Adalet..!
Ne büyük bir söz. Aynı zamanda her türlü adaletsizliği gizlemeye yarayan ve bıktıran bir klişe.
Bence adalet yapılan iyilik yada kötülüğün karşılıksız kalmaması. Herkesin davranışlarının sorumluluğu ile toplumsal yaşamda şu yada bu biçimde yüzleşmek zorunda kalmasıdır. Birine kötülük yapan başka birinin yaptığı kötülük ile yüzleşmek zorunda kalması, birine iyilik yapan başka birinin ise yaptığı iyilik ile yine toplumsal yaşamda yüzleşmek rastlaşmak durumunda olmasıdır. Adalet kendini başkası yerine koyabilmek büyük bir empati gücüyle davranışlarının sonuçlarını peşinen öngörebilmektir. Hükümdarlar ve devletler gücü kendi ellerinde topladıkları için kendilerini başkalrının yerine koyamazlar. Onları ilgilendiren tek şey iktidarlarının devamıdır (geleceğidir). Yapılacak haksızlıklar pahasına iktidarları hüküm sürmelidir. Bu bakımdan tarihte hiç bir tahakküm sistemi adil olamamıştır. Çünkü adalet bazen kendi varlığını bile tehlikeye atabilmektir.
İşin özü adalet öteki olabilmektir. Öbür başlıkta adalet hakkında böyle demiştim; bir de adaletin kendisinden öte adaletin mevcut durumu var. Adalet, tahakküm toplumundaki (buna günümüzün hiyerarşik merkezi endüstriyel uygar dünyası diyebiliriz) durumuna göre de ele alınmalıdır. Tahakkümün hayatın en büyük gerçeği olduğu bir dünyada aslında adalet sadece özgürlük gibi bir özlemden ibarettir. Merkezi endüstriyel bir uygarlık içinde verili rollere, kimliklere zorlanmış insan toplumsal işbölümü içindeki üzerine düşen "ödevler" ce kendisine dayatılan rolünü oynamaya çalışırken toplumsal hiyerarşik pramitin daha yukarlarındaki insanlarla hiçbir zaman eşit haklara sahip olamaz. Toplumsal iktidarın eşit dağılmadığı tahakküm toplumunda hiçbir iktidar sahibi kendi iktidarından ve ayrıcalıklarından feragat ederek mülksüzlerle, iktidarsızlarla aynı düzlemde yeralmayı kabul etmez. Bu anlamda tahakkümün olduğu yerde adalet güçsüzün güçlülere karşı hak elde etme mücadelesi anlamına gelir.
|