|
||
| Silah başına mı, masa başına mı? ÖMER AĞIN-NACİ SÜMELİ Ahmet İnsel Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen 'Türkiye'nin Kürt Meselesi' başlıklı konferansta yaptığı konuşmayı 'dolaylı' biçimde eleştiren Tarık Ziya Ekinci'ye geçtiğimiz hafta, yanıt verdi. Adı geçen konferansı ve o konferansta konuşan Ahmet İnsel'i izleme fırsatı bulduk. Yanıt yazısında İnsel 'bu tartışmaya daha uzun bir süre devam edeceğiz' diyor. Katılıyoruz. Olmalıdır da. Bir süreden beri, bazı aydın çevreleri, PKK hareketi dışında kalan 'Kürtleri Kürt milliyetçiliğiyle mücadeleye' çağırıyorlar. PKK ile örgütsel bir ilişkisi olmayan iki Kürt sosyalisti olarak bu çağrıyı ve ona temel teşkil eden kimi düşünceleri yanıtlamaya çalışacağız. Bize önerilen şudur: 'Türkiye'de faşist-ırkçı çevre ve akımların siyasal-toplumsal meşruiyetlerini tecrit etme, etkisiz kılma mücadelesi vermek ne kadar gerekiyorsa, Türkiyeli Kürtlerin de mağdur milliyetçiliğin teselli edici rahatlığına kendilerini koyvermeden, 'derin devlet'in izdüşümü olan derin irade'yi saf dışı bırakamadıkça, ortak geleceğimizi barış içinde tasarlamak ve kurmak olası olmayacak' aksini düşünenler yanılıyorlar. İşte bu çağrı, Türk aydınları arasında son zamanlarda büyük bir taraftar bulan, Türk ve Kürt milliyetçiliğini eşitleme düşüncesinden kaynaklanan şimdiye kadar yapılmış en açık, en kesin ve o ölçüde de kendi türünde eşsiz bir çağrıdır. Böyle bir çağrının Kürt saflarında hemen hemen hiçbir ciddi yankı bulmayacağını, o çağrının sahipleri de çok iyi biliyorlar. Çağrıya uyacak Kürtlerin 'bir avuç' olduğunu söylerken, örneğin Ahmet İnsel bütünüyle haklıdır. Ama böyle çağrıların, Türk ve Kürt aydınları arasındaki diyaloga yardım etmediğini, tersine Kürt saflarında haklı kuşkulara yol açtığını söylemek gerekir. Çünkü 'derin devlet'le 'derin irade' denilen şeyin eşitlenerek yanyana getirilişi ve her ikisinin 'ortak geleceğimizi barış içinde tasarlamamızın ve kurmamızın' önünde eşit düzeyde birer engel olduğu tezi tarih tarafından doğrulanmıyor. Kürtler, kimi aydınlarımızın 'derin irade' diye pejoratif anlamlar yüklediği Kürt ayaklanma örgütlerinin tarih boyunca defalarca 'safdışı edildiğine', buna karşılık 'derin devletin' güçlenerek bugünlere kadar geldiğine tanık oldu. O nedenle, bu gibi aydınlar bize, 'siz kendi 'derin iradenizi' safdışı edin, biz de nasılsa 'derin devlet' işini çözeriz' dedikleri zaman, biz bu işbölümünden pek bir şey anlamıyoruz. 'Eşitleme' teorisyenlerinin 'derin devlet'le 'derin irade' dedikleri şey arasındaki çatışmadan, taşıdığı riskleri de hesaba katarsak, uzak durma çabalarını anlayışla karşılamaya hazırız. Ama bazen bu çatışma hakkındaki görüşler, onların sahiplerinin tüm iyi niyetlerine karşın, taraflardan güçlü olanın işine yarıyor olamaz mı? Örneğin, ezen ve ezilen ulusların milliyetçilikleri arasına eşit işareti koyduktan sonra, 'ezen ve ezilen milliyetçiliklerin çatışmasının Türkiye'de özgürlüklerin gelişmesine karşı kurulmuş bir kapan olduğunu' söylemek, bizce tam da böyle bir sonuç doğuruyor. Bu gibi aydınlarımızın, AB süreci ile ilgili uğradıkları hayal kırıklığıyla böyle konuştuğunu anlıyoruz. 'Tam özgürlükler gelişecekken 'ezen ve ezilen milliyetçilikler' özgürlüklerin gelişmesine karşı bir kapan kurdu' klişesi, ilk bakışta kişiyi 'özgürlükçü' yapsa da, onu, 'terör sürerken özgürlük olmaz' resmi devlet tezinin dolaylı destekçisi haline getiriverir. 'Ezen milliyetçilik'in 'ezilen milliyetçilik'e karşı yürüttüğü politikanın ezilenlerin özgürlüklerini kabul etmemekten doğduğu doğrudur. Ama 'ezilen milliyetçilik'in özgürlüklerin gelişmesine karşı kapan kurmak için 'ezen milliyetçilik'le çatıştığı iddiası garip değil mi? Yirmi yıldır yaşanan kanlı trajediyi bir 'kapan' teorisiyle açıklamak bilimle de, insafla da bağdaşmıyor. Bizi 'kapana' düşmememiz için uyaran, hatta 'bu kapandan kurtulmak isteyenlerin (...) ellerinden tutmayı' Türk aydınlarının görevi sayanlar özgürlüğe kendilerinden çok daha fazla Kürtlerin ihtiyaç duyduğunu düşünmelidirler. Özgürlüklerin tepeden devlet eliyle 'verilmesine' alışık Türk asker-sivil aydınından farklı olarak, 'ezen milliyetçilik'le suçlanan biz Kürtler, özgürlüğü almak için emek harcamak gerektiğine inanırız. O nedenle de, bize hazırlanan 'özgürlük kapanına' düşmeye pek niyetimiz yok. 'Ezen milliyetçilikle çatışan ezilen milliyetçiliği saf dışı bırak, sana özgürlük veririm' sözleri, ünlü fabldeki tilki ile karganın durumuna bir hayli benziyor. Diyarbakır olaylarının gösterdiği gibi, kardeşleri vurulup ölen Kürt çocuklarının bile böyle masallara inanmayacak kadar olgunlaştığını bu gibi aydınlarımızın artık anlayacağını ummak istiyoruz. Bütün bu söylenenler, ezen ve ezilen ulusların milliyetçiliği gibi genel bir sorunsala yaklaşımla ilgilidir. Bu iki milliyetçilik arasına eşit işareti koyanlar, şu sıralar 'normatif çokkültürlülük anlayışına' karşı savaş açtılar. Sorunsala getirdikleri çözüm 'siyasal çoğulculuk'tur. Öyle ki, kimileri, 'çokkültürlülük ilkesinin siyasal çoğulculuk ilkesinin yerine geçirilme tehlikesi'nden bile söz etmektedirler. Onlar, mücadelelerinin hedefini şöyle açıklıyorlar: 'Türkiye'de sosyalistlerin mücadelesi bütün Türkiyelilerin özgürlük alanlarının genişlemesi ve pekiştirilmesidir. 'Türklerin Kürtlerle eşit olması mücedelesi' değil.' Bu görüş, Türkiye'nin temel ve aktüel sorunundan kendini yalıtlama, 'tüm Türkiyelilerin özgürlük alanlarında' kaygısızca gezinip oyalanma teorisidir. Kürtlerle eşitlenmeden Türklerin özgür olması mümkün mü? Tarih mümkün olmadığını gösteriyor. Şurası çok açık. Böyle düşünen aydınlarımızın Kürt sorunundan yorgun düştüklerini düşünüyoruz. Bunda, çoğu zaman biz Kürtlerin yerine de düşünme çabasının rolü var. Bundan dolayı onları suçlamıyoruz. Ama bu karmaşık sorunun pratik çözümü için biraz da biz Kürtler Türk aydınları adına düşünemez miyiz? Bize yaptıkları çağrılara en iyi yanıt ne olabilir? Galiba şöyle bir şey: 'Kürt sorunu hakkında yorucu çabalarınızın yanında, her şeyden önce akan kanın durması için, bugüne kadar yaptıklarınızdan farklı bir şeyler yapınız! Örneğin hiç bir gerçekçi temeli olmayan taleplerle 'derin devlet' ve 'derin irade' dediğiniz şeye karşı, olmayan bir üçüncü taraf yaratmak yerine, hiç değilse taraflara gerçekten eşit mesafede ve nötr bir tutum alınız. Yalnızca şunu savununuz: Önkoşulsuz diyalog. Hiyerarşisiz masa. Ultimatomsuz müzakere!.. Bunun tam zamanıdır. Bakınız şu anda AKP çevreleri bile DTP ile müzakere masasını tartışıyor. Cumhurbaşkanı müzakereye vetosunu koydu bile. Baykal daha kurulmamış masayı tekmeliyor. Yargıtay Başsavcısı masanın taraflarından DTP'yi masaya oturmadan safdışı bırakma peşinde. Biz Kürtler hiç bir zaman oturmadığımız masalara çok hizmet ettik. Şimdi sıra Türk kardeşlerimizde. Masaya buyrun efendiler! kaynak; http://www.gundemimiz.com/haber.asp?HaberId=10499 |
||
|
||
| komik olan ne abi biliyormusun, bu konuşmayı yapan türk tarafı var ya, onları istesende silah başına alamazsın... onlar masaya uğuyla yapışmışlar, sadece konuşmayı biliyorlar... başka bir şey yok onlarda, cesaret gibi... benimde en çok zoruma giden; şerefsizler için şerefliler savaşarak canını veriyor... |
||