|
||
| Makaleler bölümümüzde yazarlarımızca hazırlanmış makale formatında olgunlaşmış ve uzun yazılara yer vereceğiz. Makalelere oyrum yapılıp yapılmaması konusunda henüz bir fikir bende netleşmedi. Ama şimdilik yorum yapılabilir şekilde bırakıyorum. Ayrıca makale gönderimi kontrollü olacağı için, sol sütundaki "makale gönder" linkini kullanmanız gerekiyor. Yazınız uygun görüldüğü taktirde burada bölüm yöneticisi veya benim tarafımdan yayınlanacaktır. Ayrıca yazılarınızı bana PM (özel mesaj) ile de ulaştırabilirsiniz. |
||
|
||
| SELAM ben yenı kayıt oldum sıte cok hos forumlarda oyle benım bı maruzatım var benım osmanlı sıyaset felsefesıne ıhtıyacım var sende varsa bı zahmet alabılırmıyım cok lazım osmanlı sıyaset elemanları yapıları ne olursa olsun lazım bı zahmet bakarmısın yardımcı olursan cok sevınırım ıı gunler |
||
|
||
| Yoklugun Buz Gibi Soguk Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum... Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim… Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde... Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi... Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok… Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz… Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya... Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla... Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak... Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım, ne kadar çok sevdiğimi ... Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Gönderen : Unutulmaz Öfkeyle gecen her dakikaniz, mutlulugunuzdan calinmis 60 saniyedir... Eski çiftlik evini restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı. Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmiş ve şimdi de eski püskü pikabı çalışmayı reddetmişti. Onu evine götürürken yanımda adeta bir taş gibi oturuyordu. Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti. Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu,dalların uçlarına her iki eliyle dokundu. Kapı açıldığında ; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi. Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde ; ağacın yanından geçerken merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum. "O,benim dert ağacım," dedi. "Elimde olmadan işimde bazı sorunlar çıkıyor, ama şundan eminim ki o sorunlar, evime, eşime ve çocuklarıma ait değil. Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum. " Öfkeyle geçen her dakikanız, mutluluğunuzdan çalınmış 60 saniyedir. Sizlerle paylaşma istedim,umarım hoşunuza gider |
||
|
||
Flower paylaşımın için teşekkürler, gerçekten çok hoştu. yazılarının devamını bekliyoruz
|
||
|
||
| İnsan dünyaya bir kez gelir ve önündeki sadece bir sahnelik perdedir. Ne bir fazla, ne de az, sadece tek bir sahne... Koşturuyoruz, delicesine... Dur durak beklemeden, hep bir sonraki adımımızın derdinde hayatı nasıl yaşadığımızı bilemeden. Gün oluyor, sabah başlayan curcuna, günlük hayatın vazgeçilmez gereklerini yerine getirmeden öteye gidemeden bitiveriyor. Bir de bakıyoruz ki, akşam olmuş bile. O da ne? Daha yapacak yığınla işimiz var, keşke birkaç saatimiz daha olsaydı... İnanın 24 saate sığdıramadıklarımızı ilave olarak istediğimiz o birkaç saate de sığdıramazdık. Bu döngü böyle sürüp gider, hayat bir anlamda monotonlaşmaya başlar. Her gün hep aynı şeyleri yaptığımızın farkına varırız nasılsa… Sabah aynı saatte kalkıp hazırlanmalar, okula, işe, koşuşturmalar… Akşam olunca yine aynı çılgın tempo. Bir gün, yeni bir gün daha. Mutlu olup olmadığımızı, gerçek isteklerimizi bir an bile düşünmeksizin kendimizi kaptırdığımız aynı rutin tablo. Durun bir dakika ve durup düşünün... ‘Ne yapıyorum, neredeyim, bu koşturmacanın içinde mutlu muyum, sevdiklerime yeterince vakit ayırabiliyor muyum, ya kendi isteklerim? Hobilerim, yıllardan beri yapmak isteyip de yapamadıklarım?’ Suç kim de? Suç, bu kısır döngü içinde insanın kendini kaybedercesine çalışmaya kaptırması mı? Yoksa içinde bulunduğumuz şartlar ve var olma savaşı mı? Aslında yanıtını vermek zor, ama bir gerçek var ki o da küçük yaşlardan itibaren ilkokul, lise, üniversite iş hayatı, evlilik, çocuk derken durup dinlemeksizin kendimizi bir engelli koşuda buluveriyor olmamız. Yüksek performans gösterip, engelleri birer birer aştığımız sürece kendi kendimize verdiğimiz itici güçle daha çok, daha çok diyoruz. Peki, ama nereye kadar? Önümüze aşamadığımız ilk engel çıkana değin bu soruyu kendimize sormuyoruz bile. Çoğumuz büyük şehirlerdeyiz, ama o şehrin tadını yeterince çıkarabiliyor muyuz dersiniz? Yaşamak için, toplumda var olmak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek için deliler gibi çaba gösteriyoruz. Bu arada yıllar bir su misali akıp gidiyor, farkına bile varamıyoruz. Bugünkü aklımızla, düşüncemizle ve kafa yapımızla bir 10 yıl öncesine dönmek... Hangimiz istemez ki? Ne de keyifli olurdu böylesi, ama olanaksız. O halde hayatı yaşarken yaşayalım. Yaşarken değerini, anlamını vermeye çalışalım. Her anın, her dakikanın keyfini çıkaralım. Çünkü insan dünyaya bir kez gelir ve önündeki sadece bir sahnelik perdedir. Ne bir fazla, ne de az, sadece tek bir sahne... Hoş ve sevgiyle kalın… |
||