SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Nicelizm

Konu: Einstein ve Nietzsche'de Tanrı Ve Ölüm Kavramları

Sayfa: [ 1 ]

24.08.2004 11:01:25
EINSTEIN ve NIETZSCHE'DE TANRI ve ÖLÜM KAVRAMLARI...

Geçen haftaki yazımda bir kitabından yola çıkarak Einstein'ın "mutluluk" ve bir ölçüde de siyasetle ilgili görüşlerini özetlemeye çalışmıştım. Vardığım sonuç, onun düşüncede de eylemde de toplumcu bir kimliğe sahip oluşuydu. Gerçekten de, Einstein'ın dünya görüşünde "başkaları için yaşamak" kavramı geniş yer tutuyor... Bu haftaki yazımda yine Einstein'ın bu kez "tanrı" ve "ölüm" kavramları konusundaki görüşlerini özetlemeye çalışırken, bir başka büyük "bilgin" ve "bilge"nin, Friedrich Nietzsche'nin aynı kavramlar üstüne görüşlerinden söz etmek, ve böylece belki de, dolaylı ya da dolaysız, iki düşünürün görüşleri arasında bir karşılaştırma yapmak istiyorum... Einstein'ın dilimize bu yıl çevrilmiş kitabının "künye"sini bir kez daha belirteyim: (A. Einstein, "Yaşam, Ölüm, Savaş, Barış, Bilim, Din, Tanrı ve diğer şeyler üzerine", Sarmal Yayınevi, çev. B. Gündüz). Nietzsche'yle ilgili kitap ise elimin altında 8. basımı bulunan bir roman: (I. D. Yalom, "Nietzsche Ağladığında", Ayrıntı Yayınları, çev. A. Babacan).
Einstein'ın Tanrı konusunda görüşü yeterince açıktır: "Bireysel bir Tanrı anlayışı bana oldukça yabancı ve hatta safça geliyor." (1950). 1954 tarihini taşıyan bazı mektuplarında bu görüşünü yineliyor: "Bireysel bir Tanrı'ya inanmıyorum, bunu hiç inkâr etmedim ve açıkça ifade ettim... Bir Tanrı hayal etmeye çalışmıyorum..."

Fakat aynı cümlelerin devamında bir çeşit "din" duygusuna sahip olduğunu belirtiyor: "Eğer içimde dinî denebilecek bir şey varsa bu, bilimin ortaya çıkarabileceği ölçüde, dünyanın yapısına karşı sınırsız hayranlığımdır..." Ya da, o (Tanrı), "...bizim yetersiz duyularımızın kavrayabildiği ölçüde dünya yapısının görkeminde durmakla yetinmektedir..." Kendini "koyu bir dindar inançsız" olarak niteleyen ve bunu "bir bakıma yeni bir tür din" (1954) olarak adlandıran Einstein'a göre doğa, ancak eksik olarak kavrayabildiğimiz ve buna karşın, düşünen bir insanı alçakgönüllülük duygusuyla dolduran yetkin bir yapıya sahiptir ve bu, gizemle (mistisizm) ilgisi olmayan "içten bir dinî duygu"dur... (1954).
"Başkaları için yaşamak" kavramı gibi "alçakgönüllülük" kavramı da, fizikteki buluşlarıyla insanlığın dünya görüşünü denebilir ki kökünden değiştiren bu büyük "bilgin" ve "bilge"nin yaşam anlayışında temel bir yere sahip... 1930'daki sözleriyle, bedensel ve zihinsel mutluluğa ancak "yalın ve alçakgönüllü bir yaşam"la ulaşılabilir... Herkes "yaşayan her şeyin bir parçası"dır (1929). Einstein'ın dindarlığı, "kendisini küçücüklerde açığa vuran sonsuz büyüklükteki bir ruha duyulan mütevazı hayranlığa dayanır" (1927). O, "insanın eylemine ve kaderine müdahale eden bir tanrıya değil, kendini tüm varolanların uyumunda açığa vuran Spinoza'nın tanrısına" inanmaktadır (1929). Einstein'a göre, insanlığın "manevî evrimi"nin kaynağı yaşam korkusu, ölüm korkusu, ya da kör inançlarda değil "akılcı bilgi"dedir... (1940). Etik, yalnızca bir insansal sorundur, arkasında insanüstü bir yetke bulunmamaktadır ve buna gerek de yoktur (1950-1953). Buna karşılık, yine Einstein şöyle demektedir: "Ben gerçekliğin akılcı doğasına ve onun insan aklına uygunluğuna 'dinsel' den daha uygun bir ifade biçimi bulamadım. Ne zaman ki bu duygu olmaz, bilim yavan bir deneycilik haline gelerek yozlaşır" (1951).

Özetlenecek olursa, "yarattıklarını ödüllendiren ya da cezalandıran bir tanrı"ya, ya da "bedensel ölümünden sonra kişinin yaşamını sürdürdüğüne" inanmayı, "biçare ruhlar"a özgü "korku ya da anlamsız egoizm"in ürünü olarak gören Einstein, bilimsel akla verdiği birincil önemin yanına yaşamsal uyum-varoluşsal yetkinlik için duyduğu hayranlığı, "yaşayan her şeyin bir parçası olmak", "başkaları için yaşamak" kavramlarını koymakta ve sanıyorum ki böylece, "anlamsız bir bencilliğin" ürünü ölüm korkusunu aşabilmektedir... "Zamanım dolduğunda ölümü, en az tıbbi yardım görerek metanetle karşılamakta kararlıyım" (1913). "Eğer yaşamımızı çocuklarımızda ve genç kuşaklarda sürdürebilirsek ölüm bizim için bir son değildir. Onlar bizdir artık; bedenlerimizse yaşam ağacındaki solgun yapraklardır sadece..." (1926).

Irvin D. Yalom'un ilginç yapıtı, tam olarak roman sayılamazsa da yine de bir roman tadıyla, Nietzsche felsefesine giriş için kuşkusuz ki bir başlangıç adımı olabilir ancak... Fakat burada çizilen Nietzsche portresinin gerçeğe uygunluğu ve etkileyiciliği de yadsınamaz... "Zerdüşt"ü yaratan büyük ve sancılı beynin kıvranışlarını kitabın sayfaları boyunca izliyoruz... Tanrı'nın ölmüş olduğu konusunda Einstein ve Nietzsche arasında bir görüş ayrılığı yok.. Einstein'ın bu yokluğu (buna koşut olarak da ölüm duygusunu) nasıl, hangi kavramlarla karşıladığını gördük... Nietzsche ise, çözümü daha farklı bir yerde, sadece kendi içinde, kendi yalnızlığında derinleşerek bulmaya çalışıyor... Her iki düşünür için de "etik", salt insanî (insan kökenli) bir kavramdır... Fakat Einstein'ın dünya algılayışında (yaşam felsefesinde) alçakgönüllülük, umut, iyimserlik, yaşama sevinci ve başkaları için yaşamak temel değerleri oluştururken, Nietzsche'de bunların yerini yalnızlık, kibir, ümitsizlik alıyor... Einstein çocuklarda, genç kuşaklarda hayatın sürecek oluşundan söz ederken, Nietzsche "geleceği temsil edecek sayılı birkaç kişi" için yazdığını söylüyor... "Ben topluma karışıp, onların arasında sürecek bir yaşamdan söz etmiyorum. Toplumsal ilişki kurma yeteneğim, başkalarına duyduğum güven ve ilgi; bunlar çoktan köreldi. Tabii, bunların bir zaman varolduğunu varsayarsak. Ben hep yalnız bir insan oldum. Her zaman da yalnız olacağım. Bu kaderi kabul ediyorum..." (s. 177). Nietzsche'nin varoluşçu felsefeye çıkış oluşturacak yaklaşımı bu satırlarda da duyumsanıyor... Yine onun sözleriyle: "... Tanrı'nın ölmüş olması demek, varolmanın amacı olmadığını göstermez! Ölümün geliyor olması, yaşamın değerli olmadığı anlamına gelmez" (s. 237). Peki, bu amaç ve değer nedir, nerededir?

Soruyu, Einstein'dan bir "özdeyiş" le yanıtlamak istiyorum: "Eğer ödenecek bir bedel yoksa, bir değer de yoktur..." (s. 237). Bu "bedel" ise, kanımca, hem kendinde derinleşmeye hem de başkalarına adanmış bir yaşamın çabalarında, emeklerindedir...

Cumartesi Yazıları, Ataol Behramoğlu


Sayfa: [ 1 ]