|
||
| Askeri diktatörlük mü, faşist diktatörlük mü? Türkiye’de faşizmin sivil bir hareket önderliğinde iktidara gelmemesi, 1980 askeri darbesinin niteliğinin ne olduğu tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Faşizmin kitle tabanını oluşturan küçük-burjuva ve lümpen yığınların askeri darbede doğrudan rol oynamadığını ve faşizmin bir parti önderliğinde sivil hareket aracılığıyla iktidara gelmediğini ileri sürenler, ‘80 askeri darbesini faşizm olarak tanımlamaktan kaçınarak, “askeri diktatörlük” demeyi tercih etmekteler. Oysa görülmesi ve kavranması gereken şey, kurulan iktidarın taşıdığı niteliktir, askeri darbeyle nasıl bir iktidarın doğduğudur. İktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yapmak gereklidir. Faşizm, her ülkede farklı görünümlere bürünerek iktidara gelebilir ve bu, Marksistler için hiç de şaşırtıcı olmamalıdır. Faşizm olgusunu sadece Almanya ve İtalya örnekleri temelinde dondurarak ele alanlar, farklı görünümlere bürünerek gelişebilecek faşist iktidarların niteliğini kavrayamadıkları için, gerçekte işçi sınıfına doğru bir mücadele perspektifi de sunamazlar: Klasik faşizmde küçük-burjuvazinin desteğinin çok belirgin olduğu, askeri diktatörlük örneklerinde ise bu unsurun bulunmadığı düşüncesiyle bunların faşist olarak nitelenmesine karşı çıkanların bu husus üzerinde iyice bir düşünmeleri gerekiyor. Faşizmin hep faşist partilerin iktidara gelişiyle kurulduğu düşüncesiyle, hiçbir askeri diktatörlüğün faşizm kategorisi altında değerlendirilemeyeceğini iddia etmek, faşizmi yalnızca klasik biçimleriyle sınırlandırarak kavramaya çalışma tutuculuğu anlamına geliyor. (Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, s.112) Yunanistan, Şili ve Türkiye örnekleri göstermiştir ki, faşizm, askeri bir görünüme bürünerek iktidara gelebilir ve ordu, sermayenin faşist programını örgütlü işçi sınıfını ve devrimci güçleri ezerek hayata geçirebilir. Kaldı ki “askeri faşist darbeler ansızın üstten geliyor gibi görünseler de, bir ön hazırlığa dayanmayan, iktidarı için önceden ortamı hazırlamayan bir askeri faşist diktatörlük düşünülemez.” “Kapitalizmin krizleriyle umutsuzluğa sürüklenen ve burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışmanın yarattığı istikrarsızlık koşullarından bezen küçük-burjuva, işsiz, lümpen kitlelerin askeri faşist bir diktatörlüğün iktidarına giden zeminin döşenmesinde üstlendikleri rol asla göz ardı edilemez.” (Elif Çağlı, age, s.111) Türkiye’de de, işçi sınıfının devrimci yükselişine karşı faşist hareket bu kesimleri örgütlemiş ve karşı-devrimci bir güç olarak kullanmıştır. MHP önderliğinde, bir taraftan işçi sınıfı içinde alternatif sendikalar (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yaratılmaya çalışılırken, öte taraftan lümpen, işsiz kitleler ve küçük-burjuva kesimler Ülkü Ocakları, Ülkücü Esnaf ve Sanatkârlar Derneği gibi örgütler altında bir araya getirilmiştir. “Komünizme karşı savaş dernekleri”ni de bu kapsamda saymak gerekiyor. Görüldüğü üzere her düzeyde bir örgütlülük yaratılmaya çalışılmış ve karşı-devrim, yaygınlaştırdığı terörle toplumu pasifize ederek kendi stratejisini hayata geçirmeye çalışmıştır. Ancak faşist hareketin kapsamı ve ulaştığı kitlesellik, Almanya ve İtalya’daki gibi bir düzeye ulaşamamış, burjuvazi, işçi sınıfının ve devrimci hareketin örgütlülük düzeyini dikkate alarak, işini şansa bırakmadan devletin çekirdeğini yani ordusunu işbaşına çağırmıştır. Kuşkusuz faşizmin sivil bir hareket olarak iktidara gelmemesinde uluslararası etmenler olduğu gibi, burjuvazinin Almanya ve İtalya örneklerinden çıkardığı dersler ışığında, sivil faşist hareketin iktidara geldiğinde toplumda yaratacağı huzursuzluk ve çatışmayı göz almak istememesi gibi faktörler de söz konusudur. Zira ordu, solun da büyük katkıları sonucunda emekçi yığınların bilincinde “halkın ordusu” olarak yer tutmuş ve sanki “tarafsızmış” gibi algılanmıştır. Faşizm, küçük-burjuva ve lümpen yığınları kapitalist düzeni tehdit eden işçi sınıfının devrimci yükselişini ezmek üzere bir koçbaşı olarak kullandıktan ve hareketi ezip iktidara geldikten sonra onu burjuva devletin çelik mengenesinde ezerek geldiği yere gönderir. Nitekim MHP’nin kapatılması ve faşist kadroların cezaevlerine tıkılması ve fakat buna karşın Türkeş’in “kendimiz içerideyiz ama, fikirlerimiz iktidarda” demesi manidardır. Sonuç olarak, faşizmin Almanya ve İtalya’daki gibi, her daim faşist sivil parti önderliğinde, küçük-burjuva ve lümpen proleter kitlelerin üzerine basarak iktidara yükseleceğini söylemek ve bunu mutlaklaştırmak yanlıştır. Faşizmin genel olarak küçük-burjuva ve lümpen kesimler üzerine basarak bir kitle hareketi oluşturduğu doğrudur; fakat Şili örneğinde olduğu üzere, anlamlı sayılabilecek bir kitle desteğine sahip olmadan, doğrudan tankıyla, topuyla ve tüfeğiyle iktidara gelebileceğini de unutmamak gerekiyor. Önümüzdeki süreçlerde kapitalist düzenin bir devrim tehdidi karşısında burjuvazi, faşizm gibi olağanüstü rejimlere başvurmaktan geri durmayacaktır. Kaldı ki, daha şimdiden emperyalist burjuvazi, geniş işçi-emekçi yığınlara başkaldırdıkları takdirde nelerin yaşanabileceğini uyguladığı devlet terörüyle göstermiş bulunuyor. ABD’de faşizan yasaların çıkarılması ve bir milyon kişinin ajan yapılmak istenmesi, toplumun geneline dönük fişleme ve baskı; İngiltere’de polisin olağanüstü yasalarla donatılmak istenmesi ve Fransa’da patlak veren isyan karşısında burjuvazinin emekçi kitlelere karşı devlet terörü uygulaması gelecek günlerde nelerin olabileceğinin işaretidir. Tarihsel olguları dondurmadan ve şabloncu bir bakış açısına saplanıp kalmadan, yaşananları Marksizmin ışığında, somut verili durum çerçevesinde değerlendirmek ve ona göre tutum almak gereklidir. kaynak; http://www.marksisttutum.org/fasizmegidenyol.htm |
||
|
||
| ikiside aynı şey bence.... | ||