|
||
| Arkadaşlar, çok sevdiğim arkadaşım Cem Murat Sofuoğlu tarafından yönetilecek olan paneli bilgilerinize sunuyorum. Cuma günü olmasına karşın katılmaya çalışacağım, umarım İstanbul'da olanlarla orada buluşuruz. TÜRKİYE EKONOMİK VE SOSYAL ETÜDLER VAKFI DEMOKRATİK DEĞİŞİM GRUBU "VAKIFLAR KANUNU ÇERÇEVESİNDE LOZAN'DAN GÜNÜMÜZE AZINLIK VAKIFLARI VE SORUNLARI III " TOPLANTI TARİHİ VE YERİ : 26 Mayıs 2006- İsveç İstanbul Başkonsolosluğu Tünel/ Beyoğlu TOPLANTI PROGRAMI 10:00-10:30 AÇILIŞ KONUŞMALARI Ingmar Karlsson- İsveç İstanbul Başkonsolosu Can Paker-TESEV Yön.Kur.Başkanı Cem Sofuoğlu- TESEV Demokratik Değişim Grubu 10:30-12:30 - 1nci OTURUM: HUKUKÇU GÖZÜYLE AZINLIK VAKIFLARI Yöneten Avukat Cem Murat SOFUOĞLU 10:30 Avukat Yuda REYNA 10:50 Avukat Ester ZONANA 11:10 Avukat Diran BAKAR 11:30 Kahve Molası 11: 45 Avukat Murat CANO 12:05- Prof. Dr. Hüseyin HATEMİ 12:30-13:00 Soru-Cevap- Tartışma 14:00-16:00 - 2nci OTURUM: LOZAN'DAN BUGÜNE CEMAATLER Yöneten Avukat Cem Murat SOFUOĞLU 14:00 Fener Rum Patrikhanesi Temsilcisi 14:20 Gregoryen Ermeni Patrikhanesi Temsilcisi 14:40 Kahve Molası 14:55 Katolik Ermeni Patrikhanesi Temsilcisi- Greguar AKAN 15:15 Dr.Adnan ERTEM – Vakıflar Bölge Müdür V. 15:35- 16- 00 Soru-Cevap- Tartışma 16:00 KOKTEYL BİLGİ İÇİN : Av. Osman Ozan KOYMATLI Av. Cem SOFUOĞLU Gsm : 0 532 600 97 94 Gsm : 0 532 213 03 70 TESEV: 0 212 292 89 03 |
||
|
||
| Panelin ikinci bölümüne katılma fırsatım oldu, ben oldukça faydalandım doğrusu... Panel İsveç Konsolosluğunda yapıldı...Sıfırforum olarak ben, başkan ve torq vardı. Üç konuşmacı dinledim, ilki Fener Rum Patrikanesi Temsilcisi Metropolit MELİTON idi. Metropolit Meliton daha ziyade rahatsız oldukları konulardan bahsetti ve uzun uzun şikayetlerini dile getirdi. İlk önce gaspedilen gayrımenkullerini ve amaçlarının yeni gayrımenkul elde etmek değil, ellerinden alınan gayrımenkullerin telafisini sağlamak olduğunu anlattı. Sonra manastırların hukuki durumundaki belirsizlikler konuşuldu. Manastırların hiçbirinin vakıf olarak kabul edilmediğini, tapularının olmadığını ama nedense uygulanan tüm kanunların sanki manastırlar vakıfmış gibi bir muameleye tabi tutulduklarından bahsetti. Ayrıca birçok manastırın çeşitli sebeplerle ellerinden alındığını ve manastırların ya harabe halinde bırakıldığı ya da turistik tesislere çevrildiklerini örnekleriyle anlattı. İkinci Konuşmacı; Gregoryen Ermeni Patrikhanesi Temsilcisi Dr. Krikor DAMATYAN idi Yaklaşımı Meliton'a göre daha ılımlı idi. Kendilerine uygulanan politikalrın gitgide düzeldiğini memnuniyetle dile getirdi. Yaklaşımlardaki olumlu gelişmeler için teşekkür etti. Damatyan okullarıyla ilgili sıkıntılarını gündem yaptı. Cemaat okullarında müdür olarak cemaat içinden biri varken, bir de "türk müdür" ün bulunması zorunluluğunu eleştirdi. Bu halin okullarda çift başlı bir yönetime sebebiyet verdiğini savundu. Ayrıca devlet okullarına kayıt yapılırken çocuğun ailesinin mutlaka Ermeni olduğuna dair bir belge istendiğini anlattı. Tabi bunun kendileri için büyük bir sıkıntı olduğunu ifade etti, çünkü Ermenlerin çoğunun Anadoludan buraya geldiğini, kayıtlara ulaşmaktaki güçlüklerini anlattı ve bu uygulamayı kınayarak "Bir Ermeni çocuğu niçin devlet okullarında diğer vatandaşların çocukları gibi rahatça eğitim alamadığını" sorgulamamızı istedi. Kendilerinin de vergi ödediğini -aynen diğer TC vatandaşları gibi- ama iş hizmete gelince nedense B Planının uygulanduğından şikayetlendi. Sonra azınlıkların sadece Vakıflar Bankasıyla çalışma zorunluluklarının olduğunu anlattı. Bu konuda da ciddi şikayetleri var. (Gerçi bu zorunlulukğun kalkmak üzere olduğu da söylendi. Panelin sonında Vakıflar Genel Müdürlüğünden bir temsilci kısmen cevap niteliğinde bir konuşma da yaptı.) Patrikanelerde aydınlanma masraflarının ödenmediğini oysa bunun Diyanet işleri Bakanlığı tarafından, tıpkı camilerin aydınlanma masraflarının ödendiği gibi ödenmesi zorunluluğunu olduğunu dile getirdi. Kendileri şu anda bu masrafı ödemiyorlarmış ama devlet de elektriklerini kesmiyormuş, kendi aralarında böyle bir yöntem geliştirmişler. ![]() Ruhban Okulları kapatıldığı için din eğitimi veren kişilerin Beyrut ve Roma bulunan ruhban okullarından yetişen kişiler olduğunu ve Türkiye'de Türk tabiiyetli "ruhban"ın kalmadığını bildirdi. Üçüncü konuşmacı; Hüseyin HATEMİ idi. Hatemi panele ağırlığını koydu, çünkü konuyla ilgili olarak hazırladığı kanun tasarısı taslağını ve önüne çıkan engelleri anlattı. Önce hukuk felsefesi ile ilgili güzel bir bakış açısı sundu bizlere. "Hukuk nereye çekersen oraya gider, adalet kavramı görece ve rölatif bir kavramdır" diyenleri evire çevire eleştirdi. Adaletin tek ve mutlak bir kavram olduğunu anlattı bir hukukçu olarak... Hükümete sunduğu bu taslağın aslından çok farklı bir şekilde kabul edilmesindeki endişelerini anlattı. Taslak burada çok da ciddi bir kabul görmemişken, Almanya ve Fransa'da kendi dillerine çevirilerek bu taslaktan hukukçuların nasıl faydalandığını anlattı. (Biraz reklam kokan hareketlerdi ama neyse... )Ama benim için bugün en faydalı olan şey, konuklara dağıtılan "Türkiye'de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları" adlı Ab sürecinda yurttaşlık tartışmalarının anlatıldığı kitap oldu...Kitabın yaklaşık 1/3'ünü bitirdim, hemen sizlerle paylaşayım dedim... Siz şimdi bunları okurken ben size kitaptan notlar aktaracağım, çok güzel bakış açıları yakaladım da... |
||
|
||
| Eline sağlık denge katılamadığım bölümün güzel bir özetini yapmışsın ben de katıldğım sabah bölümünü anlatmaya çalışayım. Sabah açılış konuşmasını İsveç Başkonsolosu İngmar Karlsson yaptı ve Osmanlı İsveç ilişkilerinin 250 yıl öncesine gittiğini, Osmanlı'nın savaşmadığı İki Avrupa ülkesinden birinin İsveç olması nedeniyle çok önemli bir konumda bulunduklarını, kendi ülkesindeki her parlamenterin Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediğini söyledi. Oturumu yöneten Av. Cem Sofuoğlu Tesev (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) İle Demokratik Değişim Grubu hakkında bilgi verdi. İlk olarak Av. Yuda Reyna ve Av.Ester Zonana musevi vakıfları adına konuştular. Yasa tasarısında çok emekleri geçtiğini, uzun süredir bu konuyla ilgili çalıştıklarını, gelişmelerin umut verici olduğunu, azınlık sözcüğü yerine cemaat sözcüğünün kullanılmasının daha anlamlı olacağını belirttikten sonra teknik ayrıntılara girdiler. 1912 ve 1936 yıllarında tüm vakıfların (buna islami olanlar dahil) mal beyanında bulunarak gelir, gider ve taşınmazlarını devlete bildirmesinin istendiğini, bu durumun çok iyi niyetle başlayan ve vakıfların tüzel kişilik kazanmasına yönelik bir işlem olduğunu, bu tarihten sonra vakıfların mal edinmeye devam ettiklerini ancak 1974 yılındaki Kıbrıs sorunundan sonra işlerin bozulduğunu, Türk Devletinin Hukuku kullanarak 1936 yılından sonra azınlık vakıflarınca edinilen tüm mallarına el koyduğunu, 3. şahıslara devrini sağladığını böylece çok mağdur olduklarını anlattılar. Lozan andlaşmasının 37-45. maddelerinde azınlık sözcüğü kullanılmakla birlikte " Türk uyruklu müslim ve Türk uyruklu gayrimüslim" tanımının yapıldığını söyleyerek son İmar Kanununda değişiklik ile kurulacak mahallelerde cami yerine ibadethane sözcüğünün konulduğunu, bunun da önemli bir değişiklik olarak kabul edilmesi gerektiğini söylediler. Av. Diran Bakar Ermeni cemaatini temsilen konuşarak uzun yıllar boyunca ermeni sözcüğünün sıkıntı yarattığını, bu vakıfların her türlü sorunu yaşadığını, patrik seçimine bile engel olunduğunu, Mahkemelerin de bu konuda yanlı davranarak zorluklar çıkardığını anlattı. Av. Eleni Walinder İstanbul Hukuk mezunu olduğunu, ancak Yunanistan'da avukatlık yaptığını, yeniden Türkiye'ye gelerek avukatlık yapmak istediğini, Bozcaada ve Gökçeada'da yaptığı incelemelerde çok yerin yok pahasına elden çıkarılarak göçmen olarak getirilenlere satıldığını, köylerin boşaltıldığını, doğduğu Heybeliada'da ruhban okulunun da yıllardır kapalı olduğunu, mülkiyet sorununun en kısa zamanda çözülmesini istediğini söyledi. Av. Murat Cano Balıklı Rum Vakfının avukatlığını yaptığını, uzun yıllardır bu işle uğraştığını, tasarının oluşumunda da emeği olduğunu, AB yaklaşımı nedeniyle tasarının umutlarını arttırdığını ve bir çok sorunun çözülmeye başladığını, Rumların mallarının da aynı şekilde 3. şahıslara devredilmiş olması nedeniyle bir tazminat sorununun olacağını, Vakıflar Genel Müdürlüğünü son yıllarda olumlu bir tavır içinde bulunduğunu, Rum azınlık haklarının çözülmesi için öncelikle Rum Patrikliğinin hukuksal durumunun açıklığa kavuşması gerektiğini anlattı. İlk bölüm soru cevap ile sonlandı ve yemek arası verilerek ikinci bölüme geçildi. |
||
|
||
| Çok sayıda yazarın farklı görüşleri birarada, çalışmayı derleyenler Ayhan Kaya ve Turgut Tarhanlı. * Anayasal Vatandaşlık: Bu kavram 1970 yılında alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından kullanılmış ve daha sonra Jürgen Habermas tarafından Avrupa birliği bağlamında yeniden tartışılmıştır. Sternberger'in vurguladığı şey anayasanın belirlediği değerlerin adeta "sivil bir din" gibi halk tarafından benimsenmesi ve bu değerlere itaat edilmesidir. Bu yaklaşım demokratik devlete karşı halkın dostane bir tutum sergilemesini amaçlamaktaydı. Öte yandan Habermas 1990'lı yılların başında bu kavramı yeniden yorumlayarak Fransız milliyetçiliğinden farklı bir anlayış ortaya koymaya çalışmıştır. Bu anlayış milliyetçi post-nasyonalist (milliyetçilik karşıtı) bir niteliğe sahip olup, farklılıkların biraradalığı anlayışını yansıtmaktadır. Vurgu yaptığı asıl önemli nokta. kültürel/dinsel/geçmişe dönük bir Avrupa yerine politik/rasyonel/geleceği kuran bir avrupa prpjesidir. farklı gelenekleden, dinlerden, kültürlerden ve ulus-devletlerden gelen insanların ortak çıkarları için geleneksel kimliklerini gözardı ederek siyasal ve rasyonel ittifaklar kurabileceklerini varsayımıdır. Türkiye'ye dönecek olursak, azınlıklarla süren soğuk savaş dmneminde TC için çimento işlevi gören kemalizm, laiklik gibi kavramların )0'lı yıllarda işlevini yitirdiği görülmektedir. ayrıca yaşanılan deneyimlere bakılacak olursa emperyalizm, komünizm,radikal islam tehlikelerine karşı kemalizm bizi koruyamamıştır. İşte anayasal yurttaşlık tam nu nokta da dile getirilmelidir. Bu ülkenin farklı unsurlarını "ortak geçmiş" söylemi ile birarada tutmak mümkün olmuyorsa, "ortak gelecek" söylemi pekala ön plana çıkarılabilir. *Birarada Yaşama Siyaseti: Bugüne değin biearada yaşama konusunda başarılı bir model bulabildiğimizi söylemek pek mümkün değil? Ancak Yüksek Lisans düzeyinde 4 yıldır her sene verdiğim "birlikte nasıl yaşayabiliriz?" diye öğrencilerimle formüle etmeye çalıştığımız ders dönemlerinde doğruluğundan giderek daha emin olduğum bir çıkarımımı aktarmak istiyorum. bu deneyimler sonrasında, bir sorunsal üzerinde başkalarıyla birlikte diyalog yoluyla düşünceler üretirken ve sabırla birbirimizi dinlerken, aslında bir tür biraradalığın, barışçıl nitelikli birlikteliğin örneğini sergilediğimizi farkettim. Farklılıklarımızla birarada yaşamanın en etkin yollarından birinin, hayatımızın her alanında karşılaşılan sorunlara, "sürekli diyalog" halinde, müzakereci bir uslupla birlikte çözüm bulma çabasının kendisi olduğunu gösterdi.diğer bir deyişle, diyalog kanallarının sürekli açık tutulmasının birarada yaşamanın ta kendisi olduğunu gözlemleme fırsatımız oldu. Farklı olanların ne tür engelle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar diyalogtan vazgeçmeme yönünde bir ön kabulle bu sürece girmeleri ve bu yönde mutlak bir "diyalog etiği"nin geliştirilmesi olduğuna karar verdik. *Çokkültürlülük ve Çokkültürcülük: Çokkültürlülü; bir olgu veya bir vaka olarak farklı kültürlerin biraradalığına işaret eden sosyolojik bir kavram olarak ortaya çıkarken, çokkültürcülük kavramı merkezi iktidar tarafından uygulamaya konan bir ideoloji olarak kabullenilmektedir.Çokkültürcülük ideolojisi, kültürleri birbirleriyle ilişkisi olmayan kompartmanlar şeklinde değerlendirmektedir. Kültürleri kendi iinde bir bütün olan ve değişmeyen yapılar olarak görür. Aslında olumlu bir bakış açısı gibi durmaktadır... Amerikalı felsefeci John Russon, çokkültürcülüğü yansıtan platformların "öteki" kültürleri birayin gözünde daha da "ötekileştirdiğini" ve hatta egzotik kıldığını anlatmaktadır. Russon şöyle devam eder: Günümüzde çoğulculuk adına yapılan bir jest var; Ötekini öteki olarak değerlendirmek, kültürünü olduğu gibi kabul etmek. azınlık kültürlerini "ilgi çekici" ve "egzotik" olarak algılayan bu bakış, söz konusu kültürlere yaklaşırken "hoşgörülü" olunması gerektiğini vurgular. Burada yatan anlayış aslında bireyin ötekini egzotikleşme yoluyla dışlamasıdır... Onu ilgiye ve sevgiye muhtaçmış gibi algılatır..Ve azınlığın bizim üstün sadakatimize ve hoşgörümüze tabi olmasını gerektiren bir iktidar ilişkisi ortaya çıkar. Ayrıca bu anlayış, kamusal alanda çoğunluğun oluşturduğu hukiki, politik ve ekonomik yapıya azınlıkların mutlak itaatini, öte yandan dil, din ve aile gibi özel alanı ilgilendiren konularda ise özgür olmalarını gerektirir. Bu da kültürlerin kendi sınırları içinde hapsolunmasını sağlar ve bir kültürün diğer bir kültürle karışmasını engeller. Öte yandan Çokkültürlülük; ya da kültürlerarasılık etkileşim ve alış-verişi gerektirir. Kültürleri ayrı alanlara hapsetmez. ırkçılığa, etnik-merkezciliğe, yabancı düşmanlığına meydan okumayı amaçlar. Gruplar arasındaki farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkarır. Özellikle eğitim alanında uygulanan bu kültürlerarası uygulamalar evrensel düşünen insan modelini yetiştirmektedir. (Arkası yarın...) |
||
|
||
| *Azınlıklar Ulusal Güvenliği Tehdit Eder mi? Genellikle Doğu ve Orta Avrupa devletleri azınlıklara tanınacak özerk yönetimlerin devlete karşı bir tehdit oluşturacağına inanır. batı Avrupa devletlerinde ise azınlıklara olan bakış açısı farklıdır. Batı Avrupalılar "adalet"in azınlıklar için bir tür özerk yönetim gerektirdiğini kabul eder yani azınlıkların taleplerini meşru olarak faydalanma hakkına sahip oldukları bir adalet sorunu olarak algılama eğilimindedirler. Doğu avrupa'daki bakış açısı ise, azınlıkların komşu ülkelerle işbirliği yaptıkları yönündeki inançlarıdır. Özetlenen iki görüş arasındaki fark; bir yanda hak ve adalet söylemi, diğer yanda sadakat ve güvenlik söylemi olmasıdır. Çözüm; azınlıklar tarfından dile getirilen talepler adalet ve hoşgörü söylemine dönüştürülerek güvenlik kaygılarından arınmak olmalıdır... Tabi bu arada Türkiye'nin Kürt sorunu, Kıbrıs meselesi, siyasal islam, azınlık kültürleri ve AB üyeliği gibi çeşitli konuları güvenlik meselesi haline getirme konusunda çok uzun bir tarihe sahiptpr.( Bu sebeple çözüm süreci de çok uzun bir tarihe yayılacak gibi gözükmekte.) * Avrupa Birliği Entegrasyon Sürecinde Türkiye ve Farklılıkların Siyasal Yönetimi Aslında AB'yle entegrasyon süreciyle birlikte kaygı duyduğumuz "güvenlik söylemi, yerini "kültürel çeşitlilik" ve "adalet" kavramına bırakmaya başlamıştır. 1999 Helsinhi Zirvesi'nde alınan kararlar Türkiyeyi güvenlik söyleminden dönüş yapmaya teşvik etmesi bakımından oldukça önemli ve etkili olmuştur. mesela zirveden sonra ortaya çıkan iyimser yaklaşımdan sonra Anavatan Partisi lideri Mesut Yılmaz şunları söylemişir: AB yolu Diyarbakır'dan geçer. demokrasi hem Türklerin hem de Kürtlerin hakkıdır. (Way be...) Türkiye'yi devlet tarafından küstürülmüş bir milletle, toplumu tehdit olarak gören bir sistemle, yurttaşı küçümseyen bir bürokrasiyle, bireyi dışarda bırakan bir cumhuriyetle ve bu olumsuzluklar karşısında birşeyler yapmaktan aciz bir siyasal sistemle Türkiye'yi yeni bir döneme taşıyamayız" Helsinki sonrası dönem, işadamı derneklerinden (TÜSİAD,MÜSİAD) sendikalar, etnik gruplardan dini gruplara kadar pek çok sosyal harekatin patlamasına neden olmuştur ve çeşitli sivil toplum hareketleri başlamıştır. Mesela, çoğu Alevi ve Çerkes dernekleri temsilcileri Ankara'daki Avrupa Birliği Delegasyonu temsilcisi Karen Fogg'la sırayla görüşmelerde bulunmuştur. Bu gibi çabalar, Türkiye Devletinin sünni olmayan ve Türk olmayan gruplar karşısındaki baskıcı egemenliğini azaltmada belirleyici oldu. *Azınlık ve Kimlik Kavramlarının Türkiye'de Aldığı Anlamlar Türkiye Cumhuriyeti'ndeki toplumsal dinamikler, günümüzde halen hukuken Osmanlı Devletinden devranılan üç azınlık, yani Ermeniler, Rumlar ve Musevilerin yanı sıra, müslüman çoğunluğun içinde de başlıca üç yeni azınlık grubunu ortaya çıkmasına yol açar; Kürtler, aleviler ve dindar kadınlar. (Dindar kadınları ayrıca zikretmesi çok akılcı bir yaklaşım olmuş)Bütün bu azınlık gruplarının en büyük özelliği, teorik olarak diğer Türk vatandaşlarının hukuki haklarına sahip oldulkarı halde pratikte ne hukiki ne de siyasi haklarını tam olarak kullanamamaları ve özellikle de yeni oluşmaya başlayan sosyal haklardan da yararlanamamalarıdır. Kürtler hukuken diğer vatandaşlarla eşit konumda oldukları halde kendi kültürleri dillerinde eğitim göremeyerek TC de azınlık durumuna dönüşmekteler. Aynı şekilde Aleviler de kendi dinlerini uygulamada devlet tarafından destek görmedikleri ve bütün toplumsal sistem sünni ilkeler doğrultusunda oluştuğu için dolaylı olarak Türkiye Cumhuriyetinde azınlık durumuna düştüler. Ayrıca laik bir bağlamda dini inançlarını kamusal alana taşıyan sünni müslümanlar ve özellikle aralarında başörtüsü takmayı seçen kadınlar da özellikle eğitim kurumlarına sokulmayarak kendilerini azınlık konumunda bulurlar. |
||
|
||
| azınlık kavramını kullanıyor olmamız zaten büyük bir sorun.. azınlık olarak değerlendirilen hakim din ve ırk harici gruplar demek daha doğru.. denge nin kitlaptan alıntı ile vurgulamaya çalıştığı hakim dine mensup olup da otorite karşısında azınlık muamelesi gören müslüman kadınlar gibi çoğunluk grupları da bunlara ekleyebiliriz. görüyoruz ki her ne kadar iyi niyetli bile olsa azınlık denilen gruplara sırf azınlık demek bile bakış açımızdaki sakatlığı bariz bir şekilde ortaya koyuyor. bu biraz da demokrasinin bir sıkınıtısı gibi sanki.. demokrasi de bildiğimiz üzere çoğunluğun egemenliğini sağlayarak alternatif yaşamları azınlık ve etkisiz/güçsüz duruma düşürmüyor mu ? ... türk yakın tarihi çok yakın zamanlara kadar azınlık gruplara karşı tamamen hukuk dışı uygulamarla dolu. bu insanların kültürel varlıklarına bizim sözümona milliyetçi muhafazakar zihinlerce veya çıkar gruplarınca el konulmuş ve yok edilmeye çalışılmış. devlet içimizdeki düşman muamelesi yapmış.. okullarına türk gözlemciler yerleştirmiş.. vakıf mallarını devleştirmiş sonra da üçüncü şahıslara peşkeş çekmiş. öyle ki adamlar kültürlerini koruyabilmek için devletin el koyup sonra da sattığı bazı klise ve meskenleri kendi cemaatlerinden insanlarca yeniden satın alarak kültürlerini korumaya çalışmışlar.. benzer yaklaşımlar sadece ırksal ve dinsel olarak azınlık durumundaki gruplara değil ayrıca osmanlıdan kalan vakıf ve dinsel yapılara da uygulanmış. anlaşılıyor ki çıkar elde etmenin dini imanı yok.. kimi milli hassasiyetler kılıfı ile kimi azınlık kültürlerini korumak bahanesiyle, kimi de direkt peşkeş çekilerek popüler kültürün içinde tüketilen bir metaya dönüştürülüyor. |
||
|
||
| Azınlık mı, Vatandaş mı? (Arus Yumul) "Azınlık olmanın farklı bir tadı vardır. İnsan haksızlıklara karşı hoşgörülü olmayı öğreniyor" Bir yahudi vatandaşı Azınlık; fiziksel ya da kültürel sebeplerle toplum içinde diğerlerinden ayrı tutulan ve bu yüzden kendilerini kolaktif ayrımın nesneleri olarak gören" grupları tanımlamak için kullanılan bir terim. Vatandaşlık ise; en genel anlamıyya eşit hak ve görevlere sahip olan kişileri niteleyen bir kavram. Batılı modelde devletin sınırları içinde yaşayan herkes etnik köken, ırk, din, dil farklılıklarına bakılmaksızın eşit hak ve özgürlüklere sahip olarak kabul edilir. Bu eşitliğin bedeli, farklı kültür ya da kimliklerin hakim ya da çoğunluk kültürünün içinde erimesidir. Doğulu etnik/kültürel millet modelinde ise ulus, ırk, etnik köken,dil, din gibi özellikler esas alınarak hak ve özgürlükler tartışılır. (Azınlıkların da vatandaş olarak aynı hak ve özgürlüklere sahip oldukları söyleniyor ama "kimi kurallar yazılı değildir, ama yazılı olanlardan daha sıkı uygulanır" gerçeğini kabul etmek lazım...) |
||
|
||
| Azınlık sorununu kabaca iki başlık altında incelemek olasıdır; birincisi toplumun küçük bir bölümünü oluşturan ve din temeliyle kendisini tanımlayarak varlığını sürdürenler, ikincisi ırk düşüncesine dayanarak özellikle dili öne çıkararak tanımlayanlar. Her iki kavramın da zaman zaman birbirinin içine girdiği, kültürel faklılıkların din ve geleneklere de yansıdığı bilinen bir gerçek. Birinci gruba örnek olarak musevileri, süryanileri, hıristiyanları ikinci gruba da kürtleri, lazları verilebiliriz. Ancak bu o kadar kolay bir ayırım olmadığı için ( örneğin ermenilerin hem hıristiyan olmaları nedeniyle din temeli, hem de ermeni dilini kullanmaları nedeniyle ırk temelinde kendilerini tanımlamaları mümkün olmaktadır) kesin bir ayırımı yapmak da olası değildir. Asıl sorun azınlık olarak görülen ve toplumun % 99 u müslümandır diyerek yok sayılan dinlerin bir tehdit oluşturup oluşturmadığı, bunlardan korkulması gerekip gerekmediğidir. Yani bir dönemde ulus devletin varlığı için devlet politikası olarak kabul edilen görüşlerin bugün gelinen noktada aynı şekilde kabul edilmesi olası mıdır? Bir kişiyi dinsel ya da etnik görüşleri nedeniyle asimile etmemiz insan hakları açısından kabul edilebilir mi ? Bu soruları tartışmaya açmadan, olaya terörizm ve bölücülük penceresinden bakarak bir yorum getirmemizin azınlıklara yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmayacağı açık. Bu başlığa her hangi bir yorumun yazılmamış olması da, toplumun bu konudaki duyarsızlığı ve ilgisizliğinin de bir göstergesi sayılabilir mi acaba? |
||
|
||
| benım bole bır konudan ayrı dusmem ve sızlerı yalnız bırakmam benı cok uzdu keske gelebılseydım once bahar senlıklerı ardındanda sınavlar derken su an da bı sınavdan cıktım geldımm cok yogunum benıımm moderatorlugunu yaptıgım otekulture cok yerınde bır konuyu tanısan ve onun uzerıd,nde tum goruslerını yazan tum arkadaslarım benı onurlendırdınız sızlere karsı mahcuplugumu muhakkak telafı edecegımm cok ama cok nazıksınız benı ve otekulturlerı kaıle alınıp yerınde bır sunum yapılmıs cok cok tekekkurlerr keske o gun bende orda olsaydım keske dıyorummm tekrarrr ben ıstanbul bakırkoyde yetıstımm ve orda cok fazla ermenı arkadasım vardı cok ıı arkadaslıklarım olduuuu bunun yanı sıra mardınlı suryanı bır arkadsım var (en ıı arkadasım) oda sırf dınınden dolayı azınlık muamelesı cok kırıcı seyler bunlar denge ablama katılıyorumm azınlık denılıyor olması bıle cok buyuk bır ayıppp cıbalıyı bılen bılır yada tarabyayı ne bılım bebek azınlık dedıgımız ınsanların ıstanbulu koruyan gozlerını gorunce hıcte bole dusunmezdık heralde........ |
||
|
||
| eskiden osmanlı devleti insaların hangı ırktan olduklarıyla fazla ilgilenmezlerdi ..cunku bir din birliği devletiydi osmanlı ..alevilere işkence yapardı dogru...din anlayısı devleti bir arada tuttu uzun yıllar... şimdi alaka ne diceksiniz hemen diyeyım ....şimdi ki türkiyede ise gercekten bir irk ayrımı var...belli toplumları tanıyamıyorlar geçmiste bu ülkeyi kurtarırken verılen sozler yokmu sayılıyor |
||
|
||
| sana katılıyorum fakat turkıyede ırk ayrımcılıgı yapan kısılere azınlık muamelesı yapıyor onun dısında t.c. kımlıgını tasıyan herkes kanun ve anayasa onunde esıttır bende bılıyorum yururlukte bunlar varken pratıkte tam tersı olyor turkıyenın tek korkusu bolunmek bu yuzden bu yaklasım onun dısında okudun mu bılmıyorum ama abdulhamıtın lıderlık sırları dıye bır kıtap var orda kılıseler bırlıgı dıye bır projeden bahsedılıyor ve denge sıstemını osmanlı ılk defa orda uyguluyor hatta ıstanbullu ısen bılırsin cıbalıdekı bulgar olsa gerek bır kılıse var abdulhamıt tarafından yaptırılmıs berlınde ve bır gece ıcınde dıkılmıs o kılıse oraya yanı ılk prefabrık konut burdan da anlasılacagı uzeree baska bır kılısenın karsısına yapılmıs denge polıkası sıstemının en buyuk sılahıdır bolucu olmadıgı taktırde t.c. vatandaslıgına sahıp herkes esıttır boluculukten kastımmm yalnıs anlasılmasın provakasyonlara gelen arkadaslardan yoksa onlarda vatandastırlar ve saygım var ve anarsıst arkadaslarıma degıldır lafımmm nacızane bıseler affola surcu kelam ıse saygı ve sevgıler |
||
|
||
| (Kitaba devam...) Birkaç Uygulama *1926 yılında çıkan bir kanunla memur olmak “türk” olmak şartına bağlandı. Daha vahimi o zamana kadar görev yapmakta olan memurların işlerine de son verildi.1965 yılına kadar uygulama devam etti. *1937 yılında azınlık okullarına öğrencilerin “Türk kültürüne en uygun şekilde yetiştirilmeleri” gerekçesiyle birer “Türk” müdür başyardımcısı atanmasına karar verildi. 27 Ocak !955 tarihinde azınlık okullarının müdürlerinin de bulunduğu bir toplantıda zamanın İstanbul Milli Eğitim Müdürü'nün müdür başyardımcılarına yaptığı bir konuşma; "Sizler bu okullrda Türkiye Cumhuriyetini temsil ediyorsunuz. Bu okulların müdürlerini biz değil azınlıklar seçiyor. Bizim müdürümüz değiller. Sizler bu okullarda bizim gözümüz kulağımızsınız. Burada olup bitenleri takip etmek ve bizlere haber vermek sizin göreviniz. Onlar vakıfları tarafından seçilmiş kişiler olarak bizim menfaatlerimizi koruyamazlar". Türk müdür terimi ve varlığı sadece gayrımüslimlerin vatandaş olarak değil algılanmadıklarının göstergesi değil aynı zamanda öğrencilerin de Türk kabul edilmedikleri duygusunu yaratmaktadır. *II. Dünya Savaşı sırasında Mayıs 1941 tarihinde İstanbul ve Trakya'da 26-45 yaş arasında azınlık erkekleri önceden haber verilmeden 48 saat içinde askere alındı. Askere alınanların bir bölümü daha önce askerlik yapmış oldukları halde , asker kaçağı gibi işyerlerinden, sokaktan apartopar topplanıp ailelerine haber vermeleri bile engellenerek askere sevk edilmişlerdir.Kendilerine silah verilmeyen bu kişiler Anadolu'da çeşitli kamplara gönderildi. *1942 yılında bir defaya mahsus olarak çıkarılan "Varlık Vergisi Kanunu" uyarınca verginin açıklanmasından 15 gün sonraya kadar mal varlıklarını belirleyecek ve vergi ödemelerini gerçekleştireceklerdi. 15 gün içinde mal varlıklarını belirlemeyenlerin malları haczedilip icra yoluyla satılacaktı. Aslında azınlıklara uygulanan özel bir yasa olmamakla beraber gayrimüslimlerin vergilendirilmesiyle sonuçlandı. Müslümanlar, gayrimüslimler, dönmeler(On yedinci yy da yahudilikten müslümanlığa geçenler ve ecnebiler için farklı listeler hazırlandı. Gayrımüslümler müslümanların on, dönmeler ise iki katı vergi ödeyecekti. Vergilerini ödemeyenler ise başta Aşkale olmak üzere çeşitli bölgelere çalışma kamplarına gönderildiler. Varlık vergisi 1944 yılında kaldırılmıştır. Şevket süreyya Aydemir kendisini ziyeret eden ve varlık vergisinden şikayet eden İstanbul Milletvekili Avram Galanti ve İzmir Musevi Cemaati Başkanı Baba Gomel'e " Biz Türkler asırlardan beri binbir savaşta sanayie, para ve sermaye biriktirmeye vakit bulamadık. Sizler, bunu yaptınız. biz sizi savaşlarda koruduk, sizler orduya askerler vermediniz. Birtakım yollardan vergi de vermediniz. Para ve sermayeyi elinizde topladınız.Varlık Vergisi -biriken kan ve askerlik haklarının bir karşılı olarak mütalaa edilmelidir- " demiştir. *1964 yılında Kıbrıs'ta gerginliğin arttığı dönemde Türkiye 1930 yılında Atatürk ve Venizelos arasında imzalanan "İkamet, Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması" yla her iki ülkenin vatandaşlarına diğer üklede o ülkenin vatandaşı gibi yerleşme, ticaret yapma, serbest dolaşım, menkul ve gayrımenkul satın alma gibi haklar tanıyan anlaşmayı feshetti. Anlaşmanın feshini Türkiye'de yaşayan Yunan pasoportu taşıyan Rumların sınırdışı edilmesi kararı izledi. Yaklaşık 12 bin Rum, yanlarında sadece 20 kilo kişisel eşya ve 200 lira parayla sınırdışı edildi. Bankalardaki paraları ve Türkiye'de ki mal varlıkları bloke edildi. *1970'lerden itibaren azınlık vakıflarını 1936 yılından itibaren elde ettikleri mallara el konulmaya başlandı. 1974 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu "Türk olmayanlarım meydana getirdikleri tüzel kişilikler olarak tanımladığı cemaat vakıflarının 1936 yılında verdikleri beyannamelerin "Vakıfname" olarak tanımladı. bu karardan sonra Cemaat Vakıflarının bağış, vasiyet gibi yollarda dahil olmak üzere mal edinmelerinin yolu kapanmış olmakla kalmadı, aynı zamanda 1936'dan itibaren edinmiş oldukları mallarda ellerinden alındı. Bu uygulama Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde yapılan reformlar çerçevesinde değiştirildi. 2002 yılında cemaat vakıflarına mal edinme ve bu mallar üzerinde tasarruf hakkı tanındı. fakat halen ellerindeki taşınmaz malları vakıf adına tescilli başvurularının çoğu çeşitli nedenlerle reddedilmektedir. Yani yasa ile uygulama arasında farklılıkvardır. (Arus Yamul) Aleviler ve Topluma Eklenme Sorunsalı Tahire Erman ve Aykan Erdemir *Anadolu alevileri, özellikle Osm İmp'nun yayılma ve İslam aleminde halifeliği üstüne alma dönemi olan Yavuz Sultan Selim dönemimde Safevi Devleti (Şii) ile yapılan savaşlarda karşılaştıkları baskıcı politikalar sonucunda, kimi zaman baskıya karşı isyan hareketlerinde bulunmuş ama çoğunluklla şehirde yaşayan sünnilerden kaçarak kırsalda kendi içlerine çekilerek yaşamaya devam etmişlerdir.Böylece Anadolu alevileri geleneksel iç mekanizmalarını korumuşlardır. *1826'da ıı. Mahmut2un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmasıyla Alevilik özellikle Bektaşilik ciddi bir sekteye uğradı. (Küçük Osmanlı Beyliği’nin koskoca bir imparatorluğa dönüşmesinde önemli katkısı olan Yeniçeri Ocağı, devletin zayıflamasına kadar hep övgüyle anılan bir kurumdu. Ancak özellikle 18. Yüzyıl sonrasında devletin sürekli toprak kaybetmesi ve sosyo-ekonomik olumsuzluklardan dolayı suçlanan da yine bu kurum oldu.) *Osm'da ezilen Alevi topluluklar Mustafa Kemal'in T.C. yi kurmasına ciddi destek vermiş, fakat 1925'de tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla ciddi bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. *Tek partili dönemde CHP'nin özellikle II. Dünya Savaşında köylülere uyguladığı baskı politikalrı neticesinde alevilerin de ağzı yanmış ve bir ümıt olarak Demokrat Partiyi desteklemişlerdir. Demokrat Parti iktidarında Arapça ezana geri dönüş, sünni tarikatlarla kurulan yakın ilişkiler ve sünni muhafazakarlığı mobilize etme gibi uygulamalarından sonra cumhuriyet devrimlerinin partisi olarak gördükleri CHP'ye desteklemeye başlamışlardır. *1950'lerde tarımın makinalaşmasıyla beraber büyük kentlere göçte başı aleviler çekmiştir. Kentlerde önyargı ve ayrımcılıktan çekinen aleviler kimliklerini gizleme eğilimine girmişler ve inanç ve ibadetlerini yerine getirebilecekleri ortamların yoksunluğu nedeniyle zamanla dinsel faaliyetlerinden uzaklaşmaya başlamışlardır. *1970'li yıllarda Alevilik, sosyalizm ile özdeşleşmeye başlamış, kent ortamında laikleşen aleviliğin dinle olan bağlantısı da koptuğu için "ezilen halkların bağımsızlık mücadelesi" olarak yorumlanıp, bir inanç sistemi yerine bir kültür ve siyasi duruş olarak ortaya çıkmıştır. Bı dönemde sol/devrimci hareket içinde Alevi kültürel öğeleri (saz, Alevi deyiş ve nefeslerinden oluşan türküler, alevi dedelerinin bıyıklarına benzer devrimci bıyıkları) kendilerine yer bulmuştur. Marksist görüşlerin etkisiyle din afyon olarak görülmüş ve alevi gençler Alevi dedelere karşı tepkisel bir tutuma girmiş ve onları asalak bir sınıf olarak algılamışlardır. *Sol kesimin ağır darbeler aldığı 12 Eylül döneminde 80'li yıllar boyunca birçok olumsuzluklar yaşamışlar birçoğu tutuklanmış ve devlet kadrolarından uzaklaştırılmışlardır. *90'lı yıllarda ise "kürt sorunu" ve "yükselen siyasal islam" toplumsal konjonktrü belirlediğinden Kürt ve İslamcılara karşı "laik ve Türk kökenli" olan Aleviler problem olarak algılanmamışlardır. Bu sebeple 90'lı yıllar Aleviliğin yeniden canlanması/uyanışına tanıklık eder aslında. Tabi Türkiye'deki bu gelişimde Avrupaya göç eden alevilerin katkısı da büyüktür. |
||
|
||
| türkiyedeki ırk ayrımcılığın varlığı çoğu kişi tarafından kabul edilmez böle birşey söylendiğinde direk insanlar bölücülükle şuçlanır.yukarıdaki arkadaşlara helal olsun.açıkca sölediniz zaten bu ülkede bölücülükle suçlanmaktan basit bişey yok.adın kürtçe olur suçlanırsın kürtçe dinlersin suçlanırsın kürtlerin ezildiğini sölersin suçlanırsın içinde kürt geçen ve kürtlerin lehine olan her cümle bölücülüktür. ve bu tarz cümleler milliyetçi olan hatta olmayan kesimler ağızlarından adeta salyalar akarak büyük bir öfkeyle karşılanır.nasıl bir ülkede yaşıyoruz böle. |
||
|
||
| Hazımsızlık ve pişkinlik Demokratikleşmeye yönelik reformların vazgeçilmez bir bölümünü oluşturan gayrımüslimlerin durumu son Vakıflar Yasası ile bir miktar düzeltilmeye çalışıldı. Görünüşe göre bu vakıfların hareket alanları genişlemekte, bağış alıp verme, temsilcilik açabilme, izin almadan mal alıp satma ve şirket kurma gibi faaliyetlerin önü açılmakta. Ne var ki bunların yapılabilmesi ‘vakıf senedinde yer alma’ koşuluna bağlı ve asıl sorunları yaşayan gayrımüslim vakıfların bir ‘vakıf senedi’ yok. Çünkü bunların hepsi padişah fermanıyla kurulmuş durumdalar ve Osmanlı devleti tarafından özel statüde kabul edilmişler. Diğer bir deyişle şimdi Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın tasarrufunun bedelini gayrımüslim vatandaşlarına ödetmeyi gayet normal buluyor... Ama konu burada bitmiyor: En kritik mesele devletin el koymuş olduğu malların iadesi. Avrupa İnsan Hakları Mahkleme’sinde yürüyen davaların önünü kesmek üzere bu kez devletimiz biraz daha ‘hoşgörülü’ davranmış ve halen devlet elindeki mülkü devretmeyi kabullenmiş. Ama bunun için Vakıflar Meclisi’nin olumlu kararı şart koşuluyor. Yani gayrımüslim vakıfların etkili olamadığı bir Meclis’te diğer vakıfların kararıyla, bir mal ya geri alınacak ya da ilelebet devlete kalacak. Bu kadar pişkinliğin siyasetçiler için bile fazla olduğunu söyleyebiliriz, ancak konu burada da kapanmış değil. Çünkü esas büyük meblağlar devletin el koyduktan sonra yangından kaçırırcasına üçüncü şahıslara devrederek hukuktan kaçırdığı mallarla ilgili. Ve tahmin edileceği gibi Yasa bu konuda suskun... Ne iade var, ne de hakedilmiş tazminatların ödenmesine yönelik en ufak bir irade. Açıkça söylemek gerekirse bütün iyi niyetli çabalara karşın gayrımüslimlere gösterilen bu hazımsızlığın tek anlamı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin günümüzün Türkiye toplumunu yönetecek olgunlukta olmadığıdır. Devlet vatandaşı nasıl tanımlayacağını bilemediği için kimlikler arasında savrulup durmakta ve çareyi hukuku manipüle etmekte aramakta... Bunun yarattığı insani sorunları anlamak için Rum Ortodoks cemaatine bir an için bakalım: Bu cemaatin dağınık mallarını organize bir şekilde yönetmesini sağlayacak idari düzenlemeye izin verilmiyor; belirli bir bölgede yaşayan vakıf yöneticisi bulunamadığı için ‘mazbut’ hale getirilen vakıf mallarının cemaatin bir diğer vakfına devredilmesi mümkün olamıyor; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün el koymuş olduğu manastırlar iade edilmiyor; öğrenci yetersizliği nedeniyle kullanılamayan okulların başka bir amaçla kullanılmasına izin verilmiyor; belediyelerin eline geçmiş olan mezarlıklar geri alınamıyor ve buralara Rum Ortodoks olmayanlar da emirle gömülüyor, oysa mezarlıklar birer ibadet yeri... Devlet vatandaşın sadece mülki haklarını değil, din özgürlüğünü de fütursuzca ihlal ediyor ve bunun ‘milli’ bir gereklilik olduğunu söylüyor... Eğer bu durum yeterince hicap verici gelmediyse söz konusu yasanın fazla özgürlük verdiği için Cumhurbaşkanı’ndan geri döndüğünü ekleyelim. Sezer’e göre Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün “sıkı izin ve denetim sisteminin” korunması gerekirken; azınlık vakıflarının mazbut vakıf olabilmesi, yani devletçe el konabilecek duruma gelmesi de engellenmemeli. Ayrıca Cumhurbaşkanı azınlık vakıflarının “amaç ve etkinlikleri doğrultusunda giderek gelişmelerine olanak sağlanmasını” da zararlı buluyor. Nihayet Vakıflar Meclisi’nde bir adet gayrımüslim vakıf temsilcisinin olmasını da kabullenemiyor. Bütün bunlar meğerse Lozan’a aykırıymış... Seksen yıl boyunca Lozan’ı ihlal eden bir yönetim anlayışının elinde aynı Lozan şimdi vatandaşlığı mağduriyete dönüştüren bir araç olarak kullanılıyor. Ama ne beklersiniz ki? Sonuçta bu cumhurbaşkanlığı değil miydi gayrımüslim vatandaşları ‘yabancı’ kategorisinde değerlendiren? Etyen Mahçupyan |
||
|
||
| Azınlıklar konusunda Cumhuriyetin kuruluşundan beri devletin ikiyüzlü davrandığını düşünüyorum. Yöneticiler, bir yandan "Türkiye sınırları içinde yaşayan herkes din, dil, ırk ayrtımı gözetilmeksizin eşittir" diye beylik laflar ederken, öte yandan iş eyleme döküldüğünde, haklar söz konusu olduğunda devletin korunmasından dem vuruluyor. Bu, Kurtuluş Savaşı'ndan bugüne kadar değişmeyen bir tavır. A. N. Sezer Cumhurbaşkanlığına başladığı zaman aydın bir hukukçu olduğunu öğrendiğimde sevinmiş ve Türkiye'de bir şeylerin iyiye doğru gittiğini düşünerek umutlanmıştım. Sonra Sezer'in yaptığı harcamalardaki tasarrufunu ve gittiği yerlerde halktan biri gibi davranmasını takdir etmiştim. Ancak yasalar söz konusu olduğunda tutuculuğunu ve hatta bağnazlığını gördükçe hayal kırıklıkları yaşadım ve yaşıyorum. Etyen Mahçupyan'dan alıntıladığım yukarıdaki yazıyı okurken de düşüncelerim aynı. Bu ülke, gerçekten eşitlikçi, adil, demokratik, aydın yöneticilere ne zaman kavuşacak? |
||