SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist TEORİLER

Konu: Post-anarşizme yolculuk

Sayfa: [ 1 ]

01.09.2004 12:59:59
Post-anarşizme yolculuk
RAHMİ G. ÖĞDÜL
 

Todd May, bir felsefe toplantısına katılmak üzere bir dostuyla birlikte tren yolculuğu yapmaktadır. Yolculuk sırasında dostuna postyapısalcı siyasal kuramdan söz eder. Sözünü bitirdiğinde dostu tüm anlattıklarını tek bir tümceyle yorumlar: “Bu bana anarşizm gibi gözüküyor”.

May’in ‘Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’ adlı kitabı, böylelikle kendi yolculuğuna başlamış oluyor. Bir yolculuk bir başka yolculuğa yol açıyor. Bir pratik başka bir pratikle kesişiyor ve olası pratiklerle kesişmek üzere bir başka pratik ortaya çıkıyor.

Siyaset felsefesi, özellikle Kıta Avrupası geleneğinde sürekli bunalıma giren bir felsefe türü. Siyaset felsefesinin yaşadığı mekân göz önünde tutulduğunda bu bunalımın kaçınılmaz olduğunu görüyorsunuz. Etik ve metafizikten farklı olarak, bir ayağıyla “mevcut olan” öteki ayağıyla da “olması gereken” kutuplarına basan siyaset felsefesi, gerilimli, elektrik yüklü bir düzlem üzerinde yer alıyor. Bu iki kutup arasındaki gerilim yönlendiriyor onu. Mevcut dünya ile tasarlanan dünya arasındaki uyuşmazlık olmadığı zaman siyaset felsefesine de gerek olmayacağı söyleniyor. Siyaset felsefesi kesinlikle bu uyuşmazlığın ifadesidir.

Matruşka Evren
Todd May kitabın başında üç farklı siyaset felsefesi arasında ayrım yapmanın mümkün olduğunu söylüyor: Biçimsel, stratejik ve taktik siyaset felsefeleri. Biçimsel siyaset felsefesi her iki kutup arasındaki gerilime rağmen, kutuplardan birine bağlı kalmasıyla tanınıyor. Biçimsel siyaset felsefesinden stratejik siyaset felsefesine geçildiğinde artık siyaset felsefesi her iki kutup arasındaki gerilimde yaşamaya başlıyor. Stratejik siyaset felsefesi genel olarak tek bir hedefe yönelen üniter (tekçi anlayış) bir çözümleme taşımaktadır; kendi projesini siyasal alanın merkezine yerleştirir. Marksistler açısından bu merkezi, ekonomik ilişkilerin oluşturduğu alt yapıdır. Bir toplumda yer alan çeşitli baskı ve adaletsizlikler ve adil bir toplum olasılığı tek bir sorunsalda konumlanır ve çözülür. Tüm sorunlar temel bir soruna indirgenr ve tasarlanan toplumu kurma, bu temel sorunu çözme meselesi oluyor. Stratejik siyaset felsefesi kendi yarattığı evreni tasvir ederken, eş merkezli, içiçe geçmiş halkalar şemasını kullanıyor: Bir tür Rus bebeği matruşka olarak evren tasviri. Bu şemaya göre merkezde öz ya da temel sorun, çevrede ise bu merkezden türemiş çeşitli sorunsallar yer alıyor. Marksistlere göre bu öz tarihin akışı içinde çeşitli değişimler geçirir ancak ekonomik bir öz olmayı sürdürür. Bu bağlamda tarihin bir anında ekonomik, bir başka anda ise siyasal olan değişken bir öze sahip bir felsefeyi düşünmek bile mümkün olabiliyor. Düşünce eş merkezli halkalar biçiminde ilerliyor. Taktik siyasal düşünce ise toplumsal ve siyasal dünyayı iç içe geçmiş halkalar olarak değil, birbirleriyle kesişen çizgilerden oluşan

Taktik düşünce bu üç kutuplu gerilimin nitelediği bir ortam içinde çözümlemelerini gerçekleştirir. Stratejik siyaset felsefesi, çözümlemesi ve bu çözümlemeden çıkardığı müdahale biçimi açısından bir öncüye yani temsiliyete gerek duyar. Taktik düşünce ise bir öncü aracılığıyla özgürleşme fikrine karşı çıkar. İktidarın merkezsizleştiği ve baskı mevzilerinin çok sayıda olduğu ve birbirleriyle kesiştiği durumda herhangi bir birey grubunun kendisini öncü rolüne uygun bulması ya da temsil edilme mümkün değildir. Postyapısalcılar ve anarşistler, siyasal düzeyde, bir grup ya da partinin etkin biçimde bütünün çıkarlarını temsil edeceği fikrini, ‘öncüyü’ kesin olarak reddeder. Özellikle Foucault, Deleuze ve Lyotard’ın yapıtlarında somutlaştığı biçimiyle postyapısalcılık, taktik olarak tanımlanan siyaset felsefesi türünü oluşturmaktadır. Bu düşünürlerin siyasal duruşları, egemen (stratejik) siyaset felsefesi geleneğinin doğrudan karşısında yer alır.

Anarşizm postyapısalcılığı önceliyor. Temsili siyasal müdahaleyi reddediyor. Anarşistler açısından erkin yoğunlaşması erkin kötüye kullanılması için bir davetiyedir. Bu yüzden anarşistler siyasi müdahaleyi, indirgenemez mücadeleler çokluğu içinde arıyorlar. Todd May Marksist projenin başarısız olması ve bu başarısızlığı alt edememesinin nedenlerini siyaset felsefesi çerçevesinde araştırıyor ve çeşitli soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyor. Marx’ın kendisinden çok Marksizme yönelerek, Batı Marksizminin çeşitli biçimlerini bu sorular ışığında tartışıyor. Bir strateji uzmanı olan Lenin’den başlayarak Castoriadis’in yazılarına dek Marksist gelenek içindeki stratejik siyasal müdahalenin izini sürüyor. Marksizm birbirini izleyen hayalkırıklıklarıyla uğraşmaya çalışırken, anarşist perspektife biraz daha yaklaştığını ancak bu perspektifle tamamen uyuşmayarak kendini formüle etmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Marksist düşünce içinde stratejik siyasal müdahalenin izi hep duruyor.

Stratejik siyasal düşünce ile temsiliyet arasındaki ayrılmaz halkaya ilk ışık tutan anarşistler olmuştur. Stratejik düşünceyi sorgulamaya başlamışlar ve temsiliyeti bir siyasal imkansızlığa dönüştürerek taktik siyasal düşünceye giden yolu açmışlardır. Anarşistlerin temsiliyeti ve stratejik siyaset felsefesini reddetmeleri siyasal alanın genişletilmesine bir çağrıdır. Anarşistlerin, feministlerin ve postyapısalcıların istedikleri siyasal alan genişlemesi, hem niceliksel hem de niteliksel bir genişlemedir. Babaerkilliğe, psikoterapiye, tesis yönetimine, hapishanelere, ekosistemin ele alınış tarzına eleştiriler yöneltirler.

Anarşist perspektifte ortaya çıkan erk ve mücadele görüntüsü, hiyerarşik değil, kesişen erk ağları görüntüsüdür. Anarşist mücadele, eski hiyerarşilerin yerine yeni ve daha iyi hiyerarşiler geçirmeye değil, hiyerarşik düşünce ve eylemi toptan ortadan kaldırmaya çalışır. Anarşist siyasal müdahale erk ilişkilerinin ağımsı karekterinin ve bu ilişkiler üzerinde gelişen, iç içe geçmiş, indirgenemez baskılar farklılığının kabul edilmesinden kaynaklanır. Erk ve baskının merkezsiz olması gibi direnişinde merkezsiz olması zorunludur. Direnilecek şey ağ biçiminde ortaya çıkıyorsa, direnişin de ağ biçimini alması gerekir.

May, geleneksel anarşizmin içinde anarşistleri kendi içgörülerinden uzaklaştırarak Marksist çözümlemenin indirgemeciliğine yönelten iki varsayım olduğunu ileri sürüyor: Birinci varsayım, erki sadece baskıcı olarak ele almaları, ikinci varsayım ise hümanist doğacılık görüşleri yani insanın bir özünün olması. Yazar bunları anarşist düşünceye dışardan empoze edilmiş, stratejik düşünceye ait varsayımlar olarak niteliyor ve anarşizmin bunlardan kurtulması gerektiğini belirtiyor.

Mikro-makro siyaset
Foucault, Deleuze ve Lyotard’da erk sadece olumsuz, baskıcı bir güç olarak değil ayrıca olumlu ve üretken bir güç olarak da ortaya çıkar; hepsi de siyasal eylemin geçerli kaynağı olarak öznelliğin ele alınmasını reddederler. Postyapısalcı siyasal kuram geleneksel anarşizme ait olan varsayımlar yerine bir yandan erkin olumluluğu ya da yaratıcılığı, öte yandan (özne ya da yapıdan daha çok) pratikleri ya da pratik gruplarını geçirir. Anarşizm postyapısalcılıkla birlikte stratejik perspektiften kurtularak taktik bir siyasal düşünüş benimser. Ortaya çıkan bu yeni anarşizm, birbiriyle kesişen ve indirgenemez olan yerel mücadeleleri, temsiliyetin reddedilişini, siyasalın tüm toplumsal ilişkiler alanını örtmesini ve toplumsalın bir ağ olarak ele alınmasını içerir. Stratejik kalıntılarından arındırılmış bir anarşizm ile mikro /makro siyaset ayrımını halletmiş ve etik bir yaklaşım benimsemiş postyapısalcılığın birlikte varoluşuna tanık oluyoruz kitapta. Ortaya çıkan yeni anarşizme post-anarşizm diyebilir miyiz?

 

YENİ BİNYIL

 

Narcotic 01.09.2004 13:48:16
Post modern düşüncelerin anarşizme yakınlığı sürekli olarak vurgulanmaktadır. Bu yapılırken kullanılan gerekçeler ise anarşizmin örgütsüzlüğü ve bireysel özgürlüğü ön plana çıkardığıdır ve bunlarında post modern eğilimlerle birebir örtüştüğüdür. Duruma esastan bakacak olursak; herşeyden önce tek bir anarşizm yoktur. Kendi içinde geniş bir yelpazedir anarşizm. Bunların içinde liberalizme sırtını dayayanlar olduğu gibi ezilenlerden yana sınıfsal bir perspektifle toplumsal bir mücadeleyi benimseyenleri de vardır. Bu anlamda yukarıda söylenen post modern eğilimler olsa olsa liberal (yaşam tarzı, bireyci v.s.) anarşistler için geçerli olabilir. Çünkü onlarda örgütlü bir mücadeleyi red edip, toplumsal olanın dışında yaşayabileceklerini düşündükleri bireysel özgürlüğü yüceltmektedirler. Post modernizmin yaratmış olduğu algı bozukluğunun ve olumsuzlukların hepsi bunlarda mevcuttur. Anarşizm denilince akla gelen tarz bugün bu tür anarşizm olmuştur. İdeolojik - politik ve teorik bütünlüğü olmayan bu tür tutumların burjuva liberal düşüncenin anarşist değil ama anarşizan kanadını oluşturduğu çok açıktır.

09.10.2004 01:49:40
POSTYAPISALCI ANARŞİZM:
TODD MAY İLE SÖYLEŞİ
 
Postyapısalcı Anarşizm, anarşizm ile postyapısalcı düşüncenin (Foucault, Lyotard ve Deleuze'ün yapıtlarının) bir birleşimidir. Bu siyaset felsefelerini birleştirmeyi mümkün kılan onlardaki hangi esaslardır?
 
Anarşizm ile Lyotard, Deleuze ve özellikle Foucault'nun postyapısalcılığı arasındaki ana bağlantı olarak anladığım şey, etrafında siyasal değişimin döndüğü bazı merkezi eksenlerin olması fikrinin yadsınmasıdır. Marx'a göre, siyasal değişim üretim araçlarını ele geçirme sorunuydu; liberallere göre siyasal değişim devlete ayar çekmekten geçiyor. Anarşistler (en azından yazılarının açmaya çalıştığım kısımlarında) arşimetvari tek bir değişim noktasının olmasını yadsımaktadırlar. İktidar her yerdeyse eğer, siyasal düşünüm ve eleştiri gereksinimi de her yerdedir. Bu durum sadece devlet ya da ekonomi düzeyinde değil, cinsellik, ırk, psikoloji, öğrenim vb. düzeyinde de ortaya çıkıyor.

Anarşizmden geriye bir şey kalıyor mu?

Kaldığına inanıyorum. Eğer yaklaşımımda haklıysam, anarşizmin postyapısalcılığa, içersine kendi özgül çözümlemelerini yerleştireceği geniş bir çerçeve sağlıyor. Kesinlikle bu, geleneksel anarşist çerçeveden farklıdır, postyapısalcılık tarafından değiştirilmiştir. Fakat açıklamaya çalıştığım yeni çerçeve, geniş bir çerçeve fikrine toptan karşı çıkan pek çok postyapısalcı açısından da yeni bir şeydir.

Çoğu kez siyasal açıdan (anti-kapitalist/devletçi tutumlar gibi) birleştirici ilkelere dayanan anarşizm ile, iktidarı, karşı olunacak bir sistem yerine birbiriyle bağlantılı bir ağ olarak gören postyapısalcı düşünceyi nasıl uzlaştırabiliriz?

Bütünleştirici sistemler fikriyle ilişkili olarak, pek çok anarşizm hem pratikte hem de kuramda kapitalizm ve devleti hedefliyor. Benim kitabım iktidar işleyişinin her yerde ortaya çıkmasını gözden kaçırmamak için iktidarı sadece iki yerde aramamamız gerektiğini ileri sürüyor. Eğer kapitalizm ve devlet tek suçlu olsalardı, onları ortadan kaldırmak kendiliğinden bizi ütopyacı bir topluma götürecekti. Ancak bu tür yalın çözümler karşısında uyanık olmalıyız. Irkçılığa, kadın düşmanlığına, gay ve lezbiyenlere yönelik önyargılara ve benzerlerine karşı verilen mücadelelerden çıkarılan derslerden biri, iktidar ve baskının tek bir mevziye ya da tek bir işleyişe indirgenemeyeceğidir. İşleyiş halindeki iktidarı sadece devlet ya da kapitalizm düzeyinde değil, yaşamlarımızı yürüttüğümüz pratikler düzeyinde de anlamaya ihtiyacımız var.

Kitabınızda siyaset felsefesi "varolan, mevcut dünya ile tasavvur edilen dünya arasındaki uyumsuzluk"un ifade edilmesi olarak tanımlanıyor. İster dünyanın değişmesi isterse de hedeflerin gerçekleşmesi nedeniyle olsun, uyumsuzluk ortadan kalktığı zaman, bu tikel siyaset felsefesinin de modası geçmiş olur. Bir zamanlar devrim hedefine ulaşılmış olan komünist devrim örneğini veriyorsunuz, bu tür bir değişimi tanımlayan siyaset felsefesi, artık kullanılamaz hale geliyor ve bu nedenle geliştirmek üzere yeni bir siyaset felsefesi gerekli oldu. Siyaset felsefesi, sürekli olarak dünya görüşümüzü yeniden oluşturduğumuz ve istediğimiz bir süreç mi?

Kitabın başlarında vurgulamaya çalıştığım fikir: insanların dünyanın nasıl olması gerektiğini tasavvur etmeleriyle dünyayı nasıl buldukları arasındaki bir uyumsuzluk tarafından harekete geçiriliyor siyaset felsefesi. Yönelinmesi gereken bir sorun olmaksızın, neden siyaset felsefesi hakkında düşünülsün ki? Siyaset felsefesine göre bu sorun, dünyanın olması gerektiği düşünülenden şeyden uzak olmasıdır. Siyaset felsefesinin sürekli bir süreç olup olmadığına gelince, bunun nasıl yanıtlanması gerektiğinden emin değilim. İlke olarak olmaması için hiç bir neden göremiyorum. Siyaset felsefesinin sürekli olarak kendimizi yeniden yapma süreci olması sorunu, insanların ne tür bir doğaya sahip oldukları ve kendilerini ne tür bir ortamda buldukları sorunuyla bağlantılıdır. Kitapta, insan doğasına dair söyleyebilecek ilgi çekici bir şey olduğunu yadsımama karşın, ortam tümüyle kalıyor. Fakat ortamların nasıl değişeceğini kim bilecek ve onlar bizim için ne tür sorular ortaya atacaklar?

Postyapısalcı anarşizm için, iktidar hem yaratıcı hem de yıkıcıdır. Aksine anarşizmin kendi varoluşunu doğal olarak haklı çıkarması –insanlar özleri bakımından iyidir, kötü olan iktidar kurumlarıdır, bu nedenle onlardan kurtulmamız gerekiyor--, tüm iktidarı kötü olarak nitelendiriyor. Anarşist iktidar kavramı, postyapısalcılığın katkısıyla nasıl değişir?

Anarşistlerin iki kısımlı bir ayrımları olmasına [iktidara (kötü) karşı insan doğası (iyi)] karşın, benim dört kısımlı bir ayrımım var: yaratıcı olarak iktidar/temsili olarak iktidar ve iyi olarak iktidar/kötü olarak iktidar. Ne yaratıcı iktidarı zorunlu olarak iyi ne de temsili iktidarı zorunlu olarak kötü olarak ele alıyorum. Bu tümüyle yaratılmış ya da temsil edilmiş olup olmamasına bağlıdır. Etik değerlendirme, onun ne tür iktidar olduğundan bağımsızdır. Burada, kişideki etik vizyon açıklığının önemi orta çıkıyor – bu noktayı pek çok postyapısalcı düşünür göz ardı ediyor. Ancak etik sorun, iyi bir insan doğası ileri sürerek ve ardından onun gelişmesine izin verilmelidir diyerek çözülemez. Özü bakımından iyi (ya da kötü) olan bir insan doğası fikrine karşı o kadar çok kanıt var ki böyle bir iddia yapılamaz bile. Bir kişi kendi etik yargılarını insan doğasına dayandıramaz, onun yerine yaşamlarımızın içinde açığa çıkardığımız toplumsal olarak verili etik ağları geliştirmemiz gerekiyor.

"Çözümlemelerden uzaklaşıp, müdahale önerilerine doğru ilerlerken, felsefeden programatiklere geçerken siyaset felsefesi ile siyasal program arasında yapılacak belirgin bir ayrım fikrinden vazgeçmeliyiz" diyorsunuz. Siyaset felsefelerinin çoğunun, programatiklere girme ve ardından geri gelme bakımından yetersiz oldukları gözüküyor. Varolan dünya ile hayal ettiğimiz dünya arasındaki gerilim, bir fikir ya da siyasal partinin iktidarını pekiştirmesiyle yıkılıyor çoğu kez. Anarşizm bunun olmamasını garantilemek için doğrudan demokrasiyi ya da federalizmi savunuyor, ancak bir siyaset felsefesinin yaşamı, programatiklerin hayatta kalmasını sağlayabilir mi?

Geleneksel anarşizmin içinden çekip çıkarmaya çalıştığım anarşizmin, doğrudan demokrasiyi tüm siyasal sorunlara bir yanıt olarak görmeyeceği unutulmamalı (aksi takdirde anarşizm, bir başka stratejik siyaset felsefesi olacaktı). Bir programatik gerçekleştirildiği zaman nelerin olacağı merak edildiği için sorularımın hala yanıtsız kaldığı söylenmektedir bana. Kesinlikle geliştirmeye çalıştığım görüşe dair bir şey kalacaktır geriye her zaman: çeşitli pratiklerde ortaya çıkan iktidar ilişkilerinin araştırılmasına ve bu ilişkilerle ilgili uygun etik değerlendirmeler yapmaya duyduğumuz gereksinme; yani iktidar ilişkilerinin kabul edilebilir olup olmadığını sorgulamak. Savunduğum görüşe göre, iktidarın nasıl iş gördüğünü önceden asla bilemeyeceğimize göre, nereye yöneldiğini ve neler yarattığını görmek için iktidarın işleyişini araştırmaya her zaman ihtiyacımız var; ve iktidarı kabul edilebilir bulup bulmadığımıza yönelik her zaman etik sorular sormamız gerekiyor.

Programatiği inşa etmek kimin işi?

Programı kimin inşa etmesi gerektiğine gelince, bu işi yapanlar kesinlikle filozoflar olmayacak (Aman Tanrım, düşüncesi bile kötü.) Bu düşüncenin, filozoflar tarafından bile artık ciddi olarak ele alınmadığını ummaktayım.. Programı kimin kuracağı ya da en azından programın kuruluşuna kimin katılacağıyla ilişkili olarak verilecek tek yanıt, güncel durum ve önerilen değişimlerden etkilenecek insanlar, olacaktır. Şimdi "halk" demenin bir başka yolu olabilir, ancak bu da, şeyleri bir ölçüde kısıtlamaktadır. Örneğin gay'ler ve lezbiyenlerin toplumda nasıl muamele göreceklerine ilişkin söyleyecek çok şeyim olmayacak (örn. onlar evlenilebilir kategorisine mi kabul edilecekler yoksa evliliğin kendisine mi meydan okuyacaklar?) Bana öyle geliyor ki bu tamamen onlara kalmış. Benim rolüm, onları kendi seçimleri açısından desteklemektir.

Anarşist iktidar kavramı belirli noktalarda yoğunlaşan ve belirli çizgiler boyunca (iktidar tarafından) güçlendirilen bir şey olarak nitelendiriliyor ve böylelikle reform düşüncesiyle uyumlu hale gelebiliyor, çünkü belirli noktalardaki belirli reformlar, devrimle sonuçlanabilmekte. Postyapısalcı anarşizm içinde devrime yer var mı?

Devrim terimi, çok anlamlı bir terim olarak beni şaşırtıyor. Bazen bir toplumdaki merkezi iktidar noktasının altüst olması anlamına geldiği görülüyor. Bu anlamda kullanıldığı zaman, "devrim" terimi, bir stratejik siyaset felsefesini belirttiği görülüyor, ki sakınılmasının iyi olacağını düşünüyorum. Politik müdahalenin sonucu olarak şeyler yeterince değiştiği zaman, bir devrime sahip oluyoruz. Böylece reform ve devrim arasındaki ayrım, bıktırıcı "salt reforma karşı gerçek devrim" ayrımı olmamalıdır. Onun yerine bu, bir değişimin ne miktarda ve denli derin olarak yol aldığı meselesine dönüşmelidir. Aslında devrim teriminin çoğu kez bir sancak, bir radikalizm işareti ve liberalizmden ayrılmanın bir yolu olarak kullanıldığını düşünüyorum. Böyle olunca da sormamız gereken soruları saklıyor: değiştirilmeye neyin ihtiyacı var ve o şey, değiştirilmeye nasıl ihtiyaç duyar? Bu daha somut soruları sorduğumuz zaman (evet, bir filozof, belirli bir jargonun somut olanı görme yeteneğimizi sakladığını söylüyor), doğru yoldayız demektir. Devrim mi yoksa sadece reform mu sorusundan vazgeçilir.

Postyapısalcı anarşizm açısından Dünya Ticaret Örgütü ne anlama geliyor?

 DTÖ'nün, iktidarın yoğunlaştığı, çeşitli pratiklerin baskıcı bir iktidar düzenlemesi yaratmak üzere iş birliği yaptığı örgütlerden biri olduğu görülmektedir. Eğer komplo teorisine dayanarak tanımladığımızda DTÖ'nün çoğu destekleyicisini yanlış anlayacağımızı düşünüyorum. Benim kuşkum, onların çoğunun, iyi şeyler yaptıklarına içtenlikle inanıyor olmalarıdır, yapmamış olsalar bile. Bu nasıl açıklanır? Bana göre, onların katıldıkları pratiklere ve bu pratiklerin diğerlerinin üzerindeki etkilerine bakmamız ve DTÖ destekleyicilerinin farkına varamadığı bir dizi zararlı etkinin olduğunu kavramamız gerekiyor. Bana göre bu, DTÖ'ye yönelik bir postyapısalcı bakış olacaktır. Bir eylemci olarak kendimi, DTÖ'yü ve ilgili baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı ve Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarını silmeyi amaçlayan son gösterilerle uyum içinde görüyorum. Tabii ki daha fazla şey var, ama felsefe, programatikle etkileşim içindeyken, bana göre, bir rol olarak, programatiğin kuruluşuna sahip değildir.

Eylem ele alındığında, postyapısalcı anarşizmin rolünün ne olabileceğine dair öneriler yaparsınız. Bunlar: deneyimleme, konumlanmış özgürlük, boyun eğdirilmiş söylemlerin tespiti, ve bir lider olarak değil, bir teorik pratik katılımcısı olarak entelektüel. Sizin ve diğer politik bakımdan aktif insanların bu ana hatları nasıl uygulayabileceğini bana söyleyebilir misiniz? Güney Carolina'da çoğu politikaları uygulamak zordur. Bu davranışları nasıl hayata geçirdiğime gelince, gay'lere ve lezbiyenlere yönelik tavırlarım (altı ya da yedi yıldan beri gay/lezbiyen grubun fakülte danışmanlığını yapıyorum); öğretim üyeliğim (derslerimde verili bir insan doğası fikrini reddetmeye çalışıyorum, dersteki fikirlerle deneyler yapıyor, ders programıma göz ardı edilmiş yapıtları dahil ediyorum, karşılaştığımız sorunları çoğunlukla kitapta geliştirdiğim bağlama yerleştiriyorum); ve ebeveynliğim (çocuklarımın yaşamlarıyla ve tavırlarıyla ilişkili iktidar etkilerini görmeye çalışmak ve onlara alternatifler önermek) ile ilişkili tüm bunlar. Diyelim ki A.B.D.'de kentsel bir bölgede yaşayan birinin bakış açısından sorulara yaklaşsaydım, ırkçılığa, cinsiyet ayrımcılığına, DTÖ'ye ve benzerlerine karşı mücadeleri anlamanın ve onlara katılmanın zorunluluğuna işaret edecektim, bunu yaparken, tümünü basit bir formüle indirgemeye çalışmadan, bu mücadeleler ile mücadelelerin alaşağı etmeye çalıştığı baskılar arasındaki etkileşimi görmeye çalışacaktım.

Pek çok anarşist kamusal entelektüel kültür yaratma zorunluluğunu hissediyor ve giderek üniversitenin bırakın siyasal düşünceyi, entelektüel özgürlüğü bile destekleyecek bir yer olmadığını anlıyor. Sizin deneyiminiz nedir?

Üniversitenin tartışmalı bir entelektüel kültür kaynağı olduğunda anlaşıyoruz. Entelektüel bir kültür gerçeğini şu anda başarmanın güç olduğuna inanıyorum. A.B.D.'nin alışveriş merkezine dönüşmesiyle birlikte, kamusal mekan fikri, marjinal hale geliyor. Bazıları, internetin kamusal kültür için yeni bir yer olduğunu söylüyor, fakat bu konuda kuşkularım var. İlkin internet ortamı, entelektüel kültürün samimiyetinin başarılmasını güçleştiriyor. İkincisi, internetin yadsıdığı, sohbet sırasında zaman ve mekanın paylaşılmasına dair bir şey vardır, değiş tokuşun karakter bakımından fazlasıyla anonim olarak kalmayacağı bir şey. İnternetin yararsız olduğunu düşünmüyorum; fakat onun kaybetmiş olduklarımızın yerini alma yeteneği, bazı insanların düşündüğünden daha kısıtlıdır.

Postyapısalcı kuramı (genel olarak postyapısalcılığı), pek çok insana soğuk görünen ve üniversite bölümleri dışındaki düşünceyi özendirmeyen oldukça uzmanlaşmış, soyut ve çapraşık bir dil örneği olmakla suçlayan eleştirmenleri yanıtlayabilir misiniz?

Fakat bu, sadece postyapısalcılara ve postmodernistlere uygulanmıyor. Beşeri bilimler ve genel olarak akademisyenlerde görünen genel bir sorun. Yakın çevremiz dışındakilerle konuşmak yerine kendi aramızda konuşuyoruz. Bunun pek çok nedeni var: yayın yapma baskısı, A.B.D.'deki anti-entelektüalizm tarihi, vb. Fakat ayrıca yaptığımız jargonu benimseyerek de katkıda bulunuyoruz. Olabildiğince jargondan uzak kalmaya çalıştım ve anarşizm kitabımın, zor olmasına karşın en azından jargonla yüklü olmadığını umuyorum. Fakat sizin işaret ettiğiniz şey, tüm akademisyenler için geçerli bir sorun ve sadece bizlerin daha da marjinalleşmesine yardımı dokunuyor.

Başka konular gibi bilginin de mücadele ve tahakküm meselesi olduğu ve son zamanlardaki üniversitelerin yayın yap ya da yok ol/maliyet-analiz eğilimleri ele alındığında, postyapısalcılık sadece bir başka meta olmaktan nasıl kaçabilir? Postyapısalcı söylemin çoğu, günümüzde akademiye hakim olan maliyet-kar tüketici modelinde içindeki güncel akademik düşünce sisteminin kopya edildiği diğer akademik söylemler gibidir. Değişim sadece fikirlerin kendilerinden değil, özellikle onları dile getiren akademisyenler arasında ortaya çıkıyor. Bana göre gerçek soru şudur: insanlar bu fikirleri sonuna kadar yaşıyorlar mı yoksa sadece onları fikirler olarak mı ellerinde tutuyorlar?

Rebecca DeWITT  

17.10.2004 20:09:25
TOPLUMSALIN YENİ PARADİGMALARI: POSTYAPISALCILIK VE SÖYLEM ANALİZİ

Modernlik söylemleri üzerine eleştirel bir bakış açısı -Jean François Lyotard'ın ortaya koyduğu gibi "büyük anlatılara kuşku duymak"- olarak düşünebileceğimiz postmodernlik paradigması, Aydınlanma hümanizmi paradigmasının yerini almıştır (07). Başka bir deyişle, postmodern durumun sorunlaştırdığı şey tam olarak Aydınlanma hümanizminden türetilmiş akılcı ve ahlakçı çerçevelerin evrenselliği ve mutlaklığıdır. Tam da, bu olduğu gibi kabul ettiğimiz -örneğin bilime duyduğumuz inanç gibi- fikirlerin maskesini, onların keyfi niteliklerini ve öteki söylemler ile bakış açılarını şiddetli biçimde dışlayarak nasıl kurulduklarını göstermek suretiyle düşürür. Postmodernizm aynı zamanda öznellik ve toplumla ilgili -ancak dinin ve ideolojinin irrasyonel gizemleştirmeleri defedildiğinde ortaya çıkabilen; asıl ve değişmez hakikatin, kimliklerimizin ve toplumsal varlığımızın temelinde bulunduğuna dair değişmez inanç gibi- özcü fikirleri de sorgular. Bunun yerine postmodernizm, kimliğin değişken ve olumsal tabiatını -deneyimlenebilme ve anlaşılabilme yolllarının çokluğunu- vurgular. Dahası tarih, -örneğin diyalektikte olduğu gibi- akılcı bir mantığın ya da özcü bir hakikatin açılması olarak anlaşılmak yerine, postmodern bakış açısından, kökeni ya da amacı olmayan gelişigüzel rastlantılarla olumsallıkların bir dizisi olarak görülür. Postmodernizm bu yüzden kimliğin kararsız ve çoğul oluşu, toplumsal gerçekliğin inşa edilmiş niteliği, farkın mukayese edilemezliği üzerinde durur.

Postmodernlik sorununa bağlanan birkaç çağdaş eleştirel teorik strateji vardır, ve ben bunun günümüzün radikal siyaseti açısından çok önemli sonuçları olduğunu düşünüyorum. Bu stratejiler postyapısalcılığı, 'söylem analizini' ve post-marksizmi de içine almalı. Felsefe, siyaset teorisi, kültürel çalışmalar, estetik ve psikanaliz gibi farklı alanlar çeşitliliğinden kaynaksalar da genel olarak toplumsal gerçekliğin söylemsel kavranışını paylaşırlar. Yani, toplumsal ve siyasal kimliklerin söylem ve iktidar ilişkileri tarafından inşa edilmiş olduğunu, ve bu bağlamın dışında anlaşılır hiç bir manâsı olmadığını düşünürler. Bunun da ötesinde, bu bakış açıları dünyanın yapısal belirlenimci kavranışının ötesine geçip, bu yapının kendisinin belirlenemez olduğunu, bunun yanı sıra çoklu eklemlenme biçimlerine işaret ederler. Buradan çıkarılabilecek pek çok kilit teorik sorunsal vardır, bunlar yalnızca çağdaş siyasal alan için merkezi öneme sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda anarşizm için de önemli sonuçlara sahiptirler.

A) Toplumsalın Donukluğu. Toplumsal-siyasal alan eklemlenmelerin, uzlaşmazlıkların ve ideolojik art niyetliliklerin çok sayıda katmanıyla karakterize olur. Yorumun ve ideolojinin ötesinde bulunan nesnel bir hakikatten ziyade, yalnızca toplumsalın birbiriyle çatışan ifadeleri vardır. Bu, Althusserci (ve asıl olarak Freudcu) üst belirleme ilkesinden türer -ki buna göre anlam asla nihai olarak sabit değildir, simgesel yorumların çoğulluğuna yol açar. Slavoj Zizek, bir Winnebago kabilesinin üyeleri arasında binaların uzamsal konumlanışının farklı algılanışlarına dair Claude Levi Strauss'un tartışmasından hareketle söylemsel işleyişin ilginç bir örneğini sunar. Kabile, bize söylendiğine göre, iki gruba ayrılmış -'yukarıdan olanlar' ve 'aşağıdan olanllar.' Her gruptan birer kişiden kendi köyünün planını kumun yahut bir parça kağıdın üzerine çizmesi istenmiş. Sonuçta her grubun temsilleri arasında radikal bir fark ortaya çıkmış. 'Yukarıdan olanlar' köyü iç içe eş merkezli halkalar dizisi halinde, merkezinde bir grup halkayla bunun etrafında kümelenmiş uydu halkalar dizisi olarak çizmiş. Bu, toplumun üst sınıflar gözündeki 'muhafazakâr-birlikçi' imgeye karşılık geliyor olsa gerek. 'Aşağıdan olanlar' da köyü bir halka olarak çizmiş, fakat ortasından geçen bir çizgiyle açıkça iki uzlaşmaz yarıya bölünmüş olarak –bu da aşağı sınıflar gözündeki 'devrimci-uzlaşmaz' görünüme karşılık geliyor olmalı. Zizek bunu şöyle yorumluyor:

(...) tam da iki göreli algıya doğru [bu] yarılma bir sabite, -binaların nesnel, 'fiili' düzenlenişine değil, buna karşılık travmatik bir çekirdeğe, köyün sakinlerinin simgeleştirmeye, açıklamaya, 'içselleştirmeye,' terimlere dökmeye yeterli olmadıkları temeldeki bir uzlaşmazlığa- topluluğun uyumlu bir bütünlük oluşturacak şekilde kendisini dengelemesinden alıkoyan, toplumsal ilişkilerdeki bir dengesizliğe yönelik gizli bir gönderme olduğu anlamına geliyor (08).
Bu iddiaya göre, toplumsal nesnellik ya da bütünsellik hakkındaki anarşist düşüncenin sürdürülmesi olanaksızdır. Toplumsal temsil düzeyinde daima bu bütünselliğin simgesel tutarlılığının altını oyan bir uzlaşmazlık vardır. Toplumsal hakkındaki farklı bakış açıları ve çatışan yorumlar, sırf özneyi toplumun hakikatini kavramaktan alıkoyan ideolojik bir çarpıtmanın sonucu olarak görülemezler. Buradaki asıl önemli nokta, toplumsal yorumlardaki bu farkın -uzlaşmazlıkların bu mukayese edilemez alanının- bizzat toplumun hakikati olmasıdır. Başka bir deyişle, buradaki çarpıtma ideoloji düzeyinde değil, fakat bizzat toplumsal gerçeklik düzeyindedir.
cool Öznenin Belirlenemezliği. Nasıl ki toplumsalın kimliği belirsiz olarak görülebiliyorsa öznenin kimliği de aynı şekilde görülebilir. Bu birkaç farklı teorik yaklaşımdan kaynaklanır. Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi postyapısalcılar, öznelliği, sabit ve kararlı bir kimlik olarak değil, farkların çoğullaşmasına yol açan bir içkinlik ve oluş alanı olarak düşünmeye çalıştılar. Öznenin varsayılan birliği, diğer toplumsal kimlikler ve düzenlemelerle oluşturduğu heterojen bağlantılar yoluyla kararsızlaştırılır (09). Lacancı psikanalizde öznellik sorununa farklı bir yaklaşım bulunabilir. Burada öznenin kimliği, Jacqués Lacan'ın object petite a dediği şeyden -arzunun kayıp nesnesi- ötürü daima bir eksiklik ya da yokluktur. Kimlikteki bu eksiklik dışsal simgesel düzende de kayıtlıdır, özne bu simgesel düzen yoluyla kavranılır. Özne, dilin yapısıyla girdiği etkileşim yoluyla kendisini tanımaya çalışır; bununla beraber bu yapının kendisi de bir eksikliktir, zira kesin olan bir öğe -Gerçek- vardır ki simgeselleştirmeden kaçar (10). Bu iki yaklaşımda açık olan, öznenin bundan böyle tamamlanmış, tek parça, bir öz yoluyla sabitleştirilmiş kendine yeterli bir kimlik olarak görülemeyeceğidir -buna karşın olumsal ve kararsız bir kiimliğe sahiptir. Bu yüzden siyaset, artık tümüyle sabit kimliklere dair akılcı iddiaları ya da temeldeki bir insan özüne dair devrimci iddiayı esas alarak kurulamaz. Siyasal kimlikler daha ziyade belirsiz ve olumsaldır -ve bu kimliğin tam olarak nasıl tanımlanacağı hakkında farklı ve genellikle uzlaşmaz olan mücadeleler çokluğuna yol açabilir. Bu yaklaşım, öznelliği evrensel insan özünün, akılcı ve ahlakçı niteliklerin üzerinde temellendirilmiş olarak gören anarşist öznellik anlayışının soruşturulmasını ister (11).

C) Öznenin İktidarla Suç Ortaklığı. Öznenin statüsü, iktidar ve söylemle ilişkilerindeki sonuçları yoluyla daha da sorunlu hale gelmiştir. Bu, öznelliğin iktidar/bilgi pratikleri ve söylemsel rejimler tarafından çok sayıda inşa edilme yolunu gösteren Michel Foucault tarafından kapsamlı bir şekilde keşfedilmiş bir meseledir. Hakikaten, kendimizi, belirli nitelikler ve kapasitelerle kendini bilen bir özne olarak görme biçimimiz, çoğunlukla bizi baskı altına alan iktidar pratikleriyle suç ortaklığımıza dayanır. Bu, özerk, akılcı insan öznesi kavramıyla bu kavramın radikal bir özgürleşme siyasetindeki statüsünü kuşkulu hale getirir. Foucault'nun dediği gibi, "bizim için tanımlanan, bizleri özgür olmaya davet eden insan, kendisinden çok daha derinde bulunan bir tâbi oluşun zaten kendi içindeki sonucudur. (12)" Bunun anarşizm açısından bir kaç büyük sonucu var. Birincisi, –anarşistlerin inandığı gibi- sahip olduğu doğal insani özü, iktidarın baskısı altında tutulan bir öznenin varlığından ziyade öznelliğin bu biçimi iktidarın bir sonucudur. Yani bu öznellik, kendisini baskı altındaki bir öze sahip olarak görecek şekilde üretilmektedir -öyle ki özgürleşmesiyle tahakkümün devamı birlikte gerçekleşir. İkincisi, anarşizmin merkezindeki bu evrensel insan öznesine ilişkin söylemsel figürün kendisi de, bireyin normalleştirilmesini ve kendisine uymayan öznellik biçimlerini dışlamayı hedefleyen bir tahakküm düzeneğidir. Hümanist insan figürünün gerçekte Tanrı imgesinin tersyüz edilmesi olduğunu, bireyi ve farkı yadsımakta ideolojik olarak aynı işi gördüğünü ortaya koyan Max Stirner, bu tahakkümün maskesini düşürmüştür.

D) Soykütükçü Tarih Görüşü: Burada, temeldeki bir yasanın açınımı olarak tarih görüşü, kopuşların, kırılmaların ve süreksizliklerin vurgulanması lehine reddedilir. Tarih, Hegel'in diyalektiğindeki gibi evrensel bir mantığın ifadesi olarak değil bir uzlaşmazlıklar, çokluklar dizisi olarak görülür. "Zamansız ve özsel bir sır" yoktur tarihte, fakat yalnızca, Foucault'nun dediği gibi, "tehlikeli tahakküm oyunları vardır. (13)" Foucault, Nietzsche'nin soykütük anlayışını, çatışmaların, uzlaşmazlıkların, tarihin peçesi ardındaki "söylenmemiş savaşım"ın maskesini düşürme projesi olarak görür. Soykütükçünün rolü, "kurumlar ve yasakoyucu görünüşü altındaki gerçek mücadelelerin, üzeri örtülmüş zafer ya da yenilgilerin, yasanın kuralları üzerindeki kurumuş kanın unutulmuş geçmişini uyandırmaktır. (14)" Öylece kabul ettiğimiz, ya da doğal ve kaçınılmaz olarak gördüğümüz kurumlar, yasalar ve pratiklerde, şiddetli mücadelelerin yoğunlaşması ve bastırılmış uzlaşmazlıklar bulunur. Örneğin Jacqués Derrida, Yasanın otoritesinin, itiraf edilmemiş şiddet tavrının (jestinin) kurumlaşmasına dayandığını göstermiştir. Yasa, onu önceden var eden bir şeyin üzerinde temellenmelidir, ve bu yüzden de temeli tanım gereği yasadışıdır. Yasanın varlığının sırrı, bundan ötürü bir tür itiraf edilmemiş yasadışılıktır, Yasanın gövdesini var eden ve artık kendi simgesel yapısı içinde gizli kalan bir kökensel suç ya da şiddet eylemidir (15). Başka bir deyişle, toplumsal ve siyasal kurumlarla kimliklerin, doğal kökenlere değil siyasal -yani, uzlaşmaz- kökenlere sahip oldukllarını görmek gerekir. Bu siyasal kökenler, psikanalitik anlamda bastırılmışlardır -yani, bütünüyle ortadan kaldırılmak yerine 'başka bir yere yerleştirilmişlerdir,' ve bu kurumların anlamlarıyla söylemler birbirleriyle rekabet ettikleri her seferinde daima yeniden canlandırılabilirler (16). Anarşizm bir yandan siyasal otoriteye yönelik bu yapısökümcü bağlanmayı paylaşsa da -mesela, devlete dair toplumsal sözleşme teorisini reddetmiştir- yine de diyalektik tarih görüşünü onaylar. Toplumsal ve siyasal gelişim, akla uygun bir toplumsal öz ile değişmez doğa ve tarih yasalarının açınımı tarafından belirlenmiş olarak düşünülür. Sorun şu ki eğer bu değişmez yasalar devrimci mücadelenin koşullarını belirliyorsa, o zaman siyasal olanı olumsal ve belirsiz olarak görmek için çok az sebep kalır. Üstelik, soykütük eleştirisi 'doğal' kurumlara ve ilişkilere kadar da genişletilebilir, halbuki anarşistler, siyasal iktidar düzeninin muhalifi olarak görülür. Çünkü soykütük, tarihi, temsiller çatışması ve kuvvetler uzlaşmazlığı olarak görür, ki burada iktidar ilişkileri kaçınılmazdır, bu her kimliği, yapıyı ya da kurumu kararsız hale getirir –bir devrim sonrası anarşist toplumda var olabileceklerin bile.

Postyapısalcılık/söylem çözümlemesinin bu başlıca dört sorunsalı, bu nedenle anarşist teori için temel sonuçlara sahiptir: eğer anarşizm günümüzde teorik olarak etkili olacaksa, eğer günümüz siyasal mücadelelerine ve kimliklerine tümüyle bağlanacaksa, o halde içinde ifadesini bulduğu Aydınlanmacı hümanist çerçeveden –onun özcü söylemlerinden, toplumsal ilişkilere dair pozitivist kavrayışından ve diyalektik tarih görüşünden- kaçınmalıdır. Bunun yerine, tarihin olumsallığını, kimliğin belirsizliğini, toplumsal ve siyasal ilişkilerin uzlaşmaz niteliğini tümüyle savunmalıdır. Başka bir deyişle, anarşizm, siyasal boyutun, içerdiği mantıksal sonuçlarından bağımsız olduğuna dair kendi iç görülerini takip etmeli -ve siyasalı, diyalektik uzlaşmaya ve toplumsal uyuma dair hiçbir güvencenin bulunmadığı, kurucu öğelerinin belirsizlik, olumsallık ve uzlaşmazlık olduğu açık bir alan şeklinde görmelidir.
 

Saul Newman

17.10.2004 20:18:38
Post-modern anarşizm kavramı bana anarşizme soyunmakta teredüt edenlerin ama anarşizmin etrafında yarattığı havaya da içi gidenlerin can simidi gibi geldi bana,öldürücü uzlaşma darbesi.A,tabi,belki yazılar çok uzundu,ben bir şeyleri kaçırdım,olabilir.

17.10.2004 20:23:23
Yok buz bence hiçbirşey kaçırmamışsın... Wink  

20.10.2004 23:24:50
kredi kartım yok mail order yönetemiyle yapabilirmiyim bu yolculuğu..
  yada anşizan bi tarla Abi param yok köşeye kadar bırakırmısın desem canın sağolsun dermisiniz...

deniz 21.10.2004 08:54:07
ikisinin kesişti bir kesişim kümesi olsa da, anarşizm ve postmodernizm farklı kavramlar ve alanlardır.

aralarındaki çelişkiye dikkat çekmeye çalışmayı görüyorum kuzeyin sözlerinde.

ben hep derim. anarşizm anarşizmdir. önüne bi montaj getirdiğimizde aynı alanın içinde kalmak mümkün olmaz.

bir insan hem postmodern hem (kısmi) anarşist olabilir. ama postmodern anarşist olamaz.

...

yalnız bir hata yapıyoruz gibime de geliyor.
post-anarşizm ve postmodern anarşizm kavramları aynı şeyler mi?

çünkü postmodernizm modernizmle ilintili bir kavram iken
post-anarşizm anarşizm ile ilintili olur.
bu durumda postmoder kavramını  anarşizmden ayrıca değerlendirmek doğru olmaz mı ?

21.10.2004 19:47:46
Sende olmasan boşlukla konuştuğumu sanıcam valla..

deniz 21.10.2004 19:49:13
anlıyoruz birbimizi (dear) Smiley

21.10.2004 19:57:33
yok konun muhatıbıda bi gelse daha mutlu olcam.. bilsem bu kadar yüklenmezdim..bak adamıda kaçırdım istemeden..s ervra kötülük mü yapıyorum acaba..

21.10.2004 20:47:04
Alıntı
Post-modern anarşizm kavramı bana anarşizme soyunmakta teredüt edenlerin ama anarşizmin etrafında yarattığı havaya da içi gidenlerin can simidi gibi geldi bana,öldürücü uzlaşma darbesi.A,tabi,belki yazılar çok uzundu,ben bir şeyleri kaçırdım,olabilir.
Sevgili buz,

aslında konuyu kendince oldukça iyi özetlemişsin...öncelikle post-modern düşüncenin yada post yapısalcı anarşist yöntemin karşısında olamdığımı belirteyim, üstelik çağdaş düşünce akımlarının anarşizmle bağlantılantırılması anarşist düşünceyi tazeler zenginleştirir, bu bakımdan post yapısalcı anarşizmi "anarşizmden liberal bir sapma" olarak gören düşüncenin karşısındayım.

Ne var ki anarşizmin kendisinin esasen tanımlamalarla bir problemi olduğuna inandığımdan anarşizmi bir tutucu ve açılımlara kapalı bir düşünce sistemi gibi yeni tanımlamalara tabi tutmak gerektiğine inanmıyorum. Yapılacak her tanımlama pratikte bir ihtiyaca cevap verecek temelde olursa yaşamla bağını koparmaz ve işlevsel olur. Söz gelimi anarşizm içindeki tartışmalarda ele alınan konuya bağlı olarak geçici saflaşmalar yaşanabilir ama sonuçta herkes anarşisttir.

Ayrıca anarşizm sadece teorik bir açılım bir yöntem ve felsefi bir duruş olmaktan öte bir eyleme ve yaşama biçimidir ki ben buna anarşinin ruhu diyorum. Bu ruhun değişik akademik tartışmalar tarafından rafine edilerek içini boşaltılmaya kalkışılması bana etik gelmiyor. Anarşinin hiyerarşiye karşı olma hali elitizme karşı olmayı da gerektirir. O bakımdan anarşizm kendini ortadan kaldırabiliecek kadar kendine karşı (devrimci) olabilme becerisine sahip iken ön yada sona getirelecek eklerle oluşacak tanımlamalardan umacağı bir şey olamaz düşüncesindeyim.

Post modern düşüncenin, post yapısalcı anarşizm tanımlamalarının ufuk acıcı olduğu  anarşist yönteme dair yeni olanaklar sunduğu kesin...ama bu anarşizmin bir teori olmaktan çok bir eyleme ve dünyada özgürlüğün fethini isteme pratiği olduğu gerçeğini değiştirmez.
 
Entellektüeller dünyayı kendi kavramlarıyla kurmayı severler, bunun tamamıyla zararlı olduğunu da düşünmüyorum...ne varki somut yaşam pratiği asla entellektüellerin kurguladıkları kadar karmaşık yada basit değildir...peki nedir diyeceksiniz...kendisidir hepsi bu...

 sağlıcakla,

 :maske:  

21.10.2004 21:07:18
Beni şu hep enidşelendirir ateş hırsızı,sendeki pürüz olarak görüleni kendi yönünden çözemeyen sana yanaşıp senden yola çıkarak çözmeye çalışabilir ve post ön eki genel olarak bir tür yumuşatıcı göreviyle hayatta karşılık bulur ve bazen esnediğinizde bulunduğunuz noktanın çok ötesine düşersiniz.Kendimce... Wink  

Narcotic 21.10.2004 23:31:27
Alıntı
kredi kartım yok mail order yönetemiyle yapabilirmiyim bu yolculuğu..
  yada anşizan bi tarla Abi param yok köşeye kadar bırakırmısın desem canın sağolsun dermisiniz...
Biri beni bekliyor heralde seni istediğin yere doğru götürüm, fakat gittiğim tek yön ; Ceheneme doğru ,


Geçelim Konuya post yapısal olark anarşizmi Bir önceki sayfada da yazdığım gibi,
Post modern düşüncelerin anarşizme yakınlığı sürekli olarak vurgulanmaktadır. Bu yapılırken kullanılan gerekçeler ise anarşizmin örgütsüzlüğü ve bireysel özgürlüğü ön plana çıkardığıdır ve bunlarında post modern eğilimlerle birebir örtüştüğüdür.

22.10.2004 08:35:33
Alıntı
Beni şu hep enidşelendirir ateş hırsızı,sendeki pürüz olarak görüleni kendi yönünden çözemeyen sana yanaşıp senden yola çıkarak çözmeye çalışabilir ve post ön eki genel olarak bir tür yumuşatıcı göreviyle hayatta karşılık bulur ve bazen esnediğinizde bulunduğunuz noktanın çok ötesine düşersiniz.Kendimce... Wink
Zaten ben de tam da bunu anlamıştım senin dediklerinden. Aşağıya aldığım alıntıda;
"Ayrıca anarşizm sadece teorik bir açılım bir yöntem ve felsefi bir duruş olmaktan öte bir eyleme ve yaşama biçimidir ki ben buna anarşinin ruhu diyorum. Bu ruhun değişik akademik tartışmalar tarafından rafine edilerek içini boşaltılmaya kalkışılması bana etik gelmiyor. Anarşinin hiyerarşiye karşı olma hali elitizme karşı olmayı da gerektirir. O bakımdan anarşizm kendini ortadan kaldırabiliecek kadar kendine karşı (devrimci) olabilme becerisine sahip iken ön yada sona getirelecek eklerle oluşacak tanımlamalardan umacağı bir şey olamaz düşüncesindeyim." derken aynı şeyi kastetmiştim aşağı yukarı....

 Wink

sağlıcakla,

 


Sayfa: [ 1 ]