SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: Tasavvuf

Sayfa: 1 2 3 [ 4 ] 5

adnan 23.08.2007 16:51:46

 
« Son Düzenleme: Bugün 08:18 Gönderen: anka 
 

bu konudaki ilk mesajımın altına bakın ve ne düzenlemesi anlayamadım
neyi düzenlediniz
hangi hakla yazdıgım yazılara müdahale edilir
ne yapmaya çalışıyorsunuz
bu şekilde olmaz...


anka 23.08.2007 17:05:59

« Son Düzenleme: Bugün 08:18 Gönderen: anka 

bu konudaki ilk mesajımın altına bakın ve ne düzenlemesi anlayamadım
neyi düzenlediniz
hangi hakla yazdıgım yazılara müdahale edilir
ne yapmaya çalışıyorsunuz
bu şekilde olmaz...


Adnan abi, tasavvuf'un t sini küçük harf yazmışsın onu büyük harf yaptım sadece. Undecided

Ne bu şiddet bu celal?  Sad

sina 23.08.2007 17:11:05
anka allah sana hayırlı omurler versın ınanılmaz guldum bu gergınlık ıcınde : )

adnan 23.08.2007 17:11:44
iyide ayıbımı niye yüzüme vuruyosun ki ..
ilk okul mezunundan bu kadar


değişikligi anlamadım
bide silinen konunun  üzerine bunu görünce ..özr..

son mesajları sillermisin ayıbım daha fazla ortada kalmasın..

anka 23.08.2007 17:13:26
Ayıbın yok Adnan abi, ne demek estafurullah..İleride ben de bir ayıb ederim nasıl olsa şimdiden ödeşelim :-)

29.02.2008 22:26:27
yaşanılan bir ömür...
tek bir hedef vardır.. kendini tanımak..
bir çok olayda adına başka bir şey densede aslında tek yapılan iş kendini tanımaktır
tasavvuf kendini tanımaklıgın adıdır
tasavvuf kendi iç aleminde yolculugun adıdır

ne kadar kendimizi tanıyoruz ??
her hangi bir olayla karşılaştıgımızda nasıl davranacagımızı kestiremiyorsak henüz kendimizi tanıdıgımızı nasıl söyleriz ?

tasavvuf kendi iç alemini tanımanın yoludur
ve bunu başaran bir insan daima diğerlerinden bir adım önde olur
bir çok olayda ne yapacagımızı kestiremiyorsak dogru kararlar almamız mümkün olmaz
ve çok pişmanlıklar yaşarız ( bunu hep yapıyoruz )

tasavvuf = düşünmek
neyi düşünmek ?
bir başkasını mı ?
bir başka yaşantıyımı ?
yoksa kendimizi mi
kendi yaşadıklarımızı mı ?

tasavvufun tek bir gayesi vardır
insanın kendini tanıması
vasıflarını bilmesi
ve tabiri caizse ...eldeki malzemeden iyi işler çıkarmasıdır ...

bir meyanda.. çevrendeki herşey ve herkez sensin onlara sana davranılmasını istediğin gibi davran...

29.02.2008 22:26:49
Tasavvuf, bir olmaktır...

bir olmaktır özünle
bir olmaktır sözünle
bir olmaktır görünüşünle

"Tek olmak" değildir asla!
Tek olmadığını anlayabilmektir!

İçindeki yolda yürürken yalnız başına, kainatla kucaklaşabilmektir...

-Bir olduğunu anladığınla-, özlü sohbete ulaşabilmektir...

29.02.2008 22:27:18
tasavvuf : celal ve belalar.... yani beynimden vurulmuşa döndüm derler ya.. bazı seven ve sevgili hadiselerinde işte tasavvuf celal ve belalar karşısında kalbte bir ferahlık duymaktır...
yani kalbin dünya sevgilisine aşık değil
biz hepimizn kalbi bu aleme ait şeylere aşık
halbuki dünya hadiseleri zordur bunun ilaçı sabırdır.. sabırda yavaş yavaş kalbinin belaya aşık olmasını sağlar
işte onun için diyor ya mevnana.. ya Rab 1000 bela ile müptela kıl beni dye.. kalbi aşık olmuş
eğer mevlananın kendi manası o belaları çekecek olsa istemez ki..
fakat mevlana aşık. istiyor ve elini kolunu sallayarak mükemmel yaşıyor

29.02.2008 22:27:45
Türlü Sarhoşluk Var?

Şemsi Tebrizi



Sarhoşluk dört türlüdür, derler; sarhoşları bu dört sınıf içinde toplarlar.

Diyelim ki, sen İmad'sın, senin davan Allahyı görmek bahsidir. Sen tomruk koltuğunda zavallı tutsak. Nasıl lâyık görürsün ki, bir derviş bu babdaki âyeti tefsir etsin de Musa, Allahyı gördü diyebilsin? Yani Musa o baygınlık halinde belki Allah’ı göremedi, ama Kuran'da «Mutlaka göremedi,» demiyor. Yani Musa o durumda senden daha yetersizdi. Bu hal nasıl oluyor? Ve ben diyebilirim ki, Musa o baygınlık hali içinde Allahyı gördü. O, niçin sana gelsin, sen niçin ona gelesin. O, âlimdir, vaizdir, araştırıcıdır. Ben ise Şeyhim, olgun kişiyim. Onun bilgisi onun için pek yetersiz bir hünerdir. O, doğrudan doğruya Hakkı aramaktadır. Sen ise tezvirde, sahtecilikte Şeyhsin. Dünyayı isteyen, tekkeyi bekleyen, armağan kabul eden bir insansın. Halbuki o bütün bunlardan el çekmiştir. Hele şu saatte, sen îmad sayılırsın. Çünkü ondan sözler aktarıyorsun.

Sen sor ki, ben de cevap vereyim. Hele başkaca ne söylüyorsan gel de söyle. Ben ondan söz aktarırsam; ben, ben değilim demektir. Şimdi söyle: Başka neler aktarıyorsun? Bugün onlar ne işe yararlar? Ne dine ne de dünyaya yarayan soğuk ve donuk şeyler. (Bunlara karşı) bir bahane uydurur, «Biraz dolaşacağım,» dersin.

Halvette sana onlardan uzaklaşmak mı düşer yoksa onlara senden ayrılmak mı yaraşır? Siz bizdensiniz biz de sizdeniz. Halbuki onlar bizden, biz de onlardan değiliz, Allah için! Onların saçı sakalı var, benim henüz sakalım yok. Îşte burada Mevlânâ ile son görüşmemiz böyle oldu. Mevlânâ bizden çekiniyordu. Yanlız kaldığımız zaman ona iki üç gün kadar üst üste halvetde buluşmak gerekli olduğunu söyledim. Bana kesin olarak söz verirsen, bunun nasıl olacağını anlatayım, dedim.

Güneş bütün âlemi aydınlatır. Benim ağzımdan çıkan sözler ise pek parlak görünmekle beraber, siyah perdeler altındadır. Bu güneş, onların arkasında kalmıştır. Yüzleri göklere dönüktür. Halbuki yerlerin de, göklerin de ışığı ondandır.

Güneşin yüzü Mevlânâ'ya dönüktür. Çünkü Mevlânâ'nın da yüzü güneşe karşıdır.

Kuran'da ulu Allah, «Bizim yolumuzda savaşanlara yollarımızı gösteririz,» (Ankebut sûresi, 69) buyurmuştur, îşte bu âyet, bu nükteye işarettir. Yukarıda sözü geçen âyetin başı ve sonu o sebepten dolayı biribiriyle ilgilidir. Maklub'dur
(devrik'tir).

Önce sorudan maksadın ne olduğunu anla da ona; göre cevaba davran! Değişik ve çok kolay sorular önce zor gibi gelir ama sonra hatırlatmaya yarar. Senin söylediğin, «Ondan başka ilâh yoktur,» sözündeki o, kimdir? Kime işarettir? Biri diyor ki: Bu, o camide bir mimberdir; başka biri bu sözü bu açıklıkla söyleyemiyor. Hazreti Muhammed (S.A.), türlü işaretli sözler söylemiştir. Ama bu kadar çıplak ve açık konuşmamıştır. Bu asla söylenemez de. Çünkü sözleri anlayacak olan halktan biri de benim. Halk içine girmiş, onlarla kaynaşmış töreler sünnet olamaz. Eğer benden sonra benim kardeşim gelir derse, bu, nöbetleşme mertebesinde en küçüğü gelir demektir. Bir gün nöbet sırası gelince hep sevinç, neşe ve hoşluk olur. O gün raks, haraket ve gülme günüdür. Eğer bugün, «Nöbet yoktur,» derlerse vazgeçelim.

Dağları taşları delip geçen bizim sözümüzdeki o çalkantıdan efendimiz nasıl yoksun olsun? O Şeyh Ebubekr (Sellebâf), sizin beş öğüdünüzü dinleseydi bir daha sizi dinlemeye takat getiremezdi. Bir kere onun cinsinden olmak gerektir. Bugün pek aşağılık gördüğüm bu kimseler, bir gün gelecektir ki, güzellikte şimşek gibi gözlerinin önünden geçecek. Sen bu görüntü karşısında, «Bize de bakınız ki, nurunuzdan biz de aydınlanalım!» diyeceksin. Ama hiç faydası olmayacak, size, «Artık geri dönünüz,» diyecekler.
Niyazi Mısri


Zat-ı Hakk’da mahrem-i irfan olan anlar bizi
İlm-i sır’da bahr-i bi-payan olan anlar bizi


Bu fena gülzarına talib olanlar anlamaz
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi


Dünye vü ukba’yı tamir eylemekten geçmişiz
Her taraftan yıkılıp viyran olan anlar bizi


Biz şol Abdal’ız bırakdık eğnimizden şalımız
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi


Kahr u lütfu şey’-i vahid bilmeyen çekdi azab
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi


Zahid’a ayık dururken anlamazsın sen bizi
Cür’a-yı safi içip mestan olan anlar bizi


Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek
Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi


Ey Niyazi katremiz deryaye saldık biz bu gün
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi


Haklı koyup LAMEKAN ilinde menzil tutalı
Mısri’ya şol canlara canan olan anlar bizi



Siz peygamber olmadığınızdan Yolu takip edin! O zaman gün gelir bu çukurdan kurtulabilir ve yüksek makamlara ulaşırsınız
Sultan olmadığınızdan teba olun! Kaptan olmadığınızdan kendinize kendiniz dümen olmayın!
Mükemmel olmadığınızdan dükkan açmayın! Uysal olun ki kazanabilesiniz.
Metni okuyun, Sessiz ol! (VII-204) ve sessiz olun! Tanrı'nın dili olmadığınızdan kulak olun!
Mesnevi II-3453-56

29.02.2008 22:28:05
Manaya nisbetle suret nedir? Çok zayıf çok aciz.
Mesnevi I-3330

Bil ki zahiri suret yok olur, fakat mana alemi ebedidir, kalır.
Testinin suretiyle ne vaktedek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.
Sureti gördün ama manadan gafilsin. Akıllıysan sedeften inci seç, çıkar
Mesnevi II-1020-23

İnsanlar ikincil/tali sebeplere bakıyorlar ve onların herşeyin kaynağı olduğunu sanıyorlar. Fakat velilere tali sebeplerin bir örtüden başka birşey olmadığı ilham edildi.
Fihi Ma Fih 68/80

Bu sebepler, görüşlere perdedir. Çünkü her göz, onun sanatını görmeye layık değildir.
Sebebi yırtacak bir göz gerek ki perdeleri kökünden çekip çıkarsın.

Mesnevi V-1551-52

Görünen suret , gayb alemindeki surete delalet eder, o da başka bir gayb suretinden vücut bulmuştur.
Böylece bunları, görüşünün miktarınca ta üçüncü, dördüncü, onuncu surete kadar say dur!
Mesnevi IV-2888-89

Münkirin delili ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka birşey görmüyorum.
Hiç düşünmez ki nerede görünen birşey varsa o gizli hikmetleri haber vermededir.
Mesnevi IV-2778-79

O eşsiz, örneksiz Tanrı cennetten zıddı giderdi. Orada güneş de yoktur zıddı olan zemheri de.
Renklerin asılları renksizlikdir...Savaşların asılları barışlardır
Mesnevi VI-58-59

Herkes bir yana yüzünü çevirmiştir fakat azizler yönleri olmayan yöne yüzlerini dönmüşlerdir
Mesnevi V-350

Biçim mevcudiyete Biçimi olmayandan gelmiştir tıpkı dumanın ateşten gelişi gibi
Mesnevi VI-3712

Ruh kıblesini gizli olduğundan dolayı herkes yüzünü farklı bir yöne çevirdi
Mesnevi V-319

Biz yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onlar zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır.
Mesnevi I-602-603

Kesinlik için tali sebeplere bakan suretperesttir. İlk Sebebe bakan kimse Manayı temyiz eden nur olur.
Divan 25048

Biçimler yakıt mana nur! -yoksa niçin diye soramazdın.
Eğer biçim biçimin hatrına olsaydı o zaman niçin "Niçin?" diye soruyorsun..
Öyleyse hikmet semanın zahiri biçimlerine izin vermezdi ve yerin sakinleri yalnızca onun için mevcut olurlardı.
Mesnevi IV-2994-95, 98

Biçimi geç, addan uzaklaş. Ad ve Sanları terket manaya yönel
Mesnevi IV- 1285

29.02.2008 22:28:26



Elinde Cennet Açan Zend Avesta

Cemil Meriç

Halit Fahri'nin Zerdüşt manzumesi böyle başlar. İhtiyar Peygamber dört bin çöl aşarak gelir Fâris'e. “Ahura Mazda'yı takdise başlasın İran!” diye vaaza başlar: “Odur yegâne ilâh, emri nûra tapmaktır.” Asırlar geçer, kutsal ateş söner ve şair o büyük inancın ölümü.
“Kan ağlayan şafak altında söndü lâlelerin,
Kırıldı taşlara çarptıkça al piyalelerin.”

mısralarıyla kitabeleştirir.

Mağaralarında yıldızlar barınan kutsal dağ... Gümüş yeleli atlar gibi şahlanan ölümsüzlük ırmağı... Gölgesinde kutsal boğanın böğürdüğü hayat ağacı ve Ahura Mazda'nın ışıktan tahtı önünde diz çöken Zerdüşt.

- Başlangıçta ne vardı Ahura?

- - Işık ve söz.

Işık göklerin sözü, söz gönüllerin ışığı. Fecrin ilk pırıltılarıyla konuşmağa başlar gök. Ve toprak, mağaraları, ırmakları, ormanlarıyla cevap verir. Güneş susar, yıldızlar konuşur geceleri. Yalnız çöl, yalnız ölüm dilsizdir... Sonra ilk insanla ilk boğanın yaratılışı. Ve tam bir mutluluk içinde geçen altı bin yıl. Nihayet ilk çiftin meydana gelişi: Mahya ile Mahyana. İlk yalan. İlk gözyaşları ve kötülük tanrısı Angra Menyu. İki düşman cepheye ayrılan varlıklar. Ve başlarında Ahura Mazda ile Angru Menyu. Işıkla karanlık, hayatla ölüm, hakikatle yalan, altın kanatlı Amşapantlarla, tunç bedenli devler. Ve binlerce yıl sürecek bir kavga... Avesta böyle söylüyor: Michelet'lerin, Quinet'lerin Avesta'sı.

Asyanın bütün evlâtları içine Batı'nın ilk benimsediği: Zerdüşt. Zerdüşt'çülük İsa'dan dört yüz yıl önce Yunan'ı sarar. Eflâtun âşinasıdır bu düşüncenin. Buda'nın da Konfüçyüs'ün de sesi uzun zaman Avrupa'ya erişemeyecektir. Asya'nın hikmetini tek başına Zerdüşt temsil edecektir Batı'da. Mezopotamya'nın ilm-i nücûm ve büyü gibi mirasları da yanlışlıkla ona atfedilecektir. Museviliği de etkileyecektir Zerdüşt'çülük: hayırla şer arasındaki cihanşümul ikilik, dünya egemenliği için birbiriyle savaşan cinlerle melekler, tek tanrıcılıktaki üniversellik ve ruhaniyet, kıyamet gününe iman hep onun yadigârı. Hele hıristiyanlığın kaynaklarını incelerken Zerdüşt'ten gelen inançları asla ihmal edemeyiz. Zerdüşt'süz ne aziz Paulus anlaşılır, ne dördüncü İncil, ne musevi Philon ve Plotinius, ne Mani, ne aziz Augustinius. Hıristiyanlığın maniheizmden önce ilk büyük rakibi olan Mitra dini de Zerdüşt'ten izler taşır. Batı, kendi kaynaklarını araştırırken karşısında daima Zerdüşt'ü bulmuştur. 18. asır Musa'nın karşısına yeni bir Musa olarak çıkarmak ister Zerdüşt'ü. (Bak. Zoroastre, J. Duchesne-Guillemin, !948, s. 7-18.)

Batı, ilk defa Anquetil – Duperron'dan okur Zerdüşt'ü. Avesta tercümesi (1771) ihtiyar Asya ile genç Avrupa arasında ışıktan bir köprü. Eugéne Burnouf zendçenin esrarını çözer. J. Darmesteter Avesta'yı yeniden çevirir. Bazı çağdaşları hain bir alayla karşılamışlardı Anquetil'in tercümesini. Ama bütün Batı Doğu'nun şiir ve düşünce bahçelerine onun açtığı yoldan gidecektir.

Gatalar Avesta'nın en eski bölümleri. Bu ilahilerin Avrupa dillerinde ona yakın tercümesi var; birbirine benzemeyen ona yakın tercüme. Tanınmış bir Alman tarihçisi (Nyberg) şöyle diyor: “Bu metinler üzerinde uğraşan, bir gün önce yaptığı tercümeyi ertesi gün baştanbaşa değiştirmek zorunda kalır.” Kopenhag Üniversitesi hocalarından biri de (Kaj Barr) yarı ciddi yarı şaka şu itirafta bulunuyor: “Üzerlerinde derinleştikçe daha az anlıyorum gataları.” Hıristiyan başka türlü anlıyor Zerdüşt'ü, dinsiz başka türlü; parsiye, museviye, filozofa, din bilginine apayrı şeyler söylüyor Avesta. Zerdüşt, geçen asrın tarihçilerine göre, toprak reformundan yana ilerici bir köy papazı. Nyberg'e göre koyu bir düzen savunucusu, bir cezbe profesyoneli, bir nevi derviş; bir ilkel. Duchesne-Guillemin haklı galiba: “Acaba gatalar, diyor, sırf Avrupalı bilginleri şaşırtmak için, şeytani bir zekâ tarafından mı icat edildi?”

1918 lerde geçen bir kalem savaşını hatırlıyorum. Cenk alanı: Edebiyat-ı Umumiye mecmuası. Konu: Zerdüşt turani midir, aryanî mi? Muharipler: devrin tanınmış iki allâmesi, Samih Rıfat, Rıza Tevfik. Tartışma çok kibar, çok nezih bir üslupla başlar, küfürle hakaretle biter. Tam bir sağırlar diyaloğu. Münakaşa müşatemeden müdarebeye dönmek üzeredir. Hasımlar birbirini yalancılıkla, düzenbazlıkla suçlamaktadır. İkisinin de delili aynı kitap: Hovelacque'ın la Linguistique'i. Nihayet Celâl Nuri'nin teşebbüsüyle mesele aydınlanır: Üstatların her birinde aynı kitabın farklı bir baskısı vardır.

Zerdüşt Meydan-Larousse'a da oyun oynamış. Avesta maddesi yanlışlarla dolu. Örnekler: “Bütününün 12000 öküz derisi üzerine yazıldığı söylenir. Bunlar sonradan İskender tarafından Persepolis'te yaktırıldı. Akılda kalanlara dayanılarak M.S. III. veya IV. yüzyıllarda yeniden yazıldı.” Doğrusu: ... yaktırılmış ... yazdırılmış.

“Visjered, özü bakımından bir dua kitabıdır.” Doğrusu: Vispered, baştan aşağı bir ibadet kuralları kitabıdır.

“Elyazması ilk Avesta metni Avrupa'ya 1663'e doğru götürüldü.” Doğrusu: İlk yazma Avesta Avrupa'ya 1633'e doğru getirildi.

“Uzun süre nesilden nesle söz geleneğiyle geçen Avesta'yı meydana getiren parçaların tercümesi çok daha sonraları, Avesta dilinin ölü bir dil haline geldiği ve yalnız bilim adamlarınca incelendiği bir dönemde yapılabildi.” Doğrusu: Avesta'yı meydana getiren parçalar uzun zaman sözle aktarıldıktan sonra, avesta dilinin artık yalnız bilginlerce kullanılan (rahiplerce demek daha doğru olurdu) ölü bir dil haline geldiği geç devirlerde yazıya geçirildi.

Ayrıca Anquetil-Duperron'un adı Auguetil diye yazılmış.


VE ALLAH'IN RUHU



Kitab-ı Mukaddes'i okuyorum: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allah'ın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi:” (Tekvin, s.1)

Garip bir manzara değil mi? Suların üzerinde hareket eden “Allah'ın ruhu” ve koşuşan Allah. Fransızca, İngilizce tercümelere bakıyorum, hepsinde aynı ifade: sularda dalgalanan, dolaşan veya kımıldayan “Allah'ın ruhu” (l'Esprit de Dieu, yahut the Spirit of God). Aslını merak ediyorum; aynı cümle Vulgate'da da var: “Et Spiritus Dei ferebatur super aquas.”

(Vulgate, Tevrat'ın ibranice aslı kadar geçerli sayılan lâtince tercümesi.) Oysa söz konusu Allah'ın ruhu değil, “büyük bir rüzgâr.” İbranice'de büyük bir dağ, büyük bir nehir yerine, Allah'ın dağı, Allah'ın nehri denirmiş çok defa. Saint-Jérome'un tercüme hatasını Taranto ruhaniler meclisi kutsallaştırmış. Nesiller on altı asırdır suların üzerinde hareket eden Allah'ın ruhu mucizesiyle karşı karşıya.


Kitab-ı Mukaddes'teki bir başka tercüme hatası da Matta incilinde: “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah'ın melekutuna girmesinden daha kolaydır.” Mütercim, yunanca kamelos (deve) ile kamilos (halat) kelimelerini karıştırmış. Yani iğnenin deliğinden geçecek deve değil, halat.


Cemil MERİÇ
Hisar Dergisi, Temmuz 1971, Sayı 91

UGraSHAMAN 05.07.2008 16:49:25
YAKAZA (Uyanık Olma Hali)

 

Hak Teâlâ bir hadis-i kudsî'sinde Davud (as)'a hitaben şöyle buyurdu:

"Ey Davud! Uyanık ol... Din kardeşine karşı yumuşak davran. Sana, benim isteğim doğrultusunda itaat etmeyene ve seninle muvafık olmayana dost olma. Çünkü o senin düşmanındır."

Buradaki yakazadan (uyanıklıktan) murad, gaflet uykusundan kurtulmaktır. Ve cehaletten berî olmaktır.

Salike evvela lâzım olan şey; gaflet uykusundan uyanması ve Hak için, onun rızası doğrultusunda kıyama kalkmasıdır. Nitekim Allah-u Teâlâ Habibine hitaben şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammed! Sen onlara şöyle de: 'Size birtek öğüdüm var. İkişer ikişer ve teker teker Allah'a yönelin. Sonra düşünün. Arkadaşınızda delilikten hiç bir eser yoktur. O, şiddetli bir azabın gelip çatmasından önce sizi uyaran bir peygamberden başka birşey değildir." (Sebe, 46)

Şurası hiç şüphesiz ki, insan, fıtratı icabı gaflet uykusuna ve bunun muktezası olarak da cehalete daha fazla meyyaldir.

Canımız Hak ile uyanık olmazsa

uyanıklık bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir.

Resulullah efendimiz(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardı: "insanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar." Yani, insanlar ekseriya gaflet uykusudadırlar. Ve dinin emirlerini her dem uyanık olarak huzur-u kalb ile yerine getiremezler. Bir kimsenin kalbi ve ruhu uyanık ve bilgili olursa, o zahiren (görünürde) uyusa bile, o ehl-i tahkikin nazarında uyanıktır. Ve ona uyuyor denilmez. Zira onun uyuması, Hz. Peygamberin uyuması gibidir. Nitekim Hz. Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Benim gözlerim uyusa bile kalbim ve ruhum Rabbimden haberdar ve uyanıktır." Ruhun ve kalbin bîdar (uyanık) olması ve bu uyanıklığın istikrarlı olarak devam etmesi için bir üstad'a ihtiyaç vardır. Onun va'z ve nasihatleri talip olan salikin ruhî melekelerini geliştirir. Bu gelişmelerle beraber kalbî inkişaflar zuhur eder. Bu zuhurlar saliki daima uyanık tutar. Bu sayede, salik, hangi derecede ve makamda olduğunu anlamakta güçlük çekmez. Hangi mertebede olduğunu müşahede etmesi onun aynı zamanda neye ihtiyacı olduğunu ve eksiğini nasıl kapatması gerektiğini ihsas eder. Uyanıklığın en makbulü, sâlikin nefsine ait fesâid ve mâsiyetleri görmesi ve onları izâle etmeye çalışması hususundaki uyanıklığıdır. Ve akabinde tevbe ve istiğfara koşabilme isteğidir.


İsmail Ankaravî Dede

UGraSHAMAN 12.07.2008 12:43:14
Tevbe

"Ey iman edenler! Allah'a samimiyetle tevbe edin. Belki Rabbiniz kötülüklerinizi siler." (Tahrim; 8) Tevbe demek meşâyihe göre Allah'ın hükmüne muhalefet etmekten rücu' etmektir. Buradaki rücu'dan kasıt kalbin Allah'a asi olmaktan vazgeçip ona boyun eğmesi demektir. İşte buna göre bir kimse; kalben fısk-ı fücurdan vazgeçmeyip lisan ile tevbe ederse, onun tevbesi kezzapların (yalancıların) tevbesidr. Ve asla kabul edilmez. Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Yalancıların yaptıkları tevbe, dillerinin ucuyla yaptıkları tevbedir." Arapça "Tevbete'n Nasûha" ifadesi terkip olarak "samimi tevbe" manasına gelir ve âyet-i kerimede de aynen bu şekliyle geçer. Nasuh (samimi) kelimesi, mânâyı kuvvetlendirmek üzere, mübalağa sigasında kullanılmıştır. Yani "halis, samimi ve içtenliğinde asla süphe olmayan" demektir. Nitekim, halk arasında kullanılan bir terkipte "ase-lü'n-nasîh" denir. Bunun mânâsı; "süzme bal" demektir. Buradaki nasîh kelimesi "süzme, saf, şeffaf ve içinde herhangi bir iştah kaçırıcı kırıntı veya pis birikintinin bulunmadığı bal" mânâsına gelir. İşte teşbihi tevbeyle birleştirecek olursak, samimi olarak yapılan tövbe, saf bal gibi süzme, şeffaf ve kirsiz demektir. Bal nasıl ki içindeki bal mumundan arındırılıp saf hale getiriliyorsa, tevbe de içinden riya ve çirkefliklerin temizlenmesiyle nasuh (samimi) hale getirilir. Yanı, halis, sadık ve tertemiz olması nasuh tevbenin en önemli hususiyetleridir.

Muaz ibn i Cebel, Resulullah(sav) efendimize şöyle sordular; "Tevbe-i nasuh nedir ya Resulullah?" Resulullah efendimiz cevaben; "Tevbe; Allah'a tevbe edenin, tevbe ettikten sonra, sütün memeden çıktıktan sonra, bir daha ona dönemeyeceği gibi, günahlara dönmemesidir."

Nitekim Hz. Mevlânâ beşinci ciltte bu hadis-i şerifi tefsir ederek şöyle buyuruyor:

"Tevbe üç kısımdır. Birincisi, tevbe-i avam. İkincisi tevbe-i havas. Üçüncüsü tevbe-i ehass-ı havas'dır. Zünnûn hazretleri şöyle buyurdular: 'Avamın tevbesi, zulmetten kurtulmak içindir. Havasın tevbesi, gafletten kurtulmak içindir. Ehass-ı Havas'ın tevbesi ise, herşeyi Allah'tan bilip, her türlü yaptığı şeyden kendini yok saymak ve Allah'ı müşahede etmek içindir.' Zira, ehass-ı havas olan kimseler, hayratı, hasenatı, ibadetleri ve taâtleri kendilerinden bilmezler. Ve ortada kendilerini görmezler. Çünkü onların şuhudundan nazar itibariyle, vücudlarını görmek ve birşeyi kendilerinden bilmek büyük günahtır. Resulullah(sav) bu mevzua münasip olarak şöyle buyurmuştur: "Senin vücudun (varlığını senden bilmen) hiç bir günahla kıyas edilemeyecek derecede büyük günahtır." işte bu ehass-ı havas (havasın da havas'ı) olan kimseler yapmış oldukları tevbeyi de Allah'tan bilirler. "

Nuri hazretleri şöyle demiştir:

"Ariflerin tevbesi, bütün masivadan Allah'a sığınmaktır." Belki de asıl tevbe, tevbeden tevbe etmektir. Revim'in dediği gibi; "Asıl tevbe, tevbeden tevbe etmektir."

Ve Hz. Mevlânâ Mesnevî'sinde şöyle buyuruyor:

Yok olanın yolu başka yoldur.

Çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır.

Haberlerin haber vericisine bîhaber.

Tövben günahından beter.

Ey geçen hallerden tevbe etmek isteyen!

Bu tevbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin? Söyle.

Kâh zir nağmesini kıble edinirsin,

kâh ağlayıp inlemeyi öper durursun.

Ekmel-i Kamilin olanların tevbesi budur: Mazi (geçmiş zaman) bunların katında zikrolunmaz. Ve gelecek zamana nazar kılınmaz. Bulundukları zamanda ise bir an olsun tevbeden geri kalmazlar. Bunlar ibn-i vakttirler. Yani vakte uyarlar. Geçmiş zamanın tevbesi ile meşgul olmak zamanı zayi etmektir derler.

Onlara göre aslında vaktin hükmü, bütün masivadan tevbe edip, taib ola nın vücudundan da tevbe etmesidir. Hal böyle olunca, fani olanların duası ve tevbe ederek Allah'a yönelmeleri, ebrar (seçkin) olanların tevbesi gibi değildir. Zira kendini akıllı olarak gören ve tevbeyi kendinden bilenlerin bu zanları bile başlıbaşına bir günahtır. Akıllılığın gereklerinden ve daha doğru bir ifadeyle söylenecek olursa vehimlerinden biri de kişinin yapmış olduğu hayır ve hase natı kendine maletmesi ve sırf kendinden bilmesidir. Bunların yoluna vücut sahibi olanlar gidemez.

Şeyh hazretleri Fütuhat'ının yetmişbeşinci babında yer alan "Tövbenin Terki" kısmında şöyle buyuruyor:

Ben ne zaman Hakk'a muhalif oldum ki tevbe edeceğim

Onun içindir ki tevbeyi terkeyledim

Zira terk-i tevbe Hakk'ı müşahedeye delildir

Sen tevbe edenlere de ki; siz mahcup oldunuz

Vürûdla olan hakayıkın idrakinden.

Ey Talip olan kimse, şunu iyi bil ki; salik olan kimse "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir" hükmünce ve "Allah herşeyi kudretiyle ihata eder" takdir-i ilahisince, her an Allah'la beraber olduğunu hissetmeli ve bilmelidir.

"Biz ona sizden daha yakınızdır. Fakat siz görmezsiniz" (Vakıa; 85.) âyet-i kerimesindeki sırrı anlamalı ve idrak etmelidir. Bunu idrak eden tevbe eylemez. Ancak ve ancak bu yakınlığı idrak edemeyenler tevbe eylerler. Bir isteği veya ihtiyacı için söz tasarrufunda bulunmaz. Zira sarf eden de, edilen de mevcut olan Haktadırlar.

İşte salik olan bu sıfatlarla muttasıf olarak Allah'a rücu ederse hakikati müşahede eder. Yoksa tevbe nevinden gayretkeşliğini bir cemaate isbat etmek için gayret sarfederse onun tevbesi riyadan başka birşey değildir. Ve vücud-u isbat içindir. Hakikatte en güzel tevbe müşahedeye erer ermez tevbeyi terketmektir. Bu mertebe ehl-i şuhud mertebesidir. Ehl-i vücûd'un mertebesi değildir. Beşeriyet menzilesinde ve tabiat makamında kalanlara ruhsat olsun diye bu mevzuu izah etmiş değiliz. Zira bu gibi hasletler (tövbeyi terkederek tevbe etmek) kemâl ehline aittir. Bu, hüccet ittihaz edilerek nefsanî istekler muvace hesinde kullanılmamalıdır. Zira bakiyye-i nefs bir insanda mevcut iken bu delilleri alarak kendisine teşmil eylemesi büyük vebaldir. Ama bir kimse ki şimdiye kadar izah ettiğimiz mertebelere ve müşahedelere ermişse o zaman bu delillerin hepsi o kimseye helaldir. Yeter ki hakkıyla tevbe etsin ve yaptığı tevbesine riâyet etmenin ne olduğunu bilsin...

İsmail Ankaravî Dede

UGraSHAMAN 13.07.2008 11:35:40
İnabet

 

"Size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve ona teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız." (Zümer; 54)

İnabet, lügatte rücû demektir. Daha açık ifadeyle, Allah'a yönelip tevbe etmektir. Ancak tevbe ile inabet arasında fark vardır. Tövbe, Allah'a isyan ve muhalefet ettikten sonra Allah'a yönelmek ve af dilemektir. İnabet ise, bir kulun Allah'a isyan etmese bile normal haliyle de O'na tevbe ederek yönelmesidir. Nitekim Osman Mağribî hazretleri dahi bu mevzua muvafık olarak şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin masiyetten ötürü Allah'a yönelmesi tevbedir. Ve ona taib denir, münib denmez. Münib ise; bütünüyle Rabb'ına yönelen demektir." Ama Ebu Ali Dekkâk hazretleri tevbeyi üç mertebeye ayırmıştır. Ve bu mertebelerde inabeti, tevbenin orta dereceli olanı diye tarif etmiştir. Ve Şeyhu'l-İslâm hazretleri Menazil-i Sairin'de buyuruyor ki, "İnabet üç şeyden müteşekkildir. Hakk'a rücû eylemek ve bundan taat ve ıslah olmayı gaye edinmektir. Çünkü tevbe, günah ve masiyetten Allah'a sığınmaktır. Ahdine vefa eylemektir. Tövbesinde vermiş olduğu söze sadık kalmaktır." "Topluca Allah'a tevbe ediniz ey mü'minler!" emrine icabet etmekle, amelini ve taatini ıslah etmiş sayılmaz. Ve bu haliyle de Hakka rücû etmiş sayılmaz.

Tövbe etmenin şartı üçtür. Evvela günahlardan pişman olmak ve onlardan dolayı tevbe etmek gerekir. Farz ve vacip ibadetlerinden kılmayıp da fevt ettiği ibadetleri varsa onları eda etmek lazımdır. Hakka rücû etmek ve ahdine vefa göstermek ise üç şeyle mümkündür. Birincisi, günahlardan alınan lezzeti terketmek lazımdır, ikincisi, günahkârlara karşı tavır almak ve günahlarından dolayı onları ihtar edercesine tahkirle bakmak gerekir. Üçüncüsü, günahkârlara Hakk'tan mağfiret dilemek ve kendisinin onlardan daha günahkar olduğunu kabul etme tevazuunu elden bırakmamaktır.

Buna benzer olarak hâlen tevbe etmek de üç esasa dayanır: Birincisi, "Allah sizi yarattı, ancak siz bunu bilmezsiniz" âyetine binaen tek fiil sahibinin Allah olduğunu kabul etmekle hâl tevbesi gerçekleşir, ikincisi, tevbe edenin Allah karşısında fakrını ve acziyetini ifade eden bir hal içerisine girmesidir. Üçüncüsü, ise "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına matuf olarak inabın sırrını anlamasıdır.

İsmail Ankaravî Dede

UGraSHAMAN 16.07.2008 11:05:47
Muhasebe

 

Resulullah efendimiz (a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: "Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz. Kıyamet günü amelleriniz tartılmadan, amellerinizi tartınız. Ve ölmeden önce ölünüz." Amellerinizi, aklınızın ve şeriate ait ölçülerin yardımıyla tartınız. Zira bir âyet-i kerimede; "O gün, sevap tartısı ağır gelen, razı olacağı bir hayat içindedir. Sevap tartısı hafif gelenin ise, kucağına sığınacağı anası, bir uçurumdur." (Karia, 6, 7, 8, 9) buyurulmaktadır. Ahirete memnun ve mesrur gitmenin yolu, bu dünyada insanın kendisini hesaba çekmesidir.

Şeyh hazretleri Fütuhat'ın otuzüçüncü babında şöyle buyuruyor:

"Bizim şeyhlerimiz, Hz. Peygamberin; 'hesaba çekilmeden evvel, nefislerinizi hesaba çekiniz' emrine imtisâlen, konuştukları ve işledikleri bütün amellerden kendilerini hesaba çekerlerdi. Hatta söyledikledi sözleri ve yaptıkları işleri bir deftere kaydederlerdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra evlerine çekilip kendilerini muhasebe ederlerdi. Ve defterlerini hazır hale getirirler di. Deftere yazmış oldukları amellerini okuyarak muhasebe ederler, şayet yaptıkları işlerde mâsiyet mevcut ise tevbe istiğfar ederler, yok şayet şükrü gerektirecek bir husus var ise şükrederlerdi. O gün bu muhasebeyi yapmadan uyumazlardı."

Ve Şeyh hazretleri devamen şöyle dedi:

"Ben bütün bu sıfatları kendisinde taşıyan iki kimseyle karşılaştım. Biri Abdullah bin Mücahid, diğeri ise Abdullah bin Kasım idi. Bunlar bu makama sahip idiler. Ve bunlar tevbe edenlerin kutbuydu âdeta."

Ey Hak talibi olan kimse, işte hakikî muhasebe edenler, bu itinayı ve ihtimamı göstermişlerdir. En büyük sermayesi olan ömrünü boş işlerle dolduran ne büyük zarardadır bir düşün... Onun sonu hüsrandır. Hakk'ın huzurunda rezil olmaktır.

Nitekim, Hasan bin Ali'den, Hz. Aişe (anha)'dan ve Hasan-ı Basrî'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah efendimiz(a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, iki günü birbirine eşitse zarardadır. Kimin günü dününe göre, kötülükle geçiyorsa o mahrum olanlardandır. Kimin günü de ziyadesiz geçerse o apaçık bir noksanlık içerisindedir. Bu haliyle ölüm ona daha hayırlıdır."

Ahmed dedi ki:

İki günü bir olan kimse aldanmıştır ve şüpheye kapılmıştır.

Yakînsiz kimse aptallık içinde yaşar.

Boş torba gibi içi havayla dolu olur.

Bu kapıyı reddeden Cehennem'e doğru gider;

yangın ve izdi rap içinde kalır.

İbnü'l-Ata hazretleri şöyle dedi:

"Allah'ın dahil olmadığı hiç bir vakit ve saniye yoktur. Öyleyse her vakit yeniden Allah'ı müşahede et."

Allah'ı müşahede etmenin yolu zahirî ve bâtınî ibadetleri yerine getirmekle olur. Zahirî ibadetler; namaz, oruç vs. Bâtınî ibadetler ise münacaat, tevcîhât ve tecelliyât ve varidattır. Her vakit için bir ibadet vaz'edilmiştir. Ve ibadetlerin vaktinde eda edilmesi, hassasiyetle yapılması gereken bir husustur. Şayet bir ibadeti zamanında yapamamışsan, onu diğer bir vakitte kaza etmen lazımdır. Nakledildiğine göre birgün Cüneyd hazretleri hüzünlü bir vaziyetteydi. Müridlerden biri onun mahzun olmasının sebebini merak ederek niçin hüzünlü olduğunu sordu. Cüneyd hazretleri cevaben şöyle buyurdu: "Evrad vaktim geçti onun için hüzünlüyüm." Arkadaşı ona şöyle dedi: "O halde kaza et." Cüneyd hazretleri, "Nasıl kaza edebilirim. Her vaktin tasarrufu ve faidesi o vakte aittir." Cüneyd hazretlerinin bu sözü ibadeti ve virdi zamanında eda etmenin hassaslığını ve geçmiş zamandan daha ehemmiyetli olduğunu ifade eder. Zamanında eda edilmeyen vird kamil olanlarda ciddi bir eksiklik husule getirir. Çünkü virdi olmayanın evradı olmaz, ibn-i Ata hazretleri şöyle buyuruyor:

"Virdi hakir görüp onu bırakmak, dalavere ve sahtekârlıktan başka birşey değildir. Veya virdi birtakım hilelerde kullanmak istidractır. İstidrac ise hile yoluyla insanlara bir kısım hayali göz boyama hadiseleri sergilemektir. Zahirdeki bu muvaffakiyet gibi gözüken göz boyamacılık ekseriyeti virdden yüz çevirtir. Ve ibadetlerde tembelliğe yol açar. İstidrac sayesinde kemale erdiğini zannedenler ibadet ve taati de bırakırlar."

Mevlânâ hazretleri Mesnevî'sinde şöyle buyurmuştur:

Kendisini her konakta

sofra başına varacak sanmayan kişiye kul olayım.

Adamın, bir gün evine varabilmesi için

birçok konakları terketmesi lazımdır.

Kim kendi noksanını görüp anlarsa,

yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül yolunda koşar.

Kendisini kâmil sanan, ululuk sahibi

Allah'ın yolunda uçamaz.

Ey mağrur ve sapık!

Canında kendini kâmil sanmaktan daha

beter bir illet olamaz.

Senden bu kendini beğenme illeti

defoluncaya kadar gönlünden de

Çok kan akar, gözünden de!

Bu istidrâcın aslı, hayal ve nefsanî ahvale itimad ve hevâ ve hevese uymakla olur. Sana gereken ise hevâ ve heveslerinin esiri olup o güzelim ömrünü heder etmemendir. Zira ömürde kaçırılan fırsatlar ve kıymetli vakitler tekrar geri dönmez. Güzel vakitlerin kıymetini ise hiçbir şey ödeyemez. Cüneyd hazretleri bu mevzuda şöyle buyurmuştur:

"Kaybolan vaktin değerini hiçbir şey karşılayamaz. Ve vakitten daha aziz birşey yoktur."

Bu mevzua münasip olarak Mesnevî'de şöyle geçmektedir:

"Birgün Mevlânâ hazretleri mecliste sakin bir vaziyette oturuyorlardı. İnsanlardan birisi meclisteki sükûtu bozmak için lafa girdi; 'Sultanım, bugün şehre şevketli bir paşa hazretleri geldi. Ve filan Beye, Sultan Alaaddin büyük bir beylik yetkisi verip gitti.' Bunun üzerine Hz. Mevlânâ şöyle buyurdular:

Öküz gelmiş, eşek gitmiş.

Bize ne bu hikâyeden?

Aman ha, ömür çok azizdir.

Bu arbededen kurtul da gel.

Şeyh hazretleri Fütuhat'ın 92. babında şöyle buyuruyor: Bizim yaranımız dan bazıları seyahatleri esnasında bazı abdallarla karşılaşıyorlarmış. Karşılaştıkları bu şahıslar bulundukları yerin fısk-ı fücura ait ahvalini bir bir anlatıyorlarmış ihvanımıza. Bununla da kalmayıp başlarında bulunan hükümdarın yönetimdeki kusurlarını anlatmışlar. Bunun üzerine ihvanımızdan velî olan birisi kızarak şöyle demiş: "Efendiyle tebâsı arasına girilmez. Sen kim oluyorsun ki, haddine olmayan meselede ahkam kesiyorsun. Eğer bir meşguliyet istiyorsan o da Allah'a taât ve ibadettir. Nazarını Allah'tan başkasına çevirme." Ne güzel demiş. Çünkü umumun işlerine ait lakırdılarla ömrü telef etmek en büyük ziyandır. Ve en güzel sermayeyi mahvetmektir.

Hz. Ali (ra) şöyle buyurmuşlardır:

"Mü'minin ömrünün kıymet karşılığı yoktur,

Zira fevt olan şeyleri o güzel ömründe idrak eder."

Eğer sâlik, ömrünü boş yere geçirirse, dünyası da ahireti de hüsrana uğrar.

Yolcu! Kendine gel, kendine...

Vakit geçti; ömür güneşi kuyuya doğruldu.

Bu iki günceğizinde olsun,

kuvvetin varken kocalığını Hak yoluna sarfet.

Elinde kalan şu kadarcık tohumu ek de

şu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.

Bu aydın çerağ sönmeden kendine gel de

hemen fitilini düzelt, yağını tazele.

Yarın yaparım deme.

Nice yarınlar geçti.

Ekin zamanı tamamiyle geçmesin.

Uyanık ol.

İsmail Ankaravî Dede


Sayfa: 1 2 3 [ 4 ] 5