|
||
E.K./John Pilger - 22 Kasım 2005 “-- -- yamaçtan aşağı dökülen gecekondular bölgesi La Vega’ya varmadan en son orta sınıf mahallesi Paradiso’da araçtan indim. Hava raporu fırtına diyordu ve 20.000 kişinin hayatına mal olan toprak kaymalarını hatırlayan insanlar endişeliydi. Yamacı tırmanırken otobüste yanımda oturan adam “ Niye buradasın?” diye sordu. Latin Amerika’da birçokları gibi yaşlı görünüyordu ama değildi. Cevabımı beklemeden Chavez’i neden beğendiğini saymağa başladı: okullar, sağlık ocakları, alınabilir fiyatta yiyecek, “bizim anayasa, bizim demokrasi” ve “ilk defa olarak petrol parasından biz yararlanıyoruz”. Chavez’in partisi MRV’den mi olduğunu sordum. “Hayır. Hiç bir partiden değilim. Bildiğim tek şey yaşamımın rüyalarımda bile görmediğim bir şekilde değiştiği.” Bu Venezüella’da defalarca dinlediğim işlenmemiş, eğitilmemiş tanıklardan sadece biri ama Batı ile ayaklanmaya başlayan bir kıta arasındaki tek yönlü aynayı parçalayanlar bunlar. Ayaklanmakla demek istediğim, İngiliz şair Shelley’nin “The Mask of Anarchy”’de (Anarşinin Maskesi) dediği gibi, milyonlarca insanın tekrar kıpırdanmaya başladığı olağanüstü bir olgu. Bu romantizm değil. Latin Amerika toplumlarını sömürülebilen, harcanabilen toplumlar durumuna indiren bütün basmakalıp düşünceleri ve klişeleri unutup, kıtada yazılmaya başlayan destana dikkat etmemiz gerek. Otobüsteki adama, ve tarih, sanat ve müzik eğitimi görmeye başlayan çocuklarına ilk defa aşı vurulan Beatrice’e, 70 yaşında okuma yazmaya başlayan Celedonia’ya ve gece yarısı doktor hayatını kurtardığı zaman ilk defa doktor yüzü gören Jose’ye göre Hugo Chavez ne bir “ateş simgesi” ne de bir “otokrat”. O dokuz kere seçim kazanmış, halkın beşte üçünün desteğini almış insancıl bir demokrat bir kişi. (Halkın ancak beşte birinin desteklediği gerçek otokrat İngiltere başbakanı Blair ile karşılaştırın.) Chavez ve Kolombiya'dan Arjantin'e kadar yükselen halk hareketleri, öncülüğünü Simon Bolivar'ın yaptığı bağımsızlık mücadelesinin kansız ve radikal değişimini temsil ediyor. Venezüella doğumlu Bolivar İspanyol saltçılığı altında yılgın toplumlara Fransız Devriminin ortaya çıkardığı yeni düşünceleri getirdi. Bolivar, 1960'lı yıllarda Che Guevera ve bugün Chavez gibi, yeni sömürge patronunun kuzeyde olduğunun bilincine varmıştı. 1819 yılında "ABD'nin kaderi, gelecekte özgürlük adına bütün Amerika kıtasını ıstıraba boğmak olacağa benziyor" dedi. 2001 yılında Quebec’te toplanan Amerikalar Zirvesinde George W. Bush özgürlük adına en son ıstırabı Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması (Free Trade Area of the Americas Treaty-FTAA) olarak açıkladı. Anlaşma ABD‘nin “ideolojik” pazarı neo-liberalizmi bütün Amerika kıtasına zorla kabul ettirecekti. Bill Clinton’ın Meksika’yı ABD’nin ucuz işçi atölyesine çeviren Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasının (NAFTA) doğal halefiydi. Bush anlaşmanın 2005 yılına kadar yasallaşacağını kibirle söyledi. 5 Kasım’da Bush, Arjantin Mar del Plata’da Zirve Toplantısı’na katıldığı zaman FTAA gündemde yoktu. Otuz dört devlet başkanı arasında yeni, dik kafalı suratlar ve arkalarında artık ABD destekli zorbalıkları kabule yanaşmayan halk yığınları vardı. Latin Amerika hükümetleri daha önceden hiç bir zaman anlaşmalar için halklarına danışmak zorunda kalmamışlardı ama şimdi kalıyorlar.. Bolivya’da son beş yılda halk hareketleri hükümetleri değiştirdi, yabancı şirketleri uzaklaştırdı. Örneğin, halkın tümüyle kapitalist akılsızlık (total locura capitalista) diye tanımladığı, yani doğalgaz ve su dahil her şeyin özelleştirilmesini zorla kabul ettirmek isteyen ahtapot kollu Bechtel’i. Pinochet’in Şili’sinden sonra Bolivya aynı şekilde neo-liberal laboratuar olacaktı. Yoksulların yoksulu yağmur suyu için bile acınacak gelirlerinin üçte ikisini ödeyecekti. And Dağlarında 4000 metre yükseklikte El Alto şehrinin dondurucu sokaklarında yürürken yahut topraklarından uzaklaştırılmış eski madenci ve köylülerin rüzgardan korumalı evlerinde otururken, ABD’de ve İngiltere’de ender işitilen politik tartışmalara katıldım. Açık ve uzdilli konuşuyorlar. “Ülkemiz bu kadar zenginken biz neden bu kadar fakiriz?” diyorlar, “Hükümetler niye bize yalan söylüyor ve yabancı güçleri temsil ediyor?” Beş asırlık fetihi bugün yaşıyorlarmış gibi, İspanyol İmparatorluğunu 300 yıl besleyen, gümüş madenlerinde yerli esirlerin çalıştırıldığı Cerro Hill Tepesi’nden başlayarak anlatıyorlar. Gümüş tükenince sıra kalaya gelmiş. 1970’de IMF’in isteği üzerine madenler özelleştirilince kalay işletmeciliği 30.000 işle beraber çökmüş. Yerine açlığı kesen koka üretimi başlayınca, ABD’nin zorlamasıyla Bolivya ordusu koka bitkilerini imha etmeğe ve tutukevlerini doldurmağa başlamış. 2000 yılında beyaz iş adamları ve La Paz'ın ortasında And Dağlarının Vatikanı gibi yükselen ABD elçiliğinin kalesine karşı açık ayaklanma başladı. Daha önceden eşi benzeri olmayan bu ayaklanma ülkenin çoğunluğu yerli halkın "yerli özümüzü korumak için" ayaklanmasıydı. Bütün Latin Amerika'da yerlilere karşı vahşi ırkçılık İspanyollardan kalan bir miras. Ya görülmüyorlar ya da horlanıyorlar veya turistik gösteri gibi görülüyorlardı: melon şapkaları, rengarenk etekleriyle kadınlar. Ama artık öyle değil. Oscar Olivera gibi ileriyi görebilen liderler önderliğinde melon şapkalı, renkli eteklikli kadınlar, sular idaresi kamu mülkiyetine geri verilinceye kadar ülkenin ikinci büyük şehri Cochabamba'yı kuşattılar, kapattılar. O zamandan beri halk ya su ya gaz için savaşıyor: gerçekte savaş özelleştirmeye ve yoksulluğa karşı. 2003 yılında Başkan Gonzalo Sanchez de Lozada'yı uzaklaştırdıktan sonra, Bolivyalılar yapılan halk oylamasında gerçek demokrasi için oy verdiler. Halk hareketleriyle seslerini duyurarak, Venezüella'da Chavez'in Bolivar devrimini başlatan meclis gibi bir kurucu meclis, çok uluslu su şirketlerinin yurttan atılmasını ve bütün sömürülen enerji kaynaklarının %50 vergilendirilmesini istediler. Aynı zamanda FTAA'ya ve diğer "serbest ticaret" anlaşmalarına hayır dediler. Lozada'nın yerine geçen Carlos Mesa programı uygulamayı kabul etmeyince istifaya zorlandı. Gelecek ay yapılacak seçimlerde muhalif Sosyalizme Doğru Hareket -MAS (Movement to Socialism) kazanırsa düzen değişebilir. Muhalefet lideri, ABD elçisinin Usame Bin Ladin'e benzettiği, eskiden koka üreticisi olan Evo Morales Bolivya'nın yerlilerinden. Aslında sosyal demokrat olan Morales, El Alto'dan dağdan aşağı inip Cochabamba'yı çevreleyen halk için fazla ılımlı. El Alto Mahalle Komitesi başkanı Abel Mamani bana, "Bu iş kolay olmayacak," dedi. "Kazansak bile seçimler bir çare olmayacak. Gerekli olan ABD'nin istediğine göre bir demokrasi değil, sosyal adalet üzerine kurulu bir demokrasiyi sağlayacak kurucu meclisi garantilemek." Politik duvar resimleri ressamı Walter Salon'un oğlu yazar Pablo Salon'a göre, "Bolivya'nın hikayesi hükümetin arkasında olan hükümetin hikayesi. ABD mali kriz yaratabilir ama onların asıl istediği ideolojik. Bir başka Chavez kabul etmeyeceklerini söylüyorlar." Ama halk da bir başka ABD işbirlikçisi kabul etmeyecek. Geçen Nisan ayında Başkanlık Sarayından ancak helikopterle kaçabilen Ekvador Başkanı Lucio Gutierrez alınacak bir ders. Yerli hareketi Pachakutik'in ortaklığıyla iktidara gelen Gutierrez'e herkes, yolsuzluklara saplanıp batıncaya kadar, "Ekvadorlu Chavez" diyordu. Sıradan Latin Amerikalılar artık yüksektekilerin yolsuzluklarını affetmiyor. Brezilya'da Lula'nın İşçi Partisi (Workers' Party) hükümetinin sırasını beklemesinin iki nedeninden biri bu. Arjantin'de 2001 ve 2002 yıllarında halk hareketleri beş tane Washington yanlısı cumhurbaşkanını alaşağı etti. Uruguay'da 1970'li yıllarda CIA'nin en acımasız terör kampanyasına karşı savaşan Tupamaros gerilalarının sosyalist varisi Frente Ampio geçen yıl hükümeti kurdu. Artık Latin Amerika'da her ülkede en kararlı güç yerli halk hareketleri - Bush'un en sadık vasalı Alvaro Uribe Velez'in korku devleti Kolombiya'da bile. Geçen ay yerli hareketler Kolombiya'nın 32 ilinin her birinde "silah kadar korkunç bir kötülük" dedikleri neo-liberalizmin sona erdirilmesi için yürüdü. Artık bütün Latin Amerika'nın modern Bolivar'ı Hugo Chavez. İnsanlar onun politika yaratma gücünü ve cesaretini beğeniyor. Sadece o, ABD'yi terör kaynağı ve Bush'u “Senor Peligro” (Bay Tehlike) olarak tanımlamak cesaretini gösterdi. Chavez saygı duyduğu Fidel Castro'dan çok farklı. Venezüella zincire vurulmamış muhalefetiyle (zengin ve hala kuvvetli) olağanüstü açık bir toplum. Sol kanatta da prensip olarak devlete karşı olanlar var. Reformların limitlerine eriştiğini, gücün doğrudan toplumdan gelmesi gerektiğini kuvvetle savunuyorlar ama aynı zamanda Chavez'i destekliyorlar. Genç bir anarşist, Marcel, bana iki Kübalı doktorun kız arkadaşının hayatını kurtardığı kliniği gösterdi. (Takas ticareti anlaşmasına göre Venezüella doktorlara karşılık Küba'ya petrol veriyor.) Her yoksul kenar mahallenin girişinde, temel yiyecek maddelerinden temizlik maddelerine kadar her şeyi ticari dükkanlardan %40 ucuza satan devlete ait süper market var. Venezüella'da devlet sansürü var diye yapılan bütün yanıltıcı suçlamalara rağmen, medyanın çoğunluğu Chavez'e karşı: Medya'nın büyük bir kısmı Chavez'e karşı başarısız darbeyi destekleyen sağcı Gustavo Cisneros elinde. Asıl çarpıcı olan hayat dolu mahalle radyo istasyonlarının hızla çoğalması. Bu istasyonlar 2002 Nisan darbesi sırasında halka haber vererek ve Caracas'a yürümeye çağırarak Chavez'in kurtarılmasında önemli rol oynadılar. Dünya Bush'un bundan sonra İran ve Suriye'ye saldırmasını beklerken, Venezüellalılar sıranın kendilerinde olabileceğini biliyorlar. 17 Mart tarihi Washington Post gazetesi "Bush ailesine çok yakın eski CIA ajanı" Feliz Rodriguez'in Venezüella cumhurbaşkanına suikast planının hazırlanmasına katıldığını yazdı. 16 Eylül'de Chavez, "Elimde Venezüella'ya saldırı planları olduğuna dair kanıt var. Bundan başka belgeler var: saldırı sırasında Venezüella'nın üstünde kaç uçak uçacak.... ABD Curacoa Adası'nda manevralar yapıyor. Adı Balboa Operasyonu (Operation Balboa)" O zamandan beri sızdırılan Pentagon iç belgelerinde Venezüella "çok yönlü" planlama gerektiren "Irak-sonrası tehlike" olarak tanımlanıyor. Otobüsteki ihtiyar görünüşlü genç, Beatrice ve sağlıklı çocukları, "yeni değer" kazanmış Celedonia, gerçekten tehlike - artık ağlamanın, inlemenin yok olduğu, tatmin edici, alternatif bir dünyanın tehlikesi. Evet tehlike ve bu tehlike bizim desteğimizi hak ediyor. New Statesman'den Global Research 11 Kasım 2005 [www.globalresearch.ca adresinden Latinbilgi.Net tarafından çevrilmiştir] |
||
|
||
| aha bu devrimdir. arjantin gibi olabilir veya aynen böyle olabilir. günün birinde insanlar değişmeye karar verir ve değişirler. ellerine silah almaları bile gerekmez. sandığa gitip oy atarlar ve işler o noktadan sonra bi daha aynı olmaz. bu irade venezualalılarda varsa diğer milletlerde neden olmasın? |
||
|
||
| venezuellada henüz devrim gerçekleşmedi ancak ikili iktidar durumundan söz edilebilir. chavez ordunun da hatırı sayılır desteğini alarak sosyal devletçi ve eşitlikçi bir düzen kurmaya çalışıyor bunun yanında ülke hala kapitalist bir ülke durumundadır ve bu güçlere dayanarak abd birkaç kez darbe örgütlemeye çalıştı orada, ancak bu karşı girişim halk tarafından püskürtüldü. latin amerika dünyada sosyalizmin bir seçenek olarak sivrildiği bölge ve özgün bir gelişim yolu izleyen venezuella süreci de her yönüyle incelenmeyi hakediyor ancak henüz ezenler ve ezilenler venezuellada son raunda çıkmadılar. ve son raund kuşkusuz ki kanlı olacak. hele venezuellanın dünyanın en büyük 6. petrol üreticisi olduğunu düşündüğümüzde emperyalist kapitalistlerin kavgadan vazgeçeceğini düşünmek saflık olacaktır. | ||
|
||
| bütün roundlar gayet barışcıl olacak. Chavez halkın adamıdır. Chavezi destekliyorum çünkü 6 kere seçimleri kazanmış. tamamen demokratik bir lider. Ve halkın sosyalist yani eşitlikçi, devletin yeniden dağıtıcı yönünü geliştiren bir lideri iktidara getirmesi ve bu adama karşı devrim çabaları sırasında sahip çıkması. ve bütün bunların kan akmadan demokrasi çerçevesinde olması güzel. yoksa proletarya diktatörlüğünü, leninizmi, ben öldükten sonra belki kurarsınız... |
||
|
||
| leo sen devrim sürecinde bir kareyi donduruyorsun şu ana bakarak venezuella devriminin başarıya ulaştığı söylenemez ve devrimleride önder yöneticiler değil kitleler yapar. yani tarih kitlelerin eseridir bu anlamda güney amerikanın bolivarcı bağımsızlıkçı geleneğine eklenen bir sayfadır venezuella ama orada sosyalist dönüşüm henüz yeni başlamıştır ve chavez ancak yoksul kitlelerin desteği olduğu sürece iktidarda kalabilir yani burada ikili bir ilişki var ancak bu devrim chavezin elinden kitlelerin eline geçmeli ve komünistlerde buna önderlik etmelidir yoksa bu devrimin yozlaşması ve yenilmesi kaçınılmaz olacak modern bir robin hood olarak chavez idolleştirilmemeli dünya birleşik devrimini örmek için chavezin başlattığı ulusalcı eşitlikçi hareket değerlendirmelidir yoksa bir fırsat daha kaçacak. | ||
|
||
| Reflexion burda tek başıma oturuyorum. ateşleyici konuşmalarını solcu muhabeti yaptığın kişilerle de yapabilirsin. Hugo Chavez Venezüella halkını temsil ediyor. ve sosyalist politikalar izliyor. basın özgürlüğü var. fikir özgürlüğü var. seçimler var. çok partili sistem var. ve bununla beraber halkın seçtiği kadar da sosyalizm var. ve bu bence çok güzel bir olay. Leninizmi üniversitedeki arkadaşlarınla falan tartışabilirsin. Ben ilgilenmiyorum o kadar. |
||
|
||
| "Leninizmi üniversitedeki arkadaşlarınla falan tartışabilirsin. Ben ilgilenmiyorum o kadar. " iyide sadece sana anlattığımı nerden çıkarıyorsun? bu başlığı sadece sen mi okuyorsun, diğer üyelere ya da ziyaretçilere kapalı mı bu başlık? ha bu arada sadece sen okuyacak olsaydın emin ol uğraşmazdım anlatmak için... |
||
|
||
| ne istiyosun yani? leninizme inanmıyorum işte. ne var yani? | ||
|
||
| Chavez'in BM Konuşması Hugo Chavez 8 Eylül 2005 Değerli Devlet Yetkilileri ve Dostlar, Bu toplantı başlangıçtaki amacından tamamen uzaklaştırılmıştır. Kötü bir şekilde "reformlar" olarak adlandırılmış olan bazı hususları ele almayı, tartışmamızın ana ekseni olarak kabul etmeye zorlandık. Bu reformlar, dünya halklarının ivedilikle ihtiyaç duyduğu her şeyi önemsiz sorunlarmış gibi ele alıyor. Bunlar, ülkelerimizde kalkınmayı önleyen gerçek sorunlarla yüzleşmek için benimsenen tedbirleri de içeriyor. Milenyum Zirvesi'nden beş yıl sonra büyük çoğunluğu zaten mütevazı olan bu zirve hedeflerine ulaşılamayacağı hâlâ katı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Dünyanın aç durumdaki nüfusunu başlanğıçtaki rakam olan 842 milyon kişiden 2015 itibarıyla yarı yarıya azaltmak istemiştik. Halihazırdaki oranlara göre bu hedef 2215 yılına kadar gerçekleştirilemeyecek. Kaçımız bu başarıyı kutlamak için o tarihte orada olacağız? Böyle bir kutlama, her koşulda insanlığın o tarihe kadar çevresel tahribattan sağ salim çıkabilme kapasitesine bağlı. 2015'e kadar evrensel temel eğitimi gerçekleştirme özlemimizi duyurmuştuk. Halihazırdaki oranlara göre, bu hedefe ancak 2100'dan sonra ulaşılabilecek. Hadi bu büyük kutlamaya da hazırlanalım. Dünya dostlarım, bu durum geri döndürülemeyecek ve acı bir sonuca işaret ediyor: Birleşmiş Milletler kendi modelini tüketmiştir. Bu, bir reformla ilerleme kaydedilebilecek kadar basit bir durum değil. 21. yüzyıl ancak bu örgütün yeniden kurulmasıyla mümkün olabilecek derinlemesine değişimler talep ediyor. Halihazırdaki örgüt işlemiyor; bunu söylemek zorundayız; bu gerçeğin ta kendisi. Bizim Venezüellalı bakış açımıza göre, bu dönüşümler iki zaman çercevesinde gerçekleşmeli: acil olan ve ütopik olan. Birincisini eski işleyiş tarzı çökertiyor. Bundan kaçınmaya çalışmadık, hatta bu modelde kısa vadeli değişiklikler yapmak için öneriler dahi getirdik. Fakat dünya çapında barış rüyası kolektif bir "biz"in rüyasıdır ve bu "biz", açlık, hastalık, okur-yazarlık ve temel ihtiyaçlar gibi sorunları ortadan kaldırma hedefiyle yüzleşmekten utanç duymaz. Bu sorunlara getirilecek çözüm, köklere ek olarak uçmak için kanatlar da gerektiriyor. Evet, uçmak için kanatlara ihtiyacımız var. Korkunç, neo-liberal bir küreselleşmenin var olduğunu biliyoruz; fakat bir sorun olarak değil, bir meydan okuma olarak yüzleşmemiz gereken birbirine bağlanmış bir dünya da var. Kendi ulusal gerçeklerimize dayanarak bilgiyi değiş tokuş edebilir, birbirimizle uyumlu hale getirebilir ve pazarları bütünleştirebiliriz. Fakat, aynı zamanda, artık ulusal çözümleri olmayan sorunların var olduğunu da anlamamız gerekiyor: radyoaktif bir bulut, uluslararası fiyatlandırma uygulamaları, yaygın bir hastalık, yeryüzünün aşırı ısınması ve ozon tabakasının delinmesi gibi sorunlar ulusal sorunlar değildir. Birleşmiş Milletler, bu kolektif "biz"i teyid eden ve teslim eden yeni bir modele doğru ilerledikçe, bu genel kurul için önerdiğimiz ertelenemeyecek acil reformlar var: Birincisi, Güvenlik Konseyi'nin hem kalıcı hem de geçici bölümlerinin genişletilmesi; böylelikle gelişmiş ve gelişmekte olan yeni ülkelere kalıcı üye statüsü verilmesi. İkincisi, şeffaflığı ve karşılıklı saygıyı azaltmak değil arttırmak için ve kapsamı genişletmek için operasyonel yöntemler geliştirmek zorunludur. Üçüncüsü, altı yıldır Venezüella'da söylediğimiz gibi Güvenlik Konseyi'nde vetonun derhal kaldırılmasını istiyoruz. Bu elitist hatıranın demokrasiyle, bizatihi eşitlik ve demokrasi fikriyle uyuşur bir yanı yoktur. Ve dördüncü nokta, Genel Sekreterin rolünün güçlendirilmesini öneriyoruz. Önleyici diplomasi çerçevesindeki politik işlevleri güçlendirilmeli. Sorunların ağırlığı derin dönüşümler gerektiriyor. Simgesel reformlar "biz" hissiyatını yeniden güçlendirmek için yeterli olmuyor. Dünya halklarının beklentisi nedir? Biz, Venezüellalılar, reformların ötesinde, Birleşmiş Milletler'in yeniden kurulmasını talep ediyoruz. Venezüella'da gayet iyi bildiğimiz gibi, Caracas'ın Robinson'u Simón Rodriguez'in sözleriyle ya yaratırız ya da doğru yoldan saparız. Geçen Ocak'ta, 2005 Ocak ayında, Porto Alegre'de Dünya Sosyal Forumu'ndaydık. Orada pek çok kişi, uluslararası yasal normları ihlal etmeye devam etmesi durumunda Birleşik Devletler'in Birleşmiş Milletler'deki koltuğunun lağvedilmesi gerektiğini talep etti. Bugün çok iyi biliyoruz ki, Irak'ta kitle imha silahları yoktu. Amerikan halkı yönetenlerin kendilerine hakikati söylemesi gerektiğini talep ederken her zaman çok titiz davranmışlardır. Başka halklar da bu talepte bulunmuşlardır. Hiçbir kitle imha silahı olmamasına rağmen ve Birleşmiş Milletler'in itirazlarına aldırmadan Irak bombalandı, işgal edildi ve işgal edilmeye devam ediliyor. Bundan dolayı bu genel kurula şunu öneriyoruz: Birleşmiş Milletler, kendi genel kurulunun çözümlerine saygı duymayan bir ülkeyi bünyesinde barındırmamalı. Bazı öneriler arasında Kudüs'ü uluslararası bir şehre dönüştürme fikri vardı. Belki bu fikir Filistin'in yaşadığı ihtilafa cevap oluşturmak gibi bir cömertliğe sahip olabilir. Fakat böyle bir öneriyi hayata geçirmek güç olacaktır. Bu yüzden, biz de Simón Bolívar'ın Jamaika'da, 1815 yılında, bundan 190 yıl önce yazdığı "Jamaika Mektubu"na dayanarak başka bir öneri getirdik. Bolívar, uluslararası birlik fikrini temsil edecek uluslararası bir şehrin oluşturulmasını oneriyordu. Bolívar bugünün dünyasını hayal eden, hayaller kuran birisiydi. Belirli bir Devletin egemenliğinde olmayan uluslararası bir şehir yaratmanın tam zamanı olduğuna inanıyoruz. Böyle bir şehir dünya uluslarını temsil edecek yeterli ahlaki güce sahip olacaktır. Fakat bu uluslararası şehrin beş yüzyıllık dengesizliği telafi etmesi gerekir. Birleşmiş Milletler'in yeni yerleşim yeri Güney'de olmalı. Mario Bennedetti, Güney diye bir yer de var diyordu. Bu varolan bir şehir de olabilir, bizim yaratacağımız bir şehir de. Bu şehir, çeşitli ülke sınırlarının çakıştığı bir noktada da, dünyayı temsil edecek bir toprakta da bulunabilir. Bolívar'ın 1825'te önerdiği gibi, kıtamız, evrenin dengesinin kurulabileceği böyle bir toprağı sunmaya hazırdır. Beyler, bayanlar; bugün eşi benzeri görülmemiş bir dünya enerji kriziyle karşı karşıyayız. Durdurulamayan enerji tüketiminin yükselişi tehlikeli bir biçimde hem hidro-karbon arzını arttırma becerisinden yoksun oluşumuzla, hem de kanıtlanmış fosil yakıtı rezervlerindeki azalma beklentisiyle bir araya gelmiş durumda. Petrol tükenmeye başlıyor. 2020'de, günlük petrol talebi 120 milyon varil olacak. Gelecekteki büyümeyi hesaba katmasak bile, 20 yıl içerisinde bütün insanlığın şimdiye kadar tüketmiş olduğu miktara eşit bir petrol tüketilecek. Bu da, kaçınılmaz olarak, her gün gezegenimizin sıcaklığının yükselmesine neden olan karbondioksit emisyonlarında bir artışa yol açacak. Katrina, bu gerçekleri önemsememenin sonuçlarının acı bir örneği oldu. Son yıllarda gördüğümüz kasırga şiddetindeki tehlikeli yükselişinin ardında yatan temel faktör okyanusların ısınmasıdır. Kendi acımızı ve üzüntümüzü Birleşik Devletler halkına bir kez daha iletmek için bu iyi bir vesiledir. Amerika'nın kasabaları bizim kasabalarımızdır ve aynı zamanda dünyanın da kasabalarıdır. Sağa sola yalpalayan yıkıcı bir kapasiteye sahip sosyo-ekonomik bir modelin çılgınca kullanılmasını isteyerek insan türünü kurban etmek pratik ve ahlaki olarak kabul edilemez bir şeydir. Aslında kendi yaratmış olduğu kötülükler karşısında her derde deva bir çözümmüş gibi bu modelin yaygınlaştırılmasında ısrar etmek intiharvari bir tutumdur. Son zamanlarda, Birleşik Devletler Başkanı, Amerikan Devletleri Örgütü'nün bir toplantısına katıldı. Orada pazar politikalarını arttırmayı, pazarların açılmasını, yani, Latin Amerika ve Karayipler için neo-liberalizmi öneriyordu. Bu politikalar, esasında insanlarımızın katlandığı büyük trajedilerin ve kötülüklerin temel sebebidir. Neo-liberal kapitalizm Washington'un "konsensüsü"dür. Bu kıtanın halkları için daha büyük acılar, eşitsizlikler ve bitmek bilmez trajediler yarattı. Şu anda her şeyden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, Bay Başkan, yeni bir uluslararası düzendir. 1974'te Breton Woods'ta kutlanan, altıncı olağanüstü oturumlar dönemindeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nu hatırlayalım (o zamanlar, şimdi burada olanlarımızın bir kısmı henüz doğmamıştı ya da daha çok küçüktü). 1974'te, yani 31 yıl önce, genel kurul yeni bir uluslararası ekonomik düzenin Bildirgesini ve Eylem Programını kabul etti. 14 Aralık 1974'te eylem planıyla birlikte, genel kurul yeni uluslararası ekonomik düzenin daha ayrıntılı hale getirdiği Devletlerin Hakları ve Ekonomik Görevleri Bildirgesi'ni kabul etti. Bu belge 6 karşı, 10 çekimser oya karşı 120 oy gibi ezici bir çoğunlukla kabul edildi. O günlerde delegeler Birleşmiş Milletler'de oy kullanıyordu, çünkü şimdi bunu artık yapmıyorlar. Bugünlerde, burada benim Venezüella adına geçersiz ve yaşadışı olduğu için kınadığım belgeler onaylanıyor. Birleşmiş Milletler normunun ihlal edildiği onaylandı. Bu belge geçerli değildir. Tartışılmalıdır. Venezüella hükümeti bunu tüm dünyada dillendirmeye devam edecektir. Birleşmiş Milletler'de açıktan ve utanmaz bir diktatörlüğü kabul edemeyiz. Bu yüzden meslektaşlarıma, Devlet ve Hükümet Başkanlarına büyük bir saygıyla çağrıda bulunuyorum. Az önce Başkan Néstor Kirchner ile görüştüm ve ona belgeyi gösterdim. Bu belge sadece İngilizce olarak ve bu genel tartışmadan ancak beş dakika önce delegelerimize verildi; benim yasadışı, tiksindirici, geçersiz ve gayrı meşru diyerek kınadığım diktatörce bir çekiç darbesiyle kabul edildi. Beni iyi dinleyin, Bay Başkan. Eğer bunu kabul edersek, kaybettik demektir. Gelin ışıkları söndürelim, kapıları ve pencereleri kapatalım. Bu salonda bir diktatörlüğü kabul etmemiz korkunç olacaktır. 1974'te bu kurulda onaylanan yeni uluslararası ekonomik düzen önerisi gibi yol boyunca kaybettiğimiz şeyleri yeniden keşfetmeliyiz. Özellikle devletin yabancı yatırımcıların eline geçmiş olan ulusal mülklerini ve kaynaklarını millileştirme hakkını onaylayan karar metninin 2. maddesini hatırlayabiliriz. Karar, bunun yanı sıra, hammadde üreticileri için karteller kurulmasını da öneriyordu. 1974 Mayıs'ında kabul edilen 3201 No'lu kararı hatırlayabiliriz. Bu karar, bütün devletler arasında, ekonomik ve sosyal sistemlerine bakılmaksızın, adilliğe, egemen eşitliğe, karşılıklı bağımlılığa, ortak çıkarlara ve eşitliğe dayanan yeni bir ekonomik düzen kurulmasının acil gerekliliği ifade ediyordu. Yeni uluslararası ekonomik düzenin amacı eskisini değiştirmekti (dün Birleşik Devletler başkanının 20 dakika konuştuğunu biliyorum. Siz sayın Ekselanslarından konuşmamı bitirmeme izin verilmesini istiyorum.) Yeni uluslararası ekonomik düzenin amacı 1944'te tasarlanmış olan eski düzeni değiştirmekti. Bu eski düzen 1971'de, uluslararası para sisteminin çöküşü sırasında da geçerliliğini koruyordu. Değiştirilmesinin ardında sadece iyi niyetler vardı; bu yolda ilerlemek için bir irade yoktu. Bunun geçmişte de bugün de doğru olan yol olduğunu düşünüyoruz. Bugün bizler Venezüella'da yeni bir uluslararası ekonomik düzen istiyoruz. Fakat bunun yanı sıra, yeni bir politik düzen de elzemdir. Bir avuç dolusu ülkenin hiçbir kısıtlamaya tâbi olmaksızın, önleyici savaş gibi doktrinlere meşruiyet kazandırarak uluslararası düzeni yeniden yorumlamasına izin veremeyiz. Ve bizi önleyici savaş gibi şeylerle tehdit ediyorlar! Şimdi bunu, bizi koruma sorumluluğu olarak adlandırıyorlar; fakat bu korumayı kimin yapacağını sormamız gerekiyor. Bizi nasıl koruyacaklar? Katrina trajedisinin de şimdi çok acı bir biçimde gösterdiği gibi, Birleşik Devletler'in korunmaya ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Eğer birbirimizi korumaktan söz ediyorsak, bu ülkenin kendisini öngörülebilir doğal afetlerden koruyacak bir hükümeti yok. Bunlar emperyalizmin gündeme getirdiği çok tehlikeli kavramlardır. Müdahaleciliği vurguluyorlar ve halkın egemenliğine dönük saygı eksikliğini yasal hale getirmeye çalışıyorlar. Uluslararası hukukun ilkelerine ve Birleşmiş Milletler Şartı'na saygı göstermeyi önemsemiyorlar. Bugünün dünyasında, Bay Başkan, Birleşmiş Milletler Şartı uluslararası ilişkilerin temel taşını ve savunduğumuz yeni düzenin temelini oluşturmalı. Son olarak, kurtarıcımızın, Simon Bolivar'in dünyanın bütünleşmesinden, dünya çapında bir parlamentodan ve bir parlamenterler kongresinden nasıl söz ettiğini ifade etmeme müsaade edin. Buna benzer önerileri yeniden ele almak gerekiyor. Daha önce bahsettiğim gibi, Bolivar 1815'te Jamaika'da şunları söylemişti ve ben de şimdi bu sözlerini aktarıyorum: "Korint Yunanlar için neyse Panama kanalı da bizim için aynı şeyi ifade etseydi ne kadar güzel olurdu. Umut ediyorum ki, bir gün Krallıklar Cumhuriyeti?nin temsilcilerinden oluşan soylu bir kongremiz olacak. Orada dünyanın diğer dörtte üçlük bölümüne ait olan uluslar arasındaki savaşın ve barışın yüksek çıkarlarını ele alabileceğiz ve tartışabileceğiz." Bu tür birleşik bir yapı kurulabilir; bu mutlu bir rönesansa da dönüşebilir. Uluslararası terörizmle baş etmenin etkili yollarını bulmak kesinlikle acil bir şey; ama bu tehlike 11 Eylül sonrası doktrini gibi haksız ve şiddetli bir askeri düşmanlığın salıverilmesine bir bahane oluşturmamalı. Ancak yakın ve gerçek işbirliği ve bazı Kuzey ülkeleri tarafından terörizm konusunda kullanılan çifte söylemin sona erdirilmesi bu korkunç felakete bir nokta koyacaktır. Bay Başkan, Bolivarcı Devrimin sadece ilk yedi yılında, Venezüella halkı önemli toplumsal ve ekonomik fetihlerde bulunabiliyor. 1.406.000 Venezüellalı bir buçuk yılda okuma-yazma öğrendi ve bizim nüfusumuz sadece 25 milyon. Birkaç hafta içinde, ülkemiz okur-yazarlık sorunu olmayan bir ülke olduğunu ilan edebilecek. Daha önce yoksulluktan ötürü eğitim sisteminden dışlanmış olan üç milyon Venezüellalı ilk, orta ve üniversite eğitime dahil oldu. 17 milyon Venezüellalı - bu nüfusun neredeyse yüzde 70?i oluyor - tarihte ilk defa, ilaçlarla birlikte ücretsiz sağlık hizmeti alıyor. Ve birkaç yıl içerisinde, tüm Venezüellalılar mükemmel sağlık hizmetlerine erişebilecek. 1,7 milyon ton yiyecek makul fiyatlarla 12 milyon kişiye, yani neredeyse nüfusun yarısına dağıtıldı. Bunlardan 1 milyonu bu yiyecekleri geçici olarak bedavaya alabiliyor. Bu önlemler, en çok ihtiyaç içinde olanlar için yüksek düzeyde bir besin güvenliği oluşturmuş durumda. Bay Başkan, işsizlik oranı yüzde 9?lara düşürülerek 700.000 iş yaratıldı. Tüm bunlar iç ve dış saldırıların ortasında gerçekleşti. Bu saldırılara, Washington tarafından desteklenen bir askeri darbe ve yine Washington tarafından desteklenen petrol grevi de dahildir. Tüm bu komplolara, medyada yer alan yalanlara ve İmparatorluk ve onun müttefiklerinin tehditlerine rağmen gerçekleşti bunlar. Bu tehditlere suikast planını devreye sokmak da dahildi. Bir insanın bir Devlet Başkanının katledilmesini talep etme lüksüne sahip olduğu tek ülke Birleşik Devletler?dir. Bu daha yeni oldu: Beyaz Saray?ın çok yakın bir dostu Muhterem Peder Pat Robertson benim katledilmemi istedi ve ardından elini kollunu sallayarak serbestçe dolaşabildi. Bu uluslararası bir suçtur, uluslararası terörizmdir. Venezüella için, Latin Amerika'nın bütünleşmesi ve dünya için mücadele edeceğiz. Burada, bu salonda barış ve adalete susamış olan ve bir tür olarak hayatta kalmak isteyen insanoğluna duyduğumuz inancı yeniden belirtiyoruz. Ülkemizin babası ve devrimci rehberimiz Simón Bolivar, Amerika özgür olana kadar silahını bırakmamaya ve ruhunu dinlendirmemeye yemin etti. Biz de insanlığın kurtuluşunu sağlayana kadar silahlarımızı bırakmayacağız ve ruhlarımızı dinlendirmeyeceğiz. |
||
|
||
| Latin Amerika: Sevinç Fırtınalarının Gölgede Bıraktıkları İlkay Meriç Daha önce çeşitli yazılarımızda da ele aldığımız gibi Latin Amerika kıtasında son birkaç yıldır zaman zaman devrimci durumlara varan bir hareketlilik yaşanıyor. 80’li yılların başından bu yana dünya ölçeğinde yaşanan azgın kapitalist saldırı dalgasının işçi ve emekçi kitlelerde yarattığı derin yenilgi psikolojisine ek olarak örgütsüzlüğün getirdiği çaresizlik hissi ve atalet, 2000’li yılların başından bu yana kıta ülkelerinin önemli bir bölümünde artan ölçüde kırılmaya başlamış bulunuyor. Bilindiği üzere dünyanın her yerinde olduğu gibi Latin Amerika’da da emekçi kitleler, yıllarca sağcı ya da onlardan hiçbir farkı olmayan sosyal-demokrat partiler aracılığıyla uygulatılan en acımasız kapitalist politikalarla sefalete itildiler. İşçi ve emekçi kitleler açısından koyu bir sefaletle karakterize olan bu tabloyu tamamlayan diğer bir unsur ise burjuva siyaset arenasındaki çürümüşlük ve yolsuzluklardı. Bu manzara, zamanla yığınlar arasında muazzam bir hoşnutsuzluğu ve ardından bunun öfkeli bir tepkiye dönüşmesini beraberinde getirdi. Ekvador, Arjantin, Bolivya gibi ülkelerde bu öfke seli, işçi sınıfının damgasını bastığı ayaklanmalar sonucu mevcut burjuva hükümetlerin alaşağı edilmesinde somutlandı. Fakat güçlü bir proleter devrimci önderliğin bulunmaması, işçi sınıfının bu burjuva hükümetleri yenileriyle değiştirmekten öteye gidememesine ve böylece ortaya çıkan devrimci durumların bir bir pörsümesine yol açtı. Bu üç ülkede de kitle hareketi popülist ya da ulusal kalkınmacı burjuva sol önderlikler tarafından teslim alınarak sönümlendirildi. Diğer ülkelerde ise genel bir kitle yükselişi olmakla birlikte, tırmanan öfke sadece parlamenter düzlemde yansımasını buldu ve sonuç olarak pek çok Latin Amerika ülkesinde, aralarında çeşitli ton farklılıkları olsa da (ulusal kalkınmacı, reformist ya da popülist) burjuva sol önderlikler iktidara taşındı. Böylece, ortaya çıkan devrimci durumlar ya da yükselen kitle hareketi, bu burjuva önderlikler eliyle düzen içine kanalize edilerek sönümlendirildi. Buna rağmen Latin Amerika durulmuş değil ve en ufak bir kıvılcım kitleleri ayağa kaldırmaya yetebiliyor. Bu ayağa kalkış, bazen eylem biçimleriyle ve yaratılan öz-örgütlülüklerle vs. doğrudan işçi sınıfının damgasını taşıyor (örneğin son olarak Oaxaca’da geniş ölçekli bir isyana dönüşen öğretmen grevinde olduğu gibi). Bazense seçimlere endeksli bir genel kitle hareketliliğiyle sınırlanıyor (yine Meksika’da geçtiğimiz Temmuzda gerçekleşen şaibeli seçimler dolayısıyla aylarca devam eden yığınsal protesto eylemleri gibi). Ama ne olursa olsun şurası çok açık ki, Latin Amerika muazzam bir devrimci dinamizme sahip işçi-emekçi sınıflarıyla ve ABD’nin hemen yanı başında bulunan dev bir kıta olma niteliğiyle dünya devrimi açısından çok önemli bir konuma sahip. Dünya kapitalist sisteminin önemli zayıf halkalarından biri olma özelliği taşıyan bu kıtada ortaya çıkacak devrimci durumların sürekli olarak heba edilmesi, sadece kıta açısından değil tüm dünya devrim sürecinin sekteye uğratılması açısından da ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Latin Amerika’daki gelişmelerin Marksist bir gözle değerlendirilmesi ve devrimci Marksist temellere dayanarak inşa edilecek proleter devrimci bir örgütlülüğün bilinçli müdahalesiyle işçi sınıfının burjuva önderliklerin çekim alanından kurtarılması, gerek kıta proletaryası gerekse dünya devrimi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Fakat bu yakıcı zorunluluğa rağmen, sosyalist hareketin ezici çoğunluğunu oluşturan kesimlerin kıta ölçeğinde de dünya genelinde de bu bakış açısından yoksun olduğunu görüyoruz. Sahte devrimci söylemle maskelenmiş bir popülizmin tuzağına kapılıp burjuva önderliklerin kuyruğundan sürüklenen sosyalist gruplar, emekçi kitlelerde de bu önderlikler hakkında ölümcül yanılsamalar doğuruyorlar. Bunun en abartılı örneğini Chavez konusunda yaşıyoruz. Ama o tek örnek değil. Latin Amerika ülkelerinde yaşanan olağan seçimler sonucu koltuğa oturan her solcu başkan, sosyalist solun aklını başından almaya yetiyor. “Sosyalizm” çığlıklarının eşlik ettiği sevinç fırtınaları belki kitleleri kısa süreliğine coşturuyor, ama burjuva sol önderlikler lehine yaratılan bu fırtına, devrimci durumları, yani potansiyel devrimleri de kum tepeleri altına gömüyor. Venezuela sosyalizme mi gidiyor? Son iki ay içerisinde gerçekleşen seçimler sonucunda Brezilya’da Lula’nın ve Venezuela’da Chavez’in devlet başkanlığının bir dönem daha uzaması, Ekvador’da solcu aday Correa’nın başkanlık koltuğuna oturması, Nikaragua’da ise Sandinist Daniel Ortega’nın 16 yıl aradan sonra tekrar devlet başkanlığına getirilmesi, Latin Amerika’nın yoksul emekçi kitleleri tarafından coşkuyla karşılandı. Ne var ki bu coşku dalgasına kapılıp kendini kaybedenler, gerçek bir devrimci önderlikten yoksun olup milliyetçi-popülist liderlerin peşine takılan kitlelerle sınırlı değildi. Devrimci-demokratından reformistine, Marksist geçinenine varıncaya dek dünya sosyalist solunun ezici bir çoğunluğu da bilinç bulanıklığı içinde bu sevinç fırtınasının girdabına kapılmış durumda. Uzun süreden beridir Chavez’in reformlarını devrim olarak lanse edenler, onun oyların %63’ünü alarak başkanlık koltuğunda altı yıl daha kalmayı garantilemesini Venezuela’nın sosyalizme attığı büyük bir adım ve büyük bir zafer olarak alkışlamakta, bununla da yetinmeyip tüm Latin Amerika’nın sosyalizm rotasına girdiğinden dem vurmaktalar. Oysa gerçeklik ne yazık ki bundan oldukça uzaktır ve çeşitli renklerden burjuva sol önderliklerin etki alanları genişledikçe kitle hareketinin sosyalist devrimden sapma açısı her an biraz daha büyümektedir. Aslına bakılırsa Chavez’in kurmayları arasından yükseldiği söylenen “dünya tarihinin ilk sanal devrimini yapıyoruz” şeklindeki ironik sözler “Bolivarcı devrim”i çok da güzel betimliyor. Ama sosyalist sol bu “sanal devrim” oyuncağını pek sevdi ve onu elinden bırakmak istemiyor: “Devrimci Venezuela, sosyalist Küba’yla kol kola temsil ettiği anti-emperyalist, halkçı direncin adını sosyalist devrim olarak koymakta giderek daha cesur davranıyor. (…) Bizim halkımızın da paylaştığı dünya çapındaki bir yargıya göre bu düzeni değiştirmek, emperyalistlerle boy ölçüşmek, haksızlıklara son vermek hayaldir! Venezuela devrimi sosyalizm yönünde yol aldıkça, uzak yakın bütün ülkelerde yurtseverlerin, komünistlerin, ilericilerin bu boyun eğmişlik psikolojisini alt etmek için, ellerini güçlendirmektedir. Venezuela devrimini selamlamak, kendi devrimimizi hazırlamaktır.” (Komünist, 8 Aralık 2006) Sola egemen olan kanı budur. Bizlerse Latin Amerika’daki yükselişin işçi ve emekçi kitlelerin ruh hallerinde yarattığı olumlu değişimin devrimci bir rotaya sokulmasının yolunun, Chavez gibilerin kuyruğuna takılmaktan geçemeyeceğini söylüyoruz. Chavez gibi ulusal kalkınmacı caudilloların reformlarını “devrim”, seçim başarılarını “sosyalizm yolunda atılmış büyük bir adım” olarak alkışlamak, “kendi devrimimizi hazırlamak” bir yana, onun altını oymaktadır: “Bazı sosyalist çevreler Latin Amerika’daki süreçler üzerine bu değerlendirmelerimizi fazlasıyla aykırı bulabilirler. Hatta bazı siyasi kesimlerden, bizim gibi düşünenlere sekterlik veya aşırı-solculuk suçlamasının yöneltilmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. Zira siyasal tutumlar arasındaki ayrımların keskinleşip netleşmesi, devrimci çalkantıların insanları sürüklediği yol ayrımlarında belli olur. İşçi devrimi açısından neyin ilerletici neyin geriletici olduğu da, nerede durduğunuza ve nereden baktığınıza bağlıdır. Unutmayalım ki burjuva sosyalizminin “devrim” dediği, devrimci proletarya açısından çoğunlukla reform niteliğindedir. Devrimci Marksizmin devrimin durdurulması olarak nitelediği taktikler, küçük-burjuva devrimciliğine devrimin şahikası olarak görünebilir. Oysa kapitalizmin tarihi içinde yaşanan sayısız örnekle kanıtlanan ve bugün de kimi Latin Amerika ülkelerindeki gelişmelerle bir kez daha gözler önüne serilen bir gerçek var. Emekçi kitleleri sol görünümlü Başkanların (ya da despotik yönetimlere kapıyı açan Başkanlık Sisteminin) etrafında kenetlemek amacıyla girişilen reformlar, çeşitli ihtiyaçlar içinde kıvranan yoksul kitlelere kısa vadede bir kurtuluş gibi görünse de, neticede kazanan kapitalist düzen olmaktadır.” (Elif Çağlı, Tehlikenin Ortasında, MT, Haziran 2006) Hugo Chavez, yoksul kitlelerin dertlerine derman olma vaadiyle ortaya çıkıp başkanlık koltuğuna oturalı tam sekiz yıl oluyor. Son dönemlerde sosyalizm lafını diline pelesenk eden Chavez, seçimlerin ardından yaptığı konuşmada “bana oy verenler, bana değil, sosyalist bir projeye, kökten farklı bir Venezuela’nın inşası projesine oy verdiler” derken aslında son derece haklıydı. Evet, işçi ve emekçi kitleler bu anlamda “sosyalizme” oy verdiler ve onlar için sosyalizm eşitlik demek, adalet demek, yoksulluğun ortadan kalkması demek, ücretsiz ve kaliteli eğitim ve sağlık hizmetleri demek, barınacak ucuz ve sağlıklı konutlar demek, herkese iş demek, aş demek. Peki adına yeni yeni “sosyalizm” dese de Chavez sekiz yıldır zaten bu talepleri karşılama vaadiyle o koltukta oturmuyor muydu? Kitlelerden bunun için oy istememiş miydi? Öyleydi. Ne var ki, bunları gerçekleştirmek için bir altı yıl daha isteyen Chavez’in Venezuela’sında ne yoksulluk azaldı, ne milyonlarca insanın sefalet içinde yaşadığı gecekondu mahalleleri (barriolar) boşaldı, ne işsizlik ortadan kalktı, ne aşsızlık. Eşitliği hepten bir tarafa bıraktık. “Sosyalizme yürüyen” Venezuela’da bugün halen nüfusun %25’i günde 1 dolardan daha az bir parayla yaşam savaşı veriyor. En zengin %10’luk kesim ulusal gelirin %50’sini alırken, en yoksul %10 yalnızca %2 ile yetinmek zorunda kalıyor. Bir yanda sefalet içindeki gecekondu mahalleleri genişlerken diğer yanda lüks konut inşaatında patlamalar yaşandığı söyleniyor. Son yıllarda fırlayan petrol fiyatları yüzünden katlanarak artan petrol gelirinin birilerini abat ettiği, zenginlerin daha zengin hale geldiği, bankaların hiç bu kadar kâr etmediklerini söyledikleri Venezuela’da “Bolivarcı” bürokrasinin içinden yeni multi-milyoner burjuvalar yükselirken, yoksullukla lüks tüketim patlaması yan yana yaşanıyor. Pahalı içkilerde ithalat rekorları kırıldığı ifade edilirken, benzer bir patlama lüks araba ithalatında da yaşanıyor (meselâ her biri 150 bin dolardan başlayan Hummer ciplerde). Dev ABD tekellerinden Ford ve General Motors, ABD emperyalizmini şeytan ilan eden Chavez’in ülkesinde bu yıl 300 bin araç satmayı planladıklarını açıklıyorlar. Herhalde bu araçları, lüks içkileri, lüks konutları, 150 bin dolarlık cipleri “barrio”lardaki yoksullar almıyorlar! Bu arada parlamento içi ve dışı tüm sol parti ve örgütleri içine alacak “tek bir devrimci parti”nin oluşturulması talimatını çoktan vermiş olan Chavez, seçim başarısının kutlama töreninde yaptığı konuşmada, onu destekleyen tüm partilerin kendilerini feshederek yeni kurulacak olan “Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi”nde birleşmeleri çağrısında bulundu. Gelecek dönemin en temel projesinin “sosyalizmi aşağıdan kurmak” olduğunu söyleyen Chavez’in birlik ve sosyalizm söylemi kimilerinin gözünü boyamaya yetebilir. Ancak Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR) önderliğinde yürütülen bu operasyonun amacının tüm devrimci hareketi kendine tâbi kılıp denetim altına almak ve ehlileştirmek olduğu çok açıktır. Devlet partisi olarak inşa edilecek böyle bir partinin devrimcilikle, sosyalistlikle, demokratik işleyişle en ufak bir ilgisinin olamayacağı bellidir. Aynı konuşmada Chavez açıkça, yeni kurulacak partiye katılmayıp bağımsız kalmak isteyen partilerin hükümette yeri olmadığını da belirtiyor. Öyle görünüyor ki, anayasanın bir kişinin üst üste iki dönemden fazla başkan seçilemeyeceğine dair hükmünü kaldırıp ömür boyu başkanlık sisteminin yolunu açmak isteyen Chavez, tek partili, tek şefli bir sisteme doğru ilerlemeyi ve bunu gerekirse sosyalizm olarak yutturmayı düşünüyor. Bir zamanlar SSCB modelindeki despotik-bürokratik diktatörlüklerde de benzer bir işleyiş vardı. Ama temel bir ayrım noktası olarak, oralarda özel mülkiyet ortadan kaldırılmıştı. Oysa Chavez özel mülkiyete dokunmaktan alabildiğine kaçınıyor. Aksine bir yandan “sosyalizm”den dem vuruyor ama bir yandan da burjuvaziye güvence üzerine güvence veriyor. Dolayısıyla onun yolu SSCB ya da Küba tarzı bir devlete değil, devlet kapitalizminin sosyalizm diye yutturulduğu bir zamanların “kapitalist olmayan yol”cu ülkelerine benziyor: Nasır’ın Mısır’ı, Kaddafi’nin Libya’sı, Baas rejimleri gibi. Evet birileri bir yere doğru yürüyor, ama açık ki bu yürüyüş yolu sosyalizmin yolu değil. Aksine işçi ve emekçi kitlelerinin iktidarda olmak bir yana hiçbir söz haklarının olmadığı, burjuvazinin iktidarının hüküm sürmeye devam ettiği ve tek kişi kültüne dayanan bir diktatörlük rejiminin yolu açılıyor Venezuela’da. Meksika’dan dersler Geçtiğimiz sonbaharda dört Latin Amerika ülkesinde (Venezuela, Brezilya, Nikaragua ve Ekvador) seçimlere endekslenmiş bir canlanma yaşanırken ve bu canlanma seçimlerin sona ermesiyle birlikte sönümlenirken, başka bir Latin Amerika ülkesi de bir yanıyla benzer, bir yanıyla ise tümüyle farklı temelde gelişen bir hareketliliğe sahne oluyordu: Meksika. 2 Temmuzda gerçekleştirilen ve solcu aday Obrador’un kıl payı farkla başkanlığı kaybetmesiyle nihayet bulan seçimin sonuçlarına itiraz eden milyonlarca Meksikalı, sayımın yinelenmesi ve Obrador’un muzaffer ilan edilmesi talebiyle aylarca protesto gösterilerinde bulundu. Seçimleri önceleyen süreçte ABD destekli Fox hükümeti tarafından Obrador’un adaylığının engellenmeye çalışılması, kapitalist saldırılar nedeniyle sağcı hükümete ateş püsküren işçi ve emekçi kitlelerde zaten büyük bir öfke yaratmıştı. Seçimlere hile karıştırıldığının açığa çıkması bu öfkeyi doruğa tırmandırdı ve ta ki resmen onaylanmış yeni başkan Calderon 1 Aralıkta başkanlığı resmen devralıncaya dek protestoların ardı arkası kesilmedi. Başkent Mexico City’nin merkezinde, yaklaşık iki ay boyunca kentin en işlek caddelerini işgal eden bir çadır kent kurulurken yüz binlerce insanın katıldığı mitingler düzenlendi. 16 Eylülde ülkenin dört bir yanından gelen 1 milyondan fazla delegenin de aralarında bulunduğu 1,5 milyon kişilik dev mitingde, Ulusal Demokratik Kongre (UDK) adı altında yeni bir meclis ilan edildi. Hükümetin tüm engelleme girişimlerine rağmen gerçekleştirilen bu toplantıda Obrador başkanlığında “yasal bir hükümet” seçilmesi kararlaştırılmıştı. Buna göre, ilan edilen “hükümet” Meksika Devriminin yıldönümü olan 20 Kasımda faaliyete başlayacak ve 1 Aralıkta gerçekleştirilecek büyük bir mitingle Calderon’un başkanlığı devralması engellenecekti. Kararlaştırılan şeyler arasında, enerji (petrol ve elektrik) alanındaki özelleştirmelere karşı ve bedava devlet eğitimi için eylem günleri saptayan bir “direniş planı” da yer alıyordu. Bir araya gelerek güçlerinin farkına varmakta olan milyonlarca işçi ve emekçi giderek daha radikal talepler öne sürmeye başlıyorlardı ve bu durum burjuvazinin yüreğini ağzına getirmeye yetmişti. Evet hareket iki düzen adamının kapışmasına taraf olunması temelinde başlamıştı, ama burjuvazi devrimlerin en sıradan nedenlerle patlak verebileceğini de gayet iyi biliyordu. Kendilerinden biri olan Obrador’un son tahlilde hareketi düzen sınırları içinde tutmak için elinden geleni yapacağına güvenleri tam olmasına rağmen, bu boyuta ulaşmış bir kitle hareketinin Obrador’un denetiminden çıkmamasının hiçbir garantisi yoktu. Üstelik bu hareketin öncesinde ve birkaç adım önünde, 4 milyon nüfuslu Oaxaca eyaletinde öğretmen grevi olarak patlak veren ve kısa sürede son derece radikalleşip yayılmaya başlayan bir sınıf hareketi yükselmişken! Aslına bakılacak olursa Meksika’da gelişen hareketliliğin en önemli boyutunu Oaxaca’da yaşanan gelişmeler oluşturuyordu. Daha iyi ücret ve iş koşullarının düzeltilmesi talebiyle ilkbahar sonunda greve çıkan öğretmenler, Oaxaca çapındaki bütün okulların kapılarına kilit vurdular ve sokakları işgal ettiler. 14 Haziranda devlet güçlerinin vahşi saldırısının ardından salt bir öğretmen grevi olmaktan çıkan ve işçi sınıfının tüm kesimlerine yayılan bu hareketin talepleri de öğretmenlerin başlangıçtaki ekonomik taleplerinin çok ötesine geçti. Kitle hareketi, oluşturulan Oaxaca Halk Meclisi (APPO) aracılığıyla örgütlü bir güce dönüşürken, APPO’nun etkinliği Oaxaca eyaletinin merkezinden çevre yerleşim yerlerine doğru hızla yayılmıştı. Kamusal işleri örgütlemeye başlayan, ulaşımın sorumluluğunu üzerine alan, kenti barikatlarla çeviren, kurulan milis gücüyle güvenliği sağlayan APPO aracılığıyla işçiler aslında bir ikili iktidar durumu yaratmışlardı. APPO, sendikaların, mahalle örgütlerinin, çeşitli köylü örgütlerinin, ev kadınlarının, öğrencilerin vs. temsil edildiği bir meclisti. Kendini Oaxaca’daki “en yüce otorite” olarak ilan eden bu meclis, işçi ve emekçilerin seçtikleri ve her an geri çağırabilme hakkına sahip oldukları delegelerden oluşuyordu. Özcesi, sovyetik temellere dayanan bir yapı inşa edilmişti. Elbette bunlar olurken burjuvazi de boş durmadı. Uyuşturucu kaçakçılarıyla içli dışlı olmakla ve kendine bağlı militer ve para-militer güçler aracılığıyla uygulattığı her türlü adam kaçırma, infaz ve işkence faaliyetleriyle ünlü Oaxaca valisi Ulises Ruiz, APPO’da cisimleşen işçi hareketini dağıtmak üzere çok geçmeden harekete geçti. Oaxaca’nın merkezinde direnişçi işçiler tarafından oluşturulan büyük çadır kentin üzerine helikopterlerle gaz bombaları atılırken, 29 Ekimde kent polis güçleri tarafından işgal edildi ve barikatlar yıkıldı. Bu arada polis kurşunuyla ölenlerin, yaralananların yanı sıra devlet güçlerince kaçırılıp kaybedilen insanların sayısı da hızla artıyordu. Oaxaca’da tümüyle ekonomik taleplerle ve öğretmenlerle sınırlı olarak başlayan bir hareket kısa süre içinde hızla politikleşmiş ve ulusal ölçeğe yayılamamış da olsa devrimci bir durum doğurmuştu. Ne var ki, tarihteki sayısız örneğin de gösterdiği gibi, bu boyuta ulaşan kitle hareketlerinin, önderliğin doğru taktikleriyle ileriye sıçratılamadıklarında militanlık düzeylerini ve kararlılıklarını aylarca koruyabilmeleri olanaksızdır. Bu takdirde kitleler içinde bıkkınlığın ve umutsuzluğun baş göstermesi de kaçınılmazdır. Oaxaca’da da yaşanan bu oldu. Ekim sonundan itibaren önce öğretmen sendikasının liderliği içinde öğretmenlerin okullara dönmesi yönünde bir tartışma yaşandı. Çok geçmeden reformist liderlerin bastırmasıyla yapılan oylama sonrasında okullarda eğitim yeniden başladı. Hareketin belkemiğini oluşturan öğretmenlerin bu geri adımı, Ulises Ruiz’i ve federal hükümeti, saldırıları hızlandırmak ve APPO’yu dağıtmak yönünde fazlasıyla cesaretlendirdi. Ardından da beklenen saldırı harekâtı geldi. Saldırıların zamanlaması da iyi yapılmıştı. Ulusal Demokratik Kongre (UDK) tarafından oluşturulan “hükümet”in faaliyete başlayacağı tarih olarak saptanan 20 Kasımda başkentte Oaxacalı işçilerin de katılacağı büyük bir miting gerçekleşecekti. APPO’nun UDK ile kaynaşarak kitle hareketini radikalleştirmesinden korkan egemenler Oaxaca’ya yönelik saldırıları işte bu mitingi önceleyen dönemde yoğunlaştırdılar. O gün çok büyük bir miting gerçekleştirildi, ama APPO artık doğrudan hedef tahtasına konmuştu. Kasım sonuna gelindiğinde Oaxaca’da ölenlerin sayısı 17’ye çıkmış, onlarca insan polis kurşunuyla yaralanmış, onlarcası kaçırılıp kaybedilmiş, yüzlercesi tutuklanmıştı. 1 Aralık, gerek APPO önderliğinde Oaxaca’da, gerekse Obrador önderliğinde Meksika ölçeğinde yürüyen hareket açısından bir dönüm noktası oldu. Calderon’un başkanlığı devralmasını engellemek üzere Oaxaca’dan ve Meksika’nın dört bir yanından yüz binlerce insan başkente akmıştı. Bu aynı zamanda Oaxaca’daki hareketle UDK çevresinde örgütlenen hareketin kaynaşması açısından da yeni bir fırsat oluşturmuştu. Fakat başkanlık koltuğuna oturacak olan Calderon, aldığı polisiye önlemlerle kitleyi Başkanlık Sarayından uzak tutmayı başardı ve görevi sorunsuz bir şekilde devraldı. Kuşkusuz bunda, Obrador’un sükûnet çağrıları ve mitingi barışçıl bir protesto gösterisine dönüştürme yolundaki çabaları çok daha büyük bir rol oynadı. Görevi devralan Calderon’un ilk işi, büyük bir tuzak kurarak, görüşmek üzere Mexico City’ye çağırdığı APPO liderlerini tutuklatmaktı. Devrime yürüdüğü söylenen Meksika’da, sözde “devrimin meclisi” olan UDK buna karşı hiçbir tepki örgütlemedi. Zaten APPO’ya karşı hiçbir zaman sıcak bakmayan ve kendi ekseninde örgütlenen hareketi sürekli olarak Oaxacalılardan uzak tutmaya çalışan Obrador’dan böyle bir tepkinin örgütlenmesini beklemek saflık olurdu. Obrador daha başından beri kitle hareketinin “yoldan çıkmamasını” sağlamak ve onu denetim altında tutmak için elinden geleni yapmıştı. Çatlak sesler halinde de olsa dile getirilen “kitlesel ve süresiz genel grev” çağrılarının yanıt bulduğu takdirde devrimci bir kalkışmanın yolunu açabileceğini bildiğinden, böyle bir talebi asla sahiplenmediği gibi yığınlar tarafından sahiplenilmesini de engellemişti. 1 Aralık yaklaştıkça Obrador’un “devrim” çığırtkanlığı, yerini barışçıl mücadele söylemine bıraktı. Daha önce, “iktidar bu yasal hükümete geçmezse devrim olur” diyecek kadar radikal pozlar kesen Obrador, 1 Aralıktan sonra “biz gölge kabine olarak Calderon hükümetinin attığı her adımı izleyeceğiz ve keskin bir muhalefet yürüteceğiz” demeye başlamıştı. Dolayısıyla UDK hareketi 1 Aralıktan sonra Obrador eliyle sönümlendirildi. Ama APPO için aynı şey henüz geçerli değil. Calderon başkanlığında yürütülen tutuklama dalgasının ardından APPO liderliğinin yeraltına çekilmek zorunda kalmasına ve sınır tanımaz saldırılara rağmen, uluslararası eylem günü olarak ilan edilen 10 Aralıkta 385 bin Oaxacalı sokakları doldurarak APPO’nun taleplerini haykırdılar: tutuklananların serbest bırakılması, kaybedilen insanların geri getirilmesi, federal polisin Oaxaca’dan çekilmesi ve Oaxaca valisi Ulises Ruiz’in istifa etmesi. Ne var ki gelinen nokta aynı zamanda Oaxaca için keskin bir yol ayrımına da işaret ediyor: ya bu saldırı dalgası ve APPO’nun yeraltına çekilmesi hareketi daha da radikalleştirecek ya da yılgınlık ve teslimiyet ağır basacak ve hareket sönümlenecek. Meksika’da son yedi aydır yaşananlar ve bunlar karşısında sosyalist solun takındığı tutumlar pek çok önemli ders içeriyor. Şurası çok açık ki, Marksistler için ilerici nitelikler taşıyan her kitle hareketi, devrimci potansiyelin göstergesi olarak ve potansiyel bir devrimci durum olarak büyük önem taşır. Ne var ki Marksistler, tümüyle burjuva önderliklerin kuyruğuna takılmış bir kitle hareketi karşısında devrim çığlıkları atmadıkları gibi, kitleyi bu önderliklere daha da kenetleyecek bir tutumu asla takınmazlar. Komünistler sistemi bir bütün olarak teşhir ederek, ayağa kalkan kitleleri proleter devrim hedefine çekmeye uğraşırlar. Onlara, işçileri ve yoksul emekçileri işsizliğe sürükleyenin, yaşam koşullarını her geçen gün daha da kötüleştirenlerin Fox’un, Calderon’un vs. izledikleri şu ya da bu politikalar değil kapitalizmin kendisi olduğunu göstermeye çalışırlar. Tabandan oluşan öz-örgütlülükleri geliştirmeye, bunları iktidar organına dönüştürmeye ve işçi sınıfının bu organlar aracılığıyla iktidarı ele geçirmesine çabalarlar. Meksika açısından vurgulanması gereken diğer bir önemli husus ise Obrador liderliğinde yürüyen kitle hareketiyle Oaxaca’daki işçi sınıfı temelli hareket arasındaki ayrım çizgilerinin ve bu hareketlerin önem sıralamasında tutması gereken yerin netleştirilmesi zorunluluğudur. Marksistler açısından şurası tartışma götürmez ki, çok daha dar sınırlarda kalmasına rağmen Oaxaca’daki hareket, milyonları peşine takan Obrador yanlısı hareketten çok daha değerli ve önemlidir. Bu hareket işçi sınıfına her şeyden önce APPO gibi sovyetik oluşumların geliştiği, burjuvazinin tüm kanlı saldırılarına rağmen işçi sınıfının uzun süre direndiği ve hatta daha da radikalleştiği bir devrimci durum deneyimi yaşatmıştır. Açıktır ki, Obrador’a endekslenmiş olan hareketin işçi ve emekçi kitlelerin hafızasında bırakacağı izle, APPO deneyiminin Oaxacalı işçilerin hafızasında bırakacağı iz arasında dağlar kadar fark olacaktır. Bugün bu hareket yenilse dahi, ileride tekrar ayağa kalktıklarında Oaxaca’daki işçiler bir zamanlar eksik bıraktıkları noktaları da hatırlayacak ve gerek deneyim gerekse örgütlülük açısından bugüne nazaran bir adım ileride başlayacaklar mücadeleye. Yine her iki hareketi de kesen bir diğer önemli ders, tüm dünya işçi sınıfı açısından en yakıcı olanıdır: devrimci önderlik sorunu. Çağımızın en temel sorunu, doğan devrimci durumların devrime ilerleyebilmesinin bu kilit koşulunun eksikliği sorunudur. Kitle hareketlerindeki yükselişin işçilere, emekçilere ve her şeyden de önemlisi devrimcilere kazandırdığı deneyim bir yana, şurası çok açıktır ki enternasyonal ölçekte çözülmesi gereken bu sorun devam ettikçe, daha pek çok Oaxaca, hatta çok daha geniş ölçeklerde yaşanacak ama bu devrimci durumlar proleter devrimle taçlanamayacak. Latin Amerika’da yaşananlar bu gerçeği her geçen gün bir kez daha doğruluyor. kaynak; http://www.marksisttutum.org/latinamerikasevinc.htm |
||
|
||
| bence venezüelle sosyalizme değil ama daha iyi bir yere gidiyor. | ||
|
||
| 1992 yılında yarbay iken yolsuzlukları ayyuka çıkmış bulunan devlet başkanı Carlos Andrés Pérez'e karşı darbe girişiminde bulunmuş fakat becerememiştir. 1994 yılında halkın desteğiyle affedilmiş, 1998 yılındaki seçimlerde %56 oy oranıyla devlet başkanlığına ilk kez seçilmiştir. 1998'de seçilen Chávez, yönetimde kalıp kalmaması için 16 Ağustos 2004'de yapılan halk oylamasında, oyların %94'ünü alarak seçimi kazanmıştır. Uygulamaya koyduğu radikal siyasal dönüşümleriyle neo-liberalizme karşı somut bir alternatif oluşturan Chávez, altı yıllık iktidarında girdiği her seçimde oylarını sürekli arttırmaktadır. Ülkesinin başındaki yoksulluk, açlık, cehalet, barınma, çalışma ve kadın hakları gibi sorunların çözümünün kapitalist sistem içinde kalınarak sağlanamayacağını iddia etmekte ve devrimden söz etmektedir. Venezüella'da çok daha adil, barışçı, eşit ve özgür bir dünyanın ancak sosyalizme açılarak gerçekleştirilebileceği görüşünü savunmaktadır. Washington yönetiminin düşman olarak gördüğü Küba gibi ülkelerle sıkı bağlar kurmuş ve ABD karşıtlığını her fırsatta dile getirmiştir. Ayrıca ABD'nin yaptığı darbeyle baştan indirilmiş ancak 2 gün (48 saat içinde) sonra tekrar iktidara gelerek ABD'ye karşı gelmeyi başarmıştır. Bu özelliğiyle ABD'ye başkaldırıda bulunabilen nadir devlet başkanları arasına girmiştir. Bunun bir diğer örneği de Fidel Castro'dur. Dünyanın beşinci petrol üreticisi Venezuela, 1,5 milyon varili ABD'ye olmak üzere günde yaklaşık 3,2 milyon varil petrol ihraç ediyor. Kuzey Kore, İran, Küba, Belarus vs ülkelerle iyi ilişkiler içindedir. Dünyanın karizmatik liderlerinden biridir. Amerikan başkanı Bush'a eşek demişliği vardır. Aynen şöyledir -Bay Bush siz bir eşeksiniz bir de kötü İngilizcemle söyleyeyim. Mr. Bush You are a donkey hatta Amerikan aleyhtarlığını 2006 yılının ağustos ayında yaptığı İran gezisi ile göstermiştir. Son olarak da BM konuşmasında "Şeytan dün buradaydı" sözleri ile Bush'u bir şeytan olarak tanımlamış ve dünya çapında büyük ilgi toplayan bir konuşmaya imza atmıştır. Ülkesinde anti emperyalist bir politika izlemektedir. 4 Aralık 2006 tarihinde Venezuela'da yapılan devlet başkanlığı seçimini kazanarak 2012'ye kadar devlet başkanı olmaya hak kazanmıştır. |
||
|
||
| ÇAVEZ,CIA YA RAĞMEN EMPERYALİZME RAĞMEN HALKIN OYU İLE SEÇİLMİŞ,DÜRÜST,İDEALİST,CESUR BİR İNSANDIR. SOSYALİST BİR İDARENİN NASIL OLABİLECEĞİ KONUSUNDA ÇOK İYİ BİR ÖRNEKTİR. ONU SEVİYORUM. |
||
|
||
| ALBA toplantısında konuşan Hugo Chavez, birliğin askeri işbirliğini gündeme alması gerektiğini söyledi. Üye ülkelere “savunma paktı” kurma çağrısında bulunan Chavez, “ABD terörizmi ve saldırganlığı daha yakın bir askeri işbirliği gerektiriyor” dedi. DIŞ HABERLER Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Venezuela, Küba, Nikaragua ve Bolivya'nın bir savunma paktı kurması gerektiği açıklamasında bulundu. Chavez, önceki gün Birinci ALBA (Amerika İçin Bolivarcı Alternatif) Bakanlar Konseyi Toplantısı'nın kapanışında yaptığı konuşmasında siyasi, toplumsal ve ekonomik bir birlik olarak kurgulanan ALBA'yı (Amerika İçin Bolivarcı Alternatif) oluşturan ülkelerin askeri bir işbirliğine de gitmeleri gerektiğini vurguladı. "Görünen o ki ortak bir savunma stratejisi oluşturmamızın zamanı geldi" ifadesini kullanan Chavez ortak askeri yardım projelerinin yanısıra istihbarat ve karşı isthbarat çalışmalarında da ortaklaşmaya gidilmesi gerektiğini dile getirdi. Böyle bir işbirliğinin kaçınılmaz hale geldiğini ifade eden Chavez, "Kendimizi savunmak için halkımızı hazırlamalıyız ki kimse bize yanlış yapamasın" dedi. Bölgedeki bazı ülkelerin Washington merkezli Amerikalararası Savunma Kurulu yoluyla ABD'yle askeri işbirliğine gittiğini dile getiren Chavez, "ABD terörizmi ve saldırganlığı daha yakın bir askeri işbirliği gerektiriyor" şeklinde konuştu. Bolivar Bankası yolda ALBA toplantısında bir araya gelen ülkeler ayrıca ortak projeleri finanse etmek için bir kalkınma bankası oluşturma kararı aldılar. Yapılan anlaşmaya gore sözkonusu bankanın iki ay içerisinde faaliyete başlayacağı belirtiliyor. Turizm, madencilik, çevre, teknoloji ve enerji konularında da çalışmaları değerlendireceklerini söyleyen Chavez, en kısa zamanda daimi bir ALBA sekreteryası oluşturulacağını ifade etti. 'ABD büyük bir yenilgi aldı' RCTV'nin kapatılmasının ardından büyüyen tartışmalara da değinen Chavez, ABD'nin uluslararası kamuoyunu Venezuela'yı kınama konusunda ikna etme çabalarının başarısız olduğunu belirtti. ABD'nin OAS (Amerika Devletleri Örgütü) üyelerini Venezuela'ya karşı harekete geçiremediğini ifade eden Chavez, "Bu, imparatorluk için moral ve siyasi açıdan büyük bir yenilgidir" ifadesini kullandı. Venezuela lideri "OAS ülkeleri ABD'nin oyununu oynamayı reddetti" dedi. OAS toplantısında ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile Venezuela Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro'nun tartışmalarının video kaydını gösteren Chavez, Rice için "Bakan hanım çok üzgündü, yıldırım gibi yerinden kalktı ve salonu terk etti. Bu emperyal yozlaşmanın bir kanıtıdır. Pis işlerini yaptıracak birini bulamayınca, çekip gitmek zorunda kaldı" şeklinde konuştu. RCTV'nin kapatılmasının ardından gerçekleşen öğrenci eylemlerinin arkasında ABD' hükümetinin bulunduğunu belirten Chavez, "ABD temsilcileri ülkemizdeler ve ben onları birer birer avlıyorum" dedi. Litvanya, Estonya, Letonya ve Ukrayna gibi ülkelerde "kadife devrim" girişimlerinde bulunan grupların Venezuela'ya da sızdıklarını söyleyen Chavez, "Bu strateji Venezuela'da başarısızlığa mahkumdur" ifadesini kullandı. Venezuela'da bu ülkelerden farklı olarak toplumsal desteği güçlü olan bir iktidarın ve örgütlü bir halkın bulunduğunu ifade eden Chavez, emperyalizmin hayallerini boşa çıkartacaklarından şüphe duymadıklarını belirtti. |
||
|
||
| chavez doğru yolda. bence küba pratiğinde nçok daha sağlam gidiyor. | ||