|
||
| Bu sene Üçüncüsü gerçekleşen Geleneksel Militurizm Festivali 13-14 Mayıs tarihlerinde gezi ve panel gibi ekinliklerle Ankara'da yapıldı. ***************************************** ilk gün: 3. Militurizm festivali kapsamında bugün Ankara Garında bir araya geldik. yaklaşık 25 kişi kadar vardık. Orda darbuka çaldık retkit maketi ile daha sonra retçi karşılaması yaptık. Ardından basın açıklaması ile amacımızı açıkladık. Bu arada polis çok fazlaydı basında bizim iki katımız kadar gelmişti. Şaşırdık. Sonra Anadolu Ajansı Gündem gazetesi bizi diğer erlerde takip etti onlar gardan ayrılıp giti. Bizde Kore Şehitlerine doğru yola çıktık. Orda açıklama yaparak tel örgülere siyah kurdale bağladık. Tabi bu arada yağmur çok fazla yağıyordu ve bizler büyük bir direnişler yürüyorduk. Daha sonra MKEK ve Ordu Evine giderek sağnak yağmur altında basın açıklaması yaptık. Dağılın uyarısında bulunan polis bizi gözaltına almakla tehdit edince eylemimizi başka bir yerde devam ettirmek istediğimizi söyledik. Ardından bize Yüksel'e gidin dediler. Kabul ederek polis kortejiyle Yüksele gittik ve basın açıklaması yaparak oyuncak silahları kırdık ve mutlu birşekilde dağıldık, Ardından kafede toplantı alındı ve durum değerlendirilmesi yapıldı. -------- Festival bugün Ankara Garı'nda "Retçi Karşılaması" etkinliği ile başladı. Polisin belirlenen güzergahlarda yürünmesine engel olmasına, aniden bastıran yağmura ve önceki yıllara kıyasla düşük katılıma rağmen festivalin ilk günü tamamlandı. Kore Şehitleri Anıtı'na siyah kurdele bağlayan katılımcılar festivalin bir sonraki durağı olan silah üreten Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu önüne gittiler. Polisin bu noktadan sonra festivale devam edilmemesi uyarısı üzerine katılımcılar Yüksel Caddesi'ne giderek burada bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Festival yarın saat 11:00 - 14:00 arasında ise TAKSAV Konferans Salonu'nda yazar Mahmut Memduh Uyan, gazeteci Birgül Özbarış, [Cemil Cahit Selimoğlu ve vicdani retçi] Mehmet Öd'ün konuşmacı olarak katılacağı bir panelle devam edecek. Fotoğraflar için: http://istanbul.indymedia.org/news/2006/05/123024.php [İstanbul Indymedia'dan "düzeltilerek" alınmıştır.] ------ Vicdani retçilerden protesto Askere gitmeyi reddeden bir grup “vicdani retçi” Ankara Garı’nda protesto gösterisi düzenledi. NTV ANKARA - On kişilik vicdani retçi , akordion ve darbukayla geldikleri Ankara Garı’nda slogana atıp basın açıklaması yaptı. Vicdani retçi Osman Murat Ülke’ye zorla askerlik yaptırıldığı gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi mahkum ettiğini hatırlatan grup, herhangi bir düzenleme yapılmamasını eleştirdi. Elinde “Sigarasını aldınız ya silahını” yazılı pankart bulunan bir “Red Kit” maketi taşıyan grup, basın açıklamasından sonra oyuncak silah kırdı. [NTV'de yayınlanan bu haber için: http://www.ntvmsnbc.com/news/373049.asp] -------------- 3.sü Ankara'da düzenlenen Militurizm Festivali'nin "gezi" bölümünde okunan basın açıklaması metinleri: [13 Mayıs 2006] BU FESTİVALİ NEDEN DÜZENLİYORUZ ? - Militarizm hayatımızın her anını sarıyor. Yaşamımıza etki eden tüm örgütlenmelere bir göz atın: Okul, aile, ordu, ticari işletmeler, siyasi partiler, hatta kendini sistem karşıtı olarak tanımlayan politik gruplar... Hemen hepsi hiyerarşik, militarizmden beslenen ve militarizmi besleyen kurumlar. Emir almak ve vermek gündelik yaşamımızın bir parçası.. Her gün militarist bir abidenin önünden geçiyoruz. Hayatımızı bu abidelerin dikilmesine sebep olan ideoloji yönlendiriyor… Bütün dünya sürekli silahlanıyor ve zorbalık bir çözüm yöntemi olarak kafalara kazınıyor. Küresel kapitalizmin kâr hırsı ve devletlerin topraklarını genişletme arzuları, milliyetçilik sosuyla karıştırılıp dinsel köktencilikle kızıştırılıp cinsiyetçilikle bulandırılan “militarizm”i güçlendiriyor. Bu anlamda, neyle karşı karşıya olduğumuzu teşhir etmek ve militarist sembollerin, ritüellerin “karizmasını çizmek” bizce mümkün…. - Yaşamının iki yılını askeri cezaevlerinde geçirmeye zorlanan vicdani retçi Osman Murat Ülke ile ilgili AİHM kararına Türkiye Cumhuriyeti devleti henüz herhangi bir yanıt vermiş değil. Vicdani retçiler hapse atılmaya, ceza almaya devam ediyorlar. Cezaevinden yeni çıkan Mehmet Tarhan da diğer retçiler gibi, “emre itaatsizlik” suçundan pratikte ömür boyu hapis riski ile karşı karşıya bulunuyor. Bu riske rağmen retçiler seslerini duyurmaya çalışıyor, ama “köyün delisi” muamelesi görüyorlar. Üstelik gündeme getirilen Terörle Mücadele Yasası, “halkı askerlikten soğutma” bağlamında, vicdani retçileri, anti-militaristleri, pasifistleri, yani terörizmin gerçek düşmanlarını terör kapsamına sokmayı amaçlıyor. Yokmuş gibi davranılan vicdani ret kavramını duyurmak, görmezden gelinme halini “görünür” kılmak, yüzbinlerce fiili retçiyi "kaçak" damgası ile yaşamamaya çağırmak, reddiye eylemini sıradanlaştırmak, sokağa taşımak ve herkesin hayatına sokmak istiyoruz. - Askeri yargı vicdani retçilerin yanı sıra eşcinselleri de görmezden geliyor. Eşcinselliği bir psikolojik bozukluk olarak nitelendirerek aşağılıyor. Ret kavramı ile kendileri arasında bir ilişki olmadığı düşündürülen ve ordu tarafından zaten istenmeyen kadın, eşcinsel, sakat, hasta ya da “askerliği bittiği” için terhis olmuş birey arasındaki ilişkiyi de vurgulamak istiyoruz. Orduya, hatta savaşa katılmış ve fiilen, ruhen ya da her iki şekilde zarar görmüş/görmekte olan bireyin “kader” sığınağını da yoketmeyi amaçlıyoruz. - Öte yandan bu topraklarda neredeyse 20 yıldır bir savaş sürmekte! Savaşın sonuçları, her gün, bir kitabevinde patlayan bomba, küçücük bir bedene sıkılan 13 kurşun, yasaklanan bir dil, göç, işsizlik ve yoksulluk, sokaklarda yitirilen çocukluk ya da üşümüş, sağlığı bozulmuş ruhlar olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan medyasıyla, resmi ya da “sivil” kurumlarıyla, sokaktaki insanıyla hiçbir şey yokmuş gibi bu savaşa sırtını dönen koca bir toplum var. Son dönemde, savaşa ve silaha dayalı “çözüm”e (!) dayalı yaklaşımlar, iktidar çevrelerinde ve günlük politikada egemenlik alanını genişletiyor. Bu şiddet ve savaş çığırtkanlığını gündelik yaşamlarımızdan silmeyi arzuluyoruz. ANKARA GARI Günümüzde, karayolu ve havayolu şirketleriyle girdiği rekabeti kaybetmiş görünse de, demiryollarının milli güvenlik politikaları açısından taşıdığı önem yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu politikaların merkezindeki kentin, o soğuk gri yüzünü yansıtan, 1937 yılında inşa edilmiş kırmızımsı-bakır renkli binasıyla Ankara Garı, devletin değişmeyen militarist yüzünü anlatır bize. Simetrik cephesinin İstasyon Meydanı'na baktığı yapı, kuzeybatı- güneydoğu yönünde uzanan enine bir gelişim gösterir. Ortadaki geniş salon 12 metre yüksekliğindedir ve ön ile arka cephelerdeki geniş pencerelerle aydınlatılmıştır. 1930'lu yılların yapılarında görülen yalın ve modern neo-klasik üslupta tasarlanmış giriş bölümü, az sayıda geniş basamaklar ve ardından yüksek bir sütun sırasıyla düzenlenmiştir. Mimar Şekip Akalın tarafından tasarlanmış olan bina, Ankara taşı ile kaplanmıştır. Askeri teçhizat sevkıyatının önemli bölümü halen Ankara üzerinden yapılmaktadır. Ülkenin dört bir yanına dağılan demiryolu ağının merkezinde olmasının, Ankara’nın “başkent” seçilme nedenlerinin başında geldiği söylenir. İçinde her daim asker kaçaklarını arayan inzibatların dolaştığı Ankara Garı, yakın gelecekte küresel kapitalizme entegre olmasını sağlayacak bir projeyle yeniden düzenlenecektir. Bu projeyle, garın içinde alışveriş ve iş merkezlerinin bulunacağı 30 katlı bir kulenin yapılması planlanmaktadır. YERALTI ÇARŞISI Yeraltı Çarşısı, Ankara Garı'nı Tandoğan-Maltepe yönüne bağlayan uzun yeraltı geçidinin 150 metrelik bölümünü oluşturur. Çarşının hemen her yanında cinsiyetçiliğin, kahramanlık mitinin, militarizmin ve emir-itaat zincirinin izlerini görmek mümkündür. Haftalık çarşı iznine çıkan askerler, dükkan önüne dizilmiş genç kadın tezgahtarların cazibesi altında, kadın anonslu kaset"leri, anı defterlerini, donları, fanilaları, kotları, tişörtleri, her türden ucuz, albenili ve kalitesiz ihtiyaç maddelerini almaya ikna edilirler. Serbest piyasanın bu gariban müşteri kitlesi, çarşının bulvar tarafından girişindeki merdivenlerden inerken gözlerine çarpan bir "yasaklar listesi"yle karşılanır. Yasaklar listesi, aşağıya inen her bir merdiven aralığında artarak devam eder. Bu yüz elli metre uzunluğundaki kasvetli çarşı, uzun dönem askerliğe zorlanan yoksul genç erkeklerden kâr sağlamaya yönelen kapitalizmin, cinsiyetçilikle "süslenen", militarizmle "kontrol edilen" hüzünlendirici yüzünü yansıtır. KORE ŞEHİTLERİ ANITI İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1948 yılında her iki Kore'de yapılan seçimler sonucu, güneyde Kore Cumhuriyeti ile kuzeyde Kore Halk Cumhuriyeti kuruldu. Kore tam göbeğinden ikiye ayrıldı, ve ülkenin kuzeyi ve batısı, kendilerinin değil de, kendilerinin dışında iki farklı ideolojinin temsilcisi oldular. Kore Savaşı da, Haziran 1950'de iki tarafın kavgası olarak başlamış olsa da aslında Amerika ve Sovyetler Birliğinin yarımada üzerinde hakimiyet kurma isteğinin sonucuydu. Savaşa kısa sürede Çin ve Birleşmiş Milletler de dahil oldu ve böylece Kore binlerce insanın ölmeye ve öldürmeye gittiği bir memlekete dönüştü. Türkiye de "Amerika'nın kucağına oturmayalım da Rusya'nın kucağına mi oturalım" diye düşünüp, sözüm ona " insanlık idealleri uğruna", Güney Kore adına savaşmak üzere, Asya'nın öbür ucuna binlerce asker uğurladı ve böylece NATO'ya girmeye hak kazandı. Hiç bilinmeyen topraklarda üç yıl boyunca insanlar öldü, öldürdü, sakat kaldı, sakat bırakıldı, işkencelerden geçti... çok azı geri döndü. Hayatta kalanlardan öğrendiklerimizle çelişti bize anlatılanlar. Savaş bitiminde Kore'de topraklar bölündü ve insanlar sevdiklerinden ayrıldılar. Bugün Kore'de 'Askerden Arınmış Bölge'nin iki yanı da hala şiddetten arınmış değil. Yaratılan güvensizlik ortamından ulus-devlet politikalarına geçiş yapmanın hayalini kuran zihniyet, özlemin algısından yoksun. Kore Şehitleri Anıtı da, Türkiye'de doğup Kore'de ölen askerlerin hep hatırlanması için, 1973'te yapıldı. Bu mini mini, çıtı pıtı yapı, Türkiye NATO'ya girsin diye ölenlerin bu dünyadaki simgesel devamı. Biz biliyoruz ki, savaşa gitmek, cinayete tanıklıktır. Savaşta ölmeyi ya da öldürmeyi kutsamak, geride kalanların suçluluk duygularının yansımasıdır. Biz antimilitaristler, şehitlere ya da şehitlik kavramına değil, anlamsız bir savaşta ölen genç adamlara yas tutuyoruz. Devletlerin bireyler üstünde hak idda etmesini kabul etmiyoruz ve insanları ancak yokluklarıyla anlamlı kılan savaşları durdurmanın, devletsiz ve sınırsız bir dünyayla mümkün olduğunu düşünüyoruz. MAKİNA VE KİMYA ENDÜSTRİSİ KURUMU Türkiye’nin NATO’ya girmek için iki kez başvuru yapıp reddedildiği 1950 yılı, TSK’nın ihtiyaç duyduğu araç ve gereçlerin üretilmesi amacıyla kurulan MKEK’in kuruluşuna denk düşer. Günümüzde, kuruma ait 10 fabrikada, fişekten kapsüle, roketten patlayıcıya, aralarında dünyanın en uzun menzilli topunun da yer aldığı, insanların ve doğanın yok edilmesine hizmet eden her türden silah ve mühimmat üretilmektedir. MKEK “çağın gereklerine uygun biçimde” 2000 yılında yeniden örgütlenerek, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yerine doğrudan Milli Savunma Bakanlığı ile ilişkilendirilmiştir. Günümüzde silah alım-satımı o kadar kolaylaştırılmıştır ki, sermayesinin tamamı devlete ait olan kurumun internet sitesi üzerinden, çok sayıda silahı detaylı biçimde incelemek, fiyatlarını öğrenmek, hatta telefon yoluyla sipariş vermek bile mümkündür. Yurtdışına da önemli miktarda silah ihraç eden MKEK, öldürücü-yok edici, kitlesel ve bireysel savaş araç-gereçlerinin Türkiye topraklarındaki resmi üretim merkezidir. TANDOĞAN ORDUEVİ Orduevleri, ordu mensuplarının ve onların belli bir dereceye kadar yakınlarının kullanımına tahsis edilmiş yerler olup, genelde bulundukları çevrenin en nezih yerinde inşa edilmiş 5 yıldızlı otel kalitesinde mekanlardır. Kılık kıyafet, kimlik, saç-sakal kontrolü gibi türlü aşamalardan geçip içeri girdiğinizde siyah pantolonlu beyaz gömlekli askerleri size hizmet etmek için beklerken görürsünüz. İçerde her şey dışardan daha ucuzdur. Ayrıca orduevleri, ordudaki kuvvetli hiyerarşi olgusunun bir sonucu olarak astsubay ve subay şeklinde ayrılmıştır; öyle ki bir astsubayın subay orduevine girmesi mümkün değildir. ASAL Geçmişi Osmanlılara dayanan Askere Alma Teşkilatı, kurulan yeni devlette de işlevini yerine getirmeye devam etti. Kurtuluş Savaşı sırasında sayıları arttırılan Askerlik şubelerinin amacı, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından “savaşta ve barışta askere alma hizmetlerini yürütme” olarak belirlendi. “Hizmeti” kabul etmeyenler vatan haini ilan edilip Kurtuluş Savaşı sırasında İstiklal Mahkemeleri’nde idamla yargılandılar. Bugün aynı mantıkla işleyen, sayısı binleri bulan askerlik şubeleri vardı. Bu şubeler militarizmin Bu şubeler militarizmin iç yüzüyle karşılaşılan ilk yerlerdir. Tek işlevi "askerlik yaşı gelen genç erkekleri alıkoymak" olan askerlik şubesinde ilk yapılan şey asker adaylarını muayene amacıyla soyup sıraya dizmektir. Askeri disiplinin ve hiyerarşisinin gerçekliğiyle karşılaşılan Askere Alma Teşkilatı'na askere asla alınamayacağımızı ve militarizmin bir parçası olmayı reddettiğimizi haykırmak, askerliği reddedenleri geçmişte İstiklal Mahkemeleri’nde yargılayan, bugün terörist ilan eden zihniyete iyi bir cevap olacaktır. OYAK “OYAK, 1 Mart 1961 tarihinde 205 sayılı Yasa ile kurulmuş, özel hukuk hükümlerine bağlı, TSK mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonudur.” Kısaca kendi kuruluşunu böyle anlatıyor Oyak. 27 mayıs darbesinin hemen sonrasında kurulmuş olması aslında TSK’nın iktidarı elinde tutmak için ne kadar kararlı olduğuna dair göstergesidir. Oyak şu anda Türkiye’nin 3 büyük sermayesinden biridir ve dünyanın en büyük askeri ekonomik organizasyonudur. Otomotiv, taşımacılık, çimento, beton, emeklilik finans ve sigortacılık, tarım ilaçları, gıda sektörü, konut inşaat, inşaat, pazarlama, hijyen ve turizm, dış ticaret, savunma ve güvenlik sistemleri, enerji, bilişim sektörlerinde faliyet gösteren OYAK kurumlar vergisinden de muaftır. Bizler militarist aygıtla her türlü işbirliğini reddettiğimiz için insanları ordular ile yardımlaşmamaya çağırıyoruz. Böylesi masum görüntülü şirketler aslında militarist yapının güçlenmesini ve nihayetinde savaşların finanse edilmesini sağlamaktadır. Bunun için OYAK bünyesinde bulunan 30 şirketle ve militarizmle doğrudan ilişkilenen daha bir çok özel şirketle de alış verişte bulunmayarak savaşın finans kaynaklarını bir nebze de olsa kurutmaya ve bu sivil görünümlü askeri yapılarla dayanışmamaya çağırıyoruz. MAMAK CEZAEVİ 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim uygulamaları ve sonrasında ünlenen, değişik dönemlere damgasını vurmuş, özellikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin belli dönemlerde tutuldukları; türkülere, edebiyat ve sanat yapımlarına konu olan askeri hapishane Mamak Askeri Cezaevi.. 7 kattan oluşan bu bina; 3'u yerin üstünde 4'ude yerin altındadır. Şu an sadece en üst iki kat kullanılmaktadır yerin altında bulunan zindanlara senelerdir el sürülmemiştir. İnsanlık dışı her türlü hakka sahip olan mekanik zihniyetin yer etmiş olduğu militarist devletin askeri cezaevi... Lügatlerinde hep emir kipli, cümlelerin bulunduğu sınırlı zihinleriyle sadece şiddet ve tek tipe yönlendirilmiş olan bu şahıslar “rahat, hazır ol, sağa dön, sola dön... vs” sözlerinin içine yerleştirdikleri zorbalık dolu copları, bakışları, silahlarıyla görevliler. Ve sonuç; kişinin kişi olmadığı, zihnin yok olduğu, tek tip, mekanik yaratılarını çoğaltmak... İşte bu yok edici çoğalmanın gerçekleşmemesi içindir tüm çabamız. -------------- ikinci gün: TAKSAV Konferans Salonunda Mahmut Memduh Uyan (yazar), Birgül Özbarış (gazeteci), Cemil Cahit Selimoğlu ve Mehmet Öd'ün (vicdani retçi) katılımcı olarak yer aldıkları "Devrimler, Askerler, Özgürlük" adlı panel gerçekleşti. resimler: www.uzlasmayok.net http://istanbul.indymedia.org |
||