Liberalizm topluma niçin dokunamaz?
Karikatür krizinin yaşandığı günlerde hukukçu Zühtü Arslan liberalizmin hareket alanını çizen tespitler yapmıştı.
Yorum sayfasında çıkan makalesinde eleştiri ile hakaret arasındaki çizginin belirsizliğinden hareketle “buradaki hassas dengenin” sağlanmasının önemini vurgulamıştı. Öznelliğin nasıl ele alınacağına dair olan bu mesele her ideolojinin kendine göre ‘çözüm’ üretmesini gerektiriyor. Örneğin demokratlar için eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi her şeyden önce muhatabınızın olayı nasıl algıladığıyla ilgilidir. Dolayısıyla malum karikatürler eleştiri değil, hakaret sınıfına girer. Liberaller ise soyut birey haklarına dayanan soğuk bir hukukun tüm insanları eşit olarak kuşattığını varsayarlar. Bu nedenle de Avrupa’daki bütün liberaller bu karikatürleri ifade özgürlüğü bağlamında doğal bir eleştiri olarak aldılar. Demokratlar için asıl değer birlikte yaşamanın koşullarının birlikte üretilmesidir. Liberaller için ise diğer insanlardan ayrı olarak ele alınan evrensel bireyin özgürlüğü...
Zühtü Arslan’ın aynı makalede bir diğer ilginç tespiti de şuydu: “Liberal anlayış başkalarının kutsallarına saygı duymayı değil, başkalarının kutsallarını seçme ve koruma hakkına saygıyı gerektirmektedir.” Diğer bir deyişle siz istediğiniz kutsalı seçmekte ben de onu istediğim gibi ‘eleştirmekte’ serbestim. İsterseniz siz de benim kutsalımı ‘eleştirerek’ karşılık verebilirsiniz... Bu anlayışta bir dünyanın sağlıklı bir toplum üretmesinin önkoşulu herkesin liberal olmasıdır. O zaman sorun çıkmaz ve herkes kendi alanına ve haklarına razı olur. Nitekim liberalizm de zaten herkesi liberal varsaymaktadır. Farklı ideolojilerin varlığı kabul edildiğinde bile, bu ideolojilerin farklı zihniyetlere oturdukları, dolayısıyla farklı değerlerden beslendikleri göz ardı edilmekte ve sanki herkes liberalizmin ‘üst’ kurgusuna uygun bireyler olmak zorundaymış gibi davranılmaktadır. Buna karşılık demokratlık başkalarının kutsalını felsefi anlamda kendi kutsalıyla bütünleştirir. Çünkü demokratlık kendi kutsalınızın bir öznel tercih olduğunu ve diğer öznel tercihler karşısında hiçbir kategorik üstünlük taşımadığını kabul etmenin ötesinde, diğer kutsalla ilişki aramayı da gerektirir...
Bu tespitler liberalizmin niçin topluma ve gerçek insana dokunamadığını, onu anlamadığını, insanlığı ilişkisizlik üzerinden soyut bir norma mahkum ettiğini ortaya koyar. Nitekim Atilla Yayla’ya bakılırsa liberaller kendilerini “gözleyerek başka insanların ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlama yolunda” çaba göstermekteler. Yani Yayla kendisine bakarak beni anlayacağını düşünüyor. Nitekim karikatürleri çizenler de muhtemelen kendilerine bakarak ‘doğru’ İslami tavrı bildiklerini vehmediyorlardı. Eğer birbirimize benzesek, yani hepimiz liberal olsak belki Yayla’nın anlama çabası bir miktar yararlı olurdu. Ama biz birbirimize benzemiyoruz ve gerçek konuşma ihtiyacı birbirine benzemeyenler arasındadır. Nitekim demokratlığın günümüz dünyası açısından gereği de burada. Çünkü dünya konuşmayı unutmuş durumda... Hatta liberalizm sayesinde konuşmanın gereksizliği bile savunulabilmekte...
Liberaller konuşmayı hep ‘müzakere’ olarak algılıyor ve birinin galip çıkacağı bir çekişme sanıyorlar. Çünkü liberaller gerçekten de böyle davranıyor, karşılıklı tavizle gelinen bir uzlaşmadan ötesini hayal dahi edemiyorlar... Oysa demokratlar için konuşma kazanılacak bir müzakere değil, karşındakini anlamak üzere yürütülen bir arayıştır. Her iki tarafın da demokrat bir kültürde buluşması, her iki tarafın da değişimini ima eden bir ortak bakışın sinerjisini ima eder. Sağlıklı birlikteliklerin önkoşulu da budur, herkesin kendine bakıp ötekini sanal olarak ürettiği bir liberal dünyanın soyut bireyselliği değil.
|