SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: Diyanet

Sayfa: [ 1 ]

denge 02.06.2006 12:49:23
Türkiye'de Diyanet denince akla ilk gelen isimlerden biri Prof. Hayrettin Karaman'dır. Kendi ifadesiyle başkanlık teklifini üç kez geri çeviren Prof. Karaman, Diyanet'i uzun süre yöneten Dr. Tayyar Altıkulaç ve ekibiyle çok yakın ilişki içinde oldu, hatta bir iddiaya göre onların Diyanet'teki faaliyetlerinde tutturdukları İslam yorumu Prof. Karaman tarafından geliştirilmişti.
Türkiye'nin önde gelen İslam hukuku uzmanlarından olan Prof. Karaman, uzun yıllar görev yaptığı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevinden başörtüsü yasağı nedeniyle ayrıldı. Halen Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üyeliği yapan Prof. Karaman Yeni Şafak gazetesiyle Gerçek Hayat dergisinde yazıyor. Eserlerinden bazılarıysa şunlar: İslam Hukuk Tarihi, İslam'ın Işığında Günün Meseleleri (Üç cilt), Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar, İslamlaşma ve Önündeki Engeller, Laik Düzende Dini Yaşamak (Üç cilt), Türkiye ve İslam. Prof. Karaman Diyanet üzerine sorularımızı şöyle yanıtladı:


Diyanet nasıl bir proje olarak doğdu?

Karaman:
Benim açımdan değil, ama Cumhuriyet projesi kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu şekil ve statüde kurulması uygun ve tutarlı gibi gözüküyor. Osmanlı Devleti'nde Şeyhülislamlığa üç önemli fonksiyon bağlıydı. Bunlardan bir tanesi fetva, bir tanesi medreseler yani din eğitimi, sonuncusu da tarikatlar. Tabii evkafın denetimi de zaman zaman şeyhülislama bağlı olunca, daha sonraki (çağdaş) ifadeleri kullanacak olursak, ibadet yerlerinin yönetimi de şeyhülislama bağlı gözüküyor. Şimdi Cumhuriyet tarikatları kapatmış. Tevhid-i Tedrisat'ı çıkartmış, başka kurumların mektep açmalarını, eğitime ve öğretime müdahale etmelerini engellemiş. Geriye ne kalmış: Fetva. Daha sonra buna "halkın din yönünden aydınlatılması" diye biraz daha çağdaş bir ifade bulundu, ama şeyhülislamlığı karşılayan kurumda açık/eksik konular bırakılmış. Tarikatlar yok, eğitim öğretim yok; sonuçta geriye, ibadet yerlerinin yönetilmesi ve halkın din yönünden aydınlatılması kalmış. Cumhuriyet ne yapabilirdi? Cumhuriyet dini örgütlenme konusunu serbest bırakabilirdi. "Bu bir cemaat işi, beni ilgilendirmiyor, ben laikim, laik bir devletim, inananlar kendi teşkilatını kursunlar, kaynaklarını bulsunlar" diyebilirdi. Aslında bunların kaynakları da vardı. Bunu demedi. Niye demedi, hepimiz biliyoruz...
Bırakın dini örgütlenmeyi serbest bırakmayı, kendi elleriyle kurdukları partilere bile tahammül edemeyip onları kapattılar. Bugünküne benzer bir korku, bir paranoya vardı. O gün olana paranoya demeyebilirsiniz belki, çünkü çok sıcak, daha dumanı tutan bir dönüşüm var. Çok önemli, köklü bir dönüşüm söz konusu. Öyle bakıldığında aşırı da olsa bir korku var. Ama bugün olana aynı gözle bakmak mümkün değil. Bu tahlilim şu cümlenin açılımıdır: Cumhuriyet projesi açısından o gün için Diyanet'in bir devlet kurumu olarak kurulması ve dini hayatın bu kurum vasıtasıyla kontrol edilmesi, amacına uygun, Cumhuriyete yönelik tehlikeleri engellemeye uygun bir düzenlemedir. O günün şartlarında böyledir.

Bu proje başarıya ulaştı mı?


Karaman: Cumhuriyete halktan kopuk olarak geçildi, halka sorulmadı. Hedef demokratik cumhuriyet olmalı değil mi? Ama bu cumhura sorulmadan, tepeden yapılmış bir değişiklikti. Hatta tepedekiler arasında bile ihtilaf var. Hatta bir gün Kazım Karabekir geliyor "Yoksa siz cumhuriyet mi ilan etmek istiyorsunuz?" diye soruyor. Tepedeki bir grup diğerine galebe çalmak suretiyle ve halkı tamamen devre dışı bırakarak bu sistem getirilmiştir. Sistemin muhalifleri, haklı ya da haksız, hukukun dışına çıkılarak İstiklal Mahkemeleri ve idamlar yoluyla susturulmuş, geri kalan halk da korkutulmuştur. Bir de ona takaddüm eden harpleri düşünün; münevverlerdeki, halktaki yorgunluk ve bezginliği... II. Meşrutiyet'ten bu yana halk bir savaş içinde. Bu savaşlar insanları yormuş, yeni bir sistem oluşturulurken de insanlar korkutulmuş. Kanaat önderleri öldürülmüş, kanaat önderleri ikna edilmemiş, onlarla bir masa etrafında oturup konuşulmamış. Evet, başta takiyye olarak onlara yaklaşılmış, konuşulmuş. Memleketi kurtarmak söz konusu olduğunda, Samsun'a çıkıldığından itibaren her yerde bakın şeyhler var, alimler var, müftüler var. Ama bir tarihten itibaren, tırnak tuttuktan sonra bunlar tamamen dışlanmış. Şimdi sorunuzun cevabı böyle bir cebri kültür ve rejim değişiminin sancısız ve sağlıklı olması mümkün değildir. Yani biz siyaset biliminden ve sosyolojiden bunu öğreniyoruz.

Bugünkü Diyanet'i nasıl değerlendiriyorsunuz?

Karaman: Türkiye, bugün Diyanet'in kurulduğu yıllara nispetle, 1946 ve1950 yıllarından itibaren, ne kadar eksikliği olursa olsun çok partili demokrasiye doğru bir dönüşüm geçirmekte. Dünya ile ilişkilerimiz var, bloklar yıkıldı dünyada da çok önemli değişimler oldu. Artık cumhuriyetin ilk yıllarına ait birtakım kurumların, bunları bir elbise olarak kabul ederseniz, bugünkü bünyeye uymadıkları kesin. Problemin kökeni Türkiye'deki laiklik anlayışına bağlı. Bana sorarsanız başından itibaren radikal, müsamahasız bir laiklik anlayışı var ve bunun değiştiği kanaatinde değilim. Başörtüsü meselesini örnek olarak düşünürsek, başörtüsü meselesinin çıkışından en son Anayasa Mahkemesi'nin kararına kadar izlediği çizdiği takip edin görürsünüz ki katı laiklik anlayışı hiç değişmemiştir.

Diyanet İslamcılar tarafından da kabul edilen ve katkı sunulan bir kurum. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Karaman: İçinde bulunduğumuz şartlarda kötünün en iyisini tercih etmek akıl kârıdır ve İslam'a da aykırı değildir. Sizin kafanızda ideal bir devlet-din ilişkisi, ideal bir teşkilatlanma olabilir. Ama bunun mümkün olmadığını görürseniz o zaman gerçeğe dönersiniz ve ne var diye bakarsınız. Bakarsınız bir şey var. İyi tarafları da var, sağlıksız tarafları da. Memnun olanlar da var, olmayanlar da. Eğer siz ülkenizi seven bir münevverseniz, yöneticiyseniz hem teorik hem pratik çözüme doğru bir faaliyet başlatırsınız. Bir münevver olarak ya da bir akademisyen olarak oturur düşünür, yazarım "bunun doğrusu budur" derim. Derim de "en iyisi olmadıkça bunu yok sayıyorum" diyemem; bu saçma olur. Peki, bu durumda ne yapılması lazım? Cahil cühelanın, dini istismar edecek, ülkenin, halkın ve dolayısıyla Müslümanların da zararına olacak kişilerin ellerine geçmesindense aklı başında iyi niyetli insanların eline geçmesi ve amaca en yakın bir fonksiyona kavuşturulması için gayret edersiniz. Burada da ilgilileri üçe ayırmak lazım: Biri benim gibi kendisine birkaç defa Diyanet İşleri Başkanlığı teklif edilip kabul etmeyenler, ama kabul etmediği halde mevcut Diyanet'in yaptıklarını daha iyi yapması için dışarıdan destek verenler. İkincisi teklif edilirse, bir anlayış çerçevesinde hizmet ederim diyerek kabul edenler. Üçüncüsü de Diyanet İşleri Başkanı olmak için çalmadık kapı bırakmayanlar. Dolayısıyla tüm ilahiyatçıları da bir kaba koymamak lazım.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın siyasilerle olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Karaman: Cumhuriyet Diyaneti'ni Tayyar'dan (Altıkulaç) önce ve sonra diye ikiye ayırmak lazım. Başlangıçta, yani Atatürk hayattayken gelip geçmiş değerli birkaç başkan var. Onların şartları farklıydı, onları istisna ediyorum. Gelelim 1950 sonrasına. 1950 sonrasını da ikiye ayırmak lazım. Tayyar Bey öncesi pasif, yöneticilerle uyumlu bir Diyanet vardır. "Ortalıklarda fazla gözükmeyelim, bir şeyler yapmayalım, göze batarız" politikası takip ederlerdi. Siyasilerin söylediklerini emir telakki eder ve yerine getirirlerdi. Tayyar Bey'den sonra Diyanet'in fonksiyonları konusunda yeni atılımlar, önemli değişimler olmuştur. Tayyar Bey'e zamanında Halk Partili bir milletvekili tabanca çekmişti. Ötekilere sadece telefon çekiyorlardı. Bu çok önemli bir örnektir. Öncekilere telefon çekiliyordu, iş bitiyordu. Tayyar Bey'e tabanca çekildi, iş bitirilemedi.

Diyanet için nasıl bir model öneririsiniz?


Karaman:
Bütün gelişmiş demokratik ülkelerde laiklikle ilgili maddeler vardır, ama laiklik kelimesi ve tanımı yoktur. Aslolan din özgürlüğü ve devletin din karşısında tarafsızlığıdır. Bunu sağlayan maddeler konur, laik kelimesi konulur ya da konulmaz; onun için laik kelimesinde ısrar etmiyorum. Kitaba uygun bir demokrasi ve demokratik Türkiye olacaksa o zaman bugünkü haliyle şekliyle, devlete bağlı bir Diyanet olmaz. Bugünkü Diyanet ile devletin ilişkisinin değişmesi gerektiğini söylüyorum. Lakin olmazsa olmaz bir şartım var: Mesela "önce İmam Hatipleri kapatalım, Diyanet'i ayırıp cemaate bırakalım, demokrasinin ve din özgürlüğünün diğer şartlarını sonra yerine getiririz" yaklaşımına şiddetle karşıyım. Bu bir paket olmalı. Bu paket bütünüyle ele alınıp yürürlüğe koymak şartıyla hayata geçirilebilir. Bir geçiş dönemi öngörmek ve gerekli ön hazırlıkları yapmak, daha sonra değişecek olsa ile hukuki çerçeveyi belirlemek şartıyla, Diyanet'in mutlaka devletten ayrılmasını savunuyorum.

Diyanet'in özerkliği çok taraftar toplayan bir öneri. Özerklik konusuna nasıl yaklaşıyorsunuz?

Karaman: Özerkliğin içini iyi doldurmak lazım. Ben "devletten bağımsız" demeyi tercih ederim. Bir geçiş dönemi olarak özerk yapı öngörülebilir. Türkiye çok hızlı bir değişim sürecine girdi. AB süreci yaşanıyor. Fikriyat açısından değişimler söz konusu. Din özgürlüğü, laiklik anlayışımız, örgütlenme özgürlüğü, bunların tamamının tartışılması lazım. Bunlar hakikaten tarafsız, bilimsel ama aynı zamanda halkın ali menfaatlerine uygunluğunu göz önüne alarak -Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olamamaya dikkat ederek- ele alınmalıdır. Böyle bir çalışma ve düzenleme yapılırsa, bunun içinde Diyanet de halledilmiş olur. Bugün Türkiye için "Ben maaşları kestim, camiye karışmıyorum, verin maaşını, bulun imamınızı" denemez. Bunu kime söyleyeceksin? Muhatap kim? Önce bu muhatap oluşacak. Sosyologlar, ilahiyatçılar, siyaset bilimciler bir araya gelecekler, bu teşkilatın şemasını, esaslarını ortaya koyacaklar. En sağlıklı teşkilatlanma nasıl olacak? Bunu bulacaklar. Kabul edelim ki, biz şimdi Medine köyünde değil 70 milyonluk Türkiye'de yaşıyoruz. Hadi diyelim camiye gidip gelen 40 milyon insan var. Bu 40 milyon insan bir araya gelip bir teşkilat kurabilir mi? Hayır. Zorunlu olarak onların içinden sayılan insanların halka yardımcı olmaları gerekir. Bu nasıl olur? Finansmanı nasıl olur? Mesela benim bu konudaki ön şartım şudur: Bu ülkede vaktiyle şehir camilerinin, din okullarının tamamına ait vakıflar vardı. İlle de bunlar -olduğu gibi- geri verilsin demiyorum ama ben vakayı tespit ediyorum, böyleydi zamanında. Bu memlekette medrese yoktu, din mektebi yoktu, cami yoktu da bunları Cumhuriyet mi yaptı? Hayır, varılanı aldı, değiştirdi bu vakıfları da zapt etti. Devlet aldığını bir şekilde -başlangıç için- geri vermelidir.
Geçiş dönemi olarak bugünkü Diyanet bağımsız bir kurum olarak kalır ve bu düzenlemeleri yapar. Diyanet'in de bu düzenlemeleri yapmasına en uygun yönetici kadronun şu an işbaşında olduğunun düşünüyorum; "özellikle siyasetle ilgisi, bilimsellik, bilim adamının ahlakı ve bağımsızlığı açısından" bu böyledir. Çok da iyi bir dönemdir. Bu dönem bir geçiş dönemi olur, bunun finansmanı yavaş yavaş oluşturulur. Peki, daha ideal hale nasıl gelir? Seçimlerle gelir. Yani öyle maddeler koyarsınız ki beş-on sene sonra ihtiyaçlara göre yeni düzenlemeler yapılır. Her şey seçimle yenilenir. Seçmenleri sağlıklı belirlersiniz. Burada istismarlara yol açmayacak yöntemleri de oluşturmak lazım. Güzel, sağlam esaslar koyarsınız. İşte din hizmetlerini cemaate bırakmak bu demektir. Bu sistemle inananların Diyaneti kurulmuş olur.

Şimdi din özgürlüğünün tarikatları kapsadığı iki kere iki dört edercesine kesindir. Bu asla tartışılamaz. Tarikatlara müsaade etmemek laikliğe, din özgürlüğüne aykırıdır. Siz bir devletsiniz halkı ticarette, ekonomide, serbest bıraktınız. Bu tutum, bu serbestliği kötüye kullanan müteşebbislere, halka, ülkeye zarar verdikleri taktirde devlet tarafından müdahale edilmeyecek anlamına gelmez. Onun için daima devletin denetimi ve gözetimi diye bir tabir vardır. Bu denetim ve gözetim kavramımın içini nasıl doldurduğunuz da önemlidir. Birisi dini tanımlıyor, "benim tanımladığım din olacak" diyor. Dindarlığı tanımlıyor, "benim tanımladığım dindarlık olacak" diyor ve olup olmadığını da kontrol ediyor. Asla bunu kastetmiyorum. Laik devlet bunu yapamaz. Dini tanımlayacak olan dinin kendisi ve o dine tabi olanlardır. O tanımlamaya göre yaşama hakkı da onlara aittir. Eğer ülkeye, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar veriyorlarsa engellenirler, ama bu zararın tanımı da objektif olmak zorunda. Herkesin kabul edeceği, objektif, açık, kesin, vaki zararı kastediyorum, eğer bu varsa engellenir, denetim ve gözetim böyle işler.
Osmanlı'nın son zamanlarında Şeyhülislamlık bir yönetmelik çıkarmış, niye? Tarikat işleri laçkalaşmış, kötüye kullanılmış, her köşe başında menfaatçi bir şeyh türemiş insanları kandırmaya başlamış. Bu tip şeyhler bugün de mevcuttur, hatta daha da kötüleşmiş olarak. Keşke tarikatlar da serbest ve Diyanet'e bağlı olsaydı. Şeyhülislamlık gibi, Diyanet'in denetimi ve gözetimi altında olsaydı bu kadar dejenere olmazdı. Osmanlı da sonunda buraya gelmiş zaten, dediğim yönetmeliği çıkarmak zorunda kalmış. Tekkeyi, şeyhi, müridi, tasavvufu, tarikatı tarif etmişler ama şeyhülislamlık tarif etmiş, dikkatinizi çekerim; din âlimleri etmiş. Şeyhülislamlık etmiş, "Ben bundan sonra tüm tarikatlarda şu şartı arayacağım" demiş. Bu şartları nerelerden çıkarmış; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndan çıkarmamış Fransız laikliğinden ya da Amerika'nın din özgürlüğünden çıkarmamış. Tasavvufun tarihinden, özünden, yani o şeyin tabiatından çıkarmış. Hem tanımlaması, hem de tatbikatı sağlıklı olmuş. Dolayısıyla bugünkü statü devam ettiği sürece -bu değişmeli, ama bir süre de devam edecek görünüyor- mutlaka tarikatlar serbest bırakılmalı. Çünkü Türkiye'de tekke ve zaviyelerin seddi meselesi çok gülünçtür, çok komiktir. Daha doğrusu uygulamada komik hale gelmiştir. Her taraf onlarla dolu, her köşede bir tarikat var. Ben 1948 yılından beri, yani 54 yıldır din öğreniyorum, hâlâ okuyorum yaşım yetmişi geçti hâlâ günde saatlerce okuyorum, öğrenmeye çalışıyorum. Fakat beyni bir tarikat tarafından, sahte şeyh tarafından yıkanmış Müslüman beni dinlerken, "söylediklerim, yazdıklarım eğer şeyhinin dediğine uymazsa" sadece "Yazık sana ömrün boşa gitmiş" diyor. Tarikatları kapattık da ne oldu? Yok, olacak yerde dejenere olmadı mı? Halka zarar veriyor mu? Veriyor. Sağlıklı din hayatına zarar veriyor mu? Veriyor. Ama biz hâlâ kapalı tutmakta ısrar ediyoruz.

Diyanet ile cemaatler arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz?


Karaman: Türkiye'deki cemaatleri ikiye ayırmak gerekli: Diyanet'e karşı olan cemaatler ve Diyanet'e karşı olmayanlar. Vaktiyle çok sert bir şekilde Diyanet'e karşı olan iki cemaat vardı. Bunlardan bir tanesi bayağı yumuşadı. Bunların hem İHL'lerle hem ilahiyatlarla hem de Diyanet'le ilişkileri epey yumuşadı. Oldukça normal noktaya gelindi. İki kurumun da birbirine bakışında epey değişimler oldu. Geriye bir cemaat kalmıştı. Üstatlarının kitaplarına, özellikle İlmihal'ine, Diyanet'in olumsuz fetva vermesi nedeniyle bir husumet oluşmuştu, bu husumet devam etmekte. Onların da cemaat olarak çok güçlü olduklarını düşünmüyorum. Fethullah Hocanın talebeleri olsun başka Nurcu gruplar olsun Diyanet'le bir karşıtlık içinde değiller. Bunları nazar-ı itibara alırsak, bunlar bile kendi camialarına değil ama öteki camiaya meşruluklarını ispat ve ifade etmek durumunda kaldıklarında, "kerameti ve kıymeti kendinden menkul olma durumuna düşmemek" için Diyanet'i otorite olarak kullanıyorlar.
Yurtdışındaki Müslümanların örgütlenmeleri, hatta cami etrafındaki örgütlenmeler yüzde yüz olmasa bile büyük çapta bir örnek olarak hep gözümüzün önünde olmalı. Çünkü ortada yaşanmış bir gerçeklik var. Herkes biliyor orada neyin nasıl olduğunu. Bir de şunu söyleyeyim, bir zamanlar yine politikanın etkisiyle arada utanç duvarları vardı. Son zamanlarda ise birleşme fikirleri ortaya çıktı. Bunda o devletlerin bir temsilci arama ihtiyacı da rol oynadı kuşkusuz. Yurtdışında, başka cemaate ait camilere gidilmesinin bir cesaret meselesi olduğu zamanlar benim gözlemime göre geride kaldı.

Din görevlileri sizce çağın getirdiği donanım ve niteliklere sahipler mi?


Karaman: Türkiye'de öğretmen kalitesi konusunda sorunumuz var mı? Var. Öyleyse Diyanet'te niye olmasın? Diyanet bir başka Türkiye'de değil elbette. Türkiye'de din görevlilerinde genel olarak bir kalite problemi var. Türkiye'de her şeyin kalitesinin yükseltilmesi gerekli. Din görevlilerinin tamamının kalitesiz olduğunu söylemek, bu manada genelleme yapmak haksızlık olur. Diyanet personelinin çoğunluğu, içinde bulunduğumuz çağda bir caminin imam ve hatibinde bulunması gereken yetişmişlik düzeyi bakımından yeterli değil. Tayyar Bey sonrası Diyanet'te bunun telafisi için çok gayret edildi, hâlâ edilmektedir. Bir de İHL'ler ve İlahiyat Fakülteleri ister sağ, ister sol, ister İslamcı, ister laikçi olsun siyasilerin sultasından, müdahalesinden kurtarılmalılar. Türkiye'de tüm kesimler gibi din görevlileri de pencerelerini dünyaya açmak zorunda. Bunlar yapılmalı, lisans öğrenimiyle bu kolay değil. Lisans sonrasında ve görev başında alınacak önlemlerle bu kalite mutlaka iyileştirilmelidir.

Buna ek olarak Türkiye'de dindarların kalitesinin yükseldiği iddiasına katılıyor musunuz?

Karaman: Cumhuriyetin ilk yıllarından, 1950'ye kadar Türkiye'de din görevlisi kalitesi yani yeterliliği ve ona yüklenen vazife giderek daha büyük bir problem haline gelmişti. Bizim zamanımızda bizim babalarımız, "Arkamızdan bir fatiha okuyacak, cenaze namazımızı kıldıracak adam kalmıyor, bari sizi din adamı yapalım" diyorlardı. Yani talepler bu kadar mütevazı idi. Şimdi o noktadan bu yetersiz dediğiniz din görevlilerine gelindi. Bugün toplum itiyor, cemiyet itiyor, ister istemez sürüklüyor, uymayanı bir yana atıyor. Bütün mesele yukarıdan bu insanların yetiştirilmesini planlamak, projelendirmek. İnsan yetiştirmede kalite hedeflenirse, 20-30 yıl içerisinde istenilen kalite yakalanır. Ben bu değişimin kolay olacağını da düşünmüyorum.

Aleviliğin Diyanet'te temsil edilmesi tartışmalarına ilişkin ne diyorsunuz?

Karaman: Bugünkü statüde en sağlıklı çözüm olarak bir mezhepler dairesini öngörüyorum. Mezhepler dairesi iki tarafın da üzerinde uzlaşabileceği bir fonksiyonu icra edebilir. İki taraftan şunu kastediyorum: Birileri diyor ki "Biz de Müslümansız ama ben Şafiiyim, ben Hanefîyim, ben Aleviyim, Bektâşîyim, Mevlevîyim..Ben Müslümanım ama benim namaz, oruç, hac, zekât, haram, helal konusunda önemsediğim farklılıklar var. Ben buna göre farklı bir Müslümanlık yaşamak istiyorum. Hem de utanarak değil, yerin altında değil, göstere göstere, sen nasıl yaşıyorsan ben de onu yaşamak istiyorum memlekette". Ancak farklı Alevilik anlayışları var. Aralarında zaman zaman birbirlerine düşüyorlar. Aleviler adına biri konuşurken ben gülüyorum, gülümsüyorum. Çünkü o konuşurken ben tanıdıklarımı hatırlıyorum. Onların da Alevilik anlayışlarını bildiğim için kendi kendime gülüyorum. "Biz Aleviler" diyor. Yahu sen kaç Alevisin bir söyle, de ki, "Ben şu kadar Aleviyi temsil ediyorum, salahiyeti de şuradan alıyorum." Bu nedenle kurulacak dairede de bir anarşi olur. Hatta bir zamanlar bir 3 trilyon meselesi çıktı ortaya birbirlerini kıracaklardı neredeyse. Akide bakımından da, Aleviliğin İslam ile ilişkisi bakımında bugün tek bir Alevilik anlayışı yok. Alevilik mezhep mi, tarikat mı, yoksa bir kültür mü? Bu noktada ortak bir Alevi anlayışı yok. Onun için onlara Diyanet'te bir daire falan verilirse anarşi doğar, kendilerine de zarar verirler. İstismar da edilebilir ayrıca. Ben Çorum'da Alevilerin daha çok olduğu bir mahallede büyüdüm. Anamla onların anası, babamla onların babası, o çocuklarla ben nasıl yaşadığımı biliyorum. Yaşayarak biliyorum. Çorum'da Alevilerle Sünniler arasındaki ilişkiyi de biliyorum, kardeşçe idi, farklılıklar değil, benzerlikler ön planda idi, ama bir gün geldi Çorum ve Kahramanmaraş olayları çıktı. Bu insanlar birbirlerini öldürdü, evlerini yaktılar. Sonuçta mahalleler ayrılmak zorunda kaldı ben bunun asla doğal olduğunu kabul etmek istemiyorum. Kendiliğinden olduğunu kabul etmiyorum. Ben tek tip bir Alevilik tanınsın, "Alevilik budur, gerisini tanımayalım" demiyorum. Sadece vakıaya işaret ediyorum. Türkiye'de tek tip bir Alevilik anlayışı yok. Bir de hangi Alevilik anlayışı olursa olsun, otantik bir Alevilik anlayışı farklı olabilir. Böyle bir anlayışın tarihi vardır, kökeni vardır, kitabı vardır. Şimdi siz bir daire içinde bunları toplarsanız bunların bilimi oluşur, bazı önemli gerçeklerin altı çizilir, insanlar aydınlık içinde yürürler.. Ben öyle "Sen bizdensin gel"den bahsetmiyorum. Bunun en önemli faydası istismarı önlemek olabilir. Birileri de çıkıyor, İslam adına Tarikat adına, İslam'ın falan kolu adına fesatlar çeviriyor. Bu durum da önlenmiş olur.

Alevi örgütleri bir çatı altında toplanabilirler, toplanmayabilirler. Ayrı ayrı örgütlenirler ve hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüğüne dayalı özgürlüklerini kullanarak Aleviliklerini yaşarlar. Hz. Ali Halifeydi biliyorsunuz. İlk muhalefet onun zamanında Hariciler olarak ortaya çıktı. İlk gayrisünni mezhep diyebiliriz buna. Siyasi ama dini tarafları da var bunun. Halife sıfatıyla Hz. Ali, bir açıklamada bulundu:

"1. Bu hariciler ve bizi tanımayanlar isterlerse bizim mescitlerimize gelip bizimle ibadet edebilirler, istemezlerse etmezler.

2. Bizimle birlikte savaşa katılırlarsa bu savaşın sonucu zararsa zarar, kârsa kâr onlarla paylaşırız. Savaşa katılmazlarsa katılmazlar, mescide gelmezlerse gelmezler, kendi bölgelerinde mezheplerine, inançlarına göre yaşarlar, bize silah çekmedikleri sürece biz onlara dokunmayız."
Bu konuştuğumuz çok eskiden söylenmiş ama son derecede çağdaş bir söz. Yani ben ideali oluştururken hiç zorlanmıyorum. Dinden de taviz vermiyorum.

Cem evleri sizce ibadethane midir?


Karaman:
Ben Alevi muhitte büyümüş bir insanım, biliyorum, cem evi çok yenidir. Bizim zamanımızda hem köylerde, hem şehirlerde, Çorum'da olduğu gibi Anadolu'nun diğer yerlerinde de buna yakın olmalıdır, Alevilerin bizim din görevlisine denk gelen dedeleri vardı. Bunların gezgincileri, köy köy gezerlerdi. Bunlar bir köye gittiklerinde köyün bir odası, bir evi sırf onun için ayrılırdı, üzerine cem evi diye yazı yazılmış bir yer değildi. Aleviler orada toplanırlardı. Bunun adına dernek derlerdi. Cem evi kurumlaşmış değildi. Orada konuşulur, yenir, içilir, içki de alırlardı, saz çalınır, semah falan da yapılır, muhakeme edilir, küsler barıştırılır, ceza verilirdi. Bu şehirlerde de olurdu, Cem evi diye bir şey yoktu. Yoktu diyorum da, olmasın anlamında değil. Şimdi bu benim saydıklarım camide olur mu? Olmaz. Sünniler camide saz çaldırıp, içki içirmezler, imkânı yok. Bu tanımladığım Aleviliği yaşamak için bir mekâna ihtiyaç varsa bunun adını cem evi de koyarsın başka bir şey de koyabilirsin, böyle bir ev oluşturursun, ve bunları yaparsın. Ama doğrusu bu tam olarak mescidin, caminin alternatifi değildir, camiye alternatif olması zorlamadır. Buna bir başka delil de şudur: Benim memleketimde ve bildiğim Alevi muhitlerde bu derneğe giden Alevi kardeşlerimizin bir kısmı camiye de gelirdi. Şöyle de söyleyeyim, o dede gittikten sonra o mahal devamlı olarak Alevilerin ibadet ettikleri bir mahal değildi. O bakımdan cem evi biraz yeni, biraz yapay; belki de zorunluluktan doğdu. Şimdi aslında bundan sonranın dünyasında ben bir Sünni olarak cem evleri çoğalırsa cem evine gidebilmeliyim. İbadetlerine katılmam şart değil, ama gidebilmeliyim. İçki de içmeyeyim, öyle de bir ön şart olmasın, yani ben oturayım, türkülere eşlik edeyim. Karşılıklı gidip gelmeliyiz, onlar da istiyorlarsa camiye gidebilmeli, zaten gidiyorlar da! Bir de şunu ilave edeceğim: Cem evlerine müsaade ettiğinizde tarikatlara da müsaade etmeniz lazım. İlle de "cem evi eşittir tarikattır" da demiyorum, ama şöyle de bir geçmişi var bu işin: tekkeler varken Bektaşi tekkeleri de vardı. Bektaşi tekkeleri bazı zaman ve yerlerde büyük ölçüde bugünkü cem evlerinin gördüğü işi görüyordu. Bugün cem evleri çerçevesinde toplanan ve faaliyet yapanlar yanlarına Bektaşiler ile Mevlevîleri de alıyorlar; bunların tarikat olduğunda kimsenin şüphesi olamaz.

http://www.tesev.org.tr/etkinlik/diyanet_ek2.php

deniz 02.06.2006 13:01:43
laik bir ülkede din devletlerinde görülen dini otorite uygulamasının amacı nedir acaba ?

devlet dine müdahale derek bir çeşit dini bir misyon üstlenmiş olmuyor mu ?

Terra 02.06.2006 13:03:37

"Isınan hava genleşir."

Huh



13.09.2007 21:56:27
Diyanet kendi işine baksın misyonerlerbedeva incil dağıtıyorlar Diyanet ne yapıyor yan gelip yatıyor
sen sultanahmet kitap fuarını duydun mu duyduysan kaç kişi biliyor


Sayfa: [ 1 ]