SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist PRATİKLER

Konu: 3. Geleneksel Militurizm Festivali Ankara'da Yapıldı

Sayfa: [ 1 ]

Aşk&Nefret 15.05.2006 07:37:51
Bu sene Üçüncüsü gerçekleşen Geleneksel Militurizm Festivali 13-14 Mayıs
tarihlerinde gezi ve panel gibi ekinliklerle Ankara'da yapıldı.
*****************************************
ilk gün:

3. Militurizm festivali kapsamında bugün Ankara Garında bir araya geldik.
yaklaşık 25 kişi kadar vardık. Orda darbuka çaldık retkit maketi ile daha
sonra retçi karşılaması yaptık. Ardından basın açıklaması ile amacımızı
açıkladık. Bu arada polis çok fazlaydı basında bizim iki katımız kadar
gelmişti. Şaşırdık. Sonra Anadolu Ajansı Gündem gazetesi bizi diğer
erlerde takip etti onlar gardan ayrılıp giti. Bizde Kore Şehitlerine doğru
yola çıktık. Orda açıklama yaparak tel örgülere siyah kurdale bağladık.
Tabi bu arada yağmur çok fazla yağıyordu ve bizler büyük bir direnişler
yürüyorduk.

Daha sonra MKEK ve Ordu Evine giderek sağnak yağmur altında basın
açıklaması yaptık. Dağılın uyarısında bulunan polis bizi gözaltına almakla
tehdit edince eylemimizi başka bir yerde devam ettirmek istediğimizi
söyledik.

Ardından bize Yüksel'e gidin dediler. Kabul ederek polis kortejiyle Yüksele
gittik ve basın açıklaması yaparak oyuncak silahları kırdık ve mutlu
birşekilde dağıldık, Ardından kafede toplantı alındı ve durum
değerlendirilmesi yapıldı.
--------

Festival bugün Ankara Garı'nda "Retçi Karşılaması" etkinliği ile başladı.
Polisin belirlenen güzergahlarda yürünmesine engel olmasına, aniden
bastıran yağmura ve önceki yıllara kıyasla düşük katılıma rağmen
festivalin ilk günü tamamlandı.

Kore Şehitleri Anıtı'na siyah kurdele bağlayan katılımcılar festivalin bir
sonraki durağı olan silah üreten Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu önüne
gittiler. Polisin bu noktadan sonra festivale devam edilmemesi uyarısı
üzerine katılımcılar Yüksel Caddesi'ne giderek burada bir basın açıklaması
gerçekleştirdiler.

Festival yarın saat 11:00 - 14:00 arasında ise TAKSAV Konferans Salonu'nda
yazar Mahmut Memduh Uyan, gazeteci Birgül Özbarış, [Cemil Cahit Selimoğlu
ve vicdani retçi] Mehmet Öd'ün konuşmacı olarak katılacağı bir panelle
devam edecek.

Fotoğraflar için: http://istanbul.indymedia.org/news/2006/05/123024.php

[İstanbul Indymedia'dan "düzeltilerek" alınmıştır.]

------
Vicdani retçilerden protesto
Askere gitmeyi reddeden bir grup “vicdani retçi” Ankara Garı’nda protesto
gösterisi düzenledi.

NTV

ANKARA - On kişilik vicdani retçi , akordion ve darbukayla geldikleri
Ankara Garı’nda slogana atıp basın açıklaması yaptı. Vicdani retçi Osman
Murat Ülke’ye zorla askerlik yaptırıldığı gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Türkiye’yi mahkum ettiğini hatırlatan grup, herhangi bir
düzenleme yapılmamasını eleştirdi. Elinde “Sigarasını aldınız ya silahını”
yazılı pankart bulunan bir “Red Kit” maketi taşıyan grup, basın
açıklamasından sonra oyuncak silah kırdı.

[NTV'de yayınlanan bu haber için: http://www.ntvmsnbc.com/news/373049.asp]
--------------

3.sü Ankara'da düzenlenen Militurizm Festivali'nin "gezi" bölümünde okunan
basın açıklaması metinleri: [13 Mayıs 2006]

BU FESTİVALİ NEDEN DÜZENLİYORUZ ?

- Militarizm hayatımızın her anını sarıyor. Yaşamımıza etki eden tüm
örgütlenmelere bir göz atın: Okul, aile, ordu, ticari işletmeler, siyasi
partiler, hatta kendini sistem karşıtı olarak tanımlayan politik gruplar...
Hemen hepsi hiyerarşik, militarizmden beslenen ve militarizmi besleyen
kurumlar. Emir almak ve vermek gündelik yaşamımızın bir parçası.. Her gün
militarist bir abidenin önünden geçiyoruz. Hayatımızı bu abidelerin
dikilmesine sebep olan ideoloji yönlendiriyor… Bütün dünya sürekli
silahlanıyor ve zorbalık bir çözüm yöntemi olarak kafalara kazınıyor.
Küresel kapitalizmin kâr hırsı ve devletlerin topraklarını genişletme
arzuları, milliyetçilik sosuyla karıştırılıp dinsel köktencilikle
kızıştırılıp cinsiyetçilikle bulandırılan “militarizm”i güçlendiriyor. Bu
anlamda, neyle karşı karşıya olduğumuzu teşhir etmek ve militarist
sembollerin, ritüellerin “karizmasını çizmek” bizce mümkün….

- Yaşamının iki yılını askeri cezaevlerinde geçirmeye zorlanan vicdani
retçi Osman Murat Ülke ile ilgili AİHM kararına Türkiye Cumhuriyeti
devleti henüz herhangi bir yanıt vermiş değil. Vicdani retçiler hapse
atılmaya, ceza almaya devam ediyorlar. Cezaevinden yeni çıkan Mehmet
Tarhan da diğer retçiler gibi, “emre itaatsizlik” suçundan pratikte ömür
boyu hapis riski ile karşı karşıya bulunuyor. Bu riske rağmen retçiler
seslerini duyurmaya çalışıyor, ama “köyün delisi” muamelesi görüyorlar.
Üstelik gündeme getirilen Terörle Mücadele Yasası, “halkı askerlikten
soğutma” bağlamında, vicdani retçileri, anti-militaristleri, pasifistleri,
yani terörizmin gerçek düşmanlarını terör kapsamına sokmayı amaçlıyor.
Yokmuş gibi davranılan vicdani ret kavramını duyurmak, görmezden gelinme
halini “görünür” kılmak, yüzbinlerce fiili retçiyi "kaçak" damgası ile
yaşamamaya çağırmak, reddiye eylemini sıradanlaştırmak, sokağa taşımak ve
herkesin hayatına sokmak istiyoruz.

- Askeri yargı vicdani retçilerin yanı sıra eşcinselleri de görmezden
geliyor. Eşcinselliği bir psikolojik bozukluk olarak nitelendirerek
aşağılıyor. Ret kavramı ile kendileri arasında bir ilişki olmadığı
düşündürülen ve ordu tarafından zaten istenmeyen kadın, eşcinsel, sakat,
hasta ya da “askerliği bittiği” için terhis olmuş birey arasındaki ilişkiyi
de vurgulamak istiyoruz. Orduya, hatta savaşa katılmış ve fiilen, ruhen ya
da her iki şekilde zarar görmüş/görmekte olan bireyin “kader” sığınağını da
yoketmeyi amaçlıyoruz.

- Öte yandan bu topraklarda neredeyse 20 yıldır bir savaş sürmekte! Savaşın
sonuçları, her gün, bir kitabevinde patlayan bomba, küçücük bir bedene
sıkılan 13 kurşun, yasaklanan bir dil, göç, işsizlik ve yoksulluk,
sokaklarda yitirilen çocukluk ya da üşümüş, sağlığı bozulmuş ruhlar olarak
karşımıza çıkıyor. Öte yandan medyasıyla, resmi ya da “sivil” kurumlarıyla,
sokaktaki insanıyla hiçbir şey yokmuş gibi bu savaşa sırtını dönen koca bir
toplum var. Son dönemde, savaşa ve silaha dayalı “çözüm”e (!) dayalı
yaklaşımlar, iktidar çevrelerinde ve günlük politikada egemenlik alanını
genişletiyor. Bu şiddet ve savaş çığırtkanlığını gündelik yaşamlarımızdan
silmeyi arzuluyoruz.

ANKARA GARI

Günümüzde, karayolu ve havayolu şirketleriyle girdiği rekabeti kaybetmiş
görünse de, demiryollarının milli güvenlik politikaları açısından taşıdığı
önem yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu politikaların merkezindeki kentin, o
soğuk gri yüzünü yansıtan, 1937 yılında inşa edilmiş kırmızımsı-bakır
renkli binasıyla Ankara Garı, devletin değişmeyen militarist yüzünü
anlatır bize.

Simetrik cephesinin İstasyon Meydanı'na baktığı yapı, kuzeybatı- güneydoğu
yönünde uzanan enine bir gelişim gösterir. Ortadaki geniş salon 12 metre
yüksekliğindedir ve ön ile arka cephelerdeki geniş pencerelerle
aydınlatılmıştır. 1930'lu yılların yapılarında görülen yalın ve modern
neo-klasik üslupta tasarlanmış giriş bölümü, az sayıda geniş basamaklar ve
ardından yüksek bir sütun sırasıyla düzenlenmiştir. Mimar Şekip Akalın
tarafından tasarlanmış olan bina, Ankara taşı ile kaplanmıştır.

Askeri teçhizat sevkıyatının önemli bölümü halen Ankara üzerinden
yapılmaktadır. Ülkenin dört bir yanına dağılan demiryolu ağının merkezinde
olmasının, Ankara’nın “başkent” seçilme nedenlerinin başında geldiği
söylenir.

İçinde her daim asker kaçaklarını arayan inzibatların dolaştığı Ankara
Garı, yakın gelecekte küresel kapitalizme entegre olmasını sağlayacak bir
projeyle yeniden düzenlenecektir. Bu projeyle, garın içinde alışveriş ve iş
merkezlerinin bulunacağı 30 katlı bir kulenin yapılması planlanmaktadır.

YERALTI ÇARŞISI

Yeraltı Çarşısı, Ankara Garı'nı Tandoğan-Maltepe yönüne bağlayan uzun
yeraltı geçidinin 150 metrelik bölümünü oluşturur. Çarşının hemen her
yanında cinsiyetçiliğin, kahramanlık mitinin, militarizmin ve emir-itaat
zincirinin izlerini görmek mümkündür.

Haftalık çarşı iznine çıkan askerler, dükkan önüne dizilmiş genç kadın
tezgahtarların cazibesi altında, kadın anonslu kaset"leri, anı
defterlerini, donları, fanilaları, kotları, tişörtleri, her türden ucuz,
albenili ve kalitesiz ihtiyaç maddelerini almaya ikna edilirler. Serbest
piyasanın bu gariban müşteri kitlesi, çarşının bulvar tarafından
girişindeki merdivenlerden inerken gözlerine çarpan bir "yasaklar
listesi"yle karşılanır. Yasaklar listesi, aşağıya inen her bir merdiven
aralığında artarak devam eder. Bu yüz elli metre uzunluğundaki kasvetli
çarşı, uzun dönem askerliğe zorlanan yoksul genç erkeklerden kâr sağlamaya
yönelen kapitalizmin, cinsiyetçilikle "süslenen", militarizmle "kontrol
edilen" hüzünlendirici yüzünü yansıtır.

KORE ŞEHİTLERİ ANITI

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1948 yılında her iki Kore'de yapılan
seçimler sonucu, güneyde Kore Cumhuriyeti ile kuzeyde Kore Halk Cumhuriyeti
kuruldu. Kore tam göbeğinden ikiye ayrıldı, ve ülkenin kuzeyi ve batısı,
kendilerinin değil de, kendilerinin dışında iki farklı ideolojinin
temsilcisi oldular. Kore Savaşı da, Haziran 1950'de iki tarafın kavgası
olarak başlamış olsa da aslında Amerika ve Sovyetler Birliğinin yarımada
üzerinde hakimiyet kurma isteğinin sonucuydu. Savaşa kısa sürede Çin ve
Birleşmiş Milletler de dahil oldu ve böylece Kore binlerce insanın ölmeye
ve öldürmeye gittiği bir memlekete dönüştü. Türkiye de "Amerika'nın
kucağına oturmayalım da Rusya'nın kucağına mi oturalım" diye düşünüp,
sözüm ona " insanlık idealleri uğruna", Güney Kore adına savaşmak üzere,
Asya'nın öbür ucuna binlerce asker uğurladı ve böylece NATO'ya girmeye hak
kazandı.

Hiç bilinmeyen topraklarda üç yıl boyunca insanlar öldü, öldürdü, sakat
kaldı, sakat bırakıldı, işkencelerden geçti... çok azı geri döndü. Hayatta
kalanlardan öğrendiklerimizle çelişti bize anlatılanlar.

Savaş bitiminde Kore'de topraklar bölündü ve insanlar sevdiklerinden
ayrıldılar. Bugün Kore'de 'Askerden Arınmış Bölge'nin iki yanı da hala
şiddetten arınmış değil. Yaratılan güvensizlik ortamından ulus-devlet
politikalarına geçiş yapmanın hayalini kuran zihniyet, özlemin algısından
yoksun.

Kore Şehitleri Anıtı da, Türkiye'de doğup Kore'de ölen askerlerin hep
hatırlanması için, 1973'te yapıldı. Bu mini mini, çıtı pıtı yapı, Türkiye
NATO'ya girsin diye ölenlerin bu dünyadaki simgesel devamı.

Biz biliyoruz ki, savaşa gitmek, cinayete tanıklıktır. Savaşta ölmeyi ya da
öldürmeyi kutsamak, geride kalanların suçluluk duygularının yansımasıdır.
Biz antimilitaristler, şehitlere ya da şehitlik kavramına değil, anlamsız
bir savaşta ölen genç adamlara yas tutuyoruz. Devletlerin bireyler üstünde
hak idda etmesini kabul etmiyoruz ve insanları ancak yokluklarıyla anlamlı
kılan savaşları durdurmanın, devletsiz ve sınırsız bir dünyayla mümkün
olduğunu düşünüyoruz.

MAKİNA VE KİMYA ENDÜSTRİSİ KURUMU

Türkiye’nin NATO’ya girmek için iki kez başvuru yapıp reddedildiği 1950
yılı, TSK’nın ihtiyaç duyduğu araç ve gereçlerin üretilmesi amacıyla
kurulan MKEK’in kuruluşuna denk düşer. Günümüzde, kuruma ait 10 fabrikada,
fişekten kapsüle, roketten patlayıcıya, aralarında dünyanın en uzun
menzilli topunun da yer aldığı, insanların ve doğanın yok edilmesine
hizmet eden her türden silah ve mühimmat üretilmektedir.

MKEK “çağın gereklerine uygun biçimde” 2000 yılında yeniden örgütlenerek,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yerine doğrudan Milli Savunma Bakanlığı ile
ilişkilendirilmiştir. Günümüzde silah alım-satımı o kadar
kolaylaştırılmıştır ki, sermayesinin tamamı devlete ait olan kurumun
internet sitesi üzerinden, çok sayıda silahı detaylı biçimde incelemek,
fiyatlarını öğrenmek, hatta telefon yoluyla sipariş vermek bile mümkündür.
Yurtdışına da önemli miktarda silah ihraç eden MKEK, öldürücü-yok edici,
kitlesel ve bireysel savaş araç-gereçlerinin Türkiye topraklarındaki resmi
üretim merkezidir.

TANDOĞAN ORDUEVİ

Orduevleri, ordu mensuplarının ve onların belli bir dereceye kadar
yakınlarının kullanımına tahsis edilmiş yerler olup, genelde bulundukları
çevrenin en nezih yerinde inşa edilmiş 5 yıldızlı otel kalitesinde
mekanlardır. Kılık kıyafet, kimlik, saç-sakal kontrolü gibi türlü
aşamalardan geçip içeri girdiğinizde siyah pantolonlu beyaz gömlekli
askerleri size hizmet etmek için beklerken görürsünüz. İçerde her şey
dışardan daha ucuzdur. Ayrıca orduevleri, ordudaki kuvvetli hiyerarşi
olgusunun bir sonucu olarak astsubay ve subay şeklinde ayrılmıştır; öyle ki
bir astsubayın subay orduevine girmesi mümkün değildir.


ASAL

Geçmişi Osmanlılara dayanan Askere Alma Teşkilatı, kurulan yeni devlette de
işlevini yerine getirmeye devam etti. Kurtuluş Savaşı sırasında sayıları
arttırılan Askerlik şubelerinin amacı, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından
“savaşta ve barışta askere alma hizmetlerini yürütme” olarak belirlendi.
“Hizmeti” kabul etmeyenler vatan haini ilan edilip Kurtuluş Savaşı
sırasında İstiklal Mahkemeleri’nde idamla yargılandılar.

Bugün aynı mantıkla işleyen, sayısı binleri bulan askerlik şubeleri vardı.
Bu şubeler militarizmin Bu şubeler militarizmin iç yüzüyle karşılaşılan ilk
yerlerdir. Tek işlevi "askerlik yaşı gelen genç erkekleri alıkoymak" olan
askerlik şubesinde ilk yapılan şey asker adaylarını muayene amacıyla soyup
sıraya dizmektir. Askeri disiplinin ve hiyerarşisinin gerçekliğiyle
karşılaşılan Askere Alma Teşkilatı'na askere asla alınamayacağımızı ve
militarizmin bir parçası olmayı reddettiğimizi haykırmak, askerliği
reddedenleri geçmişte İstiklal Mahkemeleri’nde yargılayan, bugün terörist
ilan eden zihniyete iyi bir cevap olacaktır.

OYAK

“OYAK, 1 Mart 1961 tarihinde 205 sayılı Yasa ile kurulmuş, özel hukuk
hükümlerine bağlı, TSK mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonudur.”
Kısaca kendi kuruluşunu böyle anlatıyor Oyak. 27 mayıs darbesinin hemen
sonrasında kurulmuş olması aslında TSK’nın iktidarı elinde tutmak için ne
kadar kararlı olduğuna dair göstergesidir. Oyak şu anda Türkiye’nin 3 büyük
sermayesinden biridir ve dünyanın en büyük askeri ekonomik organizasyonudur.

Otomotiv, taşımacılık, çimento, beton, emeklilik finans ve sigortacılık,
tarım ilaçları, gıda sektörü, konut inşaat, inşaat, pazarlama, hijyen ve
turizm, dış ticaret, savunma ve güvenlik sistemleri, enerji, bilişim
sektörlerinde faliyet gösteren OYAK kurumlar vergisinden de muaftır.

Bizler militarist aygıtla her türlü işbirliğini reddettiğimiz için
insanları ordular ile yardımlaşmamaya çağırıyoruz. Böylesi masum görüntülü
şirketler aslında militarist yapının güçlenmesini ve nihayetinde
savaşların finanse edilmesini sağlamaktadır. Bunun için OYAK bünyesinde
bulunan 30 şirketle ve militarizmle doğrudan ilişkilenen daha bir çok özel
şirketle de alış verişte bulunmayarak savaşın finans kaynaklarını bir
nebze de olsa kurutmaya ve bu sivil görünümlü askeri yapılarla
dayanışmamaya çağırıyoruz.

MAMAK CEZAEVİ

12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim uygulamaları ve sonrasında ünlenen, değişik
dönemlere damgasını vurmuş, özellikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin belli
dönemlerde tutuldukları; türkülere, edebiyat ve sanat yapımlarına konu olan
askeri hapishane Mamak Askeri Cezaevi.. 7 kattan oluşan bu bina; 3'u yerin
üstünde 4'ude yerin altındadır. Şu an sadece en üst iki kat
kullanılmaktadır yerin altında bulunan zindanlara senelerdir el
sürülmemiştir. İnsanlık dışı her türlü hakka sahip olan mekanik zihniyetin
yer etmiş olduğu militarist devletin askeri cezaevi...

Lügatlerinde hep emir kipli, cümlelerin bulunduğu sınırlı zihinleriyle
sadece şiddet ve tek tipe yönlendirilmiş olan bu şahıslar “rahat, hazır ol,
sağa dön, sola dön... vs” sözlerinin içine yerleştirdikleri zorbalık dolu
copları, bakışları, silahlarıyla görevliler. Ve sonuç; kişinin kişi
olmadığı, zihnin yok olduğu, tek tip, mekanik yaratılarını çoğaltmak...

İşte bu yok edici çoğalmanın gerçekleşmemesi içindir tüm çabamız.
--------------

ikinci gün:

TAKSAV Konferans Salonunda Mahmut Memduh Uyan (yazar), Birgül Özbarış
(gazeteci), Cemil Cahit Selimoğlu ve Mehmet Öd'ün (vicdani retçi)
katılımcı olarak yer aldıkları "Devrimler, Askerler, Özgürlük" adlı panel
gerçekleşti.

resimler: www.uzlasmayok.net
              http://istanbul.indymedia.org


Sayfa: [ 1 ]