımamışsa kendimizi tanıtmalı, yanlış tanımışsa yanlışlıkları düzeltmeli, doğru tanımışsa da bunu korumak olmalıdır. KAYNAKLAR Türk Kimliği(1. Baskı) - Prof. Bozkurt GÜVENÇ Türkiye'de Kültürel Kimlik Krizi Prof. Cengiz GÜLEÇ Çağdaşlaşma, Kültür, Sinema Üzerine Nijan ÖZÖN Yabancıların Gözüyle Türkler Ve Türkiye Prof.İsmail PARLATIR Türk Aydını Ve Kimlik Sorunu - Sabahattin ŞEN Tarihe Hükmeden Millet, Türkler - Prof. Cemal ANADOL Modern Türkiye'nin Doğuşu - Bernard LEWİS Irk, Tarih Ve Kültür - Cladue Levi STRAUSS Çok Kültürcülük - Prof. Charles TAYLOR Uygarlık Tarihi - Server TANİLLİ Türk Kültür Tarihine Giriş - Prof. B. ÖCEL İlk Müslüman Türk Devletleri - M. Çağatay ULUÇAY Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu - Erhan AKYILDIZ |
||