|
||
| ''Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu'' Raporu 22-10-2004 BAŞBAKANLIK İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULU "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" Raporu Ekim 2004 (Çalışma Grubu üyelerince Temmuz 2003 toplantısında imzalanan raporun, 01 Ekim 2004 itibariyle güncelleştirilmiş ve Genel Kurulca kabul edilmiş biçiminin 22 Ekim 2004 tarihinde Başbakanlığa takdim edilmiş şeklidir) 1) DÜNYADA AZINLIK KAVRAMI VE TANIMI "Azınlık" kavramı dünyada 16. yüzyıldan bugüne kullanılmaktadır. Mutlakıyetçi krallık adı verilen yönetim biçimi kurulunca ve yaklaşık aynı zaman dilimi içinde dinsel azınlıklar ortaya çıkınca (Katolik krallıklarda Protestanlar, Protestan krallıklarda Katolikler) bu azınlıkların karşılıklı olarak korunması gerekmiş ve ancak o zaman azınlık kavramı ortaya çıkmıştır. 1789'dan sonra dinsel azınlıkların yanına bir de ulusal azınlık kavramı eklenecektir. Avrupa devletleri bu azınlıkları korumayı kendi içlerinde hallettikten sonra kendi dışlarına dönmüşler ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrimüslimleri koruma ve bu sayede de Osmanlı'ya müdahale etme çabalarına girişmişlerdir. Sonuçta Avrupa ülkeleri birbirleriyle çatışmaya başlamışlar, böylece ortaya "Şark Meselesi" (Doğu Sorunu) çıkmıştır. Bu uluslararası koruma çabaları önce tek taraflı koruma fermanları (ör. 1598 Nant Fermanı) ve ikili antlaşmalar (ör. 1699 Karlofça Antlaşması) biçiminde başlamış, 19. yüzyılda çok taraflı antlaşmalar (ör. 1856 Paris Antlaşması) evresine geçmiş ve nihayet 1920'de Milletler Cemiyeti'nin kurulmasıyla "uluslararası örgüt güvencesinde azınlık koruması" dönemi açılmıştır. Dünya şu anda da bu evrededir ve uluslararası azınlık koruma mekanizması Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT gibi kuruluşların şemsiyesi altında yürümektedir. 2) TÜRKİYE'DE AZINLIK KAVRAMI, TANIMI, KÜLTÜREL HAKLAR Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan'da bunların üçünü de kabul etmemiş ve yalnızca gayrimüslim yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirmiştir. Bununla birlikte, aradan yaklaşık seksen yıl geçmiş olduğu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük gelişme gösterdiği için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik, 1990'dan sonra azınlık hakları hem mekân hem de nitelik olarak daha da genişlemiş ve güçlenmiştir. Bu sıkıntılar yalnızca Lozan'ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleşmelere getirdiği bir tür rezervle (çekince, ihtirazi kayıt) daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu "Yorum Beyanı"na göre, Türkiye, Lozan'ın yanı sıra 1982 Anayasasının kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözleşmelerde getirilen hakların Lozan'da kabul edilenler dışındakilere de getirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir. Türkiye'nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz: 1) Türkiye'nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eğilimlere gitgide ters düşmektedir. BM İnsan Hakları Komitesinin 1990'lardaki yorumundan sonra eğilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eğer "etnik, dilsel, dinsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan" gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönündedir. Fakat, bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer. Burada hemen belirtelim ki Avrupa Birliği'nin, Türkiye'den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaşlara eşit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır. 2) Türkiye Lozan'ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye'nin bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir. Bir kere, gayrimüslimlere getirilmiş olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diğer gayrimüslimlere (ör. Süryaniler için madde 40'daki eğitim hakkı) tanınmamaktadır, hem de Lozan Kesim III'ün bu gayrimüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiği haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir. Birinci duruma örnek olarak, basında "1936 Beyannamesi" olarak ünlenen uygulama, ikinci duruma ise Lozan'ın 39/4 maddesi gösterilebilir. Bu madde, "bütün TC yurttaşları"na, "dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma" hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası, resmî dairelerdir. Bu konuda, örneğin radyo ve TV'lerde kimse istediği dilde yayın yapamadığı için 03 Ağustos 2002'de Üçüncü Uyum Paketi çıkartılmış, ama o da uygulanamadığı için bir de 30 Temmuz 2003'te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiştir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiştir. Oysa, örneğin Lozan 39/4 uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği ve Türkiye'yi boşu boşuna meşgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliğinden sona erecektir. Böyle bir durum, Türkiye'nin dört açıdan çok işine yarayacaktır: 1) Türkiye'nin, çok yakın bir gelecekte, zaten bir yararını görmediği "Yorum Beyanı"ndan vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. Bunu AB zoruyla değil, kendi iradesiyle yapması ulusal egemenlik kavramı açısından çok önemlidir ve bu da kendi kurucu antlaşması Lozan'ın hükümlerini uygulamasıyla olacaktır. 2) Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir. Buna geçişte yeni ve tartışmalı yasalar çıkarmakla uğraşmak yerine, Lozan'ın zaten en az anayasa değerinde olan hükümlerinin uygulandığı gerekçesini ileri sürmek devlet için büyük kolaylık sağlayacaktır. 3) Türkiye'de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaşlara mümkün olduğu kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde "tüm TC yurttaşları"ndan söz etmektedir. 4) Türkiye'de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede "birlik ve beraberlik" açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü "zorunlu yurttaş"lardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir. İnsanları mutlu ederek onları "gönüllü yurttaş"lar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır. 3) TÜRKİYE'DE İLGİLİ MEVZUAT VE UYGULAMA Türkiye'de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır. Bunun temel kaynağı, Anayasa'nın 3/1 maddesidir: "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir". Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat "milletin bölünmez bütünlüğü" kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli alt-kimliklerin inkârı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır. Bu "yabancı" oluş durumu uluslararası insan hakları alanında şöyle somutlaşmaktadır: Hakların sınırlandırılmasında kullanılan ölçütlerde "milli güvenlik" ve "toprak bütünlüğü" vardır ama, "milletin bütünlüğü" yoktur. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kendi önüne getirilen davalarda, "ülkede azınlıklar bulunduğunu ileri sürme"nin milli güvenlik nedeniyle engellenemeyeceğini belirterek ihlal kararı vermektedir Diğer yandan, "[Türkiye Devletinin] Dili Türkçedir" ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmî dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmî dili kullanmanın yanı sıra, ülkede çeşitli diller konuşurlar ve bu dillerde yayın yaparlar. Nitekim, 1961 Anayasasındaki ifade: "Resmî dil Türkçedir" biçimindedir (md.3). Anayasa'nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan "devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü" ilkesi, "azınlık yaratmak" adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye'deki mevzuat, "alt-kimliklerin tanınması" halinde bu bütünlüğün bozulmak istendiğini varsaymaya ve dolayısıyla bunu yapanları "bölücülük/yıkıcılık"la suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır. Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi önemli yasalarda "etnik ve dilsel farklılıklara dayanan azınlıkların var olduğunu ileri sürmek yoluyla azınlık yaratmak" şiddetle cezalandırılmaktadır. Anayasa böyle olunca, kimi yasa ve yönetmeliklerde, "Türk" teriminin Atatürk tarafından algılanmış biçimine hiç de benzemeyen hükümler getirilebilmektedir. Örneğin 28 Aralık 1988'de çıkartılan ve 1991'e kadar uygulanan "Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği", hangi kategorilerin sabotaj yapabileceklerini sıralarken, gayrimüslim TC vatandaşlarını da "Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar" diyerek bu kategoriye katmıştır. "Yabancılar tarafından açılmış özel okullar"a "Türk müdür başyardımcısı" atanmasına ilişkin olan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 24/1 maddesi, Türk yurttaşı olan azınlıkların okullarına da uygulanmaktadır. Üstelik, md.24/1 bu başyardımcının "Türk asıllı ve TC uyruklu" olacağını söylemektedir ve bu hüküm halen yürürlüktedir. 1940'lara kadar gayrimüslim yurttaşların "ecanip" (yabancılar) defterine kaydedilmiş olması, 1942 Varlık Vergisinin yasada bulunmayan bir "G" (gayrimüslim) cetveli uygulayarak bu yurttaşlardan Müslümanlara oranla çok daha fazla vergi almış bulunması, 1950'lere kadar askerî okullara ve hatta sivil kurumlara kabul edilmenin "TC tebaasından ve Türk ırkından olmak" şartına bağlı kılınması, bütün bunlar yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bugün de TSK, Dışişleri, Emniyet, MİT başta olmak üzere, üniversiteler dışında gayrimüslim memura rastlanmaz. Bu örnekler "Türk" teriminin ırk ve hatta din bağlamındaki kullanımını yansıttıkları için, 21. Yüzyıl eşiğinde Türkiye'yi uluslararası planda layık olduğu yere ulaşmaktan ciddi biçimde alıkoyan ve içte de ulusal birliği zedeleyen uygulamalardır. 4) TÜRKİYE'DE İLGİLİ MAHKEME İÇTİHATLARI Anayasa Mahkemesi ve Siyasal Parti Kapatma Kararları Böyle bir mevzuat karşısında, Anayasa Mahkemesi'nin sık sık parti kapatma kararları aldığına rastlanmaktadır. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi'nin, yorum yaparken, hukukun kimi temel kavramlarını gözardı ettiği ve dolayısıyla Türkiye'deki demokrasinin daha da zedelenmesine yol açtığı da doğrudur. Örneğin Mahkeme, Haziran 1994 DEP kapatma kararında "Sınırsız hakları sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsız" olduğunu söylerken, "negatif/bireysel hak" (bütün yurttaşlara verilen eşitlik hakları) ile "pozitif/grupsal hak" (yalnızca dezavantajlı yurttaşlara verilen artı haklar) ayrımını bilmezden gelmiştir. Ayrıca, Mahkeme'nin bu ifadesi, çoğunluğa mensup yurttaşları birinci sınıf, azınlığa mensup yurttaşları ise ikinci sınıf addeder niteliktedir. Anayasa Mahkemesi örneğin TEP kapatma kararında, önce farklı kimliklerin varlığından söz etmenin mümkün olduğunu söylemiş, ama hemen arkasından farklı kimlikler bulunduğunu söylemenin "zamanla bütünden kopma eğilimine" gireceğini ekleyerek eski tutumunu sürdürmüştür (TEP kapatma kararı, E:1979/1, K:1980/1). Bu tutum, Türkiye'de farklı etnik, dinsel, kültürel vs. kökenden kişilerin varlığının tanınmasının, devletin parçalanmasına yol açacağı korkusundan kaynaklanmaktadır. Yargıtay'ın ve Danıştay'ın İlgili Kararları Türkiye'deki kimi yurttaşlar ne yazık ki "yabancı" olarak algılanmaktadır. Fakat, halk arasında böyle bir yanlışın yapılmasının yanı sıra, "1936 Beyannamesi" adıyla tanınan gayrimüslim vakıfları sorununda verdiği kararlarla Yargıtay'ın da bu ciddi yanlışa düştüğü (ve hatta bu yanlışta ısrar ettiği) görülmüştür. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1974 yılında verdiği kararda "...yabancıların Türkiye'de mal edinmeleri yasaklanmış olup..." demek suretiyle, bir gayrimüslim Türk kuruluşu olan Balıklı Rum Hastanesi Vakfı'nın mal edinemeyeceğine karar vermiştir. Savunma avukatlarının bu yanlışlığı belirtmeleri üzerine aynı Kurul bu sefer "Davalı mülhak vakfın Türk vatandaşları tarafından kurulmuş olmasına karşın onama kararında `yabancıların Türkiye'de taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan yasalardan söz edilmesi' bir yanılgı sonucudur" demiş ve ilave etmiştir: "[Bu nedenle o tümcenin] düzeltme yoluyla ilamdan çıkartılmasına, bunun dışında... düzeltme isteğinin reddine..." (HGK E:1971/2-820, K:1974/505, 08.05.1974).. Yani, Yargıtay yanlışta ısrarlıdır. Fakat böyle yanlışlar millet kavramına çok zarar verici ve Türkiye'yi uluslararası ortamda küçük düşürücü niteliktedir. Bu "1936 Beyannamesi" konusu 02 Ocak 2003'te çıkartılan Dördüncü AB Uyum Paketi'ne sokularak düzeltilmişse de, uygulamada haksızlık bugün de olduğu gibi devam etmektedir. Nitekim 19 Haziran 2003'te çıkartılan Altıncı Uyum Paketi'nde aynı husus yinelenmek zorunda kalınmıştır. Uygulamada ise henüz sonuç alınabilmiş değildir. Son olarak, 1936 Beyannamesi kaldırıldığı halde, Surp Haç Ermeni Lisesi Vakfı'na Hazine'nin Şubat 2003'te açtığı davada iddialarını "İçişleri Bakanlığı Azınlık Tali Komisyonu" kararına dayandırmış olması, tek kelimeyle vahim bir durumu yansıtmaktadır. Türkiye'de dinleri çoğunluktan farklı olan yurttaşların malları söz konusu olduğunda, devlet şemasında bulunmayan böyle bir Tali Komisyon devreye girmektedir ki, etnik ve dinsel ayrımcılık konusunda bundan daha dorukta bir örnek vermek herhalde zordur. İdari yargıya gelince, İstanbul 2 Numaralı İdare Mahkemesi bir Rum Ortodoks yurttaşımız hakkında "Yabancı uyruklu TC vatandaşı" terimini kullanmıştır (E:1995/1271, K:1996/552, 17.04.1996). Dahası, İdare Mahkemesi kararının temel dayanağı olan bu çok ilginç terim Danıştay'ın 12. Dairesinin dikkatine sunulduğunda, temyiz nedeni sayılmamış ve mahkemenin kararı oybirliğiyle onaylanmıştır (E:1997/2217, K:1997/4256, 24.12.1997). 5) TÜRKİYE'DEKİ DURUMUN TEMELLERİ İncelediğimiz bu azınlıklar konusunun Türkiye'de çok dar ve çok yanlış bir açıdan ele alındığı açıktır. Bu açının temel direkleri şöyle özetlenebilir: 1) Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan'ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır. 2) Azınlığın farklı kimliğinin kabulü ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise devletin bileceği iştir. 3) Demokrasi anlamına gelen "iç self-determinasyon" ile parçalanma anlamına gelen "dış self-determinasyon" aynı şey sanılmakta ve sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet toprağının parçalanması aynı şey sayılmaktadır. 4) Millet konusunda teklik ile birlik aynı şey sayılmakta/sanılmakta ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğunun farkına varılmamaktadır. 5) Bir millet olarak Türklerden söz ederken, "Türk" teriminin aynı zamanda bir etnik (hatta, dinsel) grup anlamına geldiği görülmemektedir. Bu durumların ortaya çıkmasının, biri kuramsal diğeri de tarihsel/siyasal olmak üzere iki temeli vardır. Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti'nde Alt-Üst Kimlik İlişkisi Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt-kimlikleri (çeşitli etnik, dinsel, vs. grupları) olduğu gibi miras almıştır. Fakat İmparatorluk'daki üst- kimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) "Osmanlı" iken, Türkiye Cumhuriyeti'nde "Türk" olarak belirlenmiştir. Bu üst-kimlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eğilimindedir. Ör. "Yurt dışındaki soydaşlarımız" dendiği zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. Diğer yandan "Türk" sayılabilmek için ayrıca "Müslüman" olmak gerektiği, gayrimüslim yurttaşlarımıza "Türk" değil "Vatandaş" denmesinden de bellidir. Türkiye'de hiç kimse örneğin bir Rum veya Musevi yurttaştan söz ettiği zaman "Türk" dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaştan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına ilişkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiştir. Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt-kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst-kimlik "Türkiyeli" olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen "toprak" esasına dayandığı ve "kan" esasını tamamen dışladığı için bütün alt- kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı. Bu konuda, 82 Anayasasının vatandaşlık tanımı, Atatürk'ün 1924 Anayasasının tanımından çok daha dardır. 24 Anayasası, "Türkiye Ahalisi" terimini kullanmıştır. Bu terim, yalnızca üzerinde yaşanan toprağa gönderme yaptığına değindiğimiz "Türkiyeli" biçimindeki üst- kimliği çağrıştırmaktadır. Bu üst-kimlik, eskiden özdeş sayılan "milliyet" (belli bir etnik kökene mensubiyet) ile "vatandaşlık" (bireyin devletle hukuksal ilişkisi) kavramlarını ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele almayı sağlayacak ve bu toprakta yaşayan bütün alt-kimlikleri istisnasız kucaklayacaktır. Böylece "Gönüllü" vatandaşlardan oluşacak ulusun, devletini çok daha büyük bir istekle benimseyeceğine hiçbir kuşku yoktur. Tarihsel ve Siyasal Neden: Sevr Sendromu 1990'ların başında Türkiye'nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir "Sevr Sendromu"nun yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir "paranoya" haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz'de bir Pontus Devleti'nin kurulacağından, Dönmelerin Türkiye'yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesinin İstanbul'da bir tür Vatikan devleti kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler. Bu türden bir atmosfer, Türkiye'deki en masum kimlik taleplerini bile Türkiye'nin parçalanmak istendiği biçimde yorumlamakta ve anında bastırmak istemektedir. Bu durum, aynı zamanda, büyük Batılı ülkelerin müdahalesini de davet etmektedir, çünkü Türkiye'nin AB'ye girebilmek için kendi imzasıyla rıza gösterdiği demokrasiye aykırılık oluşturmaktadır. Kendi yurdunda böyle bir paranoyayla demokrasiyi geciktirmek, Türkiye'ye hizmet değildir. Özellikle Kürtçe'nin kullanılması konusunda getirilmek istenen reformlar söz konusu olduğunda, hemen Türkiye'nin parçalanacağından söz edilmekte, bunun terörü canlandıracağı söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havası içinde engellenmek istenmektedir. Oysa, bunu yapanlar, reformlar engellendiği takdirde kimi çevrelerin terörü tekrar tek alternatif olarak algılamaya sürüklenebileceğini görmemektedirler. Bununla birlikte, AB'ye hazırlık süreci, Türkiye'deki azınlık hakları ve kültürel haklar konusunu çok olumlu bir sürece sokmuştur. Bu süreç, 1920 ve 30'larda Kemalizm'in ülkeyi çağdaşlaştırmak için "yukarıdan devrim"le yaptığı hukuk reformlarının doğrudan devamı niteliğindedir. Nasıl bu yıllarda Kemalist yukarıdan devrime aşağıdan yukarıya şiddetli tepkiler ("irtica") gelmişse, bugün de bu Uyum Paketlerine tepki gelmektedir. Bu "Sevr Paranoyası"nın beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir. SONUÇ Yıllarca çok farklı kültürlerin barındığı Anadolu coğrafyası, kültürel ve tarihsel zenginliklerin de beşiğidir. Osmanlı döneminde ümmet anlayışıyla birçok kimliği bünyesinde barındıran dönemin ardından Türkiye'de tek kültürlü homojen bir ulus oluşturma yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30'larda çok doğal olan bu tutum, bizzat Atatürk'ün "Muasır Medeniyet" tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün Muasır Medeniyet 1920 ve 30'ların Avrupası değil, 2000'lerin Avrupasıdır. Artık, vatandaşlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çağdaş Avrupa'daki çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal modelin örnek alınması zorunludur. Buna göre özgür, bağımsız, yaratıcı yetenekleri ile kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. AB Uyum Yasalarıyla parça parça yapılmak istenen bu tanımlama, a- Bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı, b- Ekonomik ve toplumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı, c- Devlete katılma hakkı, d- Kültürel çoğulculuk hakkı ilkelerinin, yasalarımızın tümünün taranması sonucu hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu ilkelerin uygulanması anlamında: 1) Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerinin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır. 2) Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim gibi) güvence altına alınmalıdır. 3) Merkezî yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini esas alacak bir biçimde şeffaflaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir. 4) İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası sözleşmeler ve temel belgeler, özellikle de Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bundan sonra, artık uluslararası sözleşmelere Türkiye'deki alt kimliklerin inkarı anlamına gelecek çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir. |
||
|
||
| Lozan'ın 39/4'üncü maddesi: "Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır." |
||
|
||
| Özel Eğitim Kurumları ve Vakıflar Yasası Lozan Antlaşması ve Mütekabiliyet: Özü: Mütekabiliyet kuralı azınlıklara uygulanamaz. Lozan Antlaşmasında azınlıklarla ilgili olarak mütekabiliyet kuralı yoktur. Mütekabiliyet (réciprocité/ reciprocity): Mütekabiliyet ya da günümüz Türkçesiyle karşılıklılık kuralı, devletlerarası ya da uluslar arası sözleşmelerde yer alan temel kurallardan biridir. Kuralın asıl amacı, eski deyimle ahde vefayı yani sözleşmeye bağlılık ve uymayı (Pacta Sun Serventa) sağlamaktır.(1) Amaç, bir devletin karşı devlete ve karşı devletin vatandaşlarına sağladığı yararların, karşı devletin de kendisine ve kendi vatandaşlarına sağlaması ve bu yararları garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle de genel olarak, ülkelerin yerleşme, çalışma, mülk edinme gibi konularda kanunlarında karşılıklılık ilkesine yer verilir. Örneğin bir ülke bir başka ülke vatandaşlarının kendi ülkesinde mülk edinmesine izin veriyorsa, karşılıklılık kuralı gereği karşı devletten de aynı avantajın kendi vatandaşlarına sağlanmasını ister. Elbette devletler isterlerse herhangi bir ülkenin vatandaşına karşılıklılık kuralına uymadan da avantaj sağlayabilirler. Karşılıklılık ilkesi pozitif uygulamalara neden olabileceği gibi negatif uygulamalar da neden olabilir. Örneğin ABD, ABD’de yaşayan İran vatandaşlarının para ve mallarını dondurduğu zaman, İran da, İran da yaşayan ABD uyruklu kişilerin para ve mallarını dondurabilir. Demek ki, karşılıklılık kuralı devletlerin birbirlerine ve devletlerin kendi vatandaşlarına karşılıklı olarak tanıdığı, gereğinde karşılıklı olarak kaldırılabilen avantaj ve haklardır. Özetle karşılıklılık kuralı sadece bir ülkede yaşayan yabancı uyruklu kişilere uygulanabilir. Hiçbir koşulda mütekabiliyet azınlık hakları için uygulanamaz. Uluslararası hukuk da, azınlıklar konusunda mütekabiliyeti kabul etmez. Bir devletin azınlık haklarını çiğnemesi, karşılıklılık ilkesine dayanarak bir başka devlete de kendi azınlıklarının haklarını çiğneme hakkı vermesi ne hukuken ne de vicdanen kabul edilebilir. Örneğin Yunanistan, tüm hukuki kuralları çiğneyerek, Azınlık okullarını kapatıp, mallarına el koyarsa, aynı şeyi Türkiye’nin yapması kabul edilebilir mi? Türkiye de aynı hatayı yaparsa, bu durumda bir değil iki suçlu devletten söz edilir. Devletlerarası antlaşmaların hukukunu düzenleyen, 1969 tarihli “Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi”nin , “Bir antlaşmanın ihlal edilmesi sonucu sona erdirilmesi veya yürürlüğünün askıya alınması” ile ilgili 60. maddesinin 5. paragrafında bu konuda hüküm yer almaktadır. Devletlerarası antlaşmaların, çeşitli nedenlerle sona erdirilmesi ya da yürürlüğünün askıya alınması halinde dahi, himaye edilen kişilere (azınlıklara) karşı herhangi bir misilleme şeklini yasaklayan hükümlerin yürürlükte kalacağı açıkça belirtilmiştir. (2). Ayrıca çağdaş insan hakları hukukunda, sadece azınlıklarla ilgili pozitif haklar için değil, insan hakları hukuku kapsamındaki temel haklar için de karşılıklılık kuralı geçerli değildir. İnsan hakları ile ilgili belgelerde karşılıklılık kuralı yer almaz. Örneğin, Almanya, Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarının din ve vicdan özgürlüğüne karşı bir haksızlık yaparak camileri kapatmaya ve din ve vicdan özgürlüğünü engellemeye kalksa, bu durum Türkiye’ye Türkiye’deki Alman kiliselerini kapatma hakkı vermez. Bir yanlış başka bir yanlışla giderilemez. Türkiye doğal olarak bütün uluslar arası kuruluşlarda gerekli girişimleri yapar, haksızlığın giderilmesini ister. Ancak aynı haksızlığı yaparsa Türkiye de suçlu olur. Kaldı ki, hem çağdaş ülkelerin anayasaları hem de insan haklarıyla ilgili tüm sözleşmelerin en temel kuralı eşitlik ilkesidir. T.C. Anayasasının 10. maddesinde de eşitlik ilkesi yer almaktadır.(3) Bu ilke gereğince devlet vatandaşlarına eşit davranmak ve azınlıklara da çoğunluğa verdiği tüm negatif hakları vermek zorundadır. Sonuç olarak, azınlık haklarıyla ilgili olarak mütekabiliyet kuralından söz edilemez. Lozan Antlaşması: Lozan Antlaşması’nın metninde bir tek maddede ve bir defa mütekabiliyet sözü geçer o maddenin de azınlık haklarıyla ilgisi yoktur. Doğrudan doğruya devletlerarası uygulamadır(4). Nitekim İsmet İnönü 23 Ağustos 1923 tarihinde TBMM’nde yaptığı konuşmada da sadece Yerleşme Şartları ile ilgili diğer devletlerle yapılan anlaşmada mütekabiliyetten söz eder. “Arkadaşlar! Bundan sonra İkamet ve salahiyet hakkında bir Mukavelenamemiz vardır. Bu mukavelename, bizimle imza eden devletlerle ilk yaptığımız mukavelenamedir. Yedi sene müddetle yapılmıştır ve tamamen mütekabiliyet esasına müstenittir.” Dr. Rıza Nur, TBMM gizli toplantısında, 45. madde ile ilgili olarak, “ O madde mucibince işbu fasıl ahkâmıyla tarafımızdan teslim edilen hukuk Yunanistan tarafından ekalliyetler hakkında teslim edilmiştir. Kendi arazisi dâhilinde bulunan Müslümanlar hakkında kabul edilmiştir. Bütün bu hukuk beynelmilel olmakla Yunanistan(5) da kabul etmiştir” demektedir. Eğer azınlık haklarıyla ilgili mütekabiliyet kuralı olsaydı, hem İnönü hem de Rıza Nur’un bundan da söz etmeleri gerekirdi. Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili 45. maddesinin mütekabiliyet ile ilgili olduğu ileri sürülmektedir. Bu çok ciddi yanlış bir hukuki değerlendirmedir. Lozan Antlaşmasının 45. maddesi şöyledir: “Madde 45.-Bu kesimdeki hükümlerle Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanımış olduğu haklar, Yunanistan tarafından kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlık için de tanınmıştır.” Görüldüğü gibi burada mütekabiliyet ya da aynı anlama gelecek bir söz yoktur. Bilindiği gibi herhangi bir antlaşmada mütekabiliyet koşulu varsa bu yoruma meydan vermeyecek şekilde açıkça belirtilir. Çünkü amaç, antlaşma koşullarına karşılıklı olarak bağlılık ve anlaşma hükümlerinin uygulanmasıdır. Buradan mütekabiliyet sonucu çıkarmak, hukuki deyimle yasaya ek yapmak olur. Bu maddede her iki ülkeye bir görev vermekte, Türkiye’nin Gayrimüslim azınlığa vereceği hakların, Yunanistan tarafında da orada yaşayan Müslüman halka vermesi istenmektedir. Buradan mütekabiliyet sonucu çıkararak, hele Yunanistan’ın oradaki Müslüman azınlığa yaptığı haksızlıkların, Türkiye tarafından da bütün azınlıklara uygulanmasını istemek çok önemli bir yanlış, çok büyük bir hukuksuzluk olur. Yunanistan Lozan Antlaşması ve diğer uluslar arası sözleşmelere uymayarak haksızlık yapıyorsa, yapılacak şey bütün ilgili uluslar arası kurumlarda ve Lozan’a taraftar olan ülkeler nezdinde Yunanistan’ı suçlamak ve Müslüman azınlığın haklarını almasını sağlamaktır. Yoksa buradaki azınlıklara aynı haksızlıkları yapmak, -iki yanlış bir doğru etmeyeceğine göre- çok büyük bir hukuki hata olacaktır. ”Lozan'ın işlerine gelen kısmını yüceltiyorlar, gelmeyen kısmını ihlal ediyorlar. Üstelik bu kişilerin bunu yaparken dayandıkları Lozan md. 45 ... bir karşılıklılık maddesi değildir. Bir "paralel yükümlülük" maddesidir ve Yunanistan'a yükümlülük getirir. Yani, bu iki ülkeden biri yükümlülüğünü yerine getirmezse, öteki bunu bahane ederek getirmezlik edemez.” (6) Müslüman mı Türk mü? Özü: Lozan Antlaşması, Türk delegasyonun ısrarlı talepleri sonucu Türkiye’de sadece Gayrimüslimlere, Yunanistan’da ise sadece Müslümanlara azınlık haklarını tanımıştır. Millet, din ve dil azınlığını kabul edilmemiştir. Dr. Rıza Nur anılarında konuyu şöyle anlatıyor: Frenkler bizde ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike Aleyhimize olunca şu adamlar ne derin ne iyi düşünüyorlar. Irk tabili ile Çerkez, Abaza, Boşnak ve Kürt ilh... yi Rum ve Ermeni’nin yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan iki milyon Kızılbaş’ı da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi atacaklar. Bu taksimi işittiğim zaman tüylerim ürperdi. Kıllarım sanki birer kazık oldu. Bileklerimi sıvadım. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım. Pek müşkülat ile fakat kaldırdım. Bunun dersi: Vatanımızda başka ırkta, başka dilde, başka dinde adam bırakmamak en esaslı, en adil, en hayati iştir” (7) Lozan Antlaşması’nın azınlıkların korunmasıyla ilgili maddelerine (37–45) Türkiye’deki azınlıklardan Gayrimüslim ekalliyetler, yani Müslüman olmayan azınlıklar olarak söz edilir. Yine bu maddelerde Yunanistan’daki azınlıktan da Müslüman azınlık olarak söz edilmektedir. Yani Antlaşmaya göre Yunanistan’da bir Türk azınlıktan değil bir Müslüman azınlıktan söz edilmektedir. Antlaşmanın hiçbir maddesinde Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıktan söz edilmez. Daha ilginci sadece Gayrimüslim azınlıkların tanınması isteğinin tamamen Türk delegasyonundan gelmesidir. Bilinmeyen bir nedenle ve ciddi bir yanlış yapılarak Rum, Ermeni ve Yahudileri tanınan azınlık hakları, Süryani, Keldani ve diğer Hıristiyan azınlıklara tanınmamaktadır. Sonuç olarak Lozan’da tanınan haklar Gayrimüslimlere tanınan haklardır. Gerekirse okulların kapısına da örneğin Gayrimüslim Okulu ya da Gayrimüslim Ermeni Okulu yazılabilir. Ayrıca din ve köken sormanın ayırımcılık gibi görüldüğü çağımızda, devletin onayı gerekmeden isteyen Gayrimüslim azınlığın, kendini hangi gruba ait görüyorsa o okulda okumasına izin vermesi gerekir. Birçok ülkede nüfus cüzdanlarında din hanesi kaldırılmıştır. Türkiye’de de din hanesinin kaldırılması beklenmektedir. Bu duruma göre azınlık okullarında kayıtta denetime son verilmeli, ben Ermeni’yim diyen herkes okul tarafından kabul edilmek koşuluyla Ermeni okuluna, ben Rum’um diyen herkes Rum okuluna alınmalıdır. Azınlık okullarına aynı etnik kökenden Türkiye vatandaşı olmayan kişilerin alınması da Lozan’a aykırılık teşkil etmez. Nitekim Heybeliada Ruhban Okulu 1960’lı yıllara kadar Cumhuriyet döneminde daima yabancı öğrenci almıştır. Bu konuda ne üretilen komplo teorileri ne de Sevr paranoyaları gerçekle bağdaşmaktadır. Devlet okulları nasıl yabancı öğrenci alabiliyorsa, azınlık okulları da eşitlik ilkesi gereği yabancı öğrenci alabilir. Azınlık Vakıflarının Gayrimenkul Edinmesi: Özü: Türkiye’deki azınlıkların tümü T.C. vatandaşıdır ve bir cemaat vakfına yönetici seçilmek ya da yönetici seçmek için ilk şart T.C. vatandaşı olmaktır. Türkiye’deki azınlık vakıfları, Cumhuriyetin kuruluşundan 1974 yılına kadar, hem Atatürk, hem İnönü, hem Menderes, hem Demirel ve hem de Ecevit döneminde bağış ya da satın alma yoluyla gayrimenkul edinmişlerdir. Cemaat Vakıflarının, Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıflarla aynı koşullarda bağış ya da satın alma yoluyla gayrimenkul edinmeleri gerekir. Lozan Antlaşması’nın 39. Maddesi, Anayasamızda da yer alan eşitlik ilkesiyle ilgilidir ve Azınlıkların da Müslüman Türk halkının yararlandığı tüm medeni ve siyasi haklardan yararlanacağını ve kanun önünde eşit olacağını belirtir. (8) |
||
|
||
| Yine Lozan Antlaşmasının 42. maddesinin son fıkrası diğer kurumlara sağlanan her türlü kolaylığın Cemaat vakıflarına da sağlanacağını açıkça belirtmektedir. (9) Türk Medeni Kanunu’nun 48.Maddesinin ilk fıkrası, bir tüzel kişi (hükmi şahıs) olan vakıfların taşınmaz mal satın alma dahil, gerçek kişilerin yaradılışı gereği sahip olduğu haklar dışındaki bütün haklara sahip olduğunu belirtmektedir.(10) Bu maddeye göre, cemaat vakıflarının da diğer tüzel kişiler gibi taşınmaz mal edinmeye yetkilidirler. Cemaat Vakıfları da tüzel kişiliğe sahiptirler ve diğer vakıflar gibi gayrimenkul edinebilirler. Eşitlik ilkesi hem Lozan antlaşmasında hem de Anayasada ve hem de Türkiye’nin taraf olduğu pek çok uluslar arası sözleşmede açıkça yer almaktadır. Bu ilkeye göre, Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıflar hangi şartlarla gayrimenkul edinebiliyorlarsa, Cemaat vakıflarını da aynı şartlarda gayrimenkul edinmesi gerektiği açıktır. Cemaat Vakıfları, Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıflarla eşdeğer statüye kavuşturulması bir haksızlığın giderilmesidir. Aslında Cumhuriyet döneminde 1974 yılına kadar bütün cemaat vakıfları, diğer vakıflar gibi bağış ya da satın alma yoluyla gayrimenkul edinmişlerdir. Bu konuda ne yargının ne de yürütmenin bir itirazı görülmüştür. 1974 yılında Yargıtay Genel Kurulunun, TC vatandaşı azınlıkları yabancı kabul ederek verdiği bu kararın hukuka aykırı olduğu Türk bilim adamları tarafından da kabul edilmektedir. Cemaat Vakıfları, Medeni Kanununu yayınlanmasından önce kurulmuş, yöneticileri ve yararlananları T.C. vatandaşı olan azınlık vakıflarıdır. Bütün vakıflara eşit haklar verilmesi, hem Anayasa’nın 10. maddesinde, Lozan Antlaşmasının 39 ve 42. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine, hem 90. maddedeki “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmüne uygundur. Çünkü tüm milletlerarası sözleşmelerde eşitlik ilkesi geçerlidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, Cumhuriyetin kurucularının Lozan Antlaşmasına ya da Vakıflar Kanununa aykırı bir uygulamayı kabul ettikleri, yani kanunsuzluğa göz yumdukları, en azından görevlerini ihmal ettikleri ileri sürülemeyeceğine göre, bu hükümetlerin söz konusu yasaları aynı şekilde yorumlamadıkları ortadadır. Cemaat Vakıflarından alınan gayrimenkullerin iadesi ve tazminat ödenmesi: Özü: 1974 Yılında Yargıtay Genel Kurulunun aldığı haksız karara dayanarak, üçüncü şahıslara iade edilen ya da milli emlak ve benzeri devlet kurumlarının eline geçen gayrimenkullerin iadesi, iadesi mümkün olmayan gayrimenkuller için ise ilgili vakıflara tazminat ödenmesi gerekir. 1974 yılından sonra, karara göre cemaat vakıflarının 1936 yılından sonra hangi yolla olursa olsun edindikleri gayrimenkuller ya satıcı ve bağışlayıcılarına bedelsiz olarak geri verilmiş ya da resmi kurumlar adına tescil edilmiştir. Bu açık haksızlık 2002 yılında yasada yapılan değişiklikle durdurulmuş olmakla birlikte, ne devletin elinde bulunan gayrimenkuller iade edilmiş, ne de üçüncü şahıslara verilen ya da satılan gayrimenkuller için bir tazminat ödenmiştir. Türkiye bir hukuk devletidir. Doğal olarak haksızlıkları giderecek güç ve iradeye de sahiptir. Bu nedenle Türkiye bir hukuk devleti, bir büyük çağdaş devlet olmanın gereğini yerine getirerek, devletin elinde bulunan gayrimenkulleri ilgili cemaat vakıflarına iade etmeli, devletin elinde olmayan gayrimenkuller için ise söz konusu vakıflara en azından gayrimenkulün vergi değeri kadar hakkaniyete uygun bir tazminat ödenmelidir. Ruhban Okulu: Özü: Heybeliada Ruhban Okulu Cumhuriyet döneminde 1971 yılına kadar açık kalmış, yabancı uyruklu öğrenci kabul etmiş ve bütün dünya Ortodokslarına din adamı yetiştirmiştir. Okulun yeniden eğitime başlatması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. “1971’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) emriyle kapatılan HRO (Heybeliada Ruhban Okulu), Rum azınlığın tek ruhban yetiştiren okuluydu. Bu tarihten beri Rum cemaati ruhbanını Türkiye’de yetiştirememektedir. Aslında ruhban yetiştirememe sorunu, HRO üzerinden tartışılmakla birlikte, Türkiye’nin Gayrimüslimlerinin genel sorunudur.” (11) “1932–37 arası, okul 65 öğrenci ile üçü Türk olmak üzere 15 öğretmene sahiptir. 1949’da tümü TC vatandaşı 16 öğrenci; 1962’de 11’i TC vatandaşı 81 öğrenci; 1963’te 12’si TC vatandaşı 76 öğrencisi vardır... “1932–37 arası, okul 65 öğrenci ile üçü Türk olmak üzere 15 öğretmene sahiptir. 1949’da tümü TC vatandaşı 16 öğrenci; 1962’de 11’i TC vatandaşı 81 öğrenci; 1963’te 12’si TC vatandaşı 76 öğrencisi vardır...(12). “Sonuç olarak; 1-HRO’nun kapatılma işlemi, Lozan Antlaşması’na aykırılık oluşturmaktadır. 2-Anayasa Mahkemesi’nin bazı maddelerini iptal ettiği 625 sayılı yasanın, HRO ile bir ilgisi yoktur. ... 3- Rum Patrikhanesi, HRO’yu eski statüsüyle de olsa açmak istemektedir. Bu formül, okulun bir “Patriklik semineri” olarak anlaşılması ve MEB çerçevesinde daha önce olduğu gibi “özel okul” statüsü verilerek, bakanlık denetiminde işlemesiyle uygulanabilir. Cumhuriyet döneminde 1971’e kadar zaten bu statüyle işlemiş olması, tekrar açılmasında bir engel olmadığının da kanıtıdır. Bu durumda diplomasının Türkiye’deki genel eğitim kurumlarının muadili olarak tanınıp tanınmaması ayrıca tartışılabilir. Ruhban yetiştirmeyi amaçlayan her iki öneri de meşru olup, siyasî irade tarafından kolayca karşılanabilecek taleplerdir.(13) Sonuç olarak, Yunanistan’da ya da Romanya’da görev yapacak olan bir din adamının Türk Milli Eğitiminin denetiminde, Türk dilini ve kültürünü öğrenmesi olsa olsa Türkiye’ye yarar sağlar. Yine Gagavuzlar gibi Türk unsurların din adamları da bu okuldan yetiştirilebilmesi de bir avantaj olarak görülebilir. Azınlık Okullarında Müdür Yardımcıları: Özü: Yabancı okullar gibi, azınlık okullarına da Türk asıllı müdür yardımcısı atanması hukuki bir hata, kabul edilemez bir ayrımcılıktır. Bilindiği gibi yabancı okullara, yabancı okul müdürleri Türkçe bilmedikleri için Türk müdür yardımcısı atanmaktadır. Bu uygulama Cumhuriyetin kuruluşundan beri düzenli olarak sürdürülmüştür. Yanılmıyorsam 1960’lı yıllarda bilinmeyen ya da bilinen nedenlerle azınlık okullarına da Türk müdür yardımcısı atanmasına başlanmıştır. Daha kötüsü azınlık okullarına müdür yardımcısı olmak için sadece Türk olmak koşuluyla yetinilmemiş, tüm ulusal ve ulusla arası yasa ve sözleşmelere aykırı olarak azınlık okullarında müdür yardımcılarının Türk asıllı olması şartı aranmıştır. Bu ciddi bir hukuki yanlış, bir ayrımcılık ve ırkçılığı çağrıştıran bir uygulamadır. Bilindiği gibi Anayasaya göre (Madde 66) Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Bu duruma göre bütün öğretmen ve yöneticileri Türk olan bir okula, Türk müdür yardımcısı atanmasının anlamsızlığı açıktır. Bu nedenle bu uygulamaya son verilmelidir. Yabancı müdürler için konulan Türk müdür yardımcılığı, azınlık okullarına uygulanamaz. Herkesin Türk olduğu bir okula Türk müdür yardımcısı atamak ciddi bir çelişkidir. 24 Eylül 2006 -------------------------------------------------------------------------------- 1. http://www.bianet.org/2005/07/25/64378.htm 2 “Madde 60. 5.- 1–3.paragraflar insani nitelikteki antlaşmalarda yer alıp kişilerin korunmasıyla ilgili hükümlere bilhassa bu gibi antlaşmalarla himaye edilen kişilere karşı herhangi bir misilleme şeklini yasaklayan hükümlere uygulanmaz.” 3 “Madde 10.-Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.” 4 Bölüm I –Yerleşme Şartları- Madde 1.- İşbu Bölümdeki hükümlerden her birinin Türkiye'de öteki Bağıtlı Devletlerin uyruklarına ve ortaklıklarına [şirketlerine] uygulanması, işbu Devletlerin ülkelerinde Türk uyruklarına ve ortaklıklarına tam bir karşılıklı işlem [mütekabiliyet, réciprocité] uygulanması şartına bağlıdır. Bu Devletlerden biri, kanunları yüzünden ya da başka bir nedenle, söz konusu hükümlerden herhangi biri için karşılıklı işlemde bulunmayı reddedecek olursa, bu Devletin uyrukları ve ortaklıkları da Türkiye'de ayni hükümden yararlanamayacaklardır. İşbu Maddenin uygulanmasında, dominyon’lar, sömürgeler ve Bağıtlı Devletlerin koruması altına konmuş ülkeler, tek tek, bağıtlı ülkeler (pays contractants) gibi sayılacaktır. 5 Dr. Rıza Nur-Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları- Boğaziçi Yayınları 1992- Sayfa 310 6 http://www.bianet.org/2005/07/25/64378.htm 7 Dr. Rıza Nur-Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları- Boğaziçi Yayınları 1992- Sayfa 103 8 39.Maddenin ilk fıkrası şöyledir: “Madde 39.-Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, Müslümanların yaralandıkları ayni yurttaşlık ( medeni hukuk ) ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye'nin oturan herkes din ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacaklardır. Din, inanç ya da mezhep farkı, hiçbir Türk vatandaşının yurttaşlık haklarıyla (medeni haklar) siyasal haklarından yaralanmasına ve özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükselme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışmasına, sanayi ile uğraşmasına engel olmayacaktır.” 9 42. Maddenin son fıkrasında ise, “...Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder. Ayni azınlıkların hali hazırda Türkiye'de bulunan vakıflarına dini ve hayır kurumlarına her türlü kolaylık sağlanacak ve izin verilecektir. Ve Türk Hükümeti yeni dini kurum ve hayır kurumu kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan, hiç birini esirgemeyecektir.” 10 “Madde 48.- (Eski Medeni Kanun madde 46) Tüzel Kişiler, cins, yaş, hısımlık gibi yaradılışı gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehildirler.” 11 www.tesev.org.tr/etkinlik/ruhbanokulu_17mart2006.pdf Elçin Macar-Mehmet Ali Gökçeaçtı 12 www.tesev.org. tr/etkinlik/ruhbanokulu_17mart2006.pdf 13 www.tesev.org.tr/etkinlik/ruhbanokulu_17mart2006.pdf Murat Bebiroglu |
||