|
||
| Marquis De Sade 1700 lerde yaşamış aykırı ve erotik edebiyatın önde gelenlerinden bir isim. internette bu isimle arama yaptığınızda günümüzün porno dergilerindeki hikayeleri zemzemlen yıkanmış hale getirecek yazılar bulabilrsiniz. Aşağıdaki mektup en masumlarından biri olarak De Sade tarafından ve karısına hitaben yazılmıştır. Sade, o sırada hapistedir... Yaradılmışların en harikası, Demek benim kirli iççamaşırlarımı istiyorsunuz, kullanılmış çamaşırlarımı... Bu talebinizin altında yatan zerafetin farkında mısınız? Ben bunu kavrayabiliyorum... Dinleyin meleğim; dinleyin... Bu arzunuzu yerine getirmeyi çok isterdim.. Zira bilirsiniz, aşkta tüm hazları, tüm fantezileri, tuhaf dahi olsalar saygıyla karşılarım. Çünkü ruhsuz mantıktan uzak, insanın içgüdülerinden kaynaklanan arzulardır, ve ne kadar mantıkdışı olurlarsa olsunlar, mutlaka "zerafet" temeline dayanırlar... Ve bu yüzden, minik kuşum, arzunuzu yerine getirmek isterdim. Lakin, kirlilerimi benimle gün boyu alakadar olan hizmetkârıma teslim etmezsem, bu defa da ona karşı adil olmayan bir davranışta bulunmuş olurum... Dolayısıyla da, kirlilerimi yine kendisine vereceğim. Buna mukabil, siz, onunla konuşup anlaşabilirsiniz. Esasen kendisine bu konuda biraz bilgi verdim, ve sizin talebinizle ilgili durumu ifade edebilecek birkaç laf ettim. Beni anladı ve gerekli olan "şey"i sizin için muhafaza edeceğine dair söz verdi. Netice itibariyle bebeğim, senden hizmetkârıma başvurmanı rica ediyorum; bu tabii arzunun tatmin edileceği konusunda seni temin ederim. Ahhhh... Tanrım!.. Keşke benim de çarçabuk bir şekilde ve kolaylıkla "senle ve sana ait olanlarla dolu" birşeylere erişebilme imkânım olsaydı... Onlara gömülürdüm, yerdim onları... Kanatlanıp uçardım. Altın fiyatına alır ya da gaspeder "Verin bayım, bana verin; bunlar benim sevgilimden geldiler!' diye haykırırdım. "Onun varlık hazineleri bunlar, benim vücudumda dolaşan sıvıyı ateşliyorlar; bedenimin kuytusunda ondan parçalar taşıyorlar" diye ağlar ve mesut addederdim kendimi... Bu konuyu böylece hitama erdirdikten sonra Kraliçem, sizden bir ricam var: Bana yeni çamaşır gönderme zarafetini bağışlar mısınız acaba? İhtiyacım pek acildir." alıntı |
||
|
||
| Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade "Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece" "Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi "cinsel hayatın Zorba'sı" mıydı? Yoksa, aslında sadece "yasaklamanın yasaklanmasını" dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı? Marquis de Sade'ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm'le işe başlayarak "insan bozukluklarının"tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve "ucuz" tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak. Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar. Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire'in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir'in o çok ilginç "Sade'ı Yakmalı mı?" adlı eseri ve Pierre Klossowski'nin "Ahbabım Sade" kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade'ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis'nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar. Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti'ni kuran Heine'ın tek amacı Sade'ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926'da "Hikâyeler"i ve "Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu"nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı. Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu" olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi. Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu. Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun "siparişi" üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade'ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya. İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana "Sade: La Terreur dans le boudoir" (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş. Sade'ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade'ın "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade'ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda "Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış". "Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil'ün "kurtardığı"na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade'ın metresi Sensible'i Marianne Denicourt canlandırıyor. Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)Sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade'ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde... Aslında Sade'ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye... Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade'ın hayatının yarısına yakının "hükümsüz" olarak hapislerde geçirmesi elbette... Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible'in "Sen bir canavar m ısın?" sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: "Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi... Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille'e kapattılar." Sensible üsteler: "Soruma cevap vermedin." Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve "Canavarlıklar, diyorsun. Belki... Nasıl bilinebilir?" der. "Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım... Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece. alıntı |
||
|
||
| ben bu adamdan çok etkilendim.. çağının çok çok ilerisinde bir adam: Bu arzunuzu yerine getirmeyi çok isterdim.. Zira bilirsiniz, aşkta tüm hazları, tüm fantezileri, tuhaf dahi olsalar saygıyla karşılarım. Çünkü ruhsuz mantıktan uzak, insanın içgüdülerinden kaynaklanan arzulardır, ve ne kadar mantıkdışı olurlarsa olsunlar, mutlaka "zerafet" temeline dayanırlar... "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" |
||
|
||
| ah tanrım - keşke benimde sarışın, uzun bacaklı, iri kalçalı, büyük göğüslü bir veren hatunum olsaydı... - nasıl hem erotizm - hem edebiyat... süper dimi.... |
||
|
||
| İyi adamların kötü öyküleri, kötü adamların iyi öyküleri vardır dedirten, "iki yürek arasındaki en kısa yol kamıştır" diyecek kadar naturalist, "insanlar arasındaki en doğal hal savaş halidir" diyecek kadar bilge, sadizmin babası sayılan ve 1740 – 1814 yılları arasında yaşamış Fransız bir yazar oan “Marquis de Sade” döneminde büyük yankı yapmış, tepki almış ve de şimdilerde de filmiyle hala konuşulan “sodomun 120 günü” diye bir eser yarattı. "O dönem kadın olmak nasıl bir bahtsızlıkmış" dedirten hikayeler içeren bu kitapta Sade, insanın tabu olarak nitelene bilecek tüm aşırılıklarını uçlarda yaşatmıştı. Hiç riyaya sapmadan içinde yaşadığı topluma ayna tutmaya ve o dönemin tüm gerçeklerini tüm çıplaklığı ile deşifre etmeye çalıştığı iddia edilse de; "maksimum ne kadar sapık ve abuk yazabilirim" merakından çıktığını düşündüğüm ve mantık sahibi bir insanın sonuna kadar okuması zor kitap. Aradan yüzyıllar geçti ve 1976 da Sade gibi tabulara meydan okuyan İtalya’nın sıra dışı yönetmeni Pier Paolo Pasolini bu kitabı sinemaya uyarladı. Sadomazoşizmin bireyleşememiş kimlikle, bireyleşememiş kimliğin kapitalist sistemle alakalı olduğunu göstermeye ve sado-mazoşist ilişkiler bağlamında faşizmin çözümlemesini yapmaya çalışsa da, ortaya sinema tarihinin hazmedilmesi en zor filmi çıktı. Kitaptaki işkence sahneleri, erkek veya kızlara tecavüz sahneleri, dışkı yedirme sahneleri vb. anlatılanların perdeye sansürsüz yansıması bir dönüm noktası oldu. Erdemle kırbaçlanan kadınlar, grup halinde cinsel ilişkiler bir burjuva imecesi olarak en ince ayrıntısına kadar işlenmişti. Ayrıca filmde birkaç burjuva ve aristokrat, kendilerine köylerden güzel kızlar, yiğit oğlanlar seçer, bunları kendi köleleri haline getirirler. Kölelik her türlü hizmeti içermektedir. Aşçılıktan garsonluğa veya domalıp beklemeye kadar. Ama kitapta anlatılan hikayeler sanıldığı kadar abartılı olsa da, sadece o dönemin ölçülerine göre çok sarsıcı sayılırdı. alıntı |
||
|
||
Bu konuyu böylece hitama erdirdikten sonra Kraliçem, sizden bir ricam var: Bana yeni çamaşır gönderme zarafetini bağışlar mısınız acaba? İhtiyacım pek acildir." [/color] abi yazıp yazıp sonunda da bunu demiş ya, ben o anda koptum
|
||
|
||
| Sadizm + Erotizm = Marquis De Sade Lilith Noir Sadizm kelimesinin, çoğumuznun düşündüğü gibi latince bir kökeni falan yoktur. Bu terim bizzat De Sade’ın isminden esinlenilerek türetilmiştir. Yaşadığı dönemde önce cinsel hayatıyla daha sonra da yazdıklarıyla, toplumun ve devletin ateş püskürdüğü bir adam olan De Sade asla pes etmedi. Sürekli hapsedildi, deli ilan edildi ama sex’i deşifre etmekten hiç vazgeçmedi. İlk kez 1763 yılında, geleneklere aykırı davranması ve zulümleri nedeniyle hapsedildi. Serbest bırakılınca, Tümgeneral olan babasının görevini üstlendi. 1768 yılında yeniden tutuklandı. 1772 yılında, bir kez daha hüküm giymemek için İtalya'ya kaçtı. Gıyabında ölüme mahkum edilirken, Aix'de portresi yakıldı ve gizlice Fransa'ya girince, yakalandı, 8 Aralık'ta da Miolans Kalesi'ne kapatıldı. 30 Nisan 1773 tarihinde buradan kaçmaya başararak Provonce'daki La Coste Şatosu'nda yaşamaya başladı. Ancak burada da skandallar kesilmeyince, 1777 yılında kaçmayı başaracağı Aix-Vincennes'de yeniden hapsedildi. Artık onun için cinsel hayatıyla değil, yazdıklarıyla skandallara yol açacağı dönem başlamıştı. 1784 yılında Basülle'e sevkedilen Sade, yazmayı sürdürüyordu. 1785 yılında, Sodom'un 120 Günü'nü tamamladı. Ancak, bu eserden uzun yıllar kimsenin haberi olmayacak ve eser ancak 1926 yılında bulunabilecekti. 8 Temmuz 1787'de Sade'in Justine serüveni başladı ve onbeş günde eserin "İlk Justine" olarak da bilineni versiyonunu bitirdi (Türkiye'de Erdemle Kırbaçlanan Kadın) adıyla yayınlanan kitap, bu ilk versiyondur.) ve 1788 yılında, Justine'i tamamladı. 2 Nisan 1790 tarihinde Kurucu Meclis'in kralın tüm kararlarını geçersiz saymasıyla bırakılan Sade, Justine'i 1790 yılında yayımlattı. Ardından, Oxüern Kontu ya da Şehvet Düşkünlüğü'nün Felâketleri ve Felsefe Kitapçığı 1791 ve 1793 yıllarında yayımlanacaktı. Bu dönem, Sade'ı siyasal eylemler içinde buluruz; Piques Grubu'nun liderliğini üstlenmiştir. 1791 yılında yayınlanan Parisli Bir Vatandaşın Krala Seslenişi bu dönemin ürünüdür. Aynı yıl Justine'i de yayımlatır ama eserin kendisine ait olduğunu kabul etmemektedir. Yasaların İhlâli Üzerine Fikirler ise ona büyük şöhret kazandırmıştır. Bu siyasi etkinlikleri yeniden tutuklanmasına ve idama mahkûm edilmesine neden olacak, ama değişik transferlerle bu ceza infaz edilmeyecek ve Robespierre'in düşürülmesiyle de bırakılacaktır. Yandaşları tarafından dışlandığı, yanlışlıkla göçmenler listesine kaydedildiği, üstlendiği işlerin altında ezildiği Direktuvar ve Konsüllük yıllarında, hayatta kalmaya çabalamakta, özgürlüğü için mücadele etmektedir. Bastille'de başladığı Aline ve Valcour, ya da Aşk Cinayetleri adlı eserini bu dönem tamamlayacak ve eser onun edebi yeteneklerinin bir kanıtı olarak kabul edilecektir. Öte yandan hâlâ Justine'in yazarı olduğunu kabul etmemektedir. Ama bu onu 1801 yılında, Kraliyet Hapishaneleri'ne gönderilmekten kurtaramayacaktır. 27 Nisan 1803 tarihinde, Charenton Kimsesizler Yurdu'na sevkedilir. Deli ilan edilmiştir. Charenton'da, Kimsesizler Yurdu'nda ona, tiyatro eserleri yazma ve sahneye koyma olanağı tanınmıştır. Hatta 1813 yılında, Gange Markizi adlı eserini yayımlayabilmiştir. Burada, 120 Gün'ün artık kaybolduğuna emin olduğundan, 1804 ve 1807 yılları arasında, Florbelle Günleri'ni yazmışsa da, bu eserin el yazmaları polisin eline geçmiş ve yazarın ölümünden sonra ailesi ve dönemin yöneticileri tarafından yakılmıştır. Yine burada, 1812 yılında, Adelaide de Brunswick, Saxe Prensesi ve 1813’te de Isabelle de Baviere adlı eserlerini kaleme almıştır. 29 Ekim 1814'de, 2 Aralık'daki ölümünden yalnızca otuz dört gün önce, son düzeltmeleri yapmıştır.Aksi vasiyetine rağmen, dini törenle gömülmüştür. De Sade’ın sanatına ve cinselliğe – aslında felsefesine demeliyiz belki de- Angela Carter’ın bakışını; Halil Turhanlı, Bütün Yataklar Birer Mayın Tarlasıdır yazsında; hem özet niteliğinde hem de iktidar çözümlemesiyle birleştirerek ele almıştır: Bütün Yataklar Birer Mayın Tarlasıdır Halil Turhanlı Pornografi yazarını tutucu kılan, onun, insanları tarihin yapıcıları olarak değil de köleleri olarak algılaması, cinsel ilişkilerin gerçekte toplumsal ilişkilerin anlatımı olduğunu yadsıması, ve cinselliği salt dışsal bir olgu şeklinde tanımlamasıdır. Bu haliyle pornografi, bütünüyle iktidar temelinde varolan, siyasal yapıların ürünüdür. Dolayısıyla da (cinsel değil) cinsiyetçi eylem propagandasıdır. İdeolojisi cinsel eylemin tarihsel ve toplumsal bağlamını göz ardı ettiği için pornografi, bizleri, cinsel arketiplerin sahte dünyalarını kabule zorlar ve bu nedenle de Angela Carter’ın sözleriyle “daima fabl’ın yapay yalınlığına sahiptir.” Yine Carter’ı izlersek, pornografi, “Cinsel dramada ki oyuncuları katışıksız işlevin araçlarına indirger ve böylece haz peşinde koşmak metafizik bir araştırma haline gelir” Ancak, sahip olduğu soyutlanmışlık niteliğini terkettiğinde “fantazyanın zamansız ve mekansız kitsh alanından çıkarak gerçek dünyaya girdiğinde emniyet süpabı alma işlevini de yitirir. Gerçek dünyadaki gerçek ilişkiler üzerine yorum yapmaya başlar” Sade’ı erotizmin filozofu olarak okuyanlardan farklı olarak Carter’ın gözünde o ancien regime karşıtı, ihtilalci ve aristokrat bir pornografi yazarıdır. Ama bir düş gücü teröristi olarak, pornografinin tarihinde özel bir yeri vardır. Çünkü o inan doğasının değişebileceğine, erkek iktidarının üç eril sembolünün (Tantı, Kral ve Kanun) yıkılabileceğine inançtır. Aynı inanç dolayısıyladır ki Sade; pornografiyi “kadınların hizmetine sunmuş” ya da en azından “kadınlara düşman olmayan bir ideoloji tarafından istila edilmesine göz yummuş”tur. Sade, kadın cinselliğini ve cinsel ilişkileri, özgür olmayan bir toplum bağlamında tanımlamıştır. Böyle bir toplumda cinsel ilişkiler de saf zorbalığın ifadesidir. Bütün o müthiş gaddar Sade orjilerinde hiç değişmeyen, kırbacı elinde tutanın politik iktidarın da sahibi olmasıdır. “Bu şemada resmi cinsiyetleri ne olursa olsun, erkek zorbalığı, kadın ise şehit olmayı ifade eder.” Sado-mazohistik pratik bir siyasal egemenlik ritüeli’dir. Sadeian evrende haz asla paylaşılmaz. Orgazm, soyutlanmış (isolated) bir deneyimdir. Gerçekte tüm hazlar, özlerinde en kanlı yıkımların da tohumlarını taşırlar, bütün yataklar birer mayın tarlasıdır. Bu halde, insel ilişkide karşılıklılık yoktur. Eşlerden değil, taraflardan söz edilebilir. Sade’ın bütünüyle cinselleştirilmiş dünyası, son kertede, kadınların adanmış kurbanlar ve acımasız ritüel canileri olarak ikiye ayrıldıkları bir festivaldir. Sadeian kadın ya cinsel şiddetin politik kurbanıdır ya da elinden hiç bırakmadığı kırbacıyla erkek zorbanın politikasını sürdüren bir canavardır. Dünyada hiçbir yeri olmayan, kendini zavallı duyumsayan, ve tüm direncini yitirmiş Justin, kadın mazohizminin başlangıç noktasıdır. Bu erdemli kadın tek bir anından bile mutluluk duymadığı bir hayatı yaşamaya hüküm giymiştir. Oysa kötü ruhlu kardeşi Juliette erkekler dünyasının pratiğine ve kodlarına göre davranır. Bu nedenlede acı çekmez, tam aksine acı çektirir. Fakat, Juliette örneği kadınları zincirlerinden kurtarmada yeterli değildir. Çünkü “özgür olayan bir toplumda, özgür kadın bir zalimdir.” Marquis De Sade’ın Türkçe’ye Çevrilen Kitapları: - Aşkın suçları- Say Yayınları - İkinize de Yer Var- Oğlak Yayınları - Justine Ya Da Erdemin Felaketleri– Çiviyazıları - Sodom’un 120 Günü – Çiviyazıları - Suç Kardeşliği – Çiviyazıları - Yatak Odasında Felsefe – Ayrıntı Yayınları - Juliette3: İhtirasın Nirvanası - Çiviyazıları |
||
|
||
| “the traces of my grave disappear from the face of the earth, as I flatter myself that my memory will be effaced from the mind of men.” "Mezarımın izleri kalmasın yeryüzünde. İnsanların belleğinde hiçbir anım kalmadı diye övünç duyayım" http://www.britannica.com/eb/article-6335/Marquis-de-Sade diyen Sade,öğrendiğimiz veya bize öğretilen şeylerin kapladığı dünyaya, isyan eden bir tümden gelimci bence,onu sadizm ile bağdaştırmak,kişinin kendini aklama, çabasından başka bir şey değildir.Dönüp bak ruhun aynasına ne göreceksin, Ey Okur! Ahlakın ve erdemin budallığını senmi yazdın yoksa.Bu kölelik manifestosu sanamı ait.Kötülük insanın kalbi ve derin gerçeğidir. |
||
|
||
“Büyük bir gürültü patırtı içinde imparatorluk destanı yazılırken birdenbire, onun yıldırımlarla alev alev yanan başı, şimşekler çakan geniş göğsü belirir; o, fallus-insandır; o, hem ulu hem hayâsız bir çehredir; onun yüzündeki ifade korkunç ve yüce devlerin ifadesidir; onun lanetli sayfalarında sonsuzluğa akıp giden bir ürperti dolaşır; kavrulmuş dudaklarında titreyen nefes, kasırgalarla ortalığı allak bullak etmeye hazırdır. Biraz daha yaklaştığınız zaman çamurlara bulanmış bu kanlı leşte evrensel ruhun atardamarını bulursunuz: Oralarda tanrısal kan dolaşır. Çirkef göğün mavisini yansıtan bu pis sularda Tanrı’ya ait bir şeyler vardır. Süngülerin tıkırtısına, topların ulumasına kapatın kulaklarınızı; kazanılmış ya da kaybedilmiş çarpışmaların kıvıl kıvıl dalgalanışından çevirin gözlerinizi; işte o zaman kocaman, parlak, kelimelere sığmayacak bir hayaletin bu karaltıdan koptuğunu göreceksiniz; yıldızlı bir zaman diliminin içinden kocaman ve uğursuz bir yüzün yükselmeye başladığını göreceksiniz: Bu, Sade Markisidir!" Marquise De Sade (Alıntı: Edebiyat ve Kötülük, Georges Bataille)
|
||