|
||
| Yazarın en ünlü kitabı. benimde en favori kitaplarımdan biri. Yabancı okunması gereken bir kitap.. Kitabın bir analizini yapmak isterim.. Camus, hayatın anlamını aramaya gerek olmadığını ve aslında sıradan şeylerin bile her şeyini kaybedecek bir insan için ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Kısacası ona göre, yaşamın anlamsızlığı yaşama isteğimizi kırmamalı. Bunu baş kahramanın kendini ancak ölümün eşiğindeyken her şeye yeniden başlamaya hazır hissetmesinden anlıyoruz. Kitapta devamlı tekrarlanan bir gerçekte her şeye er geç alışıldığıdır.. İnsanlar yeni şartlara ayak uydurup, unutmak zorundalar.. Camus, yaşamı saçma yaşamayı ise değerli görmektedir. Kendimizin ve başkalarının hayatını mutlu etmemiz yaşamaya anlam verecek bir şeydir. Ama yaşam tek başına hiçbir zaman anlamlı değildir. Buna karşı yapılacak şey ise isteyerek ölmek ya da umut ederek yaşamak, anlamsızlığa rağmen hayata anlamsız bir biçimde başkaldırmaktır. Susan evrenin susan bir parçası olsaydık yani ağaçlar içinde bir ağaç ya da kediler içinde bir kedi olsaydık bunları düşünmek gibi bir sorunumuz olmazdı. Bizi düşündüren bilincimiz belki de bizi mutsuz etmektedir ama bilinçli bir insan için kendisini aşan bir gerçekle yani anlamsızlıkla çarpışmak kadar güzel bir görüntü yoktur. Camus, aşağıda ki sözleriyle de bunu ispatlamaktadır. “Yaşam saçma olduğu için intiharı seçmek, yaşamı anlamlı bulmak gibi saçmalığa düşmektir, yani intihar da saçmadır. Dünyanın saçmalığını sürdürmekte metafizik bir mutluluk vardır.” “Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama, yaşamak ve örneğin, yiyip içmek kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zamanda yaşamaya bir değer veriyoruz demektir.” |
||
|
||
| Kitabı okuduğumda "yuh böyle bir adam olabir mi" diye düşünmüştüm. Sonra Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmini izledim. Film kitaptan uyarlama evet gayet olabiliyormuş öle bir adam. | ||
|
||
| aslında hepimizi anlatıyor çoğu yönüyle franz kafka dönüşümü okuduysan daha büyük bir abartmaya ama benzer bir anlatıma tanık olursun absürdleştirme olayını hikayenin genelinde ve hatta usluptada uyguluyorlar, gerçekler daha vurucu oluyor böylece. |
||
|
||
| Edebiyat kariyeri Camus, savaş zamanında Fransız Direnişi`ne katıldı ve Combat adında bir gazete yayımlaya başladı. Bu grup Nazi`lere karşı çalıştı. 1943`te gazetenin editörü oldu fakat 1947`te Combat ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra Boulevard Saint-Germain`deki Sartre ve arkadaşlarının bulunduğu Café de Flore`ye gitmeye başladı. Ayrıca Birleşik Devletler`i Fransız varoluşçuluğu hakkında ders vererek turladı. Sol görüşlere sahip olmasına rağmen, komünizmi ciddi biçimde eleştirmesi ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre`dan da uzaklaştırdı. 1949`ta tüberkülozunun nüksetmesi sonucu 2 yıl inzivaya çekildi. 1951`de Başkaldıran İnsan`ı (L'Homme révolté) yayımladı. Bu kitaptan sonra Fransa`daki birçok sol görüşe sahip arkadaşıyla bozuştu ve Sartre`dan bütünüyle ayrıldı. Camus`nün felsefeye olan en büyük katkısı absürt (saçma) düşüncesi olarak kabul edilir, Sisifos Söyleni`de ele aldığı,Veba ve Yabancı gibi eserlerinde çeşitli karakterlerle örneklerini verdiği düşünce. 1950`lerde Camus insan haklarına kendini adadı. 1952`de Birleşmiş Milletler General Franco diktatörlüğündeki İspanya`yı üye olarak kabul edince UNESCO`daki çalışmalarından ayrıldı. 1953`te sert Sovyet metodlarını eleştirebilen ender solculardan biriydi. Aslında pasifist olan Camus, idam cezasına karşı savaşını sürdürdü. İdam Cezasına Karşı Birlik`in kurucusu olan Arthur Koestler`le birlikte yayımladığı makale önemli eserlerinden biridir. Cezayir Kurtuluş Savaşı 1954`te başladığında Albert Camus ahlaki bir ikilem içinde kaldı. Camus, Cezayir doğumlu olduğundan siyah ayak (pied-noir) olarak tanımlanırdı. Savaşta Fransa hükümetini savundu, Kuzey Afrika`da başlayan isyanın aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizmi ve batıya saldıran SSCB`nin işi olduğunu düşünüyordu. Böylece Avrupa kuşatılacak ve ABD yalnız kalacaktı (Actuelles III: Chroniques Algeriennes, 1939-1958). Cezayir`in özerk olmasından ve hatta federasyon olmasından yanaydı, fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan Araplarla birlikte siyah ayaklarında beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Ölüm cezasına çarptırılan Cezayirliler`in kurtulması için de gizlice çalıştı. |
||
|
||
Ben maalesef bu kitabi henüz okumadim,köyümüzde zaten yokta büyük sehre gittim bu kitabi almak icin,internet sayfalarinda olmasina ragmen orda yoktu,elim bos geri döndüm.Meslier,in akliselim i gibi bu da siteye konsa ne kadar güzel olur
|
||