|
||
| MODERNİZM, AYDINLANMA DÜŞÜNCESİ... Akademisyenler ve öğrenciler açısından varolan bir boşluğa da işaret eden bu ihtiyacı geçtiğimiz dönem siyasetin gündemine oturan Nazım'ın vatandaşlığının iade edilmesi tartışmalarında komünistlerin özellikle altını çizdikleri bir noktayla ilişkilendirmek istiyorum. Bu tartışmalarda komünistler Nazım'ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına ihtiyacı olmadığını ama memleketin Nazım'ın taşıdığı değerlere ihtiyacı olduğunu vurgulamışlardı. Bence bir durum Marksizm-üniversiteler ilişkisi için de geçerli. Marksizm-Leninizmin, felsefe, bilim ve politikanın içiçe geçtiği yöntemsel bütünlüğünün aşılabileceğine inanmıyorum. Ama, bu Marksist düşüncenin üniversitelere yeniden girmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Sınıf mücadelelerinin, felsefe ve kuram alanında da etkili olduğunu düşünürsek; günümüzde akademik tercihlerde ön plana çıkan yeni kuramları da bu gerçekten bağımsız olarak düşünemeyiz. Son 20-30 yıl boyunca entelektüel dünyada sıklıkla karşımıza çıkan öğretiler "post" ön ekiyle başlamakta, totaliter, indirgemeci ve pozitivist olarak suçladıkları modernizm ve aydınlanma tasarısından beslenen düşünce sistemlerini ve bu arada özellikle Marksizmi yerden yere vurmakta, büyük anlatıları, kurtuluş programlarını tamamen reddetmekte. Her şeyi her türlü tarihsel, toplumsal bağlamdan koparıp, dilsel bir dizgeye indirgemeye çabalayan bu söylemler, en nihayetinde modern insanın, hayatın baskı ve adaletsizliklerine direnemeyeceğini vaaz etmekte. Buna ek olarak egemen ideolojinin kazandığı büyük zaferler, organik aydın, geleneksel aydın kategorilerinin tamamen dağılmış olması, sıkışan aydının mücadelesi ve direngen politik pratiğe sırtını dönmesi bu durumu pekiştiriyor. Peki, bu durumda akademisyenlerin, aydınların hiçbir çıkış yolu yok mu? Aydınlanma tasarısı, kurtuluş öğretileri ve bunların en gelişkini olarak formüle edilen Marksizm büyük bir fiyaskoyla tarihin sahnesinden çekilmiş midir? Marksizm'deki tıkanma aydınlanma düşücesine bağlılık, felsefi bütünsellik sorunsalından mı kaynaklanmaktadır? İlk olarak, kavramları netleştirelim. Modernizm büyük bir ergime, çıplaklaşma ve başkalaşma tasavvurudur. Modern olmak bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürüklerken Marx bu durumu şöyle anlatır: "Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar hayatın gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor", ama sonra şöyle devam eder: "Modern burjuva toplumu, böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarının bir araya getirmiş olan bu toplum, yer altı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benziyor" Böylece modernliğin diyalektik devinimi ironik bir biçimde kendi itici gücüne, burjuvaziye karşı döner. Sanayi toplumunun oluşmasıyla birlikte üretim ilişkilerindeki köklü altüst oluşlar, üretici güçlerdeki dehşetli ve büyüleyici ilerleme dönemin düşün dünyasında da sarsıcı etkiler yarattı. Sermaye sınıfı, modern burjuva toplumunun sarsıcı ve yıkıcı devinimini gelişmenin tek koşulu olarak merkeze koyduğu ölçüde, kendi sonunu da hazırlamaktaydı. İşçi sınıfının oluşması ve geniş yığınların proleterleşmesiyle birlikte kendi mezarını kazan kapitalizm, çürümeyi, yozlaşmayı ve dekadans kültürünü akıl almaz ölçülere ulaştırdı; fakat diğer yandan ilerleme, kalkınma, insanileşme, akla olan güven ve inanç aydınlanma düşüncesinin oluşturduğu zeminde kök salmakta, daha iyi, daha adil bir dünya ütopyasına kan vermekteydi. Marksizm bu tabloda nereye oturuyor? Marksizm 18. ve 19. yüzyılda bütün adaletsizliklere ve sermaye düzeninin yıkıcı ve öldürücü etkisine bir meydan okumadır. Modernizm düşüncesi Marksizm'le süreklilik-kopuş diyalektiği bağlamında aşılır. Marksizm modernizmin hem köklü bir inkarıdır, hem de aydınlanma tasarısının taşıyıcısıdır, insanın kendine ve topluma olan yabancılaşmasının aşılacağına inanır. Marksizm'in özgünlüğü modernizmin yıkıcı gücünü sınıflar mücadelesi kavramıyla taçlandırmasındadır. Modernizmde tarihin itici gücü bilim olarak düşünülürken Marksizm sınıf mücadelelerinin tarihin motoru olduğunu gösterir ve bir tarihsel gelişim şeması kurar. Marksizm'in aydınlanma tasarısı, egemen sınıfın ihanet ettiği aklı sahiplendiği, toplumsal değerleri yeniden ürettiği ve bu değerleri içerip aşarak bütünlüklü bir forma kavuşturduğu için hâlâ günceldir. Burada ara verip bu sürecin diğer önemli düşünürü Nietzsche'ye geçelim. Nietzsche modernizmi tanrının ölümü metaforuyla ölümsüzleştiriyor ama en önemlisi Diyonisos ve Apollon ayrıştırması ile muhteşem bir soyutlama yapıyor. Diyonisos tin, yaratıcılık, tutku, coşku ile özdeşleştirilirken Apollon akıl, durağanlık, dinginlik, huzur ile eş tutulur. Burada Nietzsche Diyonisos'a doğru çubuğu büker. Modernizmden sermaye düzeninin akıl ile olan ilişkisinden nefret eder, kapitalizmin insanından ve yaşamından tiksinir, sıkışmayı derinden hisseder ama en önemlisi korkar ve şöyle haykırır: "Yıkılana bir tekme de sen vur." Yıkma süreci son derece psikolojik, birey merkezlidir; bu yüzden "insan üst insana giden yolda bir iptir" soyutlanmasına ihtiyaç duyar. Örneğin Marksizm'de tarihin ilerletici gücü sınıflar mücadelesiyken Nietzsche, tarihin ancak güçlü kişilerce ileriye doğru taşınabileceğini ileri sürer. Marksizm'deki sınıfsal kavrayışın aksine Nietzsche toplumu bireyler ve niteliksiz yığınlar, sürüler olarak algılar. Usa karşı iradeyi çıkaran öğretisi, halk yığınlarından tiksinmenin ideolojisini sergiler. Bazıları Nietzsche'yi Avrupa ve dünya faşizminin öncüsü, ortak yaratıcısı ve ideologu olarak görür. Toplumun tüm bireylerini sürü olarak görüp, insan varoluşunun anlamsızlığını felsefenin merkezine koyunca siyasal ve toplumsal eşitlik inancına büyük bir düşmanlık besler. Marx'ın iyimserliği, akla ve insana duyduğu güvenin tersine Nietzsche olumsuz üstüne yaptığı vurguyla acıya, işkenceye, kötümserliğe mahkumdur. Marx sosyalizm aracılığıyla insanlığın sınıfsız, sömürüsüz bir toplum idealine ulaşacağını hissederken Nietzsche, nihilizm aracılığıyla değerleri ve toplumsal varoluşu yeniden yaratma olanağının varolabileceğini, ancak bunun küllerinde yeniden doğan sınırlı sayıda üst-insanla gerçekleşeceğini söyleyerek sınıfların yerine bireyleri koyar. Bu anlamda Marx'ın Nietzsche'ye göre üstünlüğü verili gerçekçiliği soyutlayabilmesindedir. Özelin bilgisine genelden ulaşır; somutun bilgisine soyutlamalar yaparak varır. Nietzsche verili anı tekil örnekler üzerinden mutlaklaştırırken tarihin ve toplumun yasalarını göremez. Günümüzün postmodern akımları başka bir çalışmanın bu yazının konusu olmamakla beraber birkaç örnek vererek Nietzsche'nin günümüz egemen ideolojisi içindeki yerini bakmak faydalı olacaktır. Öznenin yitimi, tarihin sonu, ideolojilerin anlamsızlığı gibi temel varsayımlar Nietzsche'nin modernizm eleştirisinden beslenmektedir. Günümüzün moda düşünürlerinden Foucault'da bu durumu çok açık bir şekilde görebiliriz. Foucault'nun insan aklından şüphe etmesi ve sürekli akıldışı olan ile ilgilenmesi tesadüfi değildir. Ama bu duruma en güzel örnek Deleuse'den verilebilir. Deleuse şöyle der: "Faşizmle savaşmak sadece sokaklarda olmaz; insan kendi içindeki faşizmle de mücadele etmelidir." Bir açıdan çok doğru ama diğer yandan faşizmin, Nazi ideolojisinin üzerinde yükseldiği sınıfsal taban ve kapitalist rekabetin yansıması unutturulduğu için faşizm bir akıldışılığa indirgenmiştir. Aslında bu kavrayışsızlık aklın sınıflar mücadelesinden bağımsız bir şekilde tasarlanmasından kaynaklanır. Marx'ın üstünlüğü aklın geçtiği her yerde "kimin aklı" sorusunu sormasındadır. Başa dönerek sorduğumuz sorulara kısmen cevap vermeye çalışırsak: · Marksistler aydınlanma düşüncesinin yarattığı değerleri yeniden güncelleştirmek, akla ve insana duyulan güveni yeniden tazelemek zorundalar. · Öznenin parçalanması, yitmesi fikri içinde bulunduğumuz toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Kapitalizmin şu an geldiği evredeki yıkıcılığı Marx'ı korkutmadığı gibi bizi de korkutmamalı, kurtuluş ideolojilerinden uzaklaştırmamalıdır. · Dün-bugün-yarın bağlamını kaybetmemeliyiz. Etkin insan bugünü soyutlayan yarını somut olarak görebilendir. · Tarihin bir mantığı vardır, insanlardan, onların istek ve iradelerinden bağımsız bir akışı ve biçimlenişi vardır. Bu nesnel bir olgudur. Ama insanların, tarihin bilincine varanların bu nesnelliği bir kez kavradıktan sonra onu oturup izlemeleri imkansızdır. · Modernizm eleştirilerinin nihilist ve özyıkımsal karakterinden beslenen postmodern ideolojiler Marksizm'e köklü ve yıkıcı bir darbe vuramamışlardır. Çünkü Marksizm düşüncesi daha gelişkin ve bütünlüklü bir yöntemsel çerçeveyle aşılamamıştır... Hakkı Başgüney Sol Dergisi Sayı: 135 - 01 Haziran 2001 |
||