SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Nicelizm

Konu: Nietzsche Ve Aristokrasi

Sayfa: [ 1 ]

24.08.2004 11:11:22
NİETZSCHE ve ARİSTOKRASİ

Üstün-insana giden yol, aristokrasiden geçmektedir. Demokrasi çok geçmeden ortadan kaldırılmalıdır. Burada ilk adım, yüksek insanlar söz konusu olduğunda, Hıristiyanlığı ortadan kaldırmaktır. İsa’nın zaferi demokrasinin başlangıcıydı. “İlk Hıristiyan, bütün ayrıcalıklı şeylere karşı, tâ en derindeki içgüdülerinden baş kaldırandı.” ‘Eşit haklar’ için yorulmadan didindi durdu. Çağımızda olsaydı, Sibirya’ya sürülmüştü şimdi. “Aranızda en büyük olan, uşağınız olsun.” Bu bütün siyâsal bilgeliğin, akıl sağlamlılığının tersine dönüşüdür. İnsan İncil’i okurken bir Rus romanının havasını soluyormuş gibi oluyor. İnciller Dostoyevski’den çalma gibidir. Ancak aşağı kimselerde bu gibi kavramlar kök salabilirdi ve bu ancak hakanları bozulmuş, hükmetmeyi bırakmış olan bir çağda geçebilirdi. “Neron ile Caracalla tahttayken, en basit adam, en yüksektekinden daha değerliymiş gibi bir çelişme çıkmıştı ortaya.”

Avrupa’nın Hıristiyanlık tarafından fethi, eski aristokrasinin sonuydu. Avrupa’nın Töton savaşçı baronları tarafından istilâsı da, eski erkeksi erdemlerin yeniden ortaya çıkmışçasına ve çağdaş aristokrasilerin köklerinin atılmasına yol açmıştı. Bu adamların sırtında “ahlâk” denen şeyin ağırlığı yoktur. Her türlü toplumsal sınılamadan uzaktılar. “Adam öldürme, kundakçılık, ırza geçme ve işkenceden elde ettiği zaferle çoşan devlet gibi.”. Almanya, İskadinavya, Fransa, İngiltere ve Rusya için hükmedici sınıfları meydana getiren bu adamlardı.

“Korkunç pençelerini, sayıca belki de çok daha üstün olan halk topluluklarına kılını kıpırdatmadan batıran, örgütleme gücüne sahip sarışın av hayvanları sürüsü, fatihler ve hükümdarlar soyu... Devleti kuran işte bu sürüydü. Devleti sözleşmeyle başlatan hayâl yok edilmiş oldu. Buyurabilen, yaratılıştan hâkim olan, hareketinde ve davranışında şiddetle sahneye çıkanın sözleşmeyle işi ne?”
Bu muhteşem hükümdar soyu, ilkin Katoliklerin kadınsı erdemleri övüşüyle, sonra da sofuların ve aşağı seviyedeki halkın reform idealleriyle ve aşağı soylarla yüksek soyların, aralarında kız alıp vermeleriyle bozuldu. Katoliklik, Rönesans’ın aristokratik ve ahlâka aykırı kültürüyle yumuşarken, reform, Mûsevi disiplini ve ciddîliğinin canlanışıyla onu ezdi.

Protestanlık ve bira, Alman zihnini bulandırmıştı. Şimdi Wagner operasını ekleyin bi de. “Almanya’nın Napolyon’u yendiğinde kültüre yaptığı kötülük, Luther’in kiliseyi yendiği çapta olmuştur. O günden sonra Almanya, Goethe’lerini , Schopenhauer’lerini ve Beethowen’lerini bir yana bırakıp “yurttaşlara” tapmaya başlamıştı. Bu, Alman felsefesinin sonudur yazık ki.”

Yine de Almanlarda yaratılıştan gelme bir ciddîlik, bir derinlik var. Buysa her şeye rağmen Avrupa’yı kurtaracakları umudunu veriyor insana. Almanya, Fransızlardan da İngilizlerden de daha çok erkeksi erdemlere sahip. Sebat, sabır ve çalışkanlıkları var. Bilginleri, bilim adamları ve askerî disiplini bu yüzden ön plânda gelmektedir. Bütün Avrupa’nın, Alman ordusundan çekinmesini görmek hoş bir şey. Almanların örgüt gücü, malzeme ve insan bakımından, Rusya’nın gerçekleşmek üzere bekleyen kaynaklarıyla işbirliği yapacak olursa, o zaman büyük siyâset çağı gelecektir. “Alman ve Slav soyları karışarak gelişmelidir. Aynı zamanda, dünyanın hâkimi olabilmemiz için en usta mâliyeciler ve Yahûdiler de gerek bize. Kayıtsız şartsız Rusya ile birleşmeliyiz. Yoksa, abluka içinde yok olabiliriz.

Almanya’nın kusurlu yanı, zihninin biraz vurdumduymaz oluşudur. Ki bu da karakterinin vurdumduymazlığını meydana getirmektedir. Fransızları, Avrupa’daki bütün uluslar arasında en incelmiş ulus yapan, o uzun kültür geleneği yok Almanlarda. Yalnızca Fransız kültürüne inanıyorum ben ve Avrupa’da kendisine kültür dedirten her şeye bir yanlış anlama olarak bakıyorum. “İnsan Motaigne’i, La Rocefoufauld’yu, Vauvenargues’ı, Chamfort’u okuyunca, başka herhangi bir ulustaki yazarlardan çok, Antikite çağına yakın duyuyor kendini”; Voltaire “büyük bir zihin derebeyidir.” Taine de “yaşayan tarihçilerin ilki.” Daha sonraki Fransız yazarları Flaubert, Bourget, Anatole France, vb. düşünce ve dil açıklığı bakımından öteki Avrupalıların çok üstündedir. “Şu Fransızlarda ne büyük duruluk ve ince bir dakiklik var!” Avrupa’nın tat, zevk ve görgüsündeki soyluluk, Fransa’nın eseridir. Ama eski Fransa’nın XVI. ve XVII. yüzyılın eseri Devrim, aristokrasiyi yıkarak, kültürün taşıt aracını ve dadısını yok etmiştir. Şimdiki Fransız rûhu, eskisinin yanında pek cılız ve soluk kalıyor. Bununla birlikte yine de bazı incelikler var. “Fransa’da hemen hemen bütün psikoloji ve sanat sorunları Almanya’dakinden çok daha incelikle tam tamlıkla ele alınıyor. Almanya, dünya siyâsetinde büyük bir güç olarak ortaya çıktığı an, Fransa, kültür dünyasında yeniden önem kazandı.” Rusya, Avrupa’nın sarışın hayvanı. Halkın da “inatçı bir, kadere katlanmışlık var. Ki bu onları günümüzde,biz Batılılardan daha üstün kılıyor.” Rusya’da “parlamento budalalığı” olmayan güçlü bir hükümet var.

İstem kuvveti nicedir birikmekte orada. Şimdi de açığa çıkmak için tehdit ediyor. Rusya, Avrupa’nın hâkimi olursa hiç şaşmamalı. “Gönlünde Avrupa’nın geleceği olan bir düşünür, gelecekle ilgili bütün görüşlerinde, kuvvetlerin büyük oyunu ve savaşında en güvenilir ve en iyi öğe olarak Yahûdileri ve Rusları hesaba katar. Ama İtalyanlar her bakımdan, bugünkü uluslar içinde en iyisi ve güçlüsüdür. En aşağılık İtalyanda bile,bir erkeksi davranış, aristokratik bir gurur var.” “Yoksul bir Venedik gondolcusu, Berlinli bir milletvekilinden daimâ daha iyi bir figürdür. Aslına bakacak olursanız, daha iyi adamdır da.”

İngilizler hepsinin beteri. Demokratik hayâllerle Fransızların zihnini bozan onlar olmuştur. “Dükkâncılar, Hıristiyanlar, inekler, kadınlar, İngilizler ve başka demokratlar hep bir sıradandır.” İngiliz faydacılığı ile düşkünlüğü, Avrupa kültürünün en aşağı evresidir. Birbirini boğazlayan rakipler ülkesinde, insan hayatı, ancak sırf var oluş için bir mücadele olarak kavranabilir. Aristokrasiye üstün gelecek sayıda dükkâncılarla gemicilerin çoğaldığı bir ülkede, ancak demokrasi üretilebilir. İngiltere’nin çağdaş dünyaya vermiş olduğu armağan, Yunan armağanı budur. Avrupa’yı İngiltere’den, İngiltere’yi de demokrasiden kim kurtaracak?  

24.08.2004 11:13:35
Demokrasi, sürüklenmek demektir. Dilediğini yapsın diye, bir organizmanın herhangi bir bölümüne verilen izin demektir. Uyumluluk ve birbirine dayanırlılığın yokluğu , özgürlük ve karmaşanın tahta çıkarılması demektir. Bayağılığa tapınmak, mükemmellikten nefret etmek demektir. Büyük adamların imkânsızlığı demektir. Büyük adamlar seçimin aşağılıklarına, bayağılıklarına nasıl boyun eğer?
Fırsat tanınır mı onlara? Halk, her türlü engelin düşmanı. Tapınmayan kişi özgür rûhtan ve normal parti üyesi olmayan adamdan, köpeklerin kurttan nefret ettiği kadar nefret eder. Böyle bir toprakta üstün-insan nasıl çıkar? En büyük adamlarından yararlanmayan, onları desteklemeyen, belki de tanımayan bir ulus, nasıl büyük olabilir. Böyle bir toplum, karakterini kaybeder. Örnek alma, boyuna doğru değil, eninedir. Üstün-insan değil, doğunluk adamı ideal ve örnek olur. Herkes herkese benzemeye başlar. Cinsiyetler bile yaklaşır birbirine. Erkekler kadınlaşır, kadınla erkekleşir.

Bu bakımdan kadın hakları, demokrasi Hıristiyanlığın yaratılışında vardır. “Erkekten bir şey kalmamıştır; bu yüzden kadınlar kendilerini erkekleştirmeye çalışırlar. Ancak yeterince erkek olan, kadındaki kadınlığı kurtarabilir.” “Kadın haklarını kazanan” kadını İbsen, “şu tipik evde kalmış kız” yaratmıştı. “Kadın, erkeğin kaburgasından mı yaratılmıştı? ‘Hârika yoksulluğu kaburgalarımın,’ diyor erkek.” Kadın, “hak kazanarak” gücünü de itibarını da yitirmiştir. Bourbon sülâlesi zamanındaki kadınların mevkîi neydi, şimdiki ne? Erkekle kadın arasında eşitlik imkânsızdır. Çünkü aralarındaki savaş sonrasızdır. Zafersiz barış olmaz. Barış ancak, aralarından biri, ötekine üstün gelince gerçekleşir. Kadınla eşitliğe kalkışmak tehlikelidir. Eşitlikten hoşlanmaz o. Erkek gerçekten erkekse, ona boyun eğmekten zevk duyar. Mükemmeliğe ve mutluluğu, her şeyden önce analığındadır. “Kadında her şey muammadır ve kadındaki her şeyin de bir tek karşılığı vardır: Çocuk doğurmak!” “Erkek, kadın için bir araçtır sadece, Sonuç, hep çocuktur. Peki, kadın nedir erkek için?. Tehlikeli bir oyuncak!” “Erkek savaş için yetiştirilmeli, kadın da savaşçının eğlencesi olmalıdır, gerisi budalalıktır.” Bununla birlikte “mükemmel kadın, mükemmel erkeğe göre daha yüksek bir insanlık tipidir. Aynı zamanda daha da az bulunur... İnsan kadınlara ne kadar nazik davransa yine de azdır.”

Evlilikteki gerilimin bir kısmı, kadını tamamlaması, erkeğiyse sınırlaması ve boşaltmasıdır. Erkek, kadını tavlarken, ona bütün dünyayı vermeyi teklif eder. Evlenince de verir. Çocuk gelir gelmez, erkeğin dünyayı unutması gerekir. Aşkta başkasını düşünme, ailede bencillik durumuna gelir. Doğru sözlülük ve yenilik, bekârlığın lüksüdür. “En yüksek felsefî düşünce çevresi içinde, bütün evli adamlardan kuşkulanmak gerekir... Var oluşun bir bütün olarak değerlendirmesi konusunu seçmiş birinin, aile kaygılarıyla uğraşması, ekmek parası kazanmak mevkî sağlamak gibi uğraşlarla uğraşması saçma geliyor bana.”
Feminizm ile, sosyalizm ve anarşizm gelmiştir. Bunların hepsi de demokrasinin yarattığı kargaşalardır.

 Eşit siyâsal iktidar doğruysa, iktisadî güç niye eşit olmasın? Hiçbir yerde lidere ihtiyaç olmayacaktır her hâlde. ‘Zerdüşt’ kitabına hayran kalacak sosyalist vardır. Ama onların hayranlığı eksik olsun. “Benim hayat öğretimi vazedenler, eşitliği de vazediyorlar aynı zamanda. Bu eşitlik vaizleri tarafından kahrolmak istemiyorum.” Çünkü bendeki adâlet duygusu, “insanlar eşit değildir” diyor. “Hiçbir şeye ortaklaşa sahip olmak istemeyiz.” “Siz, ey eşitlik vaizcileri! Ademi iktidarın zorbaca cinneti içlerinizden eşitlik için bağırıyor.” Doğa ise, eşitlikten nefret eder. Bireyler, sınıflar ve türlerin farklılaşmasını sever. Sosyalizm biyolojiye aykırıdır: Evrim süreci, aşağı türlerin, soyun, sınıfın ya da bireyin, ütün olan tarafından kullanılması demektir. Hayat baştan başa sömürüdür. Sonunda öteki hayattan geçinir. Büyük balık, küçük balığı yutar, bütün hikâye bundan ibarettir. Sosyalizm, gıpta etmek demektir: “Bizim olan her şeyi isterler.” Bununla birlikte kolay yönetilen bir harekettir bu. Kontrol için gereken bütün şey, efendilerle köleler arasında kapağı açıvermek ve hoşnut olmayanları cennete buyur etmek demektir. Korkulması gerekenler, cennete buyur etmek demektir. Korkulması gerekenler, liderler değildir, çok daha aşağıdakilerdir. Yetersizliklerinin ve tembelliklerinin tabiî sonucu olan boyunduruktan, bir devrim yaparak kurtulacaklarını sananlardır. Bununla birlikte köle, ancak baş kaldırdığında soyludur.

Evet, köle, çağdaş efendileri olan burjuvaziden daha soyludur. Paralı kimselere gıpta edilmesi ve tapılması, XIX. yüzyıl kültürünün aşağılığının bir belirtisidir. Ama bu işadamları da köledir günlük işlerin kuklalarıdır, uğraşlarının ve işlerinin kurbanlarıdırlar. Yeni fikirler düşünecek vakitleri yoktur. Düşünmek yasaktır onlar için. Zihin zevkleriyse, uzanamayacakları kadar ötededir. Tedirginliklerinin, durmadan “mutluluk” aramalarının nedeni budur. Koca konakları ev ocağı olmaktan uzaktır, âdi lüksleri yavandır. “Orijinal” tablolardan meydana gelen galerileri, paralı olduklarını göstermek içindir. Duyusal eğlenceleri zihni uyarıp tazelemez, yalnızca sersemletir. “Şu gereksiz insanlara bakın hele! Servet elde ederek daha da yoksullaşırlar.” Aristokrasinin bütün sınırlamalarını kabul ederler de, zihin ülkesine götüren yolda ilerlemek istemezler. “Bakın hele, nasıl tırmanıyor şu çevik maymunlar! Birbirleri üstünden atlayarak, kendilerini çamura ve derinlere sürüklüyorlar. Dükkâncıların pis kokusu, tutkunun solucan gibi kıvrılması, kötü soluk.” Bunların servet sahibi olmasının anlamı yok. Çünkü soyluca kullanarak, sanat ve edebiyatı koruyarak, servetlerini saygıdeğer bir duruma getirmemektedirler. “Ancak zihin adamının olmalıdır servet.” Ötekiler malı mülkü tek başına bir amaç gibi görürler ve gittikçe daha bir tutkuyla ardından giderler. Bakın, “elinden geldiğince üretmek ve zengin olmak isteyen ulusların şimdiki çılgınlığına.” İnsanlar sonunda birer av hayvanı olurlar. “Birbirlerine tuzak kurarlar; birbirlerinin mallarını ele geçirmek için yağ çıkarmaya uğraşırlar.” “Bugün tüccar ahlâkı, incelmiş bir korsan ahlâkından başka bir şey değildir. En ucuz pazardan alıp, en pahalısından satmak isterler.” Ve bu adamlar ‘laissez-faire=bırakın yapsın’ diye, rahat bırakılsın diye bağırıp dururlar. Aslında gözetlenmesi, kontrol edilmesi gereken, bu adamlardır.

Tehlikeli de olsa, belki sosyalizm bile, bu durumda bir derece haklı çıkarılabilir: “Büyük servetlerin birikimini destekleyen bütün taşıt ve ticaret dallarını –özellikle ve dolayısıyla para piyasasını- özel kişilerin ellerinden, özel şirketlerden almalıyız ve varlığı fazla olanlarla, hiç olmayanlar gibi, topluluk için tehlikeli tipler olarak bakmalıyız.”

24.08.2004 11:15:16
Burjuvanın üzerinde, aristokratın aşağısında asker vardır. Şeref ve şânın uyuşturucu etkisi altında zevkle can veren, savaş alanındaki erleri tüketen bir general, kâr makinesinde insanları tüketen işverenden daha soyludur. Dikkat edin, boğazlama alanına gidenlerin, fabrikadan ne büyük bir rahatlık duyarak ayrıldığına bakın. Napolyon kasap değildi, iyilik yapıcıydı. İnsanları iktisadî aşınma sonucu öldürmüyor, madalyalar vererek öldürüyordu. Sürü sürü insan, öldürücü sancağı altında toplanıyordu. Çünkü savaşın tehlikelerini, bir milyon daha yaka düğmesi yapmaya tercih ediyordu. “İçinde, savaşçının tüccara ve sıradan kişiye bir süre ağır bastığı, bir dünya meydana getirdi diye, Napolyon övülecekti. Savaş, zayıflayan, rahata kavuşan ve hor görülen uluslar için hârika ilâçtır. Savaş ve genel askerlik görevi, demokratik kadınsılığın gerekli panzehirleridir...” “Bir toplumun içgüdüleri, onu savaştan ve fetihlerden vazgeçirirse, o toplum bozluyor demektir. Demokrasi ve dükkâncıların hâkimiyeti için zaman gelmiş demektir.” Bununla birlikte, çağdaş savaşın nedenleri soylu olmaktan çok uzaktır. Sülâle ve din savaşları, ticaret kavgalarını toparla çözümlemekten biraz daha iyiydi. “Elli yıl içinde, şu Babil hükümetleri” (Avrupa demokrasileri), “dünya piyasalarını ele geçirmek için, bir dev savaşa girecekler.” Ama belki de bu çılgınlıktan Avrupa’nın birliği doğacaktır: Öyle bir sonuçtur ki bu, uğruna bir ticaret savaşı bile, büyük bir bedel sayılmayabilir. Ancak birleşik bir Avrupa’dan, Avrupa’yı kurtarabilecek olan yüksek aristokrasi doğabilir.

Siyâsetteki mesele, işadamını, yönetmekten alıkoymaktır. Çünkü işadamının, siyâsetçi olarak görüşü kısa, anlayışı kıttır. Devlet adamı olmak üzere eğitilmiş olan, aristokratın ileri görüşlülüğüne ve geniş zihnine sahip değildir. Üstün adamın Tanrısal bir yönetme hakkı vardır. Yani üstün yetenek hakkı. Yalın adamın da yeri vardır, ama tahtta değil. Yerindeyken, yalın adam mutludur. Erdemleri de, liderinki kadar toplum için gereklidir. Vasat olmayı bir engel gibi görmek, derin zihne yakışmaz. Çalışkanlık, tutumluluk, düzenlilik, ılımlılık, güçlü inanç gibi erdemlerle sıradan adam da mükemmel olur. Ama yalnızca mükemmel bir âlet gibi, yüksek uygarlık piramidinin bir bölümüdür.

Ancak geniş bir temel üzerine oturabilir. Güçlü şeylerden sağlam olarak pekişmiş bir ortam şarttır. Daimâ ve her yerde, bazı kimseler lider, bazılarıysa onların izleyicileri olur. Çoğunluksa, yüksek adamların zihinsel yönetimi altında çalışmaktan mutlu olacaktır.

“Canlı şeyler bulduğum her yerde, buyruk dinleme vardı. Bütün canlı şeyler, buyruk dinleyen nesnelerdir. Bir de şunu unutmamak gerekir: Kendi kendine söz geçiremeyene, başkası söz geçirir. Canlı nesnelerin durumu budur. Üçüncü olarak da, buyurmak buyrulmaktan daha güçtür. Bu, yalnızca buyuranın, bütün buyruk dinleyenlerin sorumluluğunu üzerine aldığı, bu ağırlığın altında kolayca ezildiği için değil: Her buyurmada bir çaba, bir tehlike var gibi gelmiştir bana. Canlı nesneler buyurdu mu, kendilerini tehlikeye atmış olurlar.”

Demek ki ideal toplum üç sınıfa ayrılacaktır: Üreticiler (çiftçiler, işçi sınıfı ve işadamları), memurlar (asker ve devlet memurları), yöneticiler. Yöneticiler sınıfı, adı üstünde, yönetecektir ama, hükümette resmî görevleri olmayacaktır. Hükümetin günlük işi süflî bir iştir. Yöneticiler mevkî sahibi olmaktan çok filozof-devlet adamları olacaktır. Ama kendileri bir mâliyeci gibi değil, asker gibi yaşayacaklardır. Yine Eflâtun’un bekçileri gibi olacaktır. Eflâtun haklıydı, filozoflar en üstün insanlardır. Bunlar hem kültürlü, hem de cesâretli ve kuvvetli olacaklardır. Bilginlerle generaller bir tek adamda toplanacaktır. Birbirlerine karşı kibarlıkla ve birlik duygusuyla davranarak birliği meydana getireceklerdir: “Bu adamalar ahlâk, saygı, töre, teşekkür duygusu, karşılıklı birbirini gözetmeyle sımsıkı dizginlenecektir. Öte yandan birbirlerine karşı saygılı, kendi kendilerine hâkim, kibar, vakûr ve dostça davranacaklardır.”

Avrupa’yı bir ulus hâline getirmek, bu budalaca milliyetçiliğe son vermek için, ancak böyle bir aristokrasi yeterli cesârete ve görüşe sahiptir. Napolyon, Goethe, Beethowen, Schopenhauer, Stendhal ve Heine gibi, biz de “iyi Avrupalı” olalım. Nicedir parçalar hâlindeydik, bir bütün olabilecek şeyin parçalarıydık. Büyük kültür, bu vatanseverlik önyargısı ve sınırlayıcı kendi eyâletine bağlılık havası içinde, nasıl gelişebilir? Aşağılık ucuz politika zamanı geçmiştir. Büyük çapta siyâset zorunlu olmuştur. Yeni soy, yeni liderlerin ne zaman gelecek? Avrupa ne zaman doğacaktır?

Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol  

25.05.2007 23:47:39
Demokrasi, sürüklenmek demektir. Dilediğini yapsın diye, bir organizmanın herhangi bir bölümüne verilen izin demektir. Uyumluluk ve birbirine dayanırlılığın yokluğu , özgürlük ve karmaşanın tahta çıkarılması demektir. Bayağılığa tapınmak, mükemmellikten nefret etmek demektir. Büyük adamların imkânsızlığı demektir. Büyük adamlar seçimin aşağılıklarına, bayağılıklarına nasıl boyun eğer?

Fırsat tanınır mı onlara? Halk, her türlü engelin düşmanı. Tapınmayan kişi özgür rûhtan ve normal parti üyesi olmayan adamdan, köpeklerin kurttan nefret ettiği kadar nefret eder. Böyle bir toprakta üstün-insan nasıl çıkar? En büyük adamlarından yararlanmayan, onları desteklemeyen, belki de tanımayan bir ulus, nasıl büyük olabilir. Böyle bir toplum, karakterini kaybeder. Örnek alma, boyuna doğru değil, eninedir. Üstün-insan değil, doğunluk adamı ideal ve örnek olur. Herkes herkese benzemeye başlar. Cinsiyetler bile yaklaşır birbirine. Erkekler kadınlaşır, kadınla erkekleşir.


Bu da tabiiki Nietzsche'nin görüşleri....

NoName 04.06.2007 22:04:26
türkiye 23. yüzyıldan sonra adam olmaya başlayacakta..
ben göremeyecem dostum...
yazıların için eywallah...!!!
eline sağlık, güzel anlatmışsın...

hayal - et 04.06.2007 22:22:12

 var ol-an bütün ihtişamı ilé ortaya çıkabilsin diye sınırlanmışlığının kendisini var ol-an ş,eydeki kendisine ulaşılamaz değişmezliği ilé '' ifade olunan orada olmaya dayanamaz''

 nietzsche büyük yıkımcı ''tek gerçek inanan''



 nie/ < /zsche/ doymuşlukdan değil kuşatıcı bi öfke ilé yıkar soylu ışıltılı insanüstü tıpkı rahatlığa doymuşluğa daha önemlisi yozlaştıran uyuşturan uyutan şe,ylere duyduğu sıkıntıyı tiksintiyi surların üzerine yürüyen gi.bi. < andre gide 

gılgameş 04.06.2007 23:03:08
laneh arkadaşın nitche den aktardığı düşüncelker ilginç. doğru tarafıda çoğunluğun azınlığa hükmetmesi.çoğunluk her zaman haklı olamayabilir. ama yinede bence demokrasi iyi bir sistemdir.tabii yeteri anayasal ver ahlaki alt yapı varsa


Sayfa: [ 1 ]