|
||
| GÖĞE BAKMA DURAĞI İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Durma göğe bakalım |
||
|
||
| DENGE Sizin alınız al inandım Sizin morunuz mor inandım Tanrınız büyük amenna Şiiriniz adamakıllı şiir Dumanı da caba Bütün ağaçlarla uyuşmuşum Kalabalık ha olmuş ha olmamış Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum Ama sokaklar şöyleymiş Ağaçlar böyleymiş Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız Aşkım da değişebilir gerçeklerim de Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı Yangelmişim diz boyu sulara Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum Hiçbirinizle dövüşemem Benim bir gizli bildiğim var Sizin alınız al inandım Morunuz mor inandım Ben tam kendime göre Ben tam dünyaya göre Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız |
||
|
||
| ISLAK ÇELTİK benim bir sevincim var yüzün artık akşam bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam ey Çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam |
||
|
||
| SENFONİ Önce sesin gelir aklima Çaresiz kaldikca hep seni düşünürüm Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli Sonra cumartesi günleri gelir Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak. Kırk kere söyledim bir daha söylerim Savaşta ve barışta karada ve denizde Düşkünlükte ve esenlikte Zamanımız apayrı bize göre Yanyana olduk mu elele Aç kalsak ağlamayız biliyorum. İçim güvercinleri okşamış gibi rahat Sen yanımdayken ister istemez Geniş meydanlarda akşam üstleri Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar Sen yanımdayken ister istemez Uzak ırmakları hatırlıyorum. Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum. |
||
|
||
| GEYİKLİ GECE Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak Bir yandan toprağı sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden "Geyikli gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı" İster istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli Hiçbir şey umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin karanlığında Aldatıldığımız önemli değildi yoksa Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında Büyük otellerin önünde garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli gecede uyurduk "Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür yanında ben" Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak şarabı kendim için içiyorum "Halbuki geyikli gece ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye geçiyorum" Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum. ÖTEYİ BERİYİ OMUZLUYORUM Ağaçlar yanımdaydı tralalla Deniz yüz mil ötede,tralalla Şehirler çarpa çarpa büyüyordu. Eskiden hiç bir şey bilmezdim.tralalla Bir kadın iki kadın elli iki kadın Bi beya iki beyaz elli iki beyaz Bir iyi bir güzeldi gökyüzünde Gökyüzünde tralalla Duramaz oldum durduğum yerde Bir kaşıntı bir kaşıntı tıralalla Karanlığımı yitirdim. Akçaburgazlı Yekta'nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm. Beni kapıdan karşılayıp ağırlarlardı. Sofralarına konuk ederlerdi. Onlar iki kişiydi ben birdim. Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Kapılarını kapım bellemiştim. Evlerinde oturacak yerim vardı. Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm. Evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı. Tahtadan yapılmıştı. Beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim. Birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular. Birinin adı Gülbeyaz'dı, o kadındı, öbürünün adı Sinan'dı, o erkekti. Ben otuzunda Yekta'ydım, Akçaburgazlıyım, oradan geldim, Herkes bir yerlidir çünkü, Ben, Yekta bunu pek hoş buluyordum. Sonra az ışıklı odalarına çıkardık. Bana yeniden -hoş geldin Yekta, bizi sevindirdin senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz- derlerdi. Serin örtülü minderlere oturmak için ayakta dururduk. Beklerdik, Perdeleri beyaz nakışlı olurdu. Halıları bütün odanın döşemesini usulca mor mor örterdi. Patlıcan örnekleri ve turuncu güneşler vardı üstünde. Birden hepimizin aklına o denizler gelirdi. Ayakta durmayı istemezdik. Serin örtülü minderlere otururduk. Bana -serin örtülü minderlerimizin üstüne otur- derlerdi. Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Evlerinde oturacak yerim vardı. Tütün sunarlardı. Bir dinlenme zamanı kadar birbirimizi duyardık. Alışmak için zorluk çekmezdik. Çünkü karşıt yerlerimiz kalmamıştı bilirdik. Girintilerimiz çıkıntılarımız uygundu. Sussak da ses çıkarmazdık. Karanlık her yere girerdi. Çünkü her yerde gece olur, Ben, Yekta bunu pek hoş buluyordum. Karanlık, serin örtülü minderleri sarmalayan az ışıklılığı altedemezdi. Çünkü biz öyle bellemiştik. Halı da az ışıklı kalırdı, onun güneşleri, patlıcanları da, minderlerin serinliği de. Az ışık, bizim, yani onların ve benim, Yekta'nın, kaçtığımız yer değildi. Birbirimizin ışıktan kaçıracak yerlerimiz yoktu. Az ışıkta da çok ışıkta da değişmezdik. Hep tıpkı kalırdık. Orda buluşmayı severdik yalnız. Sarı bir kuşları vardı. Adına kanarya derlerdi. Küçük bir kafeste odayı doldururdu. «Ama ben onların ölümlü, yanılgan insan, Geçen ve bir daha geri gelmeyen bir rüzgâr olduklarını unuttum. » Çünkü unutmak bana göreydi. Çünkü ben de ölümlüydüm. Ben, Yekta, bunu pek hoş buluyordum. Bu unutmak değildi, içinde olmaktı onun. Önceleri daha iyi mi idi, bilmiyorum. Gidip geldiğim, Durulduğum koyu geceler vardı. Yıkık değildim. Yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim. Gaz lâmbaları yakardık, Ensiz çalgılar çalardık geceye. Tekliğimiz ayışığına boğulur giderdi. Teker teker üçer kişi olurduk. Öyle de iyiydi. Ben ona, Gülbeyaz kadına, eski yalnızlığımı söylerdim. Ben söyledikçe eskirdi, Uzaklaşırdı. Onunla. Gülbeyaz'la bakışır ısınırdık. Sonra yanılgan insanlığım başladı. Birinde üç gece dört gündüz orada, evde kaldım. Üç gece dört gündüz Sinan'ın yatağında kaldım. Gülbeyaz'la Allanın emri olduk. Ne o beni kandırmıştı, Ne ben onu baştan çıkarmıştım. İkimiz de bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. Bir noksanlığı vardı sanıyorduk bütün olanların belki. Ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik. Sinan uzaktaydı. Sinan çemberimizin dışındaydı. Sonra ne bulduk. Süregeldikçe kutsal gibi, Kesildikçe kirli, utandırıcı. Ama utancından kaçmayı biliyorduk. Kutsal gibiliği üç gece dört gündüz kurtlar gibi bizi kovaladı. Sonunda öyle bulduk. Utandırıcılığı öbür insanlardan değildi. Karşılaştırmadan değildi. Birdenbire kendi boşluğundandı, Gelip geçen avutuculuğundandı. Beklemesi vardı. Kanaryayı görmek ayaklarımızı dolaştırıyordu. Minderler serin değildi artık. Ben, Yekta, bunu pek hoş bulmuyordum. Ama dördüncü gecenin yalnız sabahında yine, O, Gülbeyaz Benim ilk aklıma gelendi. O kıyıdaki denizlerin mavişiydi artık. Önce ve birden değişen dağlar oldu. İstemek ve vermek başlamıştı çünkü. Alamamak başlamıştı çünkü. Gitgide düzelirdi biliyorduk. Bunu bekliyorduk. Yeni yeni yerler bulmuştuk birbirimizde Onunla, yani Gülbeyaz'la ben. Kaybettiğimizi bir zaman unuttururdu. Bir zaman yerine yenilerini koyardı Artık çok ışıktan kaçıyorduk. Gizleyecek yerlerimiz olmuştu birbirimizden. Hem ikimizin ondan, yani Sinan'dan, hem birbirimizden. Yine bir eksikliğimiz tamamlanmıştı galiba. İyice seçemiyorduk ama, anlıyorduk. Uzun yaz gecelerinin durgunluğunu, geniş yapraklarının salıntısı ile tamamlayan gizli bitkiler gibiydik. Kaçmamız telâşlı değil sevindiriciydi önce. Ben o zaman, Tanrının, benim yapıma kattığı tatların, bende ötedenberi durmakta olduğunu, daha ötelere kadar da durmakta süregideceğini farkettim. Bu beni kendi yanımda yüceltiyordu. Gülbeyaz benim toprağımı işleyen, kazmaydı. Günah olamazdı yaptığımız. Ben onun çeliğine göreydim ancak. Biz her şeye inanmıştık. Her şey bizi inandırıyordu ama, O'nun, Gülbeyaz'ın yanına artık, Serin minderlerde oturmaya gitmiyordum. Akşamüstleri yakıcı kırlardan suvata inen kır hayvanları gibi gidiyordum. Kapıları benim çeşmemdi. Ekmeğimi edindiğim ocaktı. Bir bu benim dengemi sarsıyordu. Beni. ateş sıcağında kavuruyordu. Suvata inen yanık kır hayvanları gibi gitmemeliydim. Kapısı ekmeğimi edindiğim ocak olmamalıydı. Benim bu kavurgan sanılarını belki gizlediğimizdendi. İnandığımı kurtarmalıydım. Beni bulup çıkaran, ekleyip bütünleyen, Bu duyguyu -Kurtulursa eğer bu güçlülüktü- Arı duru etmeliydim, temizlemeliydim. Önce onlardan çok iyi yüz gördüm. Beni elimden tutar belliyordum. Ona, Sinan'a -Bizi kov- dedim. Onun kovduğu bizi ödeyecekti. Onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik. O, Sinan bizi kovmadı. İnsanların adaletini, yani öcü, aramaya başvurdu. Bizi yakaladılar. Yani Gülbeyaz'ı ve beni, Beni. Akçaburgaz'lı Yekta'yı. otuzunda. Yargıçların katına diktiler umudum nerdedir. Bizim inanarak ettiğimizi yerlere çaldılar, ululuğu nerdedir. Biz onu bulmuştuk, tükürdüler. Bizi kirlettiler, yazıklar oldu bize. Benim donumu ve Gülbeyaz'ın donunu Ve yattığımız yatağın örtüsünü Yüreksiz kişilere gösterip onları güldürdüler. Halbuki biz o örtülerde yatarken, Aklımız en ulu yerlerdeydi gücümüz. Biz o zaman yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk. Bu, iki gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. Bu çiftleşme değil tekleşmeydi. Tekleşmenin bir yönüydü. Yazık bize. O zaman bütün insanlara inanıyorduk. Yıkmak istediler yıktılar. Yazık bize. Herkesin bir gün ağlayabileceği, herkesin varamadığı için kutsallığını bulamadığı bir yere götürüp, yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar. Yazık bize. Olsun yaptılar şimdi kime sığınalım. Nereye gitsek o yıkıntı bizimle artık. Yeniden kursak korkarız. Bu yıkıntı toz duman. Donumuzu gösterdiler. Yazık bize şimdi nereyi tutalım. Hangi yolu belleyip oraya düşelim. Önceleri onlardan iyi yüz görürdüm Bana elmadan sıkılmış sular sunarlardı. Serin minderleri vardı, Ben, Akçaburgaz'lı Yekta, Cahil çocuksuz, bunları pek hoş bulurdum. Yanılmadım pişman değilim bu da vardı. Yokuş Yol'a güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar Muş - Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar Ben Ne Güzel İşerim Güneşe Doğru ben ne güzel işerim güneşe karşı arkamda medrese duvarı önümde çarşı bir sürekli kaşınmadır yaşadığım törelere ve alışkanlığa karşı geldim gittim geldim bir şey bulamadım üzüldüğüme ve yorulduğuma karşı ah aklıma her şey gelir, her şey gelir doğan güne karşı batan güne karşı sözde kirlettiğimiz bütün her şey duruyor bak ne diyorum sana, ele güne karşı biz duralım bir sürekliyiz duralım durukluğa, tüberkiloza ve uranyuma karşı durduk, ateş besledi, kuşları sürekledi arkamız medrese duvarı önümüz çarşı güneşe güneşe karşı kesiksiz övgü esmer güzeli neclâ'nın baktıkça "bayıldım" dediği gökyüzü işte ben bunu mutlak yazmalıyım dedim karanlıkta dünyayı bir bir hatırlamak ben yeter dedikçe şehirlerin güzelleşmesi bir anda kendi kendime bulduğum mutlu gerçek bir kadın var beni onun iki eli iki gözü kurtarır yaşamamaktan öyle hoşlanırım ki onunla yatmaktan utanırım artık sabahları acıkmayı ondan öğrendim |
||
|
||
| BİR BARBAR KENDİN TARTAR BİR BARBAR AŞAĞLARDA ey susam!.. ey karanlık!.. ey borçlarını ödemeyenler!.. sen o ses misin en aşağılardan gelen!.. karıştırın bütün otları o aşağlarda yıkın benim güvenimi, soğuk bir at olsun seslendigim ses, yıkın!.. ben koşarım aşağlara, koşarım yıkanacak boğulacak su bulsam... ey her şey!.. ey beni gülünç eden bitki sapları!.. sessiz katlanmalarıyla... içimde ölmüş çocukları sallayan vazgeçilmez uğursuz şarkının salıncağı!.. ben durmadan en utandırıcı şeyleri hatırlasam. nasıl camsı gürültülerle olacak her şey, ve sularla, ve nasıl artık arınamaz kirlenmiş olurum o zaman, yıkın!.. ben koşarım aşağlara, koşarım yıkanacak boğulacak su bulsam ey bütün kadınlar uzak!.. güneşi övmüyorum. ve kanım ne güzel akıyor... ıslak taşlıklarda. sanki her şey, sanki her şey!.. katıyürekli kârcıların, yani büyük tecimenlerin uzaklardan getirip sunduğu kanlı pahalı bir tabak... ey yanan bir şey, yanan ve içilen bir şey, karanlıktı kanım bir şey, güneşe başkaldırmıştı kanım (.....) sanarak. ben artık büyük kıyıları boylasam. ben koşarım aşağlara, koşarım yıkanacak boğulacak su bulsam... ey kimse yok!..ey bir mavinin unutulmasından arta kalan!.. ey sen var mısın? ey olma!.. ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak ah, yağmur başlayacak gece olsa da sussam... ben koşarım aşağlara koşarım yıkanacak boğulacak su bulsam... ey sür atlarını bacaklarımdan bağlayıp karışık ölümsıkıntııslakgülünçlüğü renkli camların!.. bir göl bulacağız sonunda, develerin suyunu içip tuzunu bıraktığı, kirli ayakparmak aralarını yıkadığı cünüp adamların, burunları kıllı... benim kanım gülünç ve kahraman lekeler bırakacak öbürkülerin yanında, camlar nasıl olsa kırılacak sonra yatacağı geceye gidecek herkes ben ne yapsam ne yapsam ne yapsam... senden haber ver, ey yaralı kahraman atlar!.. ey büyütüp yaralarını yalayan atlar!.. otoburlukla kana karışmayan atlar!.. arabanızı çekiyordunuz, aygırlarınızı iştahla uyandıran kalçalarınızda büyük yaralar... kuyulara eğiliyoruz, ve büyük övgüsünü yapıyoruz küçük yıkıntısının soğuk ışıklı kulüplerin, ve kara küplerin ve etekleri kısa, koltukları tüylü kadınların ve kötü dükkanlar karanlığının... eğilmiş, çiçek toplayan bir çocuk bulsam... ben koşarım aşağlara, koşarım yıkanacak boğulacak su bulsam... turgut uyar yağmur yağacakmış bence de. |
||
|
||
| Şurdan Burdan Hazırlanma'ya sanırım hazırlandık artık yeter örneğin her şeylere bir kırmızı gül yeter alanlar daraltılsa ve duvarlar da örneğin her şeylere bir kırmızı gül yeter benim sonsuz tirenim at başlı kedi ağlayanlar ağlamadı gülenler gülmedi çözdüm bir uzak bakışı güllere bakan güller soldu o bakış kaldı ötelere akan dövüldük nasırlandık artık yeter örneğin her şeylere bir karanlık yeter seni taşırım artık bir gül gibi beyazsın oh becerikli parmakların en doğru şeyleri yazsın bulurum bilirim en solgun anını bir gülün suların yaptığı beyaz kanını bir gülün su bitti gül susadı her şey bitti bir kurt ihtiyarladı ve soğuk bölgelere gitti sonsuz haziranı bir ormanın durma bana gel örneğin her şeylere bir kırmızı gül yeter ey büyük aşk sultanı kara zeytin dönemi yine mi hazırlanmak yine mi hazırlanmak yine mi sanırım hazırlandık artık bu kadar yeter şuralardan buralardan hazırlananların hepsi geldiler DİVAN / 1. basım: 1970 / Bilgi |
||
|
||
| Kadere ve Gönlüme Dair İşte ben böyle bildiğin gibi: Kaderi öpüp başıma komuşum. Gülüşüm, oturuşum, konuşuşum, Belli efendim, besbelli Yaşamaktan soğumuşum. Yaz yağmurları misali yıllarca Yağmış durmuşum kendi içime. Zaten dünya öyle dünya kim kime Herkes kendi derdinde anca, Herkesin yüreği lime lime .. Halbuki hayatı sevmem gerekirdi. Acımayı, sevmeyi oldukça bilirim Zamanla bir iş tutmayı da öğrendi ellerim, Hem hayatıma bir de Havva kızı girdi, Ama gel gör ki bu kaderim .. İşte ben böyle bildiğin gibi, N'apalım bizi bir kez mimlemiş kader Her zaman böyle yağmur bulutundan beter. İşte böyle hilâfsız, gözümün elifi Her zaman bir romantik portreye benzer .. Ben zaten bu dünyada tek başınayım, hey .. Bir sevdalı gönül bütün varım Eğer o da olmasa ne yaparım, Kimbilir hey, Ne yaparım ... Türkiyem |
||
|
||
| Sonsuz Biçim'e sarsıldım son uykusunu uyuyunca arabistanın her eylem bir hamut gibi yerli yerinde kalınca sarsıldım son uykusunu uyuyunca bir hastanın eklemlerin yerini eklemsizlikler alınca ey güzel mavi güneş, sen çekici misin bir ustanın çekimserlik artınca kahramanlık azalınca durdum sarı güller gibi ilkyazına bir hastanın biraz askerce, biraz aşk gibi, biraz kalınca ey soyumdan ve aşkımdan yana olan kalbim her şeyden umut kesilir her şey kırık sen ufalınca oysa son provasını yapıyoruz bir büyük destanın sonsuz bir biçim olacak o herkes katılınca DİVAN / 1. basım: 1970 / Bilgi |
||
|
||
| Naat ipekler tel tel biraraya geldiler dokunmak üzere lâle nerdeyse menekşeye, gül suya dokunmak üzere kılıç kesti kan koktu bir atlı dörtnala uzaktan günbatımının büyük eşitsizliğinden yakınmak üzere bütün dertler söylendi çareleri bir bir yazıldı son büyük toplantıda bir bir okunmak üzere kimseye başvurulmadı herkes birbaşına kaldı, evet sonradan hep birlikte kurtulunmak üzere oysa bir çiçek vardı bahçelerde kendini dererdi sevinçle. Kendini tek haklıya bir gün sunmak üzere |
||
|
||
| ÖLÜME DAİR KONUŞMALAR İşte ben hep böyle garip mahzun, Bir şey beklermişcesine yaşıyorum. Bazan öyle günlerim oluyor ki, Elâgözlüm, Ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum .. Bazı bilmem, gün nasıl başladığında, Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan. Yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor, Bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman .. Yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra. Bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende. Bu bir nimet, bu bir nimet, bu Elâgözlüm, Bu yaşamak bir şiir; harikulâde. Sen ki, saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin, Bu ılık saçlar, bu gözler; fakat her şeyden önce Yaşadığın için güzelsin .. İşte böyle yeşil bulutlar misali senelerce, Oradan oraya elinde kaderin. Kimbilir kaç kere üstünden geçtim, Şarkılar söyledim karşısında Bir gün bana mezar olacak yerin... Gerçi şimdi çağımız değilse de Elâgözlüm, Bu bir kötü tecelli ki, nasıl diyeyim. Bir gün bir kara gölge görürsen gözlerimde Akşamsa beni uyut .. ………….. …………….. Bir nefis sabahsa eğer, ölümü Ellerin ellerimde bekliyeyim ... "Arz-ı Hal" |
||
|
||
| HIZLA GELİŞECEK KALBİMİZ hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz hızla. sürgünlerin umutsuzluğunda kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar farksız çarpanların umutsuzluğunda ve köprü başlarının umutsuzluğunda ve köprü başlarının umudunda. sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda ve eski dağlarda, eski dağlarda kış kovalarken ülkesini hızla gelişecek kalbimiz. kendi öz hüznümüzün öz tarlasında bozkır dayanıklılığımızın tarlasında kalbimiz ellerimiz ayaklarımız arasında ve kimsenin bölemediği şarkıyı güllerin, buğdayların ve acının şarkısını bir haziran uygulayacak sesimize. sütçünün sesiyle birlikte erkenci işçilerin sesiyle birlikte şoförün sesiyle birlikte sabaha başlamış sarhoşların sesiyle birlikte yaman sarhoşların sesiyle birlikte ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların ve herkesin ve herkesin sesleriyle birlikte bir haziran uygulayacak kimse bölemeyecek ve kalbimiz hızla gelişecek. yıkıntılara karışan eski bir bahar büyük olmaya elverişli bir bahar eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen insanlara göre bir bahar suların kana kestiği yahut suların kana kestiği bir bahar. hızla gelişecek kalbimiz bir mavilik kalıbında bir odada, en olagel bir odada en sade, en insanca bir odada bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada bir kadın bir erkeğin bir kadınla bir erkek olduğu ellerin ve omuz başlarının birbirini bulduğu. birden gerçekliğini algılayarak saat çalınca ve görünce güneşi birden vazgeçilmezliğini algılayarak önemli ve gerekli buluşunu kendini birden hatırlayarak geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini ve her şeye ve ölüme kalbimiz hızla gelişecek çağımıza pek uygun bir hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz yerin ve göğün alt edilmez bir dirilikte olduğu tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. kalbimiz kalbimiz hızla gelişecek. |
||
|
||
| ... Turgut Uyar, sanayi cehennemi içinde kıvranan ve yalnızlığı giderek boyutlanmış insanı, mutsuzluktan ve umutsuzluktan kurtarmak için bir “manifesto olma zorunluluğuna” teğet geçmiş bir şairdir. Sanayi toplumu içindeki insanın derin yalnızlığını ve yabancılaşmasını, gerçekten de son derece çarpıcı bir biçimde işlemiş; insanın ayrıntılarına inebilmeyi başarmış; pazar ilişkileri içindeki insanın metalaşmış hislerini estetik olarak başarılı bir tarzda ele alabilmiştir. İnsanın kuşatma altındaki dünyasını, dehşetin sınırlarında gezinmesine rağmen, soğukkanlılıkla karşılayabilmiştir. “Geyikli Gece” şiiri bu açıdan anılmaya değer en önemli şiirlerindendir. Şiirde, endüstriyel toplumun insan gerçekliği ironi ile karışık bir biçimde ele alınır: ... Toplumsal-bireysel dünyanın iktidarlarca kuşatılıp darmadağın edildiği, yabancılaşmış insan öznesinin yabancılaşmasında uçlaştığı, doğasının medya ve iktidarın tekelinde olan bilgi ile çarpıtıldığı, toplumsal reflekslerinin köreltilip etkisizleştiği ve tüm bu durumlara tabi kılınması yetmiyormuş gibi piyasa ilişkileri içinde sömürülüp yutulduğu bir cehennemde insana ait olan her şeyin naylonlaşması… Her şeyi naylondan olan insanın beş on bin birden ölümü, hem de her gün her saniye… Ve bu durumun korkulacak bir şey olmadığı yönündeki ifadeler… Buraya kadar olan kısım anlaşılabilirdir. Fakat bu durumun tanığı olan şair ve aslında ondan önce insan, yabancılaşmayı kırmaya yönelik hamlelerde bulunmak yerine; her ne kadar “korkmayın” diye telkinde bulunsa da korkar, geri çekilir, umutsuzluğa kapılır ve kendine yönelir; kendi yalnızlığına, acısına, hüznüne… Uyar’ın şiirlerindeki yalnızlığın, sertelen yaraların, kavuran acıların ve üst boyuttaki umutsuzluğun kaynağı da tam burada yatmaktadır; bir başka ifade ile insanı tanıdıkça ona uzak düşmesindedir. Öyle ki insana olan bu mesafe kendisini, Geyikli Gece şiirinin en son dizesinde “Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.” diyerek dışa vurur. Bu durumu salt Geyikli Gece şiiri ile sınırlamak da yanlıştır; çünkü Uyar’ın tüm şiirlerinde bu kendi yanaklarını öpme halinden veya kaçışından bir parça da olsa bulunmaktadır. Bu ruh halinin yaygın olarak işlendiği şiirleri ise genelde uzun ve soluksuz şiirleridir. ... Alıntı
|
||
|
||
| BAHARI BEKLEYENE ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme nice kırmızı ayaklar gelip geçti o gün katar katar kış günleri sözgelişi ben bir çöp bile almadım elime altı kız bir ay ışığı def çalıp şarkılar söylediler beri yanda ormanlar yanardı, ciğerpareler lime artık su uyur aşk uyanır mendilim kana boyanır bilirim bu baharda da herkes hasetlenir halime ve ellerim batık bir suda akar gözlerim her şeye bakar bahar bir gelsin yeter artık eksikse de bırak elleme su uyur düşman uyumaz suların dibi güllerde altı kız bir oğlan def çalıp şarkılar söylediler baktım birinin kara bir gecesi düşüvermiş mendilime şimdi elimde baston silah, başımda şapka öyle ağzımda kurşun hızında seçtiğim her kelime su. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme sakiniz elimiz filan temiz baharı filan bekleriz fincanı tastan oyarlar içine bade mi koyarlar biz silah kuşanırız bize bir şey söyleme UZAK KADERLER İÇİN Birgün, bir yağmurla garip garip -Çoluğu çocuğu terk edeceğim.- Bir sevgiyle doymayacak kalbim,anladım Alıp başımı gideceğim. Asır yirminci asırdır,amenna Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi Uzaklar daha uzaklaşır Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri Sımsıcak sevgilere muhtacım. Bir gün alıp başımı gideceğim -Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...- Belimi bir ılık şal sarsın, mavi Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında. Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde Diyarı gurbette kanlı bir aşk Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde En uzak beyazlar, En yakın ikindilerde, duygulu Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam İçip içip ağlasam... Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum? Herkesin derdinden pay isterken. Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden. Birgün, bir parkta otururken, biliyorum Bir el yağmurla dokunacak omuzuma Bir çift göz,bir davet, bir kalp Çoluğu çocuğu terk edeceğim. Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak Toprak ve insan kokularıyla, Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için Başımı alıp gideceğim. |
||
|
||
| YENİLGİ GÜNLÜĞÜ Pazartesi benim adımı bağışla ......... "sabah uyandırıldığında pazartesiydi bunu iyice bildi, ağzı çirişli yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi .... yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder siner buğular gibi düşüncemize her şeyin en haklısı en incesi beklemek bir tepenin mutluluğunu bir acının yakıp geçmesini beklemek..." benim adımı bağışla ben iklimler coğrafyasının ta kendisi sanırım suyum başkalarınca ısıtılır pazartesi (...) aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk öncesiz ve beceriksiz geldim odama. Salı birden karışmış gördüm -karışmış olduğunu gördüm- otobüs duraklarıyla reklam levhalarının tutunduğum bir sarmaşık değildi bir kayıştı otobüste (...) vakit akşamdı. ikinci gün vakit akşamdı. birden bazı yerlerde ışıklar yandı ayrıldım. eve döndüm evi buldum. Çarşamba ... hiçbir şeye hazırlıklı değildik oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik ... O zaman şehre çıktım bir elimde fırça ... kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım hızım bir araba dolusu aşk gibidir gölün rengiyle asfaltı karıştırıp kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım. ... üçüncü gün. yorgun ev aklımda. gitmeyi unuttum. Perşembe ... yersiz bir hamaratlı, bir görev duygusu bir sarı lale kadar makbulse akşamüstü bir kadına sunulan ... çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek) herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi ... durduk ve yenilgiden umutlandık başkaları başka şeyleri seçtiler seçsinler ... çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı motorlar sirenler gidip gelişler koyduğunu koyduğun yerde buluşlar belki güzel bir takım şeyler ama artık vakit akşamdı. ... perşembe. bir uzun ses bekledim. oturmadım ... sabahı bekledim. cumayı Cuma ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık ... ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık odalarda çok geniş alanlarda dardık ... ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık otlarla yeşerdik, güllerle sarardık gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık. her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım. aik diye geceleri çözümledim. aldandım. ... Cumartesi yarın pazar yarınki pazarların sessizliği Pazartesi ... kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki başarılmamış bir geçmişten arta kalan şaşkınlık şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki. bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık soluğunu ağartırdı bir altın damlanın ... seven, saygı duyan, yaslanan sana mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan mermere yenilen, peliküle, insan onuruna seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak bir yaşlılık ağartır soluğunu bir altın damarının yenile yenile şaşkın arta arta kendi diline aktardığı sıkıntısına ... "kutsal yenilgi!.. şimdiki. o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi her şeye yeniden başlamanın kanattıkça" |
||