SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Psikoloji

Konu: Sartre ve Freud

Sayfa: [ 1 ]

11.05.2006 18:57:56
Sartre ve Freud

Hilmi Yavuz

Bilinçdışının psyche'yi açıklama doğrultusunda bir kuramın temeli olamıyacağını, daha 1939'da, Esquisse d'une Théorie des Emotions'da [bundan sonra Esquisse diye anılacak] belirtmişti Sartre. Bilinç ve bilinçdışı: Freud'cu 'psikanaliz kuramı', bu iki ayrı alandan bilinci edilgin olanla sınırlıyor, bilinçdışını bu edilginliğin imlediği kavramsal bir alan olarak kuruyordu. Esquisse'in diliyle söylersek: bilincin ediminin anlamı, edimin dışındaydı, ya da imlenen imleyenden koparılmıştı. Sartre bu 'kopma'yı, psikanaliz kuramının bilinç [imleyen] ile bilinçdışı’nı [imlenen], ayrışmış ontolojik düzlemlere koyması olarak anlıyor. Bilinç olgusu, diyor Sartre, neyi imliyorsa ona [imlenen'e], belirli bir olayın sonucu olan bir nesne bu olaya nasıl bağlanıyorsa böyle bağlanmıştır. Psikanalitik kuramda, bilinçle bilinçdışı arasındaki bağıntı, dışsal bir bağıntıdır öyleyse, nedensellik bağıntısıdır. Bu bağıntının doğası üzerinde durur Sartre. Örneğin, der, bir dağbaşında sönmüş bir ateşin küllerine raslasak, 'burada birileri ateş yakmış olmalı!' deriz. O birileri külde yokturlar ama, kül ile bir nedensellik bağıntısı içindedirler. Külle ateş arasında bu doğrultuda bir bağıntı olduğunu önceden bilmeyen biri, külün oradan birilerinin geçmiş olduğunu gösteren bir im olduğunu bilemez. Öyleyse, bilinç olgularını nesneler [örneğin, kül] gibi bir 'im' kılan, ona anlam veren bağıntıyı, bilincin dışında mı aramalıyız? Böyle yaparsak bilinci imlenen'le olan bağıntısı açısından bir nesne durumuna getirmiş olmaz mıyız? Bir başka deyişle, bilinçle [imleyen] ile bilinçdışını [imlenen] birbirinden ayrışmış ontolojik düzlemlere koymuş olmuyor muyuz?

Sartre’ın 'psikanaliz kuramı’nı eleştirişi burada başlıyor. Bilincin dışında bilinçdışını konutlamak, psyche'nin türdeşliğini yıkmak anlamına geliyor. Sartre için bu, Descartes'çı Cogito'nun da yıkılısı demek. Oysa bilinç kendisi-için-varlık’tır (l’étre-pour-soi), nesneyse kendinde-varlık (l'étre-en-soi). Cogito'yu, kendisi-için varlık’ın [bilincin] yapısını kuran katmanlar olarak tanımlar Sartre. Cogito kuramı, der, kendisi-için-varlık’ın bir objeye yönelmişliği (intentionalité) bağlamında bu objenin farkına varmayı olduğu kadar, objenin farkında olduğunun farkında olmayı da içerir. Ve Cogito'nun katmanları çıkar karşımıza: cogito reflexif objenin farkında olmak; cogito préreflexif, objenin farkında olduğunun farkında olmaktır. Kendisi-için-varlık’ı, kendinde-varlık’tan ayran bir belirlenimdir Cogito. Dolayısıyla cogito préreflexif varsa, bilinçdışı olamaz Reflexif ve préreflexif Cogito bağıntılarıyla yapılanmış, aşkın kendisi-için-varlık’ın farkında olmadığı hiçbirşey yoktur.

Sartre’ın heyecan (l'emotion) kuramı da, Freud'un 'psikanaliz' kuramının temellendirdiği heyecan nosyonunun yeniden yapılandırılmasıdır. Freud, heyecanın bilinçdışından kaynaklandığını savunur. Heyecan, Freud'a göre, bilinçten kaynaklanmayan bir boşalım sürecinin bilinçli algılanışıdır. Oysa Sartre, heyecanı bilincin bir bölümü olarak görür; böyle olduğu için de bir objeye yönelmiştir heyecan, anlamı da bu objeyle temellenir. Tıpkı, der Sartre, sözcüklerimin neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanmaları gibi... Anlam, benim sözlerimle dış dünya arasında nedensel ya da tüme varım yoluyla belirlenmiş bir bağlantıyla gerçekleşmiyor, sözcüklerle imledikleri arasında gerçekleşiyor. Daha doğrusu, neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanıyorlar. Sartre'da yönelmişlik ile imlemek birbiriyle örtüşen alanlar oluyor böylece. Bilinç, ayrılmaz bir bölümü olan heyecanın belirli bir objeye yöneldiğinin farkında olduğu gibi, bu yönelmişlikte neyi imlediğinin de, Cogito'nun yapısı gereği, farkında olacaktır. Doğallıkla objenin neyi imlediğinin, imlenenin ne olduğunun belirtik (explicite) olması gerekmez; yoğunlaştırmanın (condensation) kerteleri vardır. Bu yüzden Sartre’ın yaptığı, 'psikanaliz' kuramının bilinçdışı nedenlerinin yerine, fenomenolojik kuramın belirtik olarak bilinmeyen, bilinçli seçme'sini koymaktır. Sartre bu durumu, L'Etre et Le Néant’da, bilinç ve seçme bir ve ayni şeydir, diye belirtecektir.

Biz yine Esquisse’e dönelim. Sartre sürdürür sözlerini: heyecan dünyayı belirli bir biçimde kavramaktır. heyecanı, dünyanın dönüştürülmesi olarak da tanımlıyor Sartre. Gerçekte edimlerimizle dönüştürürüz dünyayı; belirli amaçlara belirli araçları kullanarak gidilecek rasyonel 'yol’ların uyumlulaştırılmış bir haritasıdır dünya. Bu hodolojik haritayı çıkararak dünyayı bizim yaptığımız birşeymiş gibi görürüz, kendimizin kılarız. Heyecan, der Sartre, bu hodolojik harita’nın belirlediği, 'kullanılabilir bir bütün olarak dünya’nın ise yaramaz olduğunda ortaya çıkar. Bütün ussal yollar kapanınca, dünyayı büyüse1 bir edimle dönüştürmeye kalkarız. Heyecan, dünyayı büyüyle dönüştürmektir, der Sartre: Heyecan, kullanılabilir dünyanın ansızın gözden kaybolması, büyünün onun yerini almasıdır.'

11.05.2006 18:58:41
Sartre L'Etre et le Ne'ant’da bilinçdışının olanaksızlığı sorununa yeniden döner. Ama bu kez, 'psikanaliz' kuramını eleştirmekle kalmayacak, bu kurama görüngübilimsel çerçeve içinde bir almaşık getirmeyi deneyecektir. Bu kendini-aldatma (mauvaise foi) kuramıdır.

'Kendini-aldatma'yı, bilincin kendi olumsuzlamasını dışa yöneltmek yerine, kendine doğru yöneltmesi olarak tanımlar Sartre. Kendini-aldatma, bir olumsuzlama olması yönünden yalan'a benzer. Yalancı, yalan söylerken gizlediği, söylemediği doğrunun [hakikatin] ne olduğunu bilir. Bir insan, bilmediği birşey hakkında yalan söyleyemez-olanaksızdır bu. Sartre, yalancının da bir tanımını yapar: Yalancı, doğruyu kendi içinde evetleyen (affirmant), sözlerinde değilleyen (niant) kişidir Aldatmaya niyetlenmiştir yalancı, bu niyetini kendinden gizleme gereğini duymaz. Bilinç, yalanla, Öteki'nden gizlice varolduğunu evetler. Kendini aldatma da insanin kendi kendine söylediği bir yalan olarak tanımlanabilir. Ama bir ayrımla: kendini-aldatma içinde olan biri, tatsız bir doğruyu [hakikati] örtbas etmekte ya da tatlı bir yalanı doğruymuş gibi sunmaktadır. Kendini-aldatma içinde, der Sartre, doğruyu Öteki'nden değil, kendimden (altını ben çizdim H.Y) gizliyorumdur. Yalandaki aldatan/aldatılan ikiliği kendini-aldatma' da ortadan kalkar. Yalan, Öteki'yle 'birlikte olma'nın (mitsein) aşılmasıdır.’

Sartre burada da bir proje'den sözeder. Proje, kendini-aldatmanın kavranmasını ve préreflexif bilincin kendini-aldatma ile gerçekleştirilmesini içerir. Yalancı ile yalanın söylendiği kişi, ayni kişidir; demek ki, der Sartre, yalancı olarak benim, aldatılan olarak kendimden gizlediğim doğruyu [hakikati] bildiğim anlamına gelir. Birbirinden ardzamanlı olarak gerçekleşmiş bir 'ikilik görünüşü" değildir bu. Projenin tekil yapısı içinde gerçekleşir, Öyleyse, diye sorar Sartre, yalan onu koşullandıran ikilik ortadan kaldırılmışken, varlığını nasıl sürdürebilir?

Güçlükler bitmiyor, Sartre'a göre. Bilincin yarısaydamlığından (translucidité) doğan daha başka sorunlar da var. Kendini-aldatma içinde olmak, kendini-aldatmanın bilincinde olmaktır. Çünkü, diyor Sartre, bilincin varlığı, varlığın bilincidir. Değişken psişik yapısına karşın [Sartre, değişkenlik için 'metastable' sözcüğünü kullanıyor] özerk ve sürekli bir formu vardır kendini- aldatmanın. Birdenbire sahihliğe ya da kinizme doğru değişse bile kendini-aldatma içinde yasayabilir insan. Bu, kendini-aldatmanın bir yasam stili olduğu anlamına gelir. Değişkenliğine karşın sürekliliği yüzünden kendini-aldatmayı ne reddedebiliriz, ne de onaylayabiliriz.

Bu güçlüklerden kurtulabilmek için, psikanaliz kuramının 'bilinçdışı' kavramına başvurduğunu belirtir Sartre. Psikanaliz kuramı, aldatan/aldatılan ikiliğini yeniden temellendirebilmek içn bir sansür düzeneği önerir. Bu kuram, davranislarin anlamı konusunda öznenin kendi kendini aldattığı varsayımını getirir. Onu somut varlığında [bilinç düzeyinde] kavrar, doğruluğu [bilinçaltı düzeyinde] içinde kavrayamaz. Freud, psyche'yi ikiye böldü, der Sartre: Id ve Ego. bilinçdışı psyche'mle olan ilişkilerimde ayrıcalıklı bir konumum yoktur Freud'a göre. Doğrunun [hakikatin] bulgulanmasını psikanaliste [hekime] bağlar Freud. Hekim, Öteki'dir. Öteki ise bilinçdışımla bilinçli yasamım arasında bir dolayımdır (mediation): bilinçdışı tez'le bilinçli antitez arasında bir sentezi gerçekleştirir. Ben, kendimi Öteki'nin dolayımında kavrarım. İd’imle olan bağlantımda Öteki'nin konumundayımdır.

Oidipus kompleksi konusunda Sartre, Pierce gibi düşündüğünü belirtir: deneysel bir düşün’dür bu kompleks, ya da bir varsayım. Freud'de psikanaliz, kendini-aldatma'nın yerini alır; yalanın temel koşulu olan aldatan/aldatılan ikiliğinin yerine İd ve Ego ikiliğini koyar. İd’i, bilincin ayrılmaz bir bölümü olmaktan çikarir Freud, bir kendinde-varlık’a (l'etre- en-soi), nesneye dönüştürür.

Sartre’ın L'Etre et le Ne'ant’da 'psikanaliz' kuramına yönelttiği eleştiriler burada temellenir. Bir kere bilinçdışını,n [İd’in] konumunun bir nesnenin konumu olamıyacagını söyler Sartre. Nesne, kendisiyle ilgili sanılarımıza (conjectures) kayıtsızdır; oysa İd doğruya [hakikat] yaklaşırken bu sanılara çok duyarlıdır (touche'). Freud'un, hekim doğruya yaklaşırken bir direncin ortaya çıkmasından sözetmesi bundan dolayıdır. Bu direnç, dışardan kavranan nesnel bir edimdir: hasta ya konuşmaz, ya düşlemlerini anlatır ya da sağaltmadan [tedavi] cayabilir. Peki, direnç gösteren bölüm hangisidir, diye sorar Sartre, İd mi, Ego mu?. Bilinçli olguların psişik bütünlüğü olarak Ego olamaz bu direncin kaynağı. Doğruya yaklaşıldığını bilemez Ego; çünkü kendi tepkilerinin anlamıyla olan bağıntısı, hekimin bağıntısı gibidir: Ego, olsa olsa, hekimin öne sürdüğü varsayımların olasılık kertesini nesnel olarak görebilir. Dahası, der Sartre, bu olasılık Ego'ya kesinliğin (certitude) sınırında görünür; bundan da tedirginlik duymasına gerek yoktur; psikanalitik sağaltmayı bilinçli kararıyla seçen Ego'dur. Sartre sorar: [Bu durumda] hastanın, hekimin açıklamalarından tedirgin olduğunu, dolayısıyla de bir yandan direnç gösterirken bir yandan da, kendi gözünde sağaltmayı sürdürmek isteyen biriymiş gibi gösterme aldatmacasını yasadığını mı söylemeliyiz? Bu bir kendini-aldatma'dır, ve bu kendini-aldatma'yı bilinçdışıyla açıklamamız sözkonusu degildir; bütün bunlar bilinç düzleminde olup bitmektedir çünkü. Dahası, diyor Sartre, direnci psikanalistin suyüzüne çıkartmaya çalıştığı kompleksten kaynaklandığı varsayımıyla da açıklayamayız. Burada kompleks, psikanalistin yardımcısıdır: kompleks, tıpkı hekimin istediği gibi, suyüzüne çıkmak istemektedir. Sansür düzeneğine oyun oynayan; suyüzüne çıkmasını engellemesine karşın sansürün engellerini asarak bilinç düzlemine çıkma savaşımı veren bu komplekstir.

11.05.2006 18:59:16
İmdi, direnci ne Ego’yla açıklayabiliyoruz ne de kompleksin yapısıyla. Öyleyse direnci, sansür düzleminde aramak gerekir. Sorunların, ya da hekimin varsayımlarının, baskıya almaya (refouler) çalıştığı gerçek dürtülere (tendances) yaklaşıp yaklaşmadığını, bilse bilse sansür düzeneği bilebilir. Neyi ya da neleri bastırdığını bilen odur sadece; etkinliğini ayırdederek uygulayabilmek için neyi bastırdığını bilmek durumundadır çünkü. Sansür düzeneği baskıya alma (refoulement) işlemini seçerek uygulayacaksa, [“hangi dürtüler baskıya alınacak, hangilerine izin verilecek?”] yaptığı seçmenin farkında olmak (se représenter) zorundadır. Başka nasıl olabilir ki? Diye sorar Sartre: yasal cinsel tepilere (impulsion) , açlık, uyku, susuzluk gibi gereksemelere izin verirken, ötekileri baskıya almasını başka nasıl açıklarız? Sansür düzeneği, baskıya alma gereksemesi duyulan tepileri, onları ötekilerinden ayirdettiğinin bilincinden olmadan nasıl ayırabilir? Alain, bilmek bildiğini bilmektir, demişti. Sartre bunu bilmek, bildiğini bilmenin bilincidir, diye yeniden söylüyor. Böylelikle direnç, sansür düzleminde baskıya alinmiş olan farkında olma’yı (une représentation) du refoulé); psikanalistin sorularının yöneldiği sonucun ne olduğunun kavranmasını; baskıya alinmiş kompleksin doğruluğu [hakikati] ile bu doğruluğu suyüzüne çıkarmayı amaçlayan hekimin varsayımlarının karşılaştırıldığı bir sentetik ilintiyi içerir. Bütün bu işlemler, der Sartre, sansür düzeneğinin kendi bilincinde olduğunu gösterir. Nasıl bir kendinin-bilinci’dir bu? Sartre söyle söyler: bu, baskıya alınmış olan dürtünün bilincinde olduğunun bilincinde olmamak için, bilincinde olduğunu gösterir. Bu da, sansür düzeneğinin kendini-aldatma içinde olması değilse nedir? der Sartre.

Psikanaliz kuramı, böylece, kendini-aldatma'yı ortadan kaldırmayı denemiş, oysa giderek, bilinçle bilinçdışı arasında kendini-aldatma içinde bir özerk bilinç çıkarmıştır. Sartre, psikanaliz kuramının kendini-aldatmayı yok edemediğini, dolayısıyla psikanalizin kendini-aldatmanın yerini alamıyacagını gösterir böylece. Kendinden bir şeyler gizleyen bir reflexif düşün’ün özü, tekil bir psişik düzenek, dolayısıyla de birliğin içinde ikili bir etkinliği içerir: bir yandan gizlenecek olanı saptamak ve korumak, öte yandansa baskiya almak ve saklamak. Bu etkinliğin iki görünümü de birbirlerinin bütünleyicisidirler. Sartre söyle düşünür: sansür düzeneği aracılığıyla bilinci bilinçdışından ayırmakla psikanaliz kuramı, bu edimin iki evresini ayırmayı başaramamıştır. Kendini belli sembolik formların arkasında gizleyen tepinin baskıya alınmasına gelince, Sartre'a göre, tepinin (i) baskıya alınmış olduğunun bilinci; (ii) neyse o olduğu için geriye itilmiş olduğunun bilinci; ve (iii) bir gizlenme projesi olmadan kendini gizlemesi sözkonusu değildir. Yoğunlaştırma (condensation) ve aktarma (transference), tepinin kendisini etkileyen bu değişimleri açıklayamaz. Sartre söyle bağlar sözlerini: “bilinç, sansürün ötesinde hem istenen hem de yasaklanan bir sonuca varılacağı konusunda bir kavrayışı içermiyorsa, tepinin simgesel ve bilinçli doyurumuna bağlanmış olan hazzı ya - da bunaltıyı nasıl açıklayabiliriz?

Kaynak: Felsefe Yazıları, Yazko Yayınları 2. Kitap 1982 Sayfa: 105-110

16.09.2007 09:37:41
Sartre için konunun en sonunda gelip çatacağı nokta bir bunaltıdır zaten genellikle. Fransanın özgürlük şovenizmi ile marksizmin kutsal değer tanımaz materyalizminin gerçekliğinde sıkışan Sartre, aslında pek de materyalist olmayan ve aslında felsefi bir soyutlama olan varoluşçuluk argümanları ile psikanaliz i eleştirmiş.

Kavramsal Tanımlamalarda ve anlam çelişkilerinde haklı olduğunu söyleyebiliriz ancak o tanımlamaların imgelediği içerik açısından Sartre a hak vermemiz pek mümkün görünmemektedir. Çünkü bu noktada olay biraz da güncel dil ile bilimin argümanlarının tam paralellik gösterememesi sorunu vardır. Sartre ın kendisi de bu hataya hem de tezlerinin sonuçlarını açıkladığı en can alıcı noktada yakalanmaktadır.

heyecan dünyayı belirli bir biçimde kavramaktır. heyecanı, dünyanın dönüştürülmesi olarak da tanımlıyor Sartre. Gerçekte edimlerimizle dönüştürürüz dünyayı; belirli amaçlara belirli araçları kullanarak gidilecek rasyonel 'yol’ların uyumlulaştırılmış bir haritasıdır dünya. Bu hodolojik haritayı çıkararak dünyayı bizim yaptığımız birşeymiş gibi görürüz, kendimizin kılarız. Heyecan, der Sartre, bu hodolojik harita’nın belirlediği, 'kullanılabilir bir bütün olarak dünya’nın ise yaramaz olduğunda ortaya çıkar. Bütün ussal yollar kapanınca, dünyayı büyüse1 bir edimle dönüştürmeye kalkarız. Heyecan, dünyayı büyüyle dönüştürmektir, der Sartre: Heyecan, kullanılabilir dünyanın ansızın gözden kaybolması, büyünün onun yerini almasıdır.'

Buraya kadar söylediği her şey doğru gibi görünmesine rağmen tam da bu noktada Sartre ın kendisi idealist bir kavram gibi anlattığı coşku ve heyecanı kendilik kavramı içinde bilincin kendisinden "öteki" leştiriyor.

Öyle ki tamamıyla edebi bir "aşkınlık" kavramı olan "büyü" ile hayatı bu noktaya geldiğinde özdeşleştirmesi Sartre ı da diğer materyalistler gibi kalıplaşmış kavramlar tükendiği anda "öznel idealizm" tuzağına düşürüyor. Katı ve "muhafazakar materyalizm" in bu özelliğine sonra değinelim. Şimdilik bunun kavramların gerçek anlamlarını, mutlak felsefi idealler içinde cansızlaştırıp kıpırtısız hale getirmekle ilgili olduğunu hatırlatalım.

Freud un ortaya koyduğu gerçek tam da bu noktada yani "totem ve tabu" da değindiği durumun bir çatışkısıdır. Sartre ın karşı çıktığı anlamsal eleştiriler varoluşçuluğun "öznel idealizm"inden, yani toplumun birey üzerindeki ve bireyin o toplumu gelenek ve yasalarla oluşturuş biçimini yeterince dikkate almamasından kaynaklanır. Sartre bu noktada Marksizmin sadece ateist ve mücadeleci yanı ile ilgilenmektedir. Oysa bu da başka bir konudur yani Marks ın devrimciliği pek de sartre ınkine benzemez.

Bunu da geçelim, Freud der ki;

Sigmund Freud "Totem ve Tabu" adlı ki­tabında tabunun birbirine zıt görünen iki an­lamına dikkat çekiyor: Biri "kutsal şey" anla­mı, diğeri "korkunç, tehlikeli, yasak" anla­mı...

Freud'a göre klandan herhangi birisi tabu­ya aykırı hareket eder, örneğin ilişki kurulma­sı yasaklanan düşman kavimle bağ kurar ve­ya yerleşik inançlara ters düşerse bu cüretini en ağır cezalarla öder. "Çünkü" der Freud, "bu tavır başkalarının bastırılmış isteklerini kışkırtarak taklit hevesi uyandırır. Kıskançlık ve çekememezlik yaratır. O yüzden en ağır şekilde cezalandırılır."

Freud'un incelemeleri, ilkel toplumlarda tabuyu çiğneyen kimsenin kendisinin de ta­bu haline geldiğini gösterir. Tabuyu yıkana vebalı gibi davranılır. "Çünkü aslında suç işle­yen kişinin bastırılmış arzuları ile onu ceza­landıranların bastırılmış arzuları aynıdır." der Freud; böylece "Hepimiz birer büyük günah­kârız" şeklindeki dini inancın psikanalizce doğrulandığını söyler.

Demek ki Sartre ın bahsettiği bilinçli yalan söyleme veya kendini aldatma durumu sadece bilinç ile yani öznel bilinç ile açıklanabilecek basitlikte tikel bir olgu değil tümeldir ve etkisi bambaşka alanlara uzanır.

Freud un düşüncesi de zaten psikanaliz tarihinde bu nedenle bir kök olarak kalmış, en önemli varisleri bir bir bu yönlere dağılmıştır. Örneğin Jung için bu bilinç ve bilinç üstü Freud un asla desteklemeyeceği evrensel mistik bir hal almıştır yer yer.

Freud un ve ardıllarının aktarma ve direnme dediği olgu da sözcüğün teorik değil, pratik anlamında bilinçli değildir. Bilinç teorik olarak; istenildiği bir anda ihtiyaca yönelik bir edimi, kendi dışında bir gerçekliğe dayanmadan sürdürebilme yeteneğidir. Yani kişinin doğasına zıt edimde bulunma arzusu ya da eğilimi bilinçli bir seçimin ürünü olamaz bu şartlanmadır. Birey ister bilinçli olarak kendine yalan söylediğinin farkında olsun ister bunu şartlanmış bir hareket olarak başka bier durumdan kaçınmak için yapmış olsun, yalan söyleme ihtiyacının kendisi, buna ihtiyaç duymayacak özgür bilinç den yoksun olduğunu gösterir.

Bu ise üst üste eklendiğinde üstelik buna totem ve tabu nun günümüz biçimi olan güncel "görgü kuralları" eklendiğinde otomatik davranışlardan ötürü gerçek arzunun hatırasını zihinden siler. Buna basitçe bir örnek verecek olursak, iktisadi koşulları nedeni ile sürekli çalışmak zorunda olan bir işçinin, karşı cins ile ilişkilerini basitleştirebilmek ve garantiye alabilmek için teoride karşısında yer alması beklenen muhafazakar düşüncelerin yanında yer alması gösterilebilir.

Yine Sartre ı karşıt olarak İsteri ler üzerinde Freud Ve Breuer ın uygulamış olduğu "katharsis" metodundan bahsetmeliyiz.
Breuer ın hastası Anna tekerlekli sandalyeye mahkumdur. Ancak tıbbi olarak bir hastalık etkeni bulunamamaktadır. Bu noktada Anna nın Sartre ın anlattığı şekilde "inat etttiğinden" bahsedebiliriz elbet. Ancak Anna Hipnoz ile yürütülmediği sürece ayaklarını kullanamamakta hatta yaralasanız zarar verseniz bile en ufak bir tepki göstermemektedir. Bacaklarındaki tüm sinirleri kitlemiş,kanın akışını kesmiştir Anna.

Buna neden olan anı bilinçli olsa da etkisi artık bilinçsizdir. Anna bilinçli eylemi kronikleştirerek olguyu da hafızasından silmiştir. Anna iyileşir ve yürür. Üstelik bu bilinçli başlayan fakat sonra unutulmuş anı hatırlatılınca. Toplumda tabu olan ancak reddedilmesi oranında başka alternatif de sunulmadığından nefret ile sevgiyi aynı anda şiddetle yaşayanların dramının bir sembolüdür Anna.


Sartre ın bunaltısıdır bu biraz da.  Filozof bu şekilde tanımlamalar iöçinde boğularak aslında o kuramlarda anlatılmak istenen şeyden pek de haberdar olmadığı izlenimi yaratmış bu eleştirisinde.

Elbetteki direnmenin kendisi temel olarak bakıldığındfa kendini belli kaygılar yüzünden aldatma gereksiniminden doğmuş güncel anıların bir toplamıddıır. İnsanı kendi geçmişinin üzerine kurguladığı geleceğini bu geçmişin hayalkırıklıklarından da kaçınmaya çalışarak yeniden ve sürekli bir varoluşum içinde sürdüren bir varlık olarak düşündüğümüzde(Sartre ın kendisi gibi) bunaltı ile haz arasındaki süregiden çatışkının da imlemini yakalayabiliriz.

Bütün bu işlemler, der Sartre, sansür düzeneğinin kendi bilincinde olduğunu gösterir. Nasıl bir kendinin-bilinci’dir bu? Sartre söyle söyler: bu, baskıya alınmış olan dürtünün bilincinde olduğunun bilincinde olmamak için, bilincinde olduğunu gösterir. Bu da, sansür düzeneğinin kendini-aldatma içinde olması değilse nedir? der Sartre.

Yoğunlaştırma (condensation) ve aktarma (transference), tepinin kendisini etkileyen bu değişimleri açıklayamaz. Sartre söyle bağlar sözlerini:
“bilinç, sansürün ötesinde hem istenen hem de yasaklanan bir sonuca varılacağı konusunda bir kavrayışı içermiyorsa, tepinin simgesel ve bilinçli doyurumuna bağlanmış olan hazzı ya - da bunaltıyı nasıl açıklayabiliriz?

Maalesef tam da Sartre ın imkansız bulduğu şey gerçekleşir bu noktada. Bilinçli eylemi yaratacak olay unutulduğu ve sadece bir kaygı olarak anımsanıp kaçıldığındanm dolayı tepkinin biçimi de kendisi gibi bilinç dışıdır. Freud un kendisinin de şaşırmasına ve rüyalarda açıklama aramasına da bu neden olmuştur. Hatta bütün psikolojinin yeni baştan kurgulanımına da.

Freud'a göre ilkel kavimlerin kendilerini yö­neten efendilerine yönelik tavırları iki ilkeye dayanmaktadır:

Onlardan korunmak ve onları korumak...

Birbirine karşıt gibi görünse de aslında bu iki ilke birbirini tamamlar. Çünkü ilkeller hem efendilerinden korkar, hem de onları tabula­rın korumasına alarak kollarlar. Toteme tap­ma seremonilerinin kökeninde bu korku ya­tar. Yerliler, ölesiye taptıkları ve aşırı sevgi gös­terdikleri totemlerden aslında gizli bir korku duymakta ve düşmanlık beslemektedirler. Freud, bu tür ilişkilerin izini günümüzün nevrotik ilişkilerinde bulur: "Nevrotik ilişkide düş­manlık, abartılı bir sevgide boğulmuş haldedir". Bir başka deyişle büyük sevgi, övgü ve bağlılık gösterileri, aslında korku ve nefreti gizlemekte kullanılır.


İşte bu nokta da Sartre tarzı koyu materyalistlerin aslında her anlamda materyalist olamadıklarını belirtmekte fayda var sanırım. Örneğin bu eleştirisinde Sartre; bireyin bilincini öyle katı ve değişmez bir kavram olarak ele almıştır ki "o aslında her zaman ne yaptığının farkındadır" düşüncesi çıkar buradan.
Ancak maalesef bilinç de zaten eylemlerinin ne kadarının kendine, ne kadarının dış etkenlerin yarattığı şartlanmaya bağlı olduğunun orantısı tarafından belirlenebilir. Yani soyut bir bunalım ve haz çelişkisi içinde değerlendirilen varoluşçu duygu,bireyin dünyaya atılmışlığı içindeki mistik kendini oluşturma perspektifi ile gerçekleştirilemez. Bu sadece bohem hayatı yaşama koşullarına sahip belli bir sınıfsal kesimin gerçekleştirebileceği eylemdir. Oysa toplumun büyük çoğunluğu bu tür nevrotik davranışların farkında olmadığı gibi yitik hafızası nedeniyle yer yer yaşadığı bunalımlar bazen de cinnet ile sonuçlanır. Ve yine maalesef ki Freud un ayırdığı üçlü katman sadece işin temel kısmıdır. Ego, sansür aracılığıyla silinmiş duygusal anıların yarattığı bir dış görünüştür. Sartre ın bu noktada imkansız gördüğü bir çok şey imkanlıdır çünkü insanların çoğunluğu sürekli mantık zincirleri içinde bir makinasal hayat yaşamazlar. Zaman zaman şartlandırılmış ve belli durumlara yani tabulara karşı çok hassas olan bu insanlar aynı nedenden sürekli bir gerilimin yani Sartre ın deyimiyle bunaltı nın içine düşerler. Ancak bu bunaltı üstat Sartre ınki gibi bir felsefi duruş olmaktan çok uzaktır ve öldürücü de olabilir.

Khaos


Sayfa: [ 1 ]