|
||
| Feminist Öncülerden Danimarkalı Suzanna Brogger "Bizi Aşktan Koru" adlı kitabında, geleceğin insanının bir komün yaşantısı sürdürmek zorunda kalacağını öne sürerek, şöyle söylemişti:"Ben sıradan, ölü bir orta sınıf ailesinin çocuğuyum. Çekirdek aile konusundaki kendi umutsuzluğum, çocukluğumu mutsuz bir aile içinde geçirmiş olmama dayanır. Üstelik annem ve babam da mutsuz ailelerden geliyorlardı. Onların etraflarındaki aileler de mutsuzdu. Kendi arkadaşlarımın çoğunun aileleri de mutsuz. Bugüne kadar hiçbir çekirdek ailenin evine ayak basıp da kendi kendime, "İşte ben aslında böyle bir yerde yaşamak isterdim" dediğimi hatırlamıyorum. Her seferin de kendi kendime "Böyle bir hayat olamaz" diye düşünmüşümdür. (Milliyet Sanat Dergisi, 15.07.1983) Bu söyleşiden yaklaşık on yıl kadar sonra Brogger'in evlenmesi ve aile kurumunu savunmaya başlaması, Türkiye'deki feministleri şaşkınlığa düşürmüştür. Yıllar sonra Brogger şu tesbitleri yapıyor: Kitabı yazdığımdan beri çok şey değişti. O dönemde aile yapıları böyle değildi, içeriden yıkılıyor olmasına rağmen hala ayakta duruyordu. Son yıllarda devlet ailenin bazı görevlerini üstlendi. Ama görüyoruzki devlet bu işi pek de iyi yapamıyor. Ayrıca yaşlılar ve çirkinler var. Bu yaşam türü, özgür, önüne gelenle birlikte olduğun yaşam türü sadece genç ve zengin insanlar için iyidir. Bugün söylemem gerekir ki aile çirkinlere, yaşlılara ve hastalara bakabilecek tek ünitedir. Aidsten söz ediyorduk, sanıyorum ki son yıllardaki cinsel özgürlük, "cinsel terörizm" haline geldi. Prosesi tam olarak tanımlayamıyorum ama bu bir trajedi. Kişisel özgürlük hala hepimizin elde etmek için savaştığımız birşey. Ama yaşla birlikte değişen şey, özgürlük tutkusu değil, özgürlüğün niteliği. Gençlik yıllarında herşeye tepkisel davranıyorsun, aileye tepki, otoriteye tepki...Yıllar sonra herşeyi tepkisel olarak yaşadıktan sonra aslında yine de özgür olmadığını farkediyorsun. Çünkü sen hep kendini karşı olduğun şeylere göre tanımlamışsın. İstediğin ilişkiyi seçme konusunda özgürsün mesela. Ama o ilişkiyi kırmaya, bozmaya özgür değilsin. İlk kitaplarımın hepsi, kişisel sorunlarımın dış dünyaya toplumsal sorunlar sunulduğu çatışmalar ile doludur. Fakat başkaldırının insanın kendisine yönelmesi gerekiyor. Ve maalesef buna "düşünceden vazgeçmek" diyorlar. Şimdi gençler düş kırıklıkları içindeler, kadınlar gerçek ilişkiler istiyorlar, aile istiyorlar ve kariyer istiyorlar. Özgürlüklerle beraber bunlardan da söz etmek gerekecek sanırım. (Kadınca) |
||
|
||
kuranda da şöyle diyor: "toplumun küfre sapanlarından bir grup kodaman şöyle konuşmuştu:"bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz." |
||
|
||
| çok güzel bi yazı ve bende katılıyorum fikirlerine | ||
|
||
| burda önemli nokta özgürlüğünden uzaklaşmak istemeyip aynı zamanda da evliliğe yaklaşma isteği. bu genlede yaşarken ölmek diye niteleniyor. ama malesef ölürken yaşanmıyor. mutlu olmak için modernizmin getirdiği iş hayatında ki kadının portresi genişce çiziliyor. o hem bir genel müdür, hem bir bakıcı, hem de temizilikçi rollerinde yer değiştirip yıpranıp gidiyor. bunun için feministlik kabarıp durdu kadınların düşüncelerinde; çünkü bu çıkmaz insanların gördüğü ve kıllarını bile kıpırdatmadan düzen bu deyip yaşayıp gittikleri, hayat dedikleri zaman akımı olarak kaldı. hala da öyle. PAYLAŞMAK önemli çok çok. sorumlulukları da . | ||