|
||
| Dışarıdan bakan bir gözlemciye Nihon-Anakisuto-Ren-mei (Japon Anarşist Federasyonu)'nin sona erdiğinin resmi olarak, militan öğrencilerin birkaç ay önce işgal ettikleri kendi 'kale'lerini, Tokyo Üniversitesi'nin Yasuda Oditoryumunu toplum polisinin bir saldırısına karşı savunmak zorunda oldukları Ocak 1969'da ilan edilmesi garip gözükecektir. Anarşistlerin kendileri sona erişten 'düşmanın karşısında bir yerleşme planı' olarak sözettiler. Bununla beraber aynı zamanda, Federasyon içinde yeni anarşizm kuramları formüle etmek ve başladığına inandıkları doğrudan eylemin yeni çağında örgütlenmenin yeni biçimleriyle vurmak girişimlerinde, düğümlenme noktasına eriştiklerini kabul ettiler.' Gerçekte, sayısal bakımdan çok zayıftılar ve onların gözlerinde bu çağın öncüsü olan öğrenci hareketleri arasındaki doğrudan etkileri sınırlıydı. Savaş sonrası Japonya'da demokrasinin kabul edilişinin anarşizm duygusunun serpilmesini teşvik ettiği söylenmiştir. Ve bu, sırasında, anarşizmi 'aşırılık'' gibi göstermişti. Todai-Zenkyoto'nun (Tokyo Ünivesitesi, Birleşik Mücadele Konseyi) yiğit üyelerinden biri, neşeyle kendilerinin aristokratik anarşistler olduklarını ilan etti. Dediğine göre, onların mücadelesi 'ezilenlerin dövüştüğü bir mücadele değildi, ne de onların yanındaydı, fakat gerçekten asil olabilmek için aristokratik sıfatlarını inkar etmeleri gerektiğini hisseden genç aristokratların isyanıydı'. Ayrıca öğrenci iktidarı kavramının ve kampüs işgali taktiklerinin, hareketin liderlerinin açıkça dile getirdikleri siyasi sempatilerine (Troçkizm veya Maoculuk) karşın anarko-sendikalizmin çizgisinde olduğuna işaret edilmiştir. Todai-Zenkyoto'nun lideri Yoshitaka Yamamoto, anarşizm teriminin 'sol-kanat çocukluk hastalığı' ya da 'kuşak mücadelesi' kadar küçültücü bir hakaret olarak kullanıldığını kabul etmişti. Bunlar, diyordu, Komünist Partinin 'bürokratlarınca' ve üniversitelerin 'otorite yanlısı' profesörlerince (her ikisi de savaş sonrası demokrasinin öncelikli şampiyonlarıdır), onun deyimiyle 'insanın hesaplanamaz (devrimci) tutkularına' karşı keyfi bir biçimde belirlenmiştir. Yine de, anarşizmin büyük ölçüde ihmal edildiğini ve yeniden incelenmesi gerektiğini hissediyordu. Gerçekte, bunların hepsinde bir anarşizm öğesi vardı. Bununla beraber, anarşizm, ya da daha çok nihilizm, bir duygu olarak, savaş sonrası Japonya'da demokrasinin açık ilerleyişinden çok hâlâ düşman topraklarda yetişen hassas bir bitki olan parlamenter demokrasi olgusu yüzünden serpilip gelişti, muhafazakar hükümetlerin daimi kanunları ya da kanunsuzlukları altındaki körelmelerinin işaretlerini vermeye başladı. Dahası, böyle bir anarşizmde hiçbir tuhaflık yoktu. Öncü anarşistlerin bazen vurguladıkları gibi, toptan reddetmenin ruhu başka şeylere uzatılabileceği denli Budizmin ve Taoculuğun etkisine dek de uzatılabilirdi ve bu Avrupalı düşüncenin bir bedeni olarak anarşizmin girişi için ahlaki bir yatak hazırlamıştı. Bu Meiji'nin otoriter hükümeti için derin bir şoktu, kendi sürekliliğini bir başka ulusal geleneğe, konformistliğe bağladı. Izleyen bölümlerde, ana konu olarak anarşizmi ele almayı amaçlıyorum, Japonya'da entellektüel bir hareket olarak, ve 1960'lardaki öğrencilerin isyanıyla ilişkisi üzerinden. TARİHSEL ARKAPLAN Japonya'da anarşizmin savaşa karşı hareketle yakından ilişkili olması dikkate değerdir. Gerçekte, kökenini Rus-Japon savaşına karşı düzenlenen savaş-karşıtı kampanyada bulur, savaş-karşıtı sosyalist yayın Heimin'in (Sıradan Halk) editörü Shusui Kotoku, hapishanede Kropotkin okur. Kotoku'nun sosyalizme ve anarşizme işçi-sınıfı siyaseti terimleriyle değil aşağı Samuray kökenli gelişmiş zihinli özgürlükçülerin kendini feda eden bağlılıklarıyla yaklaşması ayrıca önemlidir. Kısa-ömürlü Japon Sosyalist Partisi içinde o, sosyalistler için ne parlementer eylemle ne de doğrudan eylemle genel bir başarı kazanmanın mümkün olmadığı bir zamanda 'yumuşak' parlamenterlere karşı doğrudan eylemcilerin 'sert' fraksiyonunun önderliğini yapıyordu. Imparator Meiji'ye karşı erken bir gizli suikast planının içindeydi, ve yoğun takibatla donatılmış olan 1910-11 devlete ihanet davalarında, (üç Budist rahip de dahil olmak üzere) 26 anarşist sorgulanmış Kotoku dahil 12'si tutuklanmışlardı. Basitçe söylendikte, zaten başka nedenlerle hapiste oldukları için bazı anarşistler ayrışmışlardı. Hapistekilerden, kendisini Kotoku'nun başarısına adamış olan Sakae Osugi, bir üst düzey askerler ailesinden geliyordu ve Kotoku'nun önderlik ettiği savaş karşıtı harekete katıldığında kendisini 'bir katilin oğlu' diye tanıtmıştı. Devlete ihanet davalarından bir süre sonra, yazınsal çalışmalara yoğunlaştı ve bu daha az provokatif yolda Bergson ve Sorel'in, Stirner ve Nietzche'nin etkisinde kendi anarşist düşüncesini geliştirme olanağı buldu. Ekonomik ilerlemenin sonucu olarak gelecek toplumsal sistemin doğası, diye yazdı, 'her bir benliğin genişlemesi için çabalayan bir azınlık' tarafından geliştirilecek olan, insanın uslamlamasındaki 'bilinmeyen bir faktöre' dayanacaktır. 'Kendi kendini yeniden ele geçirmesi için çalışan insandan yana bir girişim' olduğunu ilan ettiği ve sonuçta 'yaşamın öz sorunu' olan kendi yaşam felsefesini işçi hareketine uyarladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Japon sosyalistleri ve anarşistleri, zayıf bir protesto sesi dahi yükseltemeyecek denli güçsüzdüler. Yine de, savaş sırasında yaşanan hızlı endüstriyel gelişme ve Rus devriminin verdiği esinlenme, işçi hareketinde gerçek bir u-yanmaya neden oldu. Osugi bir süre Komintern ile flört etti, ancak kısa bir zamandan sonra yeraltı Komünist Parti'sini 1922'de kuracak olanlarla beraber ayrıldı. Bu Ana- Boru Ronso (anarşistlerle bolşevikler arasındaki tartışma) Osugi'nin, henüz gelişmekte olan sendika hareketlerini anarko-sendikalizm için zaptetmeye yönelik cesur girişimiyle sonuçlandı, fakat bu çizgideki tüm çabaları hükümetin müdahaleleriyle engellendi. Bu sırada, bazı anarşistler, özellikle Girochinsha(Giyotin Topluluğu) adlı gizli bir toplulukta örgütlenenler, terörizm eylemlerine sürüklenmiştiler. Ironik olarak, Osugi'nin kendisi, askeri polisin 1923 Kanto depremini izleyen 'beyaz' terörizminin kurbanı oldu. Bir askeri kışlada öldürüldü. Bundan sonra, anarşizmin, asayiş için çıkartılmış, iç güvenliğin sağlanması amaçlı bir kanun olan 1925'in Evrensel Oy Kullanma Kanunu'nun içindeymiş gibi biçimlenen 'Taisho Demokrasisi'nin siyasi kazanımlarına karşı tepki formunda bir uyanışı yaşandı. Işçi-Köylü Partisi'nin açılış konferansı polis tarafından dağıtılırken, çeşitli fraksiyonlardan yiğit anarşist parti üyeleri sahneye çıktılar ve işçilerin parlamenter siyasete katılımının başladığını ilan ettiler, ve bu pek sık görülmeyen protestodan Kara (Gençlik) Federasyonu doğdu. Deneyimli bir anarşist olan ve Kotoku orayı ziyaret ettiğinde San Francisco'daki Japon göçmenler arasında bir Toplumsal Devrim Partisi kurmuş bulunan Sakutaro Iwasa şimdi Federasyon üzerinde belirli bir etkiye sahipti. Bütün sosyalist partilerin ve sendikaların kendisi de bir 'yapmacıklık' olan sınıf savaşı ideolojisiyle kapitalizmin ilerleyişine yardım edeceğini savunan 'katıksız anarşizm'in bir temsilcisiydi. 'Büyük kapitalistlerin altında çalışan işçiler', diye belirtti, 'kendi efendilerinin sömürüsünü paylaşıyorlar ve geliştiriyorlar'. Eğer devrimde başarılı olurlarsa öncelikle kendileri halkı sömüreceklerdir; yalnızca anarşist bir azınlık halk için olan bir devrimi başarabilir, çünkü onlar özgürlük ve kurtuluş arzularlar, kendi iktidarlarını değil, ve sonuçta diğer insanları da sömürüden ve iktidardan kurtararak amaçlarına ulaşacaklardır. Yine de, tüm örgütlenme biçimlerini boykota çağırarak, Iwasa ve Kara Federasyon, 1926'da 10,000'den fazla kombine üyelikle hayırlı bir başlangıç yapan yeni kurulmuş sendikalist federasyonu, Ulusal Sendikalar Birliği'ni sakatlamış oldular. Kısa bir süre sonra, özellikle Sanshiro Ishikawa'nın yardımlarıyla bir başka sendikalist federasyon belirdi. Ishikawa'nın Kotoku'nunkilerden daha önceye tarihlanan anarşist kanıları Edward Carpenter'ın Towards Democracy'sini ve diğer yazılarını okumakla kuvvetlenmişti. 'Uzun zamandır mekanik materyalist sosyalizmden parlamenter hareketten hoşnutsuzdum' diye yazdı Carpenter'a 1909'da. Osugi gibi, devlete ihanet davaları sırasında hapiste olduğu için o da ayrışmıştı. Çıktıktan sonra, çoğu Brüksel'de Reclus ailesiyle olmak üzere sekiz yılını göçmen olarak Avrupa'da geçirdi. Fransız sendikalist hareketini gözönüne alarak, izleyicilerini işçi-sınıfı örgütleriyle ittifak kurmaya teşvik etti. Büyük bunalım yılları sırasında, sendikalist birlikler, öncelikle küçük şirketlerde çalışan işçiler arasında biçimlendiler, birçok dehşetli mücadelede dövüştüler, en çok kutlananı 1930'da anarşist bir işçinin yüksek bir bacanın üzerine oturup 15 gün boyunca siyah bir bayrağı salladığı Tokyo'daki bir boya fabrikasının işçilerce işgaliydi. Japonya'nın Mançurya'yı istilasından sonra, 1931'de, hükümetin sol kanat yapılara karşı baskısı daha sık ve insafsız bir hal aldı. Sol gösterdiği direnişi, her ne kadar kurulur kurulmaz polis tarafından bastırıldıysa da, 1935'deki birleşik bir cephe, söylendiği gibi 'Nazizm ve Faşizmi ezmek için bir ittifak' oluşturma girişimiyle ve sol-kanat sosyal demokratlar, bolşevikler, anarşistler ve sendikalistlerin katılımıyla açıkça ilan etti. Aynı yıl, hükümete karşı silahlı bir ayaklanma örgütlemek üzere kurulmuş olan Anarşist Komünist Parti adlı gizli bir topluluğun üyelerinin tutuklanmasıyla sendikalist birlikler öldürücü bir yara aldılar. Karakteristik bir biçimde, 'parti'deki 'entellektüellerin öz-erdemlilikleri ve serüvencilikleri' sendikalist işçiler tarafından kınandı. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA 1945'de, ülkenin kayıtsız şartsız kuşatılması ve fiziki yıkımı yeni bir çağ vaat ederken, eski hükümetten ve şimdi, gözüktüğü kadarıyla, sonsuza dek gitmiş olan eski ege-men sınıflardan kurtulmuş olarak, toplumun yeniden inşasında kendi fikirlerini denemek için anarşistler bir şans yakalayabilirlerdi. Böyle bir umutla yaşlı Ishikawa, savaşın bitmesinden hemen sonra 'Gojunen-go-no-Nihon' (50 Yıl Sonra Japonya) başlıklı bir anarşist 'Ütopya' yayımladı. Bu çalışmada, son yüz yıldaki Avrupa deneyiminin soluk bir kopyası olan savaş-sonrası Japonya'nın demokratik yeniden örgütlenmesini, barışçıl bir devrim izliyordu;karşılıklı takas bankalarının geniş kulllanımı ve karşılıklı yardıma dayanan sendikaların büyümesi, eski Diet(meclis) binasının yalnızca sendikaların toplantıları için kullanıldığı, kültür ve ekonominin işbirliği temelinde idare edildiği ve böylece her bireyin bir sanatsal yaratı yaşamı sürmesine olanak veren yeni bir toplumun aciliyetini arttırıyordu. Ishıkawa'yı izleyen anarşistlerinin çoğu, yine de, ne o-nun doğal özgürlüğün bir simgesi olarak çıplaklığa duyduğu inancı, ne de anarşist bir Ütopyada dahi komünal sevgi ve muhabbetin bir simgesi olarak imparatorun yaşatılması gerektiğine dair kendine özgü tuhaf görüşünü paylaşıyor gözükmezler. Japon Anarşist Federasyonu 1946'da, tüm ülke boyunca milyonlarca aç işçinin yiyecek ve 'demokratik halk cephesi' talep eden gösterilerde yer aldığı bir zamanda kuruldu. Uyanan anarşist hareket, yine de, Sol üzerinde bir etkide bulunmak konusunda başarısızlığa düştü; her ne kadar birleşik sendikacılar tarafından üretimde işçi denetimi sağlamak yönünde bazı tutumlar alındıysa da, eylem programları akademik kaldı. Anarşistler 'bir devrimci halk cephesi'nden yanaydılar, ancak kendi aralarında Komünist Parti'ye karşı alacakları tutum konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Yayın organları, Heimin, öncelleri Kotoku ve Osugi'nin tersine, 'bir büyük toplumsal şok yaratmadı'. Öyle gözüküyor ki anarşistler, yeterli ve uygun bir geçiş kuramından yoksun olarak, toplumun yeniden yapılandırılması için kılgısal öneriler getirmek konusunda komünistlerle ya da sosyalistlerle rekabet edemediler. Böylece ya kendi saflarının dışındaki siyasi ve endüstriyel mücadelelerin içine ya da rakipsiz oldukları idealin alanına sürüklendiler. 1946'nın sonunda Heimin'in tonu daha entellektüel ve idealistti ve eskisinden daha belirgin bir biçimde anti-Marksistti. MKBK(Müttefik Kuvvetler Baş Komutanlığı) gerici hükümetin düşürülmesini tehdit eden endüstriyel bir saldırıya girişerek, komünistler, sosyalistler, ve onların düşük ücretli hükümet çalışanlarından yana sendikacı müttefiklerinden oluşan Birleşik Eylem Komitesinin hazırladığı genel greve karşı kesin uyarısını yayımladığında, anarşist yayın organı 'bürokratların (yani hükümet çalışanlarının,memurların) grevinin gerici doğası' dedikleri şeyi eleştirerek Schadenfreude(başkalarının zararına sevinme -ç.) duygusuna boyun eğdi. MKBK hükümet çalışanları arasındaki komünist etkiyi zaptetmek amacıyla onları grev hakkından yoksun bırakmıştı, bu da hükümetin sıkıntıdan kurtarılmasına ve uygar hizmetçilerin 'yetkeciliğin[otoritarizm]ajanları' olduklarında ısrar eden anarşistlerin sevincine yaradı. Anarşistler, görünüşe bakılırsa, aynı komünistlerin savaştan bir süre sonra Amerikan kuvvetlerini bir kurtuluş ordusu olarak görmeleri gibi, MKBK tarafından kullanılan iktidarın doğasını görmekte başarısızlığa uğramışlardı. Bu arada, 'katıksız anarşizm' ile anarkosendikalizm arasındaki savaş öncesi tartışma yeniden canlanmıştı, ve tartışmada yer alan bir avuç katılımcı arasındaki son bölünme, Ekim 1950'de Japon Anarşist Federasyonu'nun dağılmasına yol açtı. Çözülme, yine de, soğuk savaşın arkaplanına ve Japonya'ya yönelik Amerikan siyasetindeki değişikliğe karşı ele alınmalıdır. Yeni demokratik barış anayasasının yerine getirilmesi pat-ronları işçilere karşı saldırmak için yüreklendiren ulusal ekonominin pek hızlı keşfine yol açtı. MKBK'nin Japon Komünist Partisi'ne karşı uygulamayı düşündüğü bastırma harekâtı Kore savaşının patlak vermesinden hemen önceye denk getirildi, ve izleyen yıldaki San Francisco Barış Antlaşma'sının sonucu, savaş dönemi liderlerinin ulusal yaşamın neredeyse tüm çevrelerine geri dönüşleri için gerekli tüm yolları temizleyip açtı. Gerçekte, 1950, savaş sonrası Japonya için bir dönüm noktasını işaret eder, anarşizmdeki düşüş bu dönemde Japon solunu tehdit eden genel krizin yalnızca bir parçasıydı. ÖĞRENCİLER Savaş sonrası öğrenci hareketi 1948'de, öğrenciler okul harçlarındaki artışa karşı ve barışın ve demokrasinin düşmanları olarak gördüklerine karşı yürütülen bir dizi mücadeleyle zaten oluşturulmuş militan bir geleneği devralarak Zengakuren'i (Zen-Nihon-Gakusei-Jichikai-Sorengo ya da Tüm Japon Öğrenci Birlikleri Genel Federasyonu'nu) kurduklarında kendi sağlamlığını pekiştirmiş oldu. Komünist Parti ile ilişkileri daha başlangıçtan önemsizdi, her ne kadar militanlıkları bir süre Komünist parti tarafından teşvik edildiyse de, daha sonra parti, 1950'nin Kominform eleştirileriyle karşılaştığında, barışçıl devrime dair önceki siyasetini terketti ve ülkeye bir gerilla savaşını ve silahlı ayaklanmayı uyarladı. Yine de, öğrencilerin 'bölgesel komün' taleplerinin ve 'üniversite iktidarını tek başına ele geçirmenin tam zamanı' olduğuna dair ısrarlarının izlerinin bu dönemdeki mücadelelerine dek sürülebilecek oluşu dikkatedeğerdir. Komünist Parti'nin 'aşırısolcu serüvenciliğe' dair beyhude siyaseti, ve kasvetli yenilgisi, öğrenci hareketini düşük nitelikte ve kargaşa içinde bırakmıştı. Ancak Rusya'daki Stalinist kötülüklerin dünyadaki görüşleri karıştırarak 1956'da ifşa edilmesiyle beraber, Komünist Parti dışındaki sol-kanat kuvvetler tekrar kendi ayakları üzerinde duracak gücü bulabildiler. 1956 yılında Zengakuren'in, öğrenci hareketinin öncelikli sorumluluğunun barış için mücadeleyi ilerletmek olduğunun kararlaştırıldığı 'ikinci kuruluş kongresi' olarak anılan kongresi düzenlendi. Aynı yıl, anarşistler de Kurohata adlı yeni bir yayın organıyla beraber kendi Federasyonlarını canlandırdılar. Bu arada, Komünist Parti'nin 1956 olaylarına ihtiyatlı yaklaşımı (Stalin eleştirisinin Macaristan'da çok aşırı gitmesinden üzünç duyuyorlardı), uygulamada, Ocak 1957'de kurulan, ve kısa bir süre sonra akukyodo(KakumeiKyosanshugisha-Domei ya da Devrimci Komünist Birlik) olarak anılacak Japon Troçkist Federasyonu biçimini alan'Bağımsız Marksizm'in yükselişine neden oldu. Izleyen yılda, Komünist Parti'nin, daha sonra çok fazla ulusalcı ve tutucu çıktığından dolayı 'Bağımsız Marksistler'i teşvik edecek olan yeni program taslağı üzerinde karışık bir tartışma çıktı. Taslak, Japonya'nın hâlâ 'yarısı Amerikan emperyalizmi tarafından işgal edilmiş' 'yarı-bağımsız' bir ülke olduğunu, ve iki adımlı bir devrimi gerektirdiğini söylüyordu: 'Ulusal Demokratik Birleşik Cephe'nin (1949'daki 'cephe'nin benzer bir yeniden kurulmasıydı) kurulmasıyla ulaşılacak ve 'ulusal' kapitalistlerle bir ittifakı gerektirecek bir demokratik halk devrimi; ve bunu izleyecek bir sosyalist devrim. Bu koşullar altında yeniden uyanan Anarşist Federasyon 1958'deki yıllık konferansında devrime yönelik tüm tutumlarını yeniden inceledi. Delegeler, halkın pek yakında atom bombasıyla ölmek ya da toplumsal devrim arasında seçim yapmada zorlanacağını, ve barışçıl işbirliğinin yalnızca her iki dünya devletlerinin de yöneticilerinin çıkarlarına hizmet etmeye yarayacağını konuştular. Militan öğrencileri ve işçileri, bir nükleer savaş tehlikesine karşı 'Halkın Doğrudan Eylemi'ni savunarak 'arka-plandan' destekleyeceklerdi. Anarşistler, yine de, müttefikleri olmayan bir grup adanmışlar olarak kaldılar. Işçiler genellikle, daha yüksek verimlilikle çalıştıkları sürece garantilenen daha yüksek ücretler için yürüttükleri kendi mücadelelerine bağlıydılar, militan öğrencilerse ağırlıklı olarak Troçkist hareketin etkisine giriyorlardı. Öğrenci hareketinin 'Rönesansı'ndan itibaren Zengakuren'deki 'Ana Akım'da ya da 'Anti-Yoyogi' (Yoyogi, Komünist Parti'nin karargâhlarının yeraldığı bölgenin ismiydi) fraksiyonunda daha fazla militanlık ve şiddetli coşkunluk belirdi. Militan öğrenciler şimdi 'Kishi hükümetinin, uluslararası emperyalizmin kuvvetlerine bağlı olduğu gibi' kendilerinin 'evdeki düşmanı' da olduğunu ilan ettiler, ve barış hareketini bir sınıf mücadelesine dönüştürme arayışına girdiler. Yayımlanan her sayıda 'sınıf savaşımında kararlı bir çarpışmanın son derece önemli evresini' gördüklerini belirttiler. Hükümetin, parlamenter muhalefete gerekli saygıyı göstermekte başarısız kalıp, dolayısıyla öfkeli işçilerin ve öğrencilerin parlamentodışı muhalefetini kışkırtan düşüncesizce ve atılgan bir girişimle polis sistemini sağlamlaştırmaya kalktığı o dönemde bir protesto modeli biçimlenmişti. Üst düzey politikacılar arasında yaşanan meseleyi hep beraber ele aldıkları bir uzlaşmayla bunalımın üstesinden gelindi; bu uzlaşma (Japon anlayışına göre ahlakdışı bir kavram olan) bir 'ödün'dü, öğrencilere bu, işçi-sınıfının 'kurumu' Sosyalist Parti ve müttefikleri en büyük sendika federasyonu (Nihon-Rodo-Kumi-ai-So-Hyogikai ya da Japon Sendikaları Genel Konseyi) tarafından gerçekleştirilmiş bir 'ihanet' suçu gibi geldi. Militanlar için inkarlar silsilesi böylece epey genişledi. Aynı model daha geniş bir ölçekte ve daha ciddi sonuçlarla, Birleşik Devletlerle Güvenlik Antlaşması'na (ya da askeri müttefikliğe) karşı tutum almak konusunda ulusun ilk kez karar verme şansıyla karşı karşıya bırakıldığı 1960'da tekrarlandı. Zengakuren'deki 'Ana Akım' Diet'in binalarını basmaya çalışmıştı, ve antlaşmaya karşı düzenli dilekçe veren sosyalistlerin, komünistlerin, Sohyo'nun, ve bazı entellektüellerin oluşturduğu Ulusal Konseyle kavgalıydı. Mayıs'ta Kishi polisin yardımıyla antlaşma karşıtlarını Dietten atarak düşmanlarını çileden çıkardığında. Kishi hükümetinin düşürülmesi ve parlamenter demokrasinin savunusu ulusal hareketin doğrudan ve derhal yerine getirilmesi gereken amaçları haline geldi. Hemen hemen hergün Diet etrafında büyük gösteriler düzenleniyordu.Sohyo ve diğer sendikalar tarafından, 4-6 milyon arasında işçinin katıldığı bir dizi protesto grevi farkedilir bir halk desteğiyle düzenlendi. Her ne kadar protestoların büyüklüğü ve şiddetli coşkunluğu Eisenhower'ın planlanmış gezisinin iptaline ve Kishi'nin istifasına neden olduysa da, muhalif kuvvetler Güvenlik Antlaşması'nı bozmak şeklindeki ilk amaçlarında başarısızlığa düştüler.Peki demokrasiye ne olmuştu? Kurohata bir genel grev için çağrı yapıyordu. Şimdi anarşist yayın organı durumu 'deneyimle öğrendik ki.. siyasi partiler, parlamento, ve siyasi iktidar biçiminde demokrasiyi savunmak için yapılan siyasetler, kaçınılmaz biçimde diktatörlüğe dönüşüyor.' diye yorumluyordu. Anarşist Federasyon, Zengakuren'in gösterilerden çok savaşmayı talep eden 'Ana Akım'ına katıldı, ve bu noktada, geçmişte öncüleri olarak davranan-ları 'aşmış olan' 'halk' tarafından desteklendiklerini söylüyorlardı. Bu anlamda 'anarşist devrim başlamıştı', ve Ulusal Konsey tarafından diktatörlüğünün gereği olarak örtbas ediliyordu. Her ne kadar şimdi anarşist taleplerin pek çoğu hayalperest gözükebilse de, savlarında bir parça acı gerçek vardı: parlamenter demokrasiye inanç artık ciddi olarak sarsılmıştı, özellikle komünistler polisle bir çatışmada ölen Zengakuren'li bir öğrencinin ölümünden sorumlu tuttukları 'Troçkistlerin' taktiklerini kınadıklarında militanlarla varolan sol kanat partiler arasındaki gedik köprü kurulamaz şekilde genişlemişti. Kurohata ayrıca, yönetici parti olan liberal demokratların, rüşvet yedirerek ve diğer yollardan pek çok oy kazandıklarına ve bu nedenle Diet etrafındaki gösterilerin 'kirli siyasetlere' karşı yapıldığına işaret etti. Ancak geçici bir fırtına sonrası sessizliği hüküm sürüyordu. 'Gelirlerin ikiye katlanması' ve ''yüksek ekonomik büyüme' yalnızca hükümetin rağbetten düşmüş parolaları olmakla kalmadı, fakat ayrıca 1960 mücadelesinden sonraki yıllları damgalayan fiili zenginliği gösterdi, liberal demokratların çiğnenmeyen yasası Diet'te garantilenmiş gibiydi. Aynı günlerde muhalefet partileri Diet sandalyelerinin üçte birini kazanmak gibi anayasanın barış maddesini bertaraf etme girişimlerinin önüne geçmeleri için olanak verecek alçakgönüllü bir başarıyla kendilerini avutttular. Zengakuren militanları kendilerini devrimci kuramların ve taktiklerin ince noktaları üzerine sonuçsuz tartışmalarla meşgul ettiler, ve kuvvetlerini birbirleriyle savaşan fraksiyonlar şeklinde tekrar ve tekrar böldüler. Anarşistler, liderlerini 'küçük Stalin'lere dönüştürdüğünü düşündükleri Zengakuren fraksiyonları ve genel olarak 'Yeni Sol' hareketi hakkında sonradan belirginleşen düşüncelere sahipmiş gibi gözüküyorlar. Özellikle öğrenciler arasındaki taraftarları Marugaku-do (Marukusushugi-Gakusei-Domei ya da Marksisist Öğrenci Birliği) ile Zengakuren yönetimini zapteden Troçkist Kakukyodo'dan (Devrimci Komünist Birlik) kuşkuluydular. Temmuz 1962'deki Konsey için genel seçimler sırasında, Troçkistler liderlerinden birini, insan yabancılaşmasının 'subjektif materyalizmini' vazeden genç bir felsefeciyi öne çıkardılar. 'Aşırılık' dedi anarşistler, 'öncü muhafızların tek ve doğru partisini inşa etmek adına üyelerinin yaratıcı düşüncelerini baskı altında tutarak, ve kutsal hazinesini burjuva tapınağına yerleştirerek, anti-Stalinizm'i bir dogmaya dönüştüren Kakukyo-do'nun kaba güldürüsüdür.' 1960 yazının ilk günlerindeki coşkunluk Sol arasında artık, karşılıklı suçlamalara, kargaşaya, ve duyumsamazlığa, fakat ayrıca bazı taze ve daha başarılı olması mümkün eylemlere yeni bir temel bulmak için ruh arayışındaki girişimlere yol açan, daha acı bir hüsran hissiyle yer değiştirmişti. Sosyalistler 'ileriyi görmek'ten ve (bazı komünistlerle beraber) 'yasal reform'dan sözetmeye başladılar. Anarşistler, dahi, 'anarşizmi klasik devrim teorilerinden kurtarmanın gerekliliği' üzerine hırslı bir tartışma başlattılar. Anarşist saflar arasında, savaştan sonra harekete katılmış olanlar şimdi onun etkinliklerinin en önüne geçmişlerdi. Genç kuşağın önde gelen kuramcılarından Masamichi Osawa, öncüllerinin 19.yüzyıldan miras aldıkları devrimci fikirlerin geçerliliğini sorgulamaya başladı. Başlama işaretini Profesör Maruyama'nın konuyla ilgili ünlü çözümlemesinden alarak, sabit fikirler kültünün Japonya'daki devrimci hareketi engellediğini ilan etti. Kurohata'nın yerine geçen Jiyu-Rengo'nun ('Libera Federacio') sayfalarında, Osawa, kitle toplumundaki yeni tür mülkiyetle, insanlıktan çıkma ya da yabancılaşmayla uğraştı. Yeni çıkmış bir savdı bu, özellikle anarşistler arasında, ve Osawa bundan devrim için dersler çıkardı: proletaryanın alt tabakalarından çok üst tabakaları üretim biçimlerine sahip olmaktan çok denetim için savaşacaktı; siyasi iktidara el koymaktan çok özgür ortaklıkların ve komünlerin çoğalması devrimin biçimi olacaktı. Değişim, diye devam etti, çeşitli toplumsal gruplar içindeki her endüstri, okul ve üniversitede, bölgesel topluluk ve bireysel ailedeki yapısal değişimler sayesinde başarıyla taşınacaktı; devrim siyasiden çok toplumsal ve kültürel olacağı için, sanatlar ve eğitim onun içinde önemli bir rol oynayacaklardı. Osawa'nın önermeleri kısa zamanda 'reformizmin anarşist türü' ya da revizyonizm olarak saldırıya uğradı. Japonya'nın gerçekliklerini gözardı ettiği, yeni ve eski öğeleri karıştırdığı, modern teknolojiyle yarı-feodal toplumsal ilişkilerin tezatlığını beraber sunduğu için doğrudan eleştirildi; ve gerçekten de yeni isyanın az bir zaman sonra yükselecek uğursuz başı bu tuhaf karışıma karşıydı. Izleyen canlı tartışma, yine de, anarşistlerin devrimin nasıl başarılacağına dair yaşamsal sorun konusunda ayrıştıklarını kesinleştirdi. bakınız |
||
|
||
| Ilginc bir durum japonyoda anarsizm dusunemiyorum bile...guzel yazi eline saglik Narcotic | ||