SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: Sabilik/Saabilik

Sayfa: [ 1 ] 2

torq 23.01.2006 17:11:08
Hz. Muhammed Kureyş Kabilesine bağlı biriyken yani müslümanlığı ilan etmeden önce Sabilik denilen bir mezhebe bağlıydı. Bu mezhep çok kişi tarafından bilinmemesine karşın dinler tarihini inceleyenler tarafından bilinen ve İslam kurallarına çok benzeyen kurallar içeriyordu. İlgilenenler için birkaç bilgiyi aktardım. Başka bilgileri olanları da yazmaya devet ediyorum.

İslamiyet’in yayılma yıllarında Anadolu'da ve Mezopotamya'da, Hıristiyanlığın yanı sıra, Batıni doktrinden kaynaklanan Saabilik inancı hüküm sürmekteydi. Anadolu’nun Bizans yönetimindeki topraklarında Hıristiyanlık ön plandaysa da, özellikle doğu Anadolu'da, Fırat çevresinde Saabiler çoğunluktaydı. Saabilik çok eskilere, Sümerlere kadar dayanan Babil okulu öğretisinin halka mal olmuş şekliydi.

Saabilik,  Şamanizm gibi, ilk tek tanrılı din olan güneş kültü dininin, yüce tanrının sembolü olarak kabul ettiği güneşi, tanrının kendisi yerine koymuş bir inanış biçimidir
Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, İslamiyet’ten önce Saabiler arasında görülmektedir.

Cahiliye dönemi Arap toplumunda Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi Sâbiîler de bir dini grup olarak kabul edilmişlerdir. Sâbiî teolojisinin temelini oluşturan Gnostik düalizmde kötülüğü, yokluğu sembolize eden “Karanlık Güç’’ iyiliği, aydınlığı ve hayatı sembolize eden “Yüce Hayat” veya “Işık Gücü” karşısında her zaman ikinci derecede kalmakta ve aşağıda bir rol oynamaktadır.

Kuran'da Sabilik'in tek tanrılı dinler arasında sayılmasının nedeni, İslamiyet'in birçok söyleminin ve tapınım tarzının saabilikten geliyor olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanı sıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler, hep Saabi kökenlidir. Saabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyet’te beşe indirilmiştir

Mâide Sûresinin 69 . Ayetinde “Şüphesiz inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” diye hükmedilmiştir.

Hac Sûresinin 17 . Ayetinde  ise, “Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir” denilmiştir.

23.01.2006 18:31:42
sabilik mi?
güneş i tanrının yerine koyma mı?
zerdüştilik mi yoksa_?

- evet islamiyet bunların hiç birini kabul etmez...
çünkü kendisinden önce ki tüm haktan gelen dinleri yazılı olarak belirtir...

- namaz cart - curt falan olduğu için değil...

KARGA 23.01.2006 18:36:50
Alıntı
Saabilik,  Şamanizm gibi, ilk tek tanrılı din olan güneş kültü dininin, yüce tanrının sembolü olarak kabul ettiği güneşi, tanrının kendisi yerine koymuş bir inanış biçimidir
Bu bilgilere herhangi bir İslami kaynakta rastlamak mümkün mü?

deniz 23.01.2006 18:46:37
Alıntı
Hz. Muhammed Kureyş Kabilesine bağlı biriyken yani müslümanlığı ilan etmeden önce Sabilik denilen bir mezhebe bağlıydı.

bu çok iddialı. ben buna delil olabilcek iç bir şey okumadım islam literatüründe ??

adnan 24.01.2006 12:41:01
35 yaşındayım son 12 senem sadece islam bilgisi edinmekle geçti.
çok iddialar gördüm ama bu ilk.
nebi çahiliye döneminde hiç bir inanca yada hiç bir guruba baglı olmayanlardandı. ve bunların bir adı vardı ama hatırlamıyorun.
musa nebi gök tanrıya inandı taki ALLAH ı bulana kadar.
ama muhammet s.a.v hiç bir inanca baglanmadı.
taki hira dagında rabbiyle buluşana kadar.

bu da çocukluk tarihi..
Hak din olan İslâm'ın son peygamberi (Hicretten önce 53-H.11/571-632).

Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:

İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. İslâm tarihi kaynakları, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.

Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benû Zühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevâzin kabilesinin kollarından Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belâğata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belâgatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benû Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk yaşından itibâren yürüttüğü İslâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi lâyıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkânını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibâren davet faâliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yanında iken vukû bulan "Göğsünün yarılması" (Şerhu's-Sadr veya Şakku's-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazırlanmış oluyordu.

Şerhu's-sadr olayından sonra süt anne halime tarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanına alarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı. Abdülmuttalib'in temsil ettiği Hâşimoğullarının Mekke'deki itibârı ile Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kâbe duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib'in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından itibaren zulmün hâkim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrâk ediyordu.

Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed'in babası Abdullah'la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebu Talib'in yanında kalmıştır.

Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası Ebû Tâlib ile birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahirâ adlı râhib, İslâm kaynaklarına göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanâatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak İslâm'ın doğuşunda Hristiyan rûhiyâtının etkileri olduğunu, Râhib Bahîrâ'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî şuuru geliştirerek ileride İslâm'ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslâmiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis * inancının aslâ bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslâm'ın Hristiyanlık'da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddiânın ne derece asılsız ve gülünç olduğunun en açık delillerindendir (geniş bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).

Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke. dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslâm'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir.

Cenâb-ı Hakk'ın kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi rûhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlâksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayramı olan Büvâne'ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, âdet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak içiri sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na putlara tapmak için her hangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabîidir ki Peygamber _Efendimiz çocukluk yıllarından itibâren hayatı boyunca aslâ hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti. _

Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebû Tâlib'e yardımcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hâkim olduğu havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu rûhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlâksızlıkların yapıldığı bu işret âlemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı.

Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi arasında Ficâr Harbi vukû buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudûl ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zâlimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.

Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed'in amcası Ebû Tâlib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice'den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebû'l-Kâsım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lâkabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı câriye Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.

Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası, âdil ve âlicenâb davranışları, herkes hakkında iyimser davranıp elinden gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinden tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi hâline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lâkabını vermişlerdi.

Hz. Peygamber'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l-Esved'in* yerine konması meselesinde Mekke sülâleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temâyülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı.

Allah'ın mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O'nda bu yıllardan itibâren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlâksızlıklar, din adına icrâ edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlûkatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teâlâ'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, ictimâı, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu. İşte bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.

“..İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.

sabiilik kendisi tek tanrili bir din degildir (bkz: tek tanrili dinler), indirilmis kitabi da yoktur dolayisi ile semavi dinlerden degildir.
ortadoguda dogmus , basta gunes ve ay olmak uzere gok cisimlerine tapinilan ( yada alternatif olarak isiga) epey eski bir dindir. kimilerine gora aslinda burada tapinilan gercekte gok cisimleri degildir. sabii doga ruhlarina tapar ve yildizlar doga ruhlarinin en acik disa vurumudur, ya da aslinda isiga taparlar (isik vs karanlik , iyi vs kotuolayi).

hz ibrahimin de tek tanrili dine gecmeden once mensup oldugu iddia edilen dindir. nitekim efsaneye gore hz ibrahim once yildizlara tapar sonra gercek tanriyi bulur (bkz: hz ibrahim)

bazi ibadet ve gelenek sekilleri ile sabiilik semavi dinlere cok benzer o yuzden kimi tarihcilerlerce semavi dinlerin atasi olarak gosterilir.


ibrahim a.s ile muhammet s.a.v karıştırıldıgı görülmektedir.
nebinin islam peygamberi olmadan önce hangi inanca baglı oldugu çokta önemli degil.
putperestte olabilirdi. bu nebiligine zeval vermez.ama ilahi veya dünyevi hiç bir inancı yoktu.
 



torq 24.01.2006 14:08:53
Arkadaşlar din dışı bir kavramı dinin içinde bulmayı nasıl düşünüyorsunuz anlayamadım. Sabilik islamdan önce olduğuna göre islam kaynaklarında olması söz konusu değil. Öte yandan bir dinin peygamberinin 'ben daha önce bir mezhebe mensuptum o yüzden namazı orucu böyle yaptım" demesi söz konusu olabilir mi?

İslam kaynaklarına değil, islam dışı kaynaklara bakarak bulacağınız savları araştırmadan reddetmek de yanlış, ama bilinen bir konu olduğunu söylemek isterim. Size bir kaç link yazayım isterseniz araştırın

www.compmore.net/~tntr/mandalar
www.abuzerakbiyik.com
www.kurandaara.com/ara.php?meal=1&keyword=sabilik
iq.turk.net/FORUM/yasam/din
home.arcor.de/fidemes/s-cengiz/dersim-zaza-tarihi-IV
www.alewiten.com/yusufislam
www.aleviforum.com/archive/index
www.geocities.com/gurbuztufekci/panel2

KARGA 24.01.2006 14:17:19
Hayır yanlış anladın. Sabilik hakkında Kuran'da ayet olduğuna göre, belki Muhammed'le ilgili söylediklerin hakkında İslami kaynaklarda da birşeyler vardır diye düşündüm.

adnan 24.01.2006 14:32:41
verdigin linklerde ilmi kabul edilecek hiç bir bilgi yok..bu 1

http://www.geocities.com/gurbuztufekci/panel2
verdigin bu link te bir kaç ayet zaten kendinde baktıgında göreceksin alakasız.
özellikle kadını dövme konusu islam dışı bir örnek kuran emri  gibi verilmiş.

sen islam içinde degil de. islam dışı bilgide arayın diyorsun.
ama bu fikri ortaya atanlar islamı kaynak gösteriyorlar.
verilen ayetlerde alakasız.

deniz 24.01.2006 18:28:49
peygamberin hayatı hakkında islam dışı kaynak bulmak çok zor bee. islam dışı kaynaklar diye müsteşrikleri kastediyor olabilirsin ama onlar da yine aynı kaynaklara farklı bakış açılarıyla bakarak yazarlar. Smiley

ayrıca islam kaynakları peygamberin tüm hayatını ve doğum önces ortamını tüm detaylarıyla aktarırlar. ben de bu konuda pek çok objektif kaynak okudum ama hiç bir zaman onun bir sabilik mezhebi üyesi olduğunu duymadım.


torq 24.01.2006 19:11:22
verdigin linklerde ilmi kabul edilecek hiç bir bilgi yok..bu 1

http://www.geocities.com/gurbuztufekci/panel2
verdigin bu link te bir kaç ayet zaten kendinde baktıgında göreceksin alakasız.
özellikle kadını dövme konusu islam dışı bir örnek kuran emri  gibi verilmiş.

sen islam içinde degil de. islam dışı bilgide arayın diyorsun.
ama bu fikri ortaya atanlar islamı kaynak gösteriyorlar.
verilen ayetlerde alakasız.

Benim anlamakta zorlandığım konular;
1) Bir bilginin ilmi olup olmadığını nasıl anlıyoruz ?
2) Peygamberin hayatını anlatan islami kaynakların doğru olup olmadığına nasıl karar veriyoruz ?
3) Bir bilgi başka kaynaklar tarafından onaylanmadıkça doğru bilgi olabilir mi ?
4) İslamın kaynaklarına göre islam dışı tüm bilgiler yanlış olarak kabul edildiğine göre benim verdiğim kaynakların doğru olup olmadığı konusunda bir kuşkunuz oluşmadı mı ?
5) İslamı kaynak gösteren islam dışı olur mu ?

deniz 24.01.2006 19:35:23
üstad ben islam kaynakları doğrudur başka kaynak kabul etmem demiyorum.

dediğim şu ki islam kaynaklarında bu dediklerine delil olacak en ufak bir olay yok. daha doğrusu ben görmedim. eğer böyle bir şey olsaydı ucundan köşesinden hissettirirdi.

senin verdiğin linklerde de buna delil olacak bir şey göremedim.

bu yazdıklarının kaynağı neresidir ?

torq 24.01.2006 22:06:32
Sorunun tüm olarak ele aldığımızda çıkış noktası, Maide suresinde neden Hıristiyanlık Yahudilik ve Sabilik kavramlarının ayın şekilde değerlendirildiğidir. Yani o dönemde müslümanlığı zorla kabul ettirme sistemi sadece bu dinlerde istisna olarak kabul edilmiştir. Bu durum Sabilik konusunda Muhammed'in bu kadar hoşgörülü olması kuşku yaratmıştır.

Öte yandan namaz konusunda neden Kuran'da bir açık hüküm olmadığı sorusu gündeme getirildiğinde, bu durumun zaten bilindiği düşüncesinden kaynaklandığı şeklinde açıklanıyor. Yani o dönemde namaz kılma zaten vardı, bu yüzden nasıl kılınacağı ya da kaç kez kılınacağı açıklanmaya gerek duyulmadı diye düşünülüyor.

Bu konu kabul edilmesi çok kolay olmayan bir savı içeriyor. Çünkü bu savı kabul ederseniz, vahy ile ilgili tüm kavramları reddetmeniz gerekir ki, zaten dinin temeli olan vahy ortadan kalkarsa geriye bir şey kalmaz. Doğal olarak yoksayma ve inkar üzerine bir politika izlenmesi gerekir.

Burada şöyle bir yöntem kullanmak gerektiğini düşünüyorum. İslam kaynaklarında bunu bulamıyoruz, o zaman araştırmaya gerek yok düşüncesinden kurtulmak, bulunabilecek tüm kaynakları araştırmak gerekir, tıpkı aleviliği sapık mezhep gözlüğü dışında araştırma konusu yapmaya çalışmak gibi.

Kısaca benim düşünceme göre reddetmek yerine kuşkulanmak asıl olmalı.

24.01.2006 22:10:05
 deniz sana pisagorculuğun saabilik üzerindeki etkisi..sonra musa ve sabiilik ...kabenin bir güneş kültü olarak orada durması ...günlerin kutsallığı..oruç tutma..kurban kesme vs gibi tüm tapınmaları ..kutsal gün kavramının varlığını ..karmatiik..futuvve ve uzantılarını  ..bugün kullandığın takvimdeki sembolleri...tüm batıni yön taşıyan toplumların alinin yanında saf tutması..öerin iskenderiye kütüpanesini yakışını ..ömer-ali ayrılışını....iktidar mücadelesini.....

tüm bunlara inanman için ne lazım onu söyle önce de anlaşalım  Smiley

deniz 24.01.2006 22:43:14
yaw arkadaşlar anlamıyorsunuz beni. peygamberin gençliğinde sabi mezhebine dahil olduğuna dair delil istiyorum dedim çok şey istemedim  Tongue

torq senin senin söylediğinden bunun bir zan olduğunu anlıyorum.

bahsettiğin ayetlerde geçen iman edip, salih amel işleyen sabiiler, hristiyanlar vs. ın cennete gitmeleri  için gerek şart iman etmiş olmalarıdır. mesela müşrikler için bu geçerli değildir.

yanlış hatırlamıyorsam sabiler için yıldıza tapıcılar diye bir şey vardı sanırım. onu okuduğumda neden tek tanrısı olmayan bir inancı bu gruba katmışlar diye düşünmüştüm. ama senin notlarından anladığım kadarıyla bunlar sembolik de olsa tek tanrı inancına yakın dinler. dolayısıyla hristiyanlık ve yahudilikle birlikte anılması çok garipsenmemeli. ayrıca sırf bu ayetlerde sabilere iltimas geçilmiş diye peygamber gençlğinde bu dinden deniliyorsa aynı şeyi hristiyanlık için de söylemek mümkün olurdu.

bir de zerdüşlük dini yanlış hatılamıyorsam islam literatüründe ayrıca işlenmiştir.
mens senin söylediğin şeyler tek tek incelenmeli ve tartışılmalı.

mesela kabe olayı sabilikle yada güneş kültüyle ilgili olmaktan uzaktır.

..

o dönemde kabe yapılmadan önce kabe den daha etkin din merkezleri vardı. oralardaki putların gücüyle orantılı olarak öncelikleri artıyordu. zamanla oralardaki putlar popülerliklerini/güçlerini yitirmişler ve yanlış hatılamıyorsam büyük putlardan el-lat gibi bazıları kabeye gelmiş ve burası zamanla ön plana çıkmıştır.

hatta islamiyetin çıktığı dönemlerde bile bu ticaret/din merkezlerinin olduğunu sanıyorum.

(Not: söylediklerimi aklımda kalanlardan yazıyorum. yanlış olabilir. detaylı araştırmak gerekebilir)

adnan 25.01.2006 13:58:37
darwin evrim teorisi bir araştırmanın bir emegin karşılıgında bulundugu için cevap vermeye deger görüldü.dogru kabul edilmesede karşı cevap verildi.
bir bilginin akademik yada araştırmanın karşısında bulunması o bilgiyi degerli kılar.
akla gelen fesat düşünce degerli olamaz.
islam kaynaklı bilgi olması gerekmez dayanagı kuvvetli olsun yeter.
nebi nin hayatı o kadar mükemmelki .islam bilginleri dışında kaynak gösterecek hayatını yazacak
bir çok devrin alimi mutlaka olmuştur.ama bu alimlerin bilgisi bu gün anlatılsa kıyamet kopardı.
cumhur başkanlıgı kütüphanesinde atatürkün el yazısı ile islam hakkında yazıları oldugu biliniyor.
sadece cumhur başkanları göre biliyor.
halka açmama sebepleri ise bana göre çok açık.çünkü suistimal edilecek.
batı nebi hakkındaki bilgileri yok etti.işine gelmedi.
şimdi demekki sadece islam kaynaklarına güvenmekten başka çare yok.
ben kendi adıma. nebiyi kitaplardan degilde farklı bir yöntemle anlamaya çalıştım.
ve gördümki nebiye övgü adına bir çok yanlış yapılmış.
akılları sıra.. puta tapmazdı o islama en yakın olan şuna buna inanırdı..dediler.
-----------------------------------------------------
alevilik....
ben hiç bir mezhebe inanmamki aleviligide kabul edeyim.
islam bir bütündür.bölmek fırkalara ayırmak islam düşmanlıgıdır..
--------------------------------
kabe bir çok inançın kıblesi idi.
namaz oruç kurban ve haç .. evet nabiden öncede vardı.
nebi ...ben size yeni bir şey getirmedim atam ibrahim dini üzereyim...dedi
güzel ahlakı tamamlamaya geldim..dedi
------------------------------------------
o tarihe ait bilgilerinizi şimdi yaşadıgınız ortama yorumlamaya çalışın.O AN BU AN.
şimdi inananlar neye inandıgını ne için ibadet yaptıgını bilmeden yapıyorlar..
ama artık nebi gelmeyecek.
çünkü O hep aramızda yanımızda görmeye çalışalım.
onu ondan dinleyelim..en saglam kaynak.


Sayfa: [ 1 ] 2