|
||
| PARASAL İSTİKRAR AMACINI SAĞLAMADA PARA POLİTİKALARININ KULLANIMI Yazar Dilek Dileyici 1. GİRİŞPara çeşitli fonksiyonları gerçekleştirmek amacıyla kullanılmaya başlandığı dönemlerden beri, devletlerin çeşitli amaçları gerçekleştirmesi için ve dolayısıyla ekonomiye müdahale etmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Keynesyen teori ile birlikte parasal istikrarı sağlama görevinin devlete verilmesi para politikalarının önemini artırmıştır. Para basma yetkisine sahip olan devlet, bu yetkisine dayanarak para arzını gerçekleştirmektedir. Bu olay, parasal denge ve parasal istikrar üzerinde önemli etkilere yol açmaktadır. Bu çalışmada, öncelikle paranın ortaya çıkışı ve ekonomideki önemi vurgulanacak ve para sistemlerinin tarihsel gelişimi analiz edilecektir. Daha sonra da hükümetlerin iktisat politikası aracı olarak para politikasını nasıl kullandıklarına ve bunun parasal istikrara olan etkisine değinilecektir. |
||
|
||
| 2. Para ve Fonksiyonları İnsanlar, daha ilk çağlardan itibaren ihtiyaçlarını karşılamanın farklı yollarını bulurlar. Bunun için de çok farklı mal ve hizmetleri üretirler. İhtiyaçlarını tatmin edebilmek için ürettikleri mal ve hizmetleri karşılığında, ihtiyaçları olan başka mal ve hizmetleri talep ederler. Fakat her zaman üretilen her mal ve hizmet karşılığında yerine istenilen mal ve hizmetler elde edilemez. İşte bu anda para devreye girer ve para karşılığında istenilen her türlü mal ve hizmeti satın almak söz konusu olabilir. Paranın kullanımından önce bazı malların üretiminde uzmanlaşan bir birey, kendi ihtiyaçlarından fazla ürettiği malları, başka ihtiyaçları için bir başkası tarafından üretilenlerle değiştirmek istemiştir. Böylece trampa ekonomisi ortaya çıkmıştır. Trampa sisteminde, herkes tarafından kabul gören ortak bir mübadele aracı kullanılmamıştır. Trampa işleminin gerçekleşebilmesi için hem elindeki malı, ihtiyacı olan başka bir malla değiştirecek olan kişi ile aynı anda ters yönlü olarak trampa yapmak isteyen başka bir kişinin olması, hem de trampaya konu olan malların değerinin birbirine eşit olması gerekir. Oysa bu iki koşulun birlikte gerçekleşmesi her zaman mümkün olmamıştır. Bu nedenle insanlar değişimi kolaylaştıracak, herkes tarafından kabul edilecek bir ara mal bulmuşlardır. Yani kişi, elindeki malı önce bir ara mal ile trampa etmiş, daha sonra da bu ara malı asıl almak istediği mal ile değiştirmiştir. Bu ara mal “hesap parası” olarak adlandırılmıştır. Hesap parası, bir bölgede malları mübadele edenler tarafından ortak değer ölçüsü olarak kabul edilen maldır. Hesap parası bir mübadele veya değer saklama aracı değildir, sadece ortak bir değer ölçüsü olma özelliğini taşır. Fakat hesap parası olarak seçilen malın farklı kalitelerde olması sorun oluşturmuştur. Örneğin hesap parası olarak at kabul edildiğinde atın cinsi, kilosu, sağlık durumu farklılıklar gösterebilmiştir. Hesap parasının, harcamalarda kullanılacak miktarı aşan kısmının, gelecekte yapılacak mübadelelerde kullanmak üzere saklanması gerekirken, her ödeme aracı saklamaya uygun olmamıştır. Örneğin hesap parası yiyecek maddeleri seçildiğinde, mübadelede uzun süre kullanılmadığında zamanla bozulabilmiştir. Bu nedenle ödeme aracının uzun zaman saklanabilecek, gerektiğinde bölünebilecek, herkes tarafından kabul edilebilecek bir değer ölçüsü olması uygun görülmüştür. Bunun için de metaller ödeme aracı olarak seçilmiştir. Her bölgede bol olan madenler mübadele aracı olarak tercih edilmiştir. Altın, gümüş, bronz, demir en çok seçilen madenler olmuştur. Madenlerin kullanılmasında da ayar sorunu ortaya çıkmıştır. Ayrıca ödemelerde bulunurken madenin tartılmasında hile yapılmıştır. Madenlerin ödeme aracı olarak kullanılmasındaki aksaklıklar sonucunda gerçek anlamda paranın kullanılmaya başladığını görüyoruz. Yani takas sisteminin ve daha sonra da hesap parasının kullanımındaki aksaklıklar, insanları hem değer ölçüsü, hem değer saklama aracı, hem de mübadele aracı olarak kullanılabilecek bir değişim aracı olan paranın icadına götürmüştür. İlk paralar, ayarları ve ağırlıkları devletçe garanti altına alınmış madeni sikkelerdir. Böylece ekonomide paranın kullanımı başlamıştır. Para, mal ve hizmetlerin değişimde kullanılan yani mübadeleye yarayan, gerektiğinde saklanabilen ve üretilen mal ve hizmetlerin değerini belirleyen bir ödeme aracıdır. Günümüzde yasal olarak tanımlanmış milli para dışında, yabancı paralar ve para benzeri olarak ifade edilen bono, çek gibi belgeler de kısmen de olsa paranın işlevlerini gerçekleştirir hale gelmiştir. Halkın para olarak kabul ettiği her şey paradır. Paranın halk tarafından kabul edilebilmesi için halkın parasal araca güvenmesi gerekir. Halkın paraya güvenmesi de, paranın bazı fonksiyonları yerine getirmesine bağlıdır. Bu çerçevede ideal bir paranın temel olarak değer ölçüsü ve değişim aracı olma ve değer saklama işlevlerini yerine getirmesi beklenir. Mal ve hizmetlerin değerini belirlemede kullanılan birim, paradır. Yani para, mal ve hizmetlerin değişiminde kullanılan ortak bir değer ölçüsü ve hesap birimidir. Paranın değer ölçüsü fonksiyonu, hesap parasının kullanılmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. İnsanlar mübadelelerde bazı malları ortak bir değer ölçüsü olarak kabul etmişlerdir. Tüm malların karşılığının mal olarak hesaplanmasının zorluğu, paranın değer ölçüsü olma fonksiyonunun önemini göstermektedir. Paranın değer ölçüsü fonksiyonu, değerinin önemli ölçüde sabit olmasına bağlıdır. Fakat genellikle önemli fiyat artışlarının olduğu ülkelerde, paranın değer kaybettiği görülür. Paranın değer kaybetmesi, aynı para birimi her defasında daha az mal veya hizmet satın alınabilmesini ifade eder. Böylece para gittikçe değer ölçüsü olma fonksiyonunu yitirmeye başlar. Paranın değerinin azalmasıyla birlikte kişilerin nominal geliri aynı kalsa veya artsa bile reel gelirinde önemli ölçüde bir azalma görülür. Paranın değerinin düşmesinin bir başka sonucu da ekonomide milli para yerine bir başka ülke parasının kullanımının artmasıdır. Bir malın değeri, o malın fiyatıyla ölçülürken, paranın değeri ise paranın satın alabileceği mal ve hizmetlerin toplamıyla ölçülür. Yani paranın değeri fiyatlar genel seviyesiyle ters orantılıdır. Paranın değerindeki değişmeler, fiyat indeksleri yoluyla belirlenmektedir. Paranın mübadele aracı fonksiyonu ise, paranın asli fonksiyonu olarak kabul edilir. Paranın tanımı da bu fonksiyona dayanılarak yapılır. Para herkesçe kabul edilen bir mübadele aracıdır. Takas sisteminde üretimde bulunanlar, ürettikleri malların karşılığında başka bir mal almak yerine, parasal ekonomiye geçiş ile birlikte üretimleri karşılığında parasal gelir elde ederek, bu gelirle ihtiyacı olan başka malları istedikleri miktarda ve ihtiyaçları olduğu zaman elde etme imkanını bulacaklardır. Paranın mübadele aracı olarak kullanılabilmesi için, ekonomideki mübadelelere yetecek miktarda olması gerekir. Para kıt olan bir madenden yapılıyorsa, ortak bir değişim aracı olarak kullanılamaz. Ekonomideki para miktarı kolaylıkla artırılabiliyorsa, bu kez de para değer kaybedecektir. Paranın değer kaybetmesi, değer ölçüsü fonksiyonunu tam anlamıyla yerine getirememesi demektir. Bu durumda paranın değer ölçüsü fonksiyonu ile mübadele aracı fonksiyonu arasında bir çelişki söz konusu olabilir. Fakat paranın asli fonksiyonu olarak mübadele aracı fonksiyonu kabul edildiği için, para bu fonksiyonunu gerçekleştirebiliyorsa ekonomideki görevini yerine getiriyor sayılmaktadır. Değer ölçüsü fonksiyonunu yerine getiremeyen bir paranın da mübadele aracı olarak kullanılmayacağının gözden kaçırılmaması gerekir. Hesap parası olarak seçilen malın saklamaya elverişli olmaması, madenlerden yapılmış olan paraların kullanılmasını gerektirmiştir. Paralı ekonomiye geçiş ile birlikte piyasaya arzedilen bir mal karşılığında para alınmaya başlanmış, bu para ile aynı anda başka bir mal almak söz konusu değilse bile, daha sonraki bir zamanda bir malın bedelini ödemek mümkün olabilmiştir. Paranın değer saklama fonksiyonu ile satın alma gücü, başka bir zamana ve başka bir yere taşınır. Para sayesinde kişiler, gelirlerinin harcanmayan kısmını, gelecekte harcamak üzere saklayabilirler. Para kişilerin tasarruflarını saklamalarını sağlar. Kişilerin tasarruflarını menkul veya gayrimenkul mallara yatırmaları da söz konusu olabilir. Fakat kişiler bu değerleri istedikleri anda paraya çeviremezler. Para ise, likit bir araçtır. Yani istenildiğinde hemen kullanılabilir. Burada paranın değerinin korunması önemlidir. Çünkü paranın değeri sürekli düşüyorsa, tasarruf aracı olma özelliğini kaybeder. Dikkat edilirse, paranın her üç fonksiyonunda da değerini koruması büyük önem taşımaktadır. Değerini koruyamayan bir para değer ölçüsü, mübadele aracı ve değer saklama fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremez. Değerinin korunması parayı cazip kılan en önemli faktördür. Hükümetler daha çok para yaratarak satın alma gücünü artırmaya çalıştıklarında, paraya olan güvenin azalmasına katkıda bulunmuş olurlar. Neo-Avusturya Okulu iktisatçılarından Ludwig V. Mises’in de ileri sürdüğü gibi; “Hükümetler basit bir şekilde daha çok para yaratarak, daha çok satın alma gücü ihtiyacına cevap vermeye çalışırlar. Fakat böyle yapınca, paranın reel satın alma gücünü azaltan bir yan etki meydana gelir ve sonuçta enflasyon oluşur. Eğer enflasyon bireylerin mübadelelerinde bir belirsizliğe neden oluyorsa, paranın kalitesini bozar, mübadele aracı olarak etkinliğini azaltır. Para, artık ne etkili bir değer saklama aracı, ne de etkili bir hesap birimidir” (Jordan, 1996:2). |
||
|
||
| 3. Tarihsel Süreç İçerisinde Para Sistemlerinin Gelişimi Bir ülkenin parasıyla ilgili her türlü mevzuat ve uygulamalar, o ülkenin para sistemini oluşturur. Para ile ilgili düzenlemelerin nasıl olması gerektiği konusu, paranın buluşundan beri insanların üzerinde düşündükleri bir konudur. Bir ülkede dönemler itibariyle uygulanan para sistemleri, gerek zorunluluk gerekse o dönemde hakim olan iktisadi düşüncenin etkisiyle oluşmuştur. Tarih boyunca uygulanmış ve uygulanan para sistemleri; gümüş para sistemi, altın para sistemi, çift metal (bimetalizm) sistemi ve kağıt para sistemidir. Mübadele aracı olarak hesap parasının kullanıldığı dönemlerde, hesap parası olarak seçilen maddenin uzun süre saklanamaması ve ufak ödemelerde küçük parçalara bölünemediği için kullanılamaması, mübadele aracı olarak gümüş, altın, bakır gibi madenlerin kullanılmasına neden olmuştur. Madenler önce külçe, çubuk ve kırıntı şeklinde kullanılmış, fakat daha sonra kullanışlı olacağı düşünülerek küçük parçalar haline getirilmiştir. Üzerine bazı işaretler konularak hile yapılması önlenmiş ve böylece madeni sikkeler doğmuştur. Gümüş sikkeler, 18. yüzyıla kadar Avrupa’da para sisteminin temelini oluşturmuştur. Daha sonraları da özellikle az gelişmiş ülkelerde gümüş para sistemine devam edilmiştir. Bu sistemin uygulandığı dönemlerde, gümüşün diğer madenlere tercih edilmesinin nedeni, gümüş üretiminin fazla olması, küçük ödemelerde daha rahat kullanılması ve kolay bozdurulabilmesidir. Gümüş para sisteminde, tedavülde gümüş sikkeler yanında az miktarda da altın sikke bulunmaktadır. Fakat altın sikkeler resmi para değildir ve kullanımı isteğe bağlıdır. Sistemde gümüş sikkelerin ayarını ve ağırlığını devlet belirlemiştir. Bir kişi elindeki gümüş külçeyi darphaneye götürerek gümüş sikke haline getirebilir (serbest para kesimi). Altın üretiminin artması ve gümüşün değer kaybederek istikrarlı olma özelliğini yitirmesi nedeniyle birçok ülke gümüş para sisteminden ayrılmış, çift metal veya altın para sistemi kabul etmiştir. Gümüş para sisteminden vazgeçilmesi üzerine ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde çift metal sistemi kabul edilmiştir. Çift metal sisteminde gümüş ve altın sikkeler para değerine eşit koşullarda esas teşkil ederler. Her ikisi de eşit şartlarda para fonksiyonunu görürler ve her ikisi de resmi paradır. Darphaneye külçe götüren kişiler, hem altın hem de gümüş sikke kestirebilir. Altın ve gümüş sikkeler arasında sabit yasal bir oran vardır ve bu oran piyasada değil, hükümet tarafından belirlenmektedir. Bu sistemin kolaylığı, küçük ödemelerde gümüş paraların, büyük ödemelerde ise altın paraların kullanılmasını sağlamasıdır. 19. yüzyılın ortalarına kadar başarılı bir şekilde uygulanan çift metal sistemi, bu dönemden sonra bazı aksaklıklara neden olmuştur. Altın gümüşün üretimindeki artış veya azalışa bağlı olarak fiyatlarında istikrarsızlıklar görülmüş, altın ve gümüş fiyatları arasındaki oran değişmiştir. Gümüşün fiyatının düşmesi sonucu dünya piyasalarından gümüşü ucuza alanlar, bunları çift metal sistemini uygulayan ülkelerde altına çevirmişlerdir. Böylece sistemi uygulayan ülkelerde çok miktarda gümüş girmiş ve buna karşılık da altın çıkmıştır. Çift metal sisteminde dolaşımda hem altın hem de gümüş paraların bulunması durumunu İngiliz iktisatçı Thomas Gresham, para teorisine “Gresham Kanunu” adı ile geçen kanunla şu şekilde ifade etmiştir(Ergin, 1983:68): “Piyasada, öz mal değerleri birbirinden ayrı iki ödeme aracı bulunduğunda, kötü para iyi parayı kovar. Yalnız kötü para dolaşımda kalır”. Gresham Kanunu’na göre dolaşımda piyasa fiyatı farklı iki ayrı para varsa, piyasa fiyatı yüksek olan metal para dolaşımdan çekilir, dolaşımda sadece piyasa fiyatı düşük olan metal para kalır. Çift metal sisteminin en önemli savunucularından biri “Paraşüt Teorisi” adını verdiği teori ile Leon Walras olmuştur. Walras, çift metal sisteminin fiyat istikrarını daha iyi sağladığını ileri sürmüştür. Teoriye göre; fiyatlar genel seviyesi dolaşımdaki para miktarına, o da değerli maden arzına bağlıdır. Dolayısıyla fiyatlardaki dalgalanmalar altın ve gümüş miktarındaki değişikliklere bağlı olacaktır. Eğer tek metal sistemi uygulanırsa bu metalin arzındaki değişikliklerin piyasaya etkisi daha fazla olacaktır. Çift metal sisteminde ise bir madenin arzındaki yetersizlik, diğerindeki fazlalık ile giderilebilecektir. Öte yandan bol olan metalin fiyatındaki düşüklük ile az olan madenin fiyatındaki yükseklik birbirini dengeleyecektir. Böylece madenlerden birinin fiyatındaki ve üretimindeki istikrarsızlığı önlemek üzere öteki maden para görevi görecektir (Ergin, 1983:22). Yine çift metal sistemini savunan iktisatçılar altın madeninin tükenme tehlikesinin olduğunu, oysa para ihtiyacının sürekli olarak arttığını ileri sürmüşler, bu nedenle de her iki madenin birden kullanılmasını önermişlerdir. Bütün bu görüşlerin etkisiyle çift metal sisteminin çökmesini önlemek amacıyla 1865 yılında Belçika, Fransa, İtalya ve İsviçre arasında Latin Para Birliği anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma, gümüşün değer kaybetmesini önlemek amacıyla, gümüşün ödeme aracı olarak gördüğü işlevleri azaltmıştır. Gümüş paraların miktarının azaltılmasıyla bu paraların serbestçe basımı sınırlandırılmıştır. Fakat kullanılan başlıca para gümüştür. Dolaşımda altın paraların olduğu ya da dolaşımdaki paranın altın karşılığının belirlendiği para sistemi ise, altın para sistemidir. Milli paranın değeri, belli ağırlıktaki altının değerine eşittir. Altın para sistemi üç şekilde uygulanabilmektedir: Altın sikke sistemi, altın külçe sistemi ve altın kambiyo sistemi. Altın sikke sisteminde devletin resmi parası, belli bir ağırlığı ve ayarı olan altındır. Külçe altın darphanede basılarak altın sikke haline getirilir. Altın sikkenin içerdiği altın, onun değerini belirler. Yani para biriminin değeri, ihtiva ettiği altının piyasa değerine eşittir. Altın sikke basımı serbesttir. Elinde altın külçe bulunan herkes, bunu darphaneye götürerek altın sikke haline getirebilir. Aynı şekilde elinde altın sikke bulunan herkes de, darphanede külçe haline getirebilir. Altın para sisteminde, banknotlar ve ufaklık paralar istendiği anda altın sikkelerle değiştirebilir. Ülkedeki paranın yüzde yüzünün gerçek anlamda altın olduğu bir otomatik sisteminin uygulanabilir olduğu tarihte görülmemiştir. Her zaman için gelişme, parasal mala ek olarak, bankaların çıkardığı kağıt paralar ve mevduat belgeleri ya da devletin çıkardığı kağıt paralar gibi itibari öğeler içeren karma bir sistem yönünde olmuştur. İtibari öğeler bir kez ortaya çıkınca, başlangıçta bireyler tarafından çıkarılmış olsa da, bunlar üzerinde devlet denetiminden kaçınmanın zor olduğu görülmüştür. Temel neden taklit edilmesinden ya da ekonomik eşdeğerinden korunmadaki zorluktur (Friedman,1988:74-75). Altın külçe sistemi ise altından tasarruf sağlamak amacıyla uygulanmıştır. Altın külçe sisteminde asıl para yine altın olmasına rağmen dolaşımda altın külçeye çevrilebilir kağıt paralar bulunur. Dış ticaretin gelişmesi nedeniyle daha çok altına ihtiyaç duyulmasına rağmen altın üretiminin az oluşu ve altının taşınmasında sorunlar yaşanması nedeniyle altın külçe sistemine geçilmiş ve altın sadece dış ödemelerde kullanılmıştır. Altın külçe sisteminde altın sikke basılmaz ve altın sikkeler dolaşımda değildir. Altın kambiyo sisteminde ise bir ülkenin parası, altına bağlı olan başka bir ülkenin parasına bağlıdır. Altına bağlı olan yabancı ülke parasına “anahtar para” denir. Burada ulusal para doğrudan altına çevrilemez. Ulusal para önce anahtar paraya çevrilir. Daha sonra bu anahtar para altın sikkeye veya altın külçeye çevrilir. Bu sistemde yer alan ülkenin merkez bankasının altına çevrilebilen anahtar parayı belli bir fiyattan alıp satması gerekir. Ayrıca burada ulusal para ile anahtar para arasındaki kambiyo kuru sabit tutulur. Fakat bu sabit kambiyo kuru belli bir aralık içinde tutulmakta zamanla yeniden ayarlanabilmektedir. Altın kambiyo sisteminin avantajı, hiç altını olmayan veya çok az altına sahip ülkelerin bile paralarını altına bağlayabilmeleridir. Sistemin olumsuz tarafı ise, anahtar ülkenin altın kambiyo sistemini terk ederek altın ödemekten vazgeçmesi ya da altın taleplerinin artması sonucu anahtar ülkenin kendi parasının değerini düşürmesi halinde, parasını anahtar ülke parasına bağlayan ülkenin elindeki anahtar paranın da değerinin düşmesidir. Avrupa’da altın para sistemi, ilk 1816 yılında İngiltere’de uygulamaya koyulmuş ve dünyada Birinci Dünya Savaşı’na kadar uygulanmıştır. 19. yüzyıl ile birlikte David Ricardo’nun “Otomatik Altın Sistemi Teoremi” hakim olmuş ve İngiltere’de uygulanmaya başlanmıştır. Teoreme göre, dış ticaretin serbest bırakılması durumunda ülkenin ödemeler bilançosu kendiliğinden dengeye gelecektir. Bunun için ülkede dolaşımda olan para miktarı, dış ticaret nedeniyle oluşan altın giriş ve çıkışlarına bağlı olarak değişmeli ve para teorisi bu yönde tedbirler almalıdır. Yani dolaşımdaki para miktarı, altın sikke miktarına bağlı olmalıdır. David Ricardo, “The High Price of Bullion” adlı eserinde şu görüşü ileri sürmüştür(Ergin,1983:106): “Tecrübeler göstermiştir ki, hükümetin veya bir bankanın serbestçe karşılıksız kağıt para çıkarmaya koyulması daima ölçüsüzlüklere yol açmaktadır. Emisyon yetkisinin kötüye kullanılmasını önleyebilmek ve para hacmini aşırı şişkinlikten koruyabilmek için, para miktarı sınırlı tutulmalıdır. Kağıt para miktarının aşırılığına karşı en iyi önlem, bunun istek üzerine altına çevrilebilmesidir. Çıkarılan her banknotun tam altın karşılığı bulunmalıdır.” Ricardo’nun bu sözlerinden de anlaşıldığı gibi, tedavül prensibine göre, dolaşımdaki banknotların yüzde 100 altın karşılığı olmalıdır.1844 yılında İngiltere Bankası’nın reform tasarısı hazırlanırken bu prensip benimsenmiş, fakat likidite sıkıntısı çekilen bir döneme rastladığı için merkez bankası tarafından emisyon hacmini artırıcı bir politika izlenmiştir. Tedavül prensibine karşı ise “Banka Prensibi” (Banking Principle) geliştirilmiştir. Bu prensibin en önemli savunucusu Thomas Tooke’dur. Tooke, para arzının altın stoklarına göre değil, iktisadi faaliyetlere bağlı olarak değişmesi gerektiğini, yani para miktarının para talebine bağlı olması gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle dolaşımdaki para miktarına elastikiyet kazandırılmasını ve bu konuda bankaların daha serbest bırakılması gerektiğini ileri sürmüştür. Banka prensibinin devamı niteliğindeki bir başka teori de “Stand-by Teorileri”dir. Bu teorilerin savunucularına göre; merkez bankaları normal zamanlarda piyasayı yönlendirici müdahalelerde bulunmamalı, fakat likidite krizi ve ekonomik darboğazlar yaşandığında derhal piyasayı desteklemeli ve bankalara yardımcı olmalıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki 50 yılda altın para sistemi başarıyla uygulanmıştır. Savaş yıllarında savaş harcamalarının önemli boyutlara ulaşması nedeniyle hükümetler, merkez bankalarına büyük ölçülerde borçlanmışlardır. Böylece para arzı, altın sikke miktarını çok fazla aşmıştır. Halkın altın sikkeye olan talebi de artmıştır. Gresham Kanunu (kötü para iyi parayı piyasadan kovar)’nun da etkisiyle Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) döneminde altın sikkeler piyasadan çekilerek, altın para sistemi uygulamasına son verilmiştir. Kağıt para rejimine geçilmiştir. Savaş sırasında bir çok ülkenin altın para stokları azalmış, ABD’nin ise artmıştır. Savaşın finansmanında kağıt para rejimi uygulanarak savaş harcamalarının finanse edilmesi enflasyona neden olmuş, bu da kağıt paraya olan güveni azaltmıştır. Bunun üzerine savaş sonrasında yeniden altın para sistemine dönülmüştür. Fakat savaş öncesinden farklı olarak altın para sistemi içinde altın külçe sistemi uygulanmıştır. Savaş öncesinde sınırlı ülkede uygulanan altın kambiyo sistemine, savaştan sonra bazı büyük ülkelerde de geçilmiştir. Örneğin Fransa’da miks altın kambiyo sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Miks altın kambiyo sisteminde, parasını başka ülkenin parasına bağlayan ülke, rezerv olarak hem altın hem de yabancı ülkenin alacak senetlerini bulundurabilir. Bu dönemde genellikle hükümetler altın giriş ve çıkışlarına ve para arzına müdahalede bulunmuşlar, para arzını altın girişlerine göre artırmışlardır. 1929 yılında ABD’de ortaya çıkan ekonomik kriz, bir çok ülkede altın ve döviz rezervlerinin azalmasına sonucunda altın para sisteminin terk edilmesine neden olmuştur. 1929 Dünya Ekonomik Krizi uluslar arası para sistemini çökertmiş ve Sterlin sahası, altın bloku ve kambiyo kontrolünü uygulayan ülkeler olmak üzere üç para bloku oluşmuştur. Daha sonra İkinci Dünya savaşı patlak vermiş, savaşın etkisiyle Avrupa ülkelerinin sermaye ve altın rezervleri azalırken, ABD’nin artmıştır. Savaş sonrasında artabilecek olan enflasyonu önlemek ve uluslar arası para sistemini oluşturmak amacıyla ülkeler arasında 1944 yılında ABD’de Bretton Woods anlaşması imzalanmıştır. Bretton Woods sistemine göre, yabancı para otoriteleri tarafından tutulan ABD doları, ABD hükümeti tarafından sabit bir fiyat üzerinden (yaklaşık olarak onsu 35 dolardan) altına çevrilebilecekti. Öte yandan ABD dışındaki hükümetler, kendi paralarının dolara karşı fiyatını, yani hangi fiyattan dolar çevrilebileceğini saptayacaktı. İşte bu özellik nedeniyle Bretton Woods sistemine “altın döviz sistemi” denir. Sistemde altın nihai rezervdir ve rezerv olarak tutulan paralar, doğrudan veya dolaylı olarak altınla değiştirilebilmektedir (Parasız, 1985: 439). 1973 yılında Avrupa Topluluğu ülkeleri paralarını dolar karşısında dalgalanmaya bırakmışlar ve böylece Bretton Woods sistemi sona ermiştir. 1973-1976 yılları arasında kontrollü dalgalanma sistemi tüm dünyada uygulanmıştır. Ülkelerin çoğu paralarını dalgalanmaya bırakırken, bazı ülkeler döviz kurlarını bir bant içinde tutarak, paralarını birleşik olarak dolar karşısında dalgalanmaya bırakmışlardır. Bugün genellikle dünyada uygulanan para sistemi, kağıt para sistemidir. Kağıt paraların en önemli özelliği altına dönüştürülebilme imkanının olmamasıdır. Yani kağıt paranın belli oranda altın karşılığı bulunmamaktadır. Para basma tekeli sadece devlete aittir. Özellikle savaş zamanlarında halkın elindeki banknotları altına çevirme istekleri artmış, merkez bankaları yetersiz altın stokları nedeniyle bu talepleri karşılayamaz hale gelmişlerdir. Böylece kağıt para sistemine geçilmiştir. Fakat ülkeler savaşlar sonrasında ekonomik durumları düzelince tekrar altın para sistemine dönmüşlerdir. 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nden sonra gerçek anlamda kağıt para rejimi uygulanmaya başlanmıştır. Altına çevrilebilir emisyon ihracına ilk İngiltere başlamıştır. Londra tacirleri ve bankerleri, 17. yüzyılda hırsızlığa karşı önlem olarak altınları darphaneye emanet bırakırdı. Charles I. 1640’da, darphanede saklanan iki yüz bin altın paraya el koymuştur. Bankerler tekrarlayabilecek devlet gaspından varlıklarını korumak amacıyla kasa daireleri yaptırmışlar ve tacirlerin tevdiatını kabul etmeye başlamışlardır. Mevduata karşılık goldsmiths’notes denilen makbuzlar vermişlerdir. Bankerlere sunulduğunda derhal madeni sikkelere çevrilebilen bu makbuzlar, ticaret işlemlerinde ödeme aracı olarak kullanılmıştır. Altın para kasada dururken makbuzların ödeme aracı gibi piyasada el değiştirdiğini gören bankerler, kendilerine beslenen güveni değerlendirmekte gecikmemişlerdir. Yalnız depozito sahiplerine değil, kredi isteyenlere de gold smiths’notes vermişlerdir. Altın sikkeleri kasa yedeği olarak tutmuşlar ve açıktan satın alma gücü yaratmaya koyulmuşlardır (Ergin,1983:98). Merkez bankaları genelde ihraç ettikleri banknotların 1/3 oranında altın karşılığını bulundurmuşlardır. Fakat özellikle savaşların etkisiyle ülkelerin altın stokları azalmış ve altına çevrilme imkanı olmayan kağıt para ihracına başlanmıştır. Kağıt para sistemi hükümetlere para arzını sınırsızca arttırabilme imkanı verir. Kağıt para sistemi hükümetlere para arzını, ekonomiyi yöneltici kararların uygulanmasında bir araç olarak kullanma imkanını verdiği için tercih edilmiştir. Kağıt para sisteminde para arzının arttırılması tamamıyla hükümetin kontrolünde ve inisiyatifindedir. Bu sistemde altın karşılık uygulanmasına son verilmesi, para arzının kontrolü için para ihracı imtiyazının tek bir bankaya verilmesi gereğini ortaya çıkarmış ve merkez bankacılığı uygulanması başlamıştır. İktisat Politikası Aracı Olarak Para Politikası ve Para Politikasının AMAÇLARI Keynesyen teorinin etkisiyle devletin ekonomik alandaki faaliyetlerinin ağrılık kazanması ve devletin yeni fonksiyonlar üstlenmesi, gerek vergi, harcama, borçlanma ve bütçe politikalarını içeren maliye politikasının gerekse bir takım parasal araçlar aracılığıyla para arzı ve faiz oranları üzerinde etkili olmak üzere para politikasının etkin bir şekilde uygulanabileceği ortamı hazırlamıştır. Devletin ekonomik istikrarı sağlama, gelir ve kaynak dağılımını düzenleme, tam istihdamı gerçekleştirme ve ödemeler bilançosunda denklik sağlama şeklindeki yeni fonksiyonları ile birlikte, bu fonksiyonları gerçekleşme amacıyla para piyasasına müdahalesi artmıştır. Bu teorinin etkisiyle para, iktisat politikası aracı haline gelmiştir. Keynes’e göre devlet, iktisat politikası amaçlarını gerçekleştirmek için düzenleyici ve müdahaleci önlemler almalı, toplam arz ile toplam talep arasındaki dengesizlikleri gidermek amacıyla mali ve parasal araçları kullanmalıdır. Keynesyen para politikası, 1929 Ekonomik Krizi’nin yol açtığı başlıca sorunlara çözüm getirmeyi dolayısıyla işsizliği azaltmayı ve hızlı bir üretim artışını sağlamayı hedef seçmiştir. Keynesyen teoriye göre Klasiklerin iddiasının tam aksine, parasal değişkenler üzerindeki bir düzenleme yatırım, üretim, istihdam ve milli gelir gibi reel değişkenler üzerinde etkili olur. Keynes’e göre 1929 Krizi’nin temel nedeni, talep yetersizliğidir. Bu nedenle talep yetersizliği ve işsizliği gidermek için devlet mali ve parasal araçları etkin bir şekilde uygulamalıdır. Oysa Klasik iktisatçılar parayı ekonomik olayları perdeleyen bir örtü olarak görmüşler ve ekonomik olayların meydana gelmesinde bir etkisinin olmadığını kabul etmişlerdir. Para sadece mübadeleyi kolaylaştıran bir değişim aracıdır. Ekonomi her zaman tam istihdam seviyesinde kendiliğinden dengeye geleceğinden devletin ekonomik istikrarı sağlamak için ne maliye politikasına ne de para politikasına başvurmasına gerek yoktur. Parasal değişkenlerde değişiklik yapılarak yatırım, üretim milli gelir gibi reel değişkenler üzerinde etkili olunamaz. Örneğin para arzının faiz haddi yoluyla milli geliri etkilemesi söz konusu değildir. Klasiklere göre para politikası sadece gayri iradi işsizlik durumunda yeniden tam istihdamı sağlamak için kullanılmalıdır. İşçi sendikalarının baskısı veya başka nedenlerle nominal ücretlerin düşürülmesi sonucunda gayri iradi işsizlik oluştuğunda para miktarı artırılarak mutlak fiyatlar artacak, nominal ücretler aynı seviyede tutularak reel ücretlerin düşmesi sağlanacak ve böylece gayri iradi işsizlik önlenecektir. Çünkü klasik iktisatçılar, kişilerin fiyatlar genel seviyesindeki değişiklik karşısında kayıtsız kalacaklarını ve işçilerin daha düşük ücretle çalışmaya razı olarak gayri iradi işsizliğin önleneceğini savunmuşlardır. Görüldüğü gibi, para politikasının iktisat politikası aracı olarak aktif bir şekilde kullanımı, devletin milli ekonomideki payının artışıyla doğrudan bağlantılıdır. Kamu sektörünün büyümesiyle birlikte devlet, giderlerini normal gelirlerle finanse edemediği zaman borç bulmanın yollarını arayacaktır. Devletin bankalardan borçlanması hem güç hem de pahalıya mal olduğundan, merkez bankasının hükümete bağlı olması durumunda merkez bankası kaynaklarına başvuracaktır. Devlet tarafından merkez bankalarının kurulmasının nedenlerinden biri de, daha kolay ve daha ucuz bir şekilde borçlanabilmektir. Kamu harcamalarının gelirlerden fazla olması halinde, hükümet gelecek seçimlerde oy kaybına uğramamak için, vergileri artırmak veya kamu harcamalarını kısmak yerine, kamu harcamalarını borçlanma veya emisyon yoluyla finanse etmek isteyecektir. Devletin herhangi bir üretim, mal ve hizmet arzı yapmadan para miktarını artırması ise ekonomik dengeleri bozacaktır. Para ve kredi politikalarının ekonomi politikalarını yönlendirmedeki rolü daha belirgin bir şekilde ortaya çıktıktan sonra, devlet tarafından merkez bankalarının kuruluşu zorunlu hale gelmiştir. Yani merkez bankaları aracılığıyla devletler para politikalarını yönlendirme imkanını bulmuşlardır. Merkez bankası, bir ülkede para üretmekten, para ve kambiyo politikalarını belirleyip yürütmekten sorumlu kurumdur. Öte yandan devletin para konusundaki rolü, paranın herkes tarafından kabul edilebilen bir mübadele aracı olabilmesi ile doğrudan ilgilidir. Çünkü bunun için paranın karşılığının para otoritesi tarafından garanti edilmesi gerekir. Para kabul edilme özelliğini devletten almaktadır. Bütün ekonomik birimleri etkileyen bir unsur olan para ile ilgili kararları büyük ölçüde hükümetler belirlemektedir. Ekonomik dengelerin sağlanabilmesi için paranın nasıl kullanılacağı, hükümetlerin uyguladıkları ekonomi politikalarının temel sorunlarından biridir. Hükümetin para politikası araçlarını kullanarak ekonomiye müdahale etmesi önemli sonuçlar doğurabilmektedir. Son yüzyıl öncesine değin banknot ihraç kurumu niteliğindeki merkez bankalarının çıkartılan banknotlar kadar kasalarında altın bulundurma kuralından vazgeçmelerinin sonucunda bu bankaya müdahale başlamıştır. Çünkü para arzındaki artış ülke ekonomisinde bilinen sonuçları yaratmada etkin rol oynamaktadır. Bu müdahale bugünkü anlamda merkez bankacılığının doğuşunda önemli bir faktör niteliğindedir. Müdahale sonucunda her biri merkez bankası gibi görev yüklenen ticari bankalar bu sahadan çekilmiş, para politikasına yön verme gibi fonksiyonların tümünü merkez bankalarına terk etmişlerdir (Öçal,1985:32). Merkez bankalarının ulusal parayla ilgili kararlar alması ve uygulaması aşamaları, para politikasının konusunu oluşturur. Para politikalarını oluşturmak ve uygulamak merkez bankalarının temel görevidir. Para politikalarının ana hedefi fiyat istikrarını sağlamaktır. Merkez bankaları çeşitli araçları kullanarak bu hedefe ulaşmaya çalışırlar. İktisat politikası araçlarından para ve kredi politikalarına ağırlık verilmesiyle birlikte merkez bankalarının görevleri de artmıştır. Merkez bankalarının en önemli görevi, para ve kredi politikasını fiyat istikrarını sağlayacak bir şekilde yürütmektir. Merkez bankası ana hedef olarak fiyat istikrarını belirledikten sonra, para politikası araçları ile ana hedef arasında bir köprü vazifesi yapacak olan bir ara hedef belirler. Bu ara hedef olarak seçilen değişkeninin ana hedefle tutarlı bir ilişkisi olmalıdır. Bu ara hedef çeşitli parasal büyüklükler (M1, parasal taban vb.) veya faiz oranı olabilir. Para politikasının uygulama sürecinde ara hedefler iki önemli role sahiptir. İlk olarak ara hedefler politika araçlarının makro ekonomik hedefler üzerinde arzu edilen etkilerin yaratılıp yaratılamadığı konusunda merkez bankasına bilgi sağlar. İkinci olarak, ara hedefler para politikası uygulamalarının yani para politikası araçlarındaki değişimin ekonomi üzerinde “daraltıcı etkiler mi” yoksa “genişletici etkiler mi” yarattığı konusunda bilgi sağlar(Aktan;Utkulu;Togay, 1998:8). Bugün para politikalarının temel amacının fiyat istikrarını sağlamak ve korumak olduğu kabul edilmekle birlikte, özellikle para sistemlerinin değişmesiyle ve tarih içerisinde yaşanan ekonomik sorunlarla birlikte para politikasının amaçlarının da değiştiği gözlenmiştir. Ulusal paranın değerinin kıymetli bir madene bağlandığı dönemlerde para politikasının fiyat istikrarını sağlama gibi bir amacı ön planda değilken, kağıt para sistemiyle birlikte bu amacın önemi ortaya çıkıyordu. Yine 1929 Ekonomik Krizi, yaşanan işsizlik sorunu nedeniyle tam istihdamı sağlama amacını da bir para politikası amacı haline getirmiştir. Fakat uygulamalar göstermektedir ki, para otoritesinin fiyat istikrarı dışında başka amaçlara kilitlenmesi, temel amaç olan fiyat istikrarının sağlanmasını ve korunması hedefinden sapmalara neden olmaktadır. Nitekim Phillips’in savunduğu işsizlik oranı ile enflasyon arasında ters yönlü bir ilişkinin olduğu ve fiyat istikrarına öncelik verilmesinin ekonomideki işsizliği artırdığı görüşü, 70’li yıllarda yaşanan stagflasyon (işsizlik+enflasyon) olgusuyla çelişmektedir. Bunun dışında iktisadi büyüme ve ödemeler bilançosunda denklik sağlama amaçlarına öncelik verilmesi de fiyat istikrarıyla çelişen sonuçlar verebilmektedir. |
||
|
||
| 5. Para Politikası Araçları Para politikası amacı olarak fiyat istikrarını sağlama ve koruma amacının gerçekleşebilmesi için merkez bankalarının bu amaca ulaşmada yeterli yetkiye ve gerekli para politikası araçlarına sahip olmaları gerekir. Merkez bankalarının inisiyatifinde kullanabilecekleri para politikası araçları; reeskont politikası, açık piyasa işlemleri, yasal karşılık politikası ve kantitatif kredi kontrolü politikasıdır. Para politikası araçlarının kullanımı parasal büyüklükler üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu parasal büyüklükler rezerv para, parasal taban ve merkez bankası parasıdır. Rezerv para; emisyon ile merkez bankasının bankacılık kesimine olan milli para cinsi yükümlülüklerinden oluşur. Bankacılık kesimine olan milli para cinsi yükümlülükler içinde bankalar munzam karşılıkları ve bankaların merkez bankasındaki serbest mevduatları yer alır. Parasal taban; rezerv paraya merkez bankasının açık piyasa işlemlerinden doğan bankacılık kesimine olan yükümlülüklerinin eklenmesiyle elde edilir. Merkez bankası parası ise; parasal tabana, merkez bankasının kamu kesimine olan yükümlülüklerinin eklenmesiyle meydana gelir. Para çarpanı da, para stokunun parasal tabana oranlanmasıyla elde edilir. Öte yandan merkez bankası bilançosunun pasifindeki emisyon hacminin artışı, emisyonu da içeren parasal tabanın artmasına yol açacaktır. Parasal tabandaki artış ise para çarpanının etkisiyle para arzında daha da büyük oranda bir artışa neden olacaktır. Merkez bankası para arzında istenilen değişikliği sağlamak için parasal tabanı değiştirir. Ancak istenilen hedefe tam isabet için herşeyden önce para çarpanının doğru tahmini gerekmektedir. Para çarpanının belirleyicilerinin; merkez bankasının kontrolündeki zorunlu karşılık oranlarının, bankaların atıl rezerv oranının, devletin vadesiz resmi mevduat/vadesiz mevduat oranının, banka harici kesimin de vadeli mevduat/vadesiz mevduat oranı ile nakit/vadesiz mevduat oranının olduğu söylenebilir. Bu nedenle, zorunlu karşılık oranları sabit kalsa bile, para çarpanı diğer değişkenlerin hareketi nedeniyle değişebilir. Merkez bankasının kontrolünde olmayan bu değişkenlerin para çarpanı üzerindeki etkisi daima göz önünde bulundurulmalıdır (Keyder,1993:207-208). Para çarpanı analizi çerçevesinde ele alındığında, merkez bankası para politikası araçlarını kullanarak parasal taban ya da para çarpanının büyüklüğünü etkilemeye çalışmaktadır. Buna göre açık piyasa işlemleri ve reeskont politikası parasal tabanın büyüklüğünü etkilemeye yönelik para politikası araçları durumunda iken, zorunlu (yasal) karşılık politikası para çarpanının büyüklüğünü denetlemeye yönelik kullanılan bir para politikası aracıdır (Aktan;Utkulu;Togay, 1998:7). Para politikası araçlarından biri olan reeskont, bir bankanın belli bir faiz karşılığında emre yazılı bir senedin bedelini vadesinden önce senet alacaklısına ödemesi yani iskonto etmesi sonucunda, söz konusu bankanın bu senedi nakde çevirmek istemesi üzerine merkez bankasına ikinci kez iskonto edilmesi işlemidir. Bu işlemle merkez bankası bankaya kısa vadeli kredi sağlamış olur. Merkez bankasının bu işlem için yürüttüğü faiz oranına da “reeskont oranı” denir. Merkez bankası işte bu reeskont oranı sayesinde bankalarının kredi talepleri üzerinde etkili olmaya çalışarak, bankaların açtıkları kredi miktarını etkileyebilir. Merkez bankası reeskont oranını yükselmesi durumunda bankalar da ticari senetler uyguladıkları iskonto oranını yükseltirler. Bu durum kredi faiz oranlarının yükselmesi anlamını taşır. Bu durumda kredi talebi azalır. Tam tersi bir uygulamada, yani merkez bankasının reeskont oranını düşük tutması durumunda ise bankaların merkez bankasına reeskont amacıyla getirecekleri ticari senet sayısı artacaktır. Bu durum kredi hacminin artmasıyla sonuçlanacaktır. Merkez bankası ticari bankalara gereksinim duydukları gücü yüksek parayı senet ya da tahvil karşılığı sağlayabilir. Bunun için de bir reeskont oranı uygular. Merkez bankası, bankaların kendisinden para ya da kredi elde etme arzularını etkilemek için reeskont oranlarını değiştirir. Bankaların merkez bankasından ödünç aldıkları paralar gücü yüksek paradır ve merkez bankasının belirlediği reeskont oranının parasal taban üzerinde belli bir etkisi olacaktır (Parasız, 1998:136). Enflasyonist bir süreçte reeskont politikasının etkinliği sınırlıdır. Çünkü reeskont oranının yüksek tutulması nedeniyle bankaların iskonto oranını artırması, fiyatlar genel seviyesinin sürekli arttığı bir ortamda girişimcilerin banka kredilerine olan talepleri üzerinde yeterince etkili olmayabilir. Ayrıca reeskont politikasının etkisini göstermesi belli bir zaman gerektirmektedir. Bu nedenle enflasyonist ortamda diğer para politikası araçlarıyla desteklenmesi gerekir. Reeskont politikası, bankaların her an likiditelerinin korumalarını sağlamakta ve şekilde para arzı üzerinde etkili olmaktadır. Ayrıca reeskont oranı, bankaların uygulayacakları faiz oranını belirleme konusunda da etkilidir. Bir diğer para politikası aracı olan açık piyasa işlemleri ise, merkez bankasının dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmak üzere devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz alıp satmasını ifade eder. Merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alması durumunda dolaşımdaki para miktarı ve dolayısıyla kaydi para hacmi artar. Bu tahvillerin alıcıları ticari bankalar ve onların müşterileridir. Böylece ticari bankaların para rezervleri, dolayısıyla kredi hacmi ve müşterilerinin mevduatları artmış olur. Enflasyonist bir ortamda merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satması halinde ise ticari bankaların para rezervleri azaldığından açtıkları kredileri azaltmak zorunda kalırlar. Bu işlemin dolaşımdaki para miktarını azaltmadaki başarısı, ticari bankaların para rezervlerini reeskont ve avans işlemleri ile çoğaltmamalarına bağlıdır. Aksi takdirde, açtıkları kredi miktarında bir azaltmaya gitmelerine gerek kalmayacaktır. Açık piyasa işlemleri ile merkez bankası parasal tabanı etkilemeye çalışır. Buna göre açık piyasa işlemleri yoluyla devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alınması parasal tabanı artırıcı bir etki yapar. Açık piyasa işlemleri para arzıyla birlikte faiz oranları üzerinde de etkili olmaktadır. Çünkü merkez bankasının tahvil satın alması tahvil fiyatlarını yükselecek, durumunda dolaşımdaki para miktarı ve fiyatlar artacak, tasarruf eğiliminde de artış olacaktır. Bu durumda banka mevduatlarındaki artış faiz oranlarını düşürecektir. Yasal (zorunlu) karşılık politikası, bankalar tarafından kabul edilen mevduatların garanti altına alınması amacıyla uygulanan bir politikadır. Ticari bankalar yasalar gereğince topladıkları mevduatın belli bir oranını merkez bankasına yatırmak zorundadırlar. Bu oran “yasal karşılık oranı” olarak tanımlanmaktadır. Merkez bankası bu oranı belirleyerek hem mevduatları güvence altına almayı hem de bankaların yarattıkları kaydi para hacmini ve dolayısıyla para arzını etkilemeyi hedefler. Fakat mevduat sigortası uygulaması durumunda yasal karşılık politikasının mevduat güvencesi fonksiyonu önemsiz olmaktadır. Yasal karşılık oranının artırılması kaydi para hacmini ve para arzını azalır, bu oranın düşürülmesi ise para arzını artırıcı bir etki yapacaktır. Enflasyonist süreçte ticari bankaların yeterince likiditeye sahip olmaları halinde yeterince etkili olmayacaktır. Bu durumda yasal karşılık, reeskont politikalarının ve açık piyasa işlemlerinin koordineli bir şekilde yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Kantitatif kredi kontrolü politikası ile de, bankaların verecekleri kredi miktarı üzerinde doğrudan etkili olunabilmektedir. Bu politika ile merkez bankası, bankaların açacakları krediler için bir üst sınır belirler. Bu sınır, toplam krediler için miktar olarak belirlenebileceği gibi, sektörlere açılacak kredi miktarları için ayrı ayrı da belirlenebilir. Bu da dolaylı olarak dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmaktadır. |
||
|
||
| 6. PARA POLİTİKASINDA AMAÇ-ARAÇ İLİŞKİSİ Para politikasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamak olarak belirlendikten sonra, para politikası araçlarının bu hedef doğrultusunda kullanılması zorunlu olmaktadır. Aksi halde, fiyat istikrarı amacı yanında diğer amaçların da yer alması, araçların tüm amaçlara da hizmet edecek şekilde kullanılmasını gerektirir ki, bu da fiyat istikrarı amacından sapmalara neden olur ve böylece farklı amaçlara yönelen araçlar arasında çelişkili uygulamalara yol açar. Fiyat istikrarı amacı yanında tam istihdamı, ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlama amacına yönelik olarak da para politikası araçları kullanıldığı zaman birbirinden farklı sonuçlar vermektedir. Örneğin; enflasyonist ortamda fiyat istikrarını sağlamak amacıyla reeskont oranı ve yasal karşılıklar oranı düşürülerek ve merkez bankası piyasaya tahvil, bono ve döviz satarak ekonomide para arzı azaltılmaya çalışılmaktadır. Oysa aynı dönemde tam istihdamı sağlama amacına da hizmet edilirken reeskont oranı ile yasal karşılıklar oranının düşürülmesi ve merkez bankasının piyasadan tahvil, bono vb. satın alması gerekmektedir. Böylece hem fiyat istikrarını sağlama hem de tam istihdamı gerçekleştirme amacına yönelik olarak para politikası araçlarının aynı yönde kullanılması mümkün görünmemektedir. Aynı durum fiyat istikrarını sağlama ile ekonomik büyümeyi gerçekleştirme amacının birlikte hedeflenmesi halinde de söz konusudur. 7. Parasal Denge ve Parasal İstikrar Bir ekonomideki genel ekonomik denge, reel denge ve parasal dengeden oluşur. Mal piyasasındaki denge reel dengeyi ifade eder. Toplam arzın, toplam talebe eşit olduğu noktada mal piyasasında denge söz konusu olur. Parasal denge ise para piyasasında para arzı ile para talebinin birbirine eşit olduğu noktada meydana gelir. Bu da göstermektedir ki, genel ekonomik dengenin (milli gelir genel dengesi) oluşumunda parasal faktörlerin de etkisi vardır. Parasal faktörlerdeki herhangi bir değişiklik, genel ekonomik dengeyi bozacaktır. Bu nedenle parasal dengenin sağlanması önemlidir. Parasal dengenin sağlanması, para arzı ile para talebinin birbirine eşit olması ile mümkündür. Para piyasasında denge, para arzı ile para talebinin birbirine eşit olduğu noktada oluşur. Keynesyen teoriye göre para arzı ile talebini eşitleyen faiz oranı, denge faiz oranıdır. Kişi ve kurumlar, paranın likit olması ve satın alma gücünü ifade etmesi nedeniyle, gelirlerinin bir kısmını para olarak muhafaza etmek isterler. Ekonomi birimlerinin, gerektiğinde kullanmak üzere hazır tuttukları para miktarına para talebi denir. Para; muamele, ihtiyat ve spekülasyon amaçlı olarak talep edilebilir. Kişiler ve kurumlar, günlük işlerini yürütmek ve gerekli ödemelerde bulunabilmek için para bulundurmak zorundadırlar. Bu, muamele amaçlı talep edilen paradır. Muamele amaçlı elde para tutmayı etkileyen en önemli etkenlerden biri, kişilerin gelir seviyesidir. Gelir seviyesi yükseldikçe, muamele amaçlı para talebi artar. Eşya fiyatları da muamele amaçlı para talebini etkiler. Kişiler, almayı düşündükleri mal ve hizmetlerin fiyatlarına göre yanlarında para bulundururlar. Fiyatlar genel seviyesi yükseldikçe, elde daha fazla para tutmak zorunda kalacaklardır. Fiyatlar genel seviyesi düşünce de, bunun tam tersi olacaktır. Kişilerin para talebinin bir sebebi de, ihtiyat güdüsüdür. Günlük alışverişlerde kullanmak dışında kişiler, önceden kestirilemeyen, beklenmedik olayların meydana gelebileceği düşüncesiyle ihtiyatlı davranarak belli bir miktar para tutmak isterler. Doğal afetler, işsizlik, hastalık, geleceğin belirsiz olması gibi ileride meydana gelebilecek olaylar karşısında hazırlıklı olmak için ayrılan bu paralar, zorunlu olmadıkça kullanılmayacak olan atıl fonlardır. Muamele amaçlı para talebinde olduğu gibi, ihtiyat amaçlı para talebi de fiyatlar genel seviyesine ve kişilerin gelir düzeyine bağlıdır. Spekülasyon amaçlı para talebi ise, kişilerin spekülatif yararlar sağlamak ve fiyat hareketlerinden yararlanmak amacıyla yanlarında tutmak istedikleri para miktarıdır. İktisaden gelişmiş ülkelerde spekülasyon amaçlı para talebi, tahvil piyasasına ve faiz oranlarına bağlıdır. Bu ülkelerde sermaye piyasaları gelişmiştir. Kişiler spekülatif kazançlarını tahvil alıp satarak sağlamaktadırlar. Piyasa faiz oranındaki değişiklikler, tahvil fiyatlarının da değişmesine neden olur. Bu durumdan yararlanabilmek için kişiler, tahvilleri ucuzken alıp pahalı iken satarak aradaki farktan kazanç elde ederler. Faiz oranının düşük olduğu dönemlerde spekülasyon amaçlı para talebi artar. Çünkü faiz oranı çok fazla düşmüştür ve artık yükseleceği tahmin edilmektedir. Faiz oranıyla ters orantılı olarak tahvil fiyatlarının düşme olasılığı vardır. Ayrıca elde para tutmakla mahrum kalınacak faiz geliri daha az olacaktır. Buradan da anlaşılıyor ki, spekülasyon amaçlı tutulan para talebi büyük ölçüde faiz oranındaki değişikliklere bağlı olmaktadır. Spekülasyon amaçlı para talebi, fiyatlar genel düzeyindeki değişmelere de bağlıdır. Fiyatların yükseldiği enflasyonist dönemlerde kişiler ellerindeki parayı hemen mala çevirmek isterler. İlerideki ihtiyaçlarını giderecek malları da bugünden satın alırlar. Fiyatların devamlı düştüğü deflasyon dönemlerinde ise kişiler zorunlu ihtiyaçları dışındaki alışverişlerini ilerideki bir zamana bırakırlar. Parasal dengenin diğer yönünü oluşturan para arzı ise ekonomideki belirli bir anda tedavülde bulunan her türlü paranın toplam miktarı olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifadeyle, bir ekonominin sahip olduğu ödeme vasıtalarının stokunun toplamı para arzını verir. Bir ekonomideki para miktarı sabit olmadığı, ekonominin ihtiyaçlarına göre sürekli değiştiği için para arzı belli bir andaki para stokudur. Bir ülkede tedavüle para süren üç kurum olabilir: Hazine ve darphane; merkez bankası ve ticari bankalar. Devlet hazinesi ufaklık para (metal para) basımını yapar. Bu paraların üzerine yazılı (nominal) değeri ile kullanılan metalin maliyeti (reel değeri) arasındaki fark, devlet açısından bir gelirdir. Yüksek enflasyon döneminde maden fiyatları yükseldiğinden ufaklık paraların reel değeri nominal değerini aştığında, para piyasadan kaybolur. Kağıt para ihracını (emisyon) ise merkez bankası gerçekleştirmektedir. Kağıt para ihracıyla ilgili ilkeler merkez bankası kanununda belirlenmiştir. Ticari bankalar tarafından ise banka parası yaratılmaktadır. Para piyasasında denge, para arzının para talebine eşitlendiği noktada meydana gelir. Keynesyen teoride para arzı sabit kabul edildiğinde, gelir düzeyi artışıyla birlikte para piyasasında denge daha yüksek faiz oranında oluşur. Çünkü gelir düzeyi yükseldikçe ekonomik birimler daha fazla para tutmak isterler. Yani, gelir düzeyi para talebini belirlemekte, para talebi de para arzı ile birlikte faiz oranını oluşturmaktadır. Para arzındaki her artış ise faiz haddini düşürecektir. Keynes’e göre para arzını artırarak faiz haddini düşürmek mümkünse de, bunun bir sınırı vardır. Bu sınırdan sonra para miktarı ne kadar artarsa artsın, faiz haddi belli bir noktanın altına düşmeyecektir. Keynes buna “likidite tuzağı” adını vermiştir. Keynes’e göre para arzındaki bir artış, para piyasasında faiz hadlerini düşürecek, faizlerdeki bu düşüş de yatırımları etkileyerek üretimi artıracaktır. Bu da gelir düzeyini etkileyeceğinden ve halkın para talebi değişeceğinden para piyasasında denge yeniden sağlanacaktır. Bu durumda likidite tuzağı nedeniyle para politikası etkin olmayacak, bu nedenle de maliye politikasına ağırlık verilecektir. Keynes’e göre ekonomi, toplam arz ile toplam talebin kesiştiği noktada dengeye gelecektir. Bu denge çoğunlukla eksik istihdam düzeyinde sağlanacaktır. Ekonomi tam istihdam seviyesine yaklaştığında, devlet tarafından yapılan bir yatırım, tüketim ve yatırım mallarına olan talebi artıracaktır. Bu durumda tam istihdam seviyesine ulaşıldığında ve mal ve hizmet miktarı artırılamayacağından, toplam talep toplam arzı geçecektir. Bu da reel gelirde bir artış olmadan fiyatların artmasına neden olacaktır. Böylece enflasyonist bir baskı oluşacaktır. Klasik iktisatçılara göre ise, talepte artışa sebep olan paradır. Paranın dolanım hızı sabit edildiğinden para arzındaki her artış toplam talebin de aynı oranda artmasına yol açacaktır. Bu da fiyat artışlarını beraberinde getirecektir. Klasik iktisatçılara göre para arzındaki artışlar kısa dönemde faiz haddini düşürmekle birlikte, uzun dönemde fiyatlar yükselince toplumun para ihtiyacı artacağından faiz haddi tekrar yükselecektir. Böylece para arzı arttığı halde para talebi değişmeyecek ve para piyasasındaki denge bozulacaktır. Bu nedenle enflasyonun önlenebilmesi için para arzı artışlarının kontrol altına alınması gerekir. 1970’li yılların liberal düşünce akımlarından biri olan Monetarizm ve onun kurucusu Milton Friedman’a göre ise enflasyon parasal kaynaklı bir sorundur ve enflasyonun temelinde para arzı artışları yatmaktadır. Hükümetlerin para politikası araçları aracılığıyla ekonomiye müdahalesi parasal büyüklükler üzerinde etkili olmakta ve enflasyonist sonuç doğurmaktadır. Bu nedenle hükümetlerin para politikalarına yaptıkları keyfi müdahaleler önlenmelidir. Çözüm, siyasi otoritenin bu yetkisini kurallarla sınırlandırmaktır. Öte yandan Friedman, ünlü “Kapitalizm ve Özgürlük” adlı eserinde Keynesyen iktisadı eleştirerek, 1929 Ekonomik Bunalımı’nın piyasanın yapısal istikrarsızlığından değil, devletin yanlış düzenlemeleri nedeniyle ortaya çıktığını savunmuştur. Friedman’a göre devletçe kurulan ve para politikasından sorumlu olan ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Board)’nın bu sorumluluğu beceriksizce kullanması sorucunda küçük bir ekonomik daralmayla geçilebilecek olan durum, büyük bir depresyona neden olmuştur (Friedman, 1988:70). Herschel Grossman, kağıt paranın devletin yaptırım gücü nedeniyle yasal bir ödeme aracı olarak kabul edildiğini ileri sürmüştür. George Simmel ise, her parasal düzenin temelinde güven yattığını iddia etmiştir. Bu güven fiyat-para için gerekli olduğu gibi, metal para sisteminin de vazgeçilmez kuralıdır. Simmel, devletin parasal sistemi kötüye kullanmasının bu güveni zedeleyeceğini ileri sürmüştür. Bu kötü kullanımlar, paranın satın alma gücünün gelecekte korunamayacağı inancıyla parasal dengenin bozulmasına yol açacaktır (Abaan,1997:12). Para arzı artışlarının parasal dengeyi bozucu etkisi parasal istikrarın sağlanması sorununu gündeme getirmektedir. Acaba hükümetler parasal dengeyi sağlamak için para politikası araçlarını etkin bir şekilde kullanmalı mıdırlar, yoksa Monetaristlerin ileri sürdüğü gibi, bu araçların kullanımı yoluyla para piyasasına müdahale dengesizliğin bizatihi nedeni midir? Bilindiği gibi, Keynesyen teori fiyat istikrarını sağlama görevini devlete vermiştir. Fiyat istikrarı terimi, literatürde üç farklı amaçla kullanılmıştır: Birinci amaç, sabit bir enflasyon oranıdır. Yani her yıl enflasyon oranının yaklaşık olarak aynı olmasıdır. İkincisi, sıfır enflasyon oranıdır. Üçüncüsü ise sabit bir fiyatlar genel düzeyidir. Birincisinin inandırıcılığı azdır. Enflasyon oranı istikrarlı fakat pozitif ise bu değerlendirme kuşkuludur ve ciddi sakıncalar içerir. Enflasyon oranı önceden tahmin edilse bile, bireyler fiyatları daha sık değiştirmek zorunda kalırlar ve fiyatları değiştirmek maliyetlidir. Ampirik değerlendirmeler söz konusu kayıpların fazla olduğunu göstermektedir. Bu kayıplar bir yana bırakılsa bile, daha yüksek enflasyon oranının daha yüksek bir enflasyon değişkenliği veya daha büyük enflasyon belirsizliği ile ilgili olduğuna dair uygun deliller de vardır. Bu delil, uygulamada gerçekleştirilemez bir hayal olabilen, sabit fakat pozitif olan enflasyon oranı idealinin ileri sürdüğü ve oranı çevreleyen belirsizlik veya değişkenlikten bağımsız olarak bir enflasyon oranını sağlamanın uygulamada olamayacağını ileri sürmektedir. Bir de korumanın keyfi ve zor olduğu enflasyon oranı tercihi sorunu vardır. Eğer yüzde 5 enflasyon oranını korursak, niçin yüzde 5 de yüzde 6 değil? Eğer yüzde 6 ise, niçin yüzde7 değil gibi? Sıfır enflasyon ve fiyat istikrarı birbirine benzerdir, fakat bunlar önemli bir açıdan farklıdır. Eğer bazı nedenlerle fiyat düzeyi bu periyodu artırmanın dışında tutulursa, bir fiyat istikrarı amacı fiyat düzeyinin sonradan birinci düzeyine tekrar indirilmesini gerektirir, fakat sıfır enflasyon amacı fiyatlarda telafisi imkansız artışlara neden olur ve sadece gelecekte herhangi bir ilave fiyat artışlarını durdurmayı amaçlar (Dowd, 1995: 2). Gerçekten de fiyat istikrarı hangi anlamda kullanırsa kullanılsın, para arzının, ekonomideki mal ve hizmet miktarına nazaran daha fazla oranda artması fiyat istikrarını bozmakta ve beraberinde enflasyonu getirmektedir. Para otoritelerince para arzının aşırı ölçüde artırılması, parasal dengenin ve parasal istikrarın bozulmasına neden olmaktadır. SONUÇ Paranın bir değişim aracı, değer ölçüsü ve değer saklama işlevlerini yerine getirebilmesi paranın değeri ile yakından ilgilidir. Çünkü bir paranın o ülke halkı tarafından tercih edilmesi değerinin korumasına bağlıdır. Milli paranın değerini koruyamadığı bir ülkede, değeri yüksek olan yabancı ülke paralarının kullanımının artması(para ikamesi) doğaldır. Dolayısıyla bir ülkede milli paranın değerinin korunması büyük önem taşımaktadır. Tarih içerisinde farklı para sistemlerinin kullanılması söz konusu olmuş, son olarak hükümetlere para arzını sınırsızca arttırabilme imkanı veren kağıt para sistemi yaygınlaşmıştır. Bu sisteminde para arzının artırılması tamamıyla hükümetin inisiyatifindedir. Kağıt para sistemi ile birlikte para arzının kontrolü için para ihracı imtiyazı, yeni kurulan merkez bankalarına verilmiştir. Merkez bankalarının kurulmasıyla birlikte, hükümetler merkez bankalarından borçlanabilme imkanına kavuşmuşlardır. Özellikle merkez bankalarının özerk olmadığı ülkelerde, bu bankalar hükümetler için cazip bir finansman kaynağı olarak görülmüştür. Bu durum, paranın politize edilmesine yol açmıştır. Hükümetler seçim kazandıracak politikaların finansmanında para basma yoluna gitmesi, merkez bankalarının temel amacı olması gereken parasal istikrarının sağlanması amacı dışında kullanılmasına neden olmuştur. Oysa, merkez bankasının parasal istikrar dışında başka amaçlara yönelmesi, parasal istikrarının sağlanmasını ve korunması amacının gerçekleştirilmesini zorlaştırmaktadır. Parasal istikrarın sağlanması için parasal dengenin bir boyutunu oluşturan para arzı artışlarının kontrol altına alınması gerekir. Paranın politize edildiği bir ülkede, bunu sağlamak güçleşmektedir. Dolayısıyla milli paranın değerinde düşüş görülmektedir. Ülkemizde bugünlerde yoğun bir şekilde tartışılan milli paranın kullanımının yeniden yaygınlaştırılması konusu, kanımızca milli paranın değerinin korunmasına bağlıdır. Dolayısıyla milli paraya itibar kazandırmanın yolu, para arzının gereksiz yere ve aşırı ölçüde artırılmasını önlemekten geçmektedir... |
||