SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Myth & Magic

Konu: Truva

Sayfa: [ 1 ]

26.11.2005 21:58:53
TROİA SAVAŞI (Edith Hamilton – mitologya)

Giriş: PARİS’İN YARGISI


Olymposlular, kavga tanrıçası Eris’ten hiç hoşlanmazlar, verdikleri şölenlere onu çağırmazlardı. Buna çok içerlerdi Eris, günün birinde öç alacağına and içmişti.

      O gün geldi çattı sonunda. Kral Peleus ile nereidlerden Thetis evleniyorlardı. Bütün ölümlüler çağrışmıştı düğüne; yalnız Eris, her zaman olduğu gibi yine istenmemişti. Kavga tanrıçası altın bir elma aldı, üstüne, “En güzel kadına” yazarak konuklar arasına attı. Bütün tanrıçalar elmaya sahip çıktılar önce. Sonra adaylar elene elene üçe indi: Aphrodite, Hera, Pallas Athena. Onlar da yargıyı Zeus’un vermesini istediler. Ama Zeus kaçın kurası, yutar mı hiç, “Siz en iyisi İda dağına gidin,” dedi, “orada Paris adlı biri çobanlık eder. Güzellikten onun kadar anlayanı bulamazsınız. Yargıyı o versin.”

      Bir adı da Aleksandros olan Paris, Troia Kralı Priamos’un oğluydu. Babası, İda dağına, çobanlık yapmaya göndermişti onu, çünkü bakıcılar, “Bu çocuk ilerde Troia’nın yıkılmasına sebep olacak,” demişlerdi eskiden. Şimdi Paris, kırlarda sürülerini otlatıyor, Oinone adlı bir nympheyle sevişiyordu.

      Tanrıçalar onu etki altında bırakmak için çeşit çeşit düzenler kurarak İda dağına geldiler. Paris üç güzel ölümsüzü ansızın karşısında görünce öyle şaşırdı, öyle şaşırdı ki...Yargıyı kendisinin vereceğini duyunca şaşkınlığı bir kat daha arttı.

      Hera, “Beni seçersen seni Avrupa’yla Asya’nın tek kralı yaparım” dedi Paris’e.

      Athena, “Beni seç,” dedi, “göreceksin, Troialılar Yunanlıları nasıl ezecek, bütün Yunanistan’ı nasıl yerle bir edecek…”

      Aphrodite’nin “rüşvet”i ise biraz değişikti:

      “Beni seçersen dünyanın en güzel kadınını veririm sana.”

      Paris bu, ne de olsa erkek. Tuttu elmayı Aphrodite’ye uzattı.


TROİA SAVAŞI

      Dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Leda’nın kızları, Kastor ile Polluks’un kardeşleri olan Helena’ydı. Öyle güzel, öyle güzel bir kızdı ki Helena, Yunanistan’ın bütün prensleri, kralları onunla evlenmek istemişlerdi. Helena’nın babalığı Tyndaros, üvey kızını evlendirmeye yanaşmamıştı önce; “Birine versem ötekiler kızıp savaşmaya kalkacak,” diye düşünüyordu. Sonunda bir çare buldu; kızıyla evlenmek isteyen bütün erkeklerden söz aldı. “İçinizden birine vereceğim kızımı,” dedi, “ama önce and için, söz verin. Onun kocasına, yaşadığınız sürece destek olacaksınız, yardım edeceksiniz. Buna and içmezseniz kızımı hiçbirinize vermem.” Herkesten söz aldıktan sonra, Helena’yı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’a verdi, damadını da Sparta’ya kral yaptı.

      Paris ünlü yargısını verdiği sırada Helena, Menelaos’un karısı bulunuyordu. Aşk tanrıçasının ağzından çıkmıştı bir kere, dünyanın en güzel kadını, Paris’in olacaktı. Oinone’yi filan unutarak, çoban prensin elinden tuttu tanrıça, onu Sparta’ya, kralın sarayına götürdü.

      Menelaos güleryüzle karşıladı Paris’i. Onu günlerce ağırladı. Sonunda kendisinin Girit’e gitmesi gerektiğini söyledi, sarayını konuğuna bırakarak Sparta’dan ayrıldı.



Döndüğü zaman Paris’i bulamadı sarayda. O kadarla kalsa yine iyi, Helena da ortalarda yoktu. Paris’le kaçıp gitmişti. Çılgına dönen Menelaos’un aklına, Tyndaros’a verilen söz geldi. Sparta kralı, Yunanistan’ın dört köşesine haber salarak yardım istedi. Her yandan krallar, komutanlar, ordular akın etti Sparta’ya. Yalnız İthaka adasının kralı Odysseus, Troia savaşına katılmanın ne kötülükler doğuracağını bildiği için Menelaos’a yardım etmek istememişti önce. Çıldırmış gibi görünmeye çalıştı. Bir tarlaya tohum yerine tuz ekmeye başladı. Çok geçmedi, kralın “numarası” anlaşıldı. Odysseus da ister istemez askerlerini alıp Sparta’ya geldi.

      Akhilleus’un annesi Thetis, oğlunun Troia’ya giderse sağ dönmeyeceğini biliyordu. Oğlunu Sykros Kralı Lykomedes’in sarayına yolladı. Orada kadın elbiseleri giyip kızların arasında saklandı Akhilleus. Sparta’da bekleşip duran komutanlar, onu bulması için Odysseus’u görevlendirdiler. Odysseus bir eline çeşit çeşit kumaşlar, bir eline de eşsiz silahlar alıp Lykomedes’in sarayına vardı. Saraydaki bütün kadınlar kumaşların başına üşüştüler, yalnız içlerinden birisi silahlarla ilgilendi. Hemen onun bileğine yapıştı Odysseus : “Böyle kaçman erkekliğe yakışmaz, Akhilleus,” dedi. Sonra onu alıp Yunan komutanlarının yanına götürdü.

      Donanma hazırdı artık. Menelaos ile arkadaşları denize açılıp Aulis’e gittiler. Orada yeni yeni komutanlar katıldı kendi birliklerine. Herkes Troia’ya doğru yola çıkmak için sabırsızlanıyordu; ama günlerdir esmekte olan rüzgarlar dinmek bilmiyordu.


İnsanın yüreğini bile kırardı rüzgar,

   Ne gemi bırakırdı, ne kayık.

   Zaman bile zorladı kendini geçerken.

 
   Sonunda, rüzgarların neden dinmedikleri anlaşıldı. Yunanlılardan birisi, tanrıça Artemis’in dişi geyiklerinden birini yavrusuyla birlikte öldürmüştü. Bakıcı Kalkhus, “Tanrıça bir kurban istiyor,” dedi. “Başkomutan Agamemnon’un kızı İphigeneia, Artemis’e kurban edilmedikçe yola çıkamayacaksınız.”

      Bu sözleri duyan herkes üzüldü. Agamemnon’un üzüntüsü ise, dayanılmayacak kadar büyüktü.


                                                          Demek öldüreceğim

                                                          Evimin ışığını.

                                                          Kızının kanıyla demek

                                                          Kararacak bir babanın

                                                          Suçlu parmakları.

      Yine de, pek ince eleyip sık dokumadan, kızını öldürtmeye karar verdi. Onun için Troia’yı yerle bir etmek her şeyden önemliydi. Haber saldı karısına; İphigeneia’yı Akhilleus’la evlendireceğini bildirdi, kızının hemen gönderilmesini istedi. Evlenmek üzere gelen zavallı kızcağızı da Artemis’e kurban etti.[/color]



      Bir süre sonra, Yunan donanması Troia yolundaydı.

Troia’ya vardıkları zaman karaya ilk ayan basan Yunanlı Protesileos oldu. Doğrusu büyük cesaretti bu; çünkü bakıcılar, Troia’ya ilk ayak basanın savaşta herkesten önce öleceğini söylemişlerdi. Sahiden de öyle oldu. Protesileos’un ölümünden sonra Yunanlılar, tanrılara nasıl saygı gösteriyorlarsa, onun anısına da öyle saygı gösterdiler. Tanrılar da iyi davrandı bu cesur askere. Hermes onu ölüler ülkesinden kaldırıp karısı Laodameia’nın yanına götürdü. Protesileos, yeniden Hades’e döneceği zaman Laodameia dayanamadı, kendini öldürerek kocasıyla birlikte gitti.

             Bin kadırgayla gelen Yunan askerleri, Troia’nın işini hemencecik bitirivermek amacıyla var güçleriyle saldırdılar. Ama Troialıların başında Hektor gibi bir kahraman vardı. Kral Priamos ile Hekabe’nin oğullarındandı Hektor. Onunla başa çıksa çıksa ancak  Akhilleus çıkabilirdi.

             Yunan ordusunda herkes, Akhellius’un bu çetin savaşta öleceğini biliyordu. Thetis öyle söylemişti çünkü. Öte yandan Hektor da, “Troia nasıl olsa dayanamayacak Priamos da, Troialılar da yenilecek,” diye düşünüyordu.

             Tam dokuz yıl çarpıştılar. Dokuzuncu yılın sonunda iki taraf da başarı kazanamamış durumdaydı. Bazen Yunanlılar, bazen de Troialılar üstün gelmişti çarpışmalarda. Bu gidişle daha çok savaşacağa benziyorlardı.

             Bir gün Yunanlılar arasında ikilik baş gösterdi. Apollon’un rahiplerinden birinin Khryseis adlı kızı yüzünden Akhilleus ile Agamemnon’un araları açıldı. Yunanlıların kaçırdığı Khryseis, başkomutana verilmişti. Rahip, Agamemnon’a gidip kızını geri istedi; alamayınca bunu Yunanlıların yanına bırakmaması için Apollon’a yakardı.

             Apollon, rahibin sözlerini duyup Yunan ordusuna hastalık taşıyan oklar fırlattı. Askerler arka arkaya hastalanıp ölmeye başladılar.

             Sonunda Akhilleus, bu hastalığa engel olunması gerektiğini düşünerek komutanları topladı. Bakıcı Kalkhaus da katıldı toplantıya, “Khryseis’i babasına vermezseniz bu salgın sürüp gidecek,” dedi.       

             Bütün komutanlar, kızın rahibe geri verilmesini istediler. Agamemnon küplere bindi, bindi ama tek başına kalmıştı. Khryseis’i babasına gönderdi.

             Pek kısa bir zaman sonra başkomutan, giden kızın yerini tutması için Akhilleus’un gözdesi Briseis’i istedi. Akhilleus, Briseis’i verdi, ama, “Bunu Agamemnon’un yanına bırakmayacağım” diye de and içti.

             O gece deniz nymphesi, gümüş ayaklı Thetis, oğlunun çadırına geldi. O da öfkeliydi. “Sen çekil artık,” dedi Akhilleus’a; “artık Yunanlılar arasında yerin yok senin.” Bunları söyledikten sonra da Olympos’a çıkarak, “Troialılara yardım et” diye Zeus’a yalvardı.

             Zeus dünden razıydı buna. Savaşı, öteki tanrılar gibi, o da ilgiyle izliyordu. Ölümsüzler ikiye ayrılmışlardı, gökyüzünde. Bir yanda Aphrodite, öteki yanda Hera ile Athena vardı. Savaş tanrısı Ares, her zaman olduğu gibi Aphrodite’nin, yani Troialıların yanındaydı. Buna karşılık, Poseidon, denizle yakından ilgileri olan Yunanlıları tutuyordu. Apollon, Hektor’u severdi. O da, kardeşi Artemis de Troialılara yardım ediyordu. Zeus da gizliden gizliye destekliyordu Priamos’un adamlarını. Hera’nın hışmından korktuğu için bunu pek belli etmiyor, tarafsız görünmeye çalışıyordu. Yine de Thetis’in yalvarışlarına karşı koyamadı. Açıktan açığa Troialıları tutmaya karar verdi.

             Zeus’un kurduğu plan basitti. Akhilleus olmadan Yunan ordusunun başarı kazanamayacağını biliyordu. Yalancı bir düş yolladı Agamemnon’a. Troialılara saldırırsa savaşın kazanılacağını söyledi. Agamemnon, tanrılar tanrısının kendisine oyun oynadığını nereden bilsin? Ordusunu aldığı gibi Troia’ya saldırdı. Küskün Akhilleus, çadırında onları seyretmekle yetindi.

             O güne kadar yapılmış çarpışmaların en büyüğü oldu bu. Priamos’un askerleriyle Agamemnon’un askerleri kıyasıya dövüştüler. Sonunda alan, Paris ile Menelaos’a kaldı. Helena, kocasıyla sevgilisinin karşı karşıya geldiklerini, birbirlerine mızrak fırlattıklarını gördü Troia surlarından. Paris’in mızrağı Menelaos’a değmedi, ama Yunan komutanının mızrağı Troialı bir delikanlının elbisesini yırttı. Arkasından kılıcını çekti Menelaos, ama daha kınından çıkarırken kılıç kırılıverdi. Yine de aldırmadı Helena’nın kocası, Paris’in üstüne atladığı gibi onu başlığından yakaladı. Çeke çeke kendi askerlerinin yanına götürüyordu ki Aphrodite, Paris’in yardımına yetişti. Başlığı tutan kayışı koparıp bir bulata sardı Paris’i, sonra da kaçırdı.

             Menelaos, öfkeyle her yerde Paris’i aradı, ama boşuna. Troialılar bile yardım etti kendisine. Priamos’un korkak oğlunu bir türlü bulamadılar.

             Bunun üzerine Agamemnon ortaya çıkarak Menelaos’un Paris’i yendiğini, Helena’nın kendilerine verilmesini istedi. Troialılar nerdeyse kabul edeceklerdi bunu; ama işin içine Athena karıştı. Hera da, kendisi de Troia yerle bir edilmeden bu savaşı bitirmemeye kararlıydılar. Athena Lykia’lı bir okçu olan Pandaros’u kandırdı. Pandaros, Troia surlarından attığı bir okla Menelaos’a hafifçe yaraladı. Yara hafifti, ama davranış çirkindi. Yunanlılar yeni baştan Troia’ya saldırmaya başladılar. İçlerinde Akhilleus’tan sonra en büyük kahramanlar, Aias, Hektor’dan hemen sonra anılan Aineias ile Diomedes’in ellerinde az kalsın can veriyordu. Diomedes, kendisini tam öldüreceği sırada annesi ölümsüz Aphrodite yetişti. Oğlunu kucağına aldı. Ama diomedes öyle kuru gürültüye pabuç bırakanlardan değildi. Kılıcıyla öyle bir saldırdı ki tanrıçaya, Aphrodite ne olduğunu şaşırdı. Kılıcın ucu aşk tanrıçasının eline değdi. Aphrodite’nin avucundan kan sızmaya başladı. Kanı görür görmez bir çığlık attı tanrıça, oğlunu filan unutarak ağlaya ağlaya Olympos’a koştu. Orada Zeus alay etti kendisiyle “Senin nene gerek savaş” dedi, “sen işine bak”. Annesi kaçtı ama, Aineias ölmedi. Apollon bir buluta sararak Pergamos’a kaçırdı onu. Troia yakınlarındaki bu kutsal yerde tanrıça Artemis, Aineias’ı iyileştirdi.

             Troialı yiğiti elinden kaçırdığına üzülen Diomedes, Hektor’u gördü. Hemen üstüne saldırdı onun. O sırada savaş tanrısı Ares gelip Hektor’un yanı başında dikiliverdi. Diomedes’in ödü koptu, bağıra bağıra kaçmaya başladı.

             Hera gökyüzünden bunu görüyordu. Hemen Diomedes’in yanına inerek, “Korkma,” dedi ona, “ben yanındayım. Sen istesen Ares’i de öldürürsün”. Yüreklenen Yunan askeri, mızrağını kaptığı gibi Ares’e fırlattı. Athena da silahı tam hedefine ulaştırdı. Öyle bir çığlık attı ki savaş tanrısı, on bin kişi bir araya gelse böyle bağıramazdı. Yunanlıları da, Troialıları da bir titremedir aldı.




             Zeus, duruma el koyma zamanının geldiğine inanmıştı artık. Troia’ya inerek Hektor’la adamlarına cesaret verdi. Tanrılar tanrısının kendilerini tuttuğunu gören Troialılar, Yunanlıların üstüne öyle bir saldırdılar ki, Agamemnon’un askerleri ne olduklarını şaşırdılar. Hektor’un bütün yiğitliği, ustalığı, atikliği üstündeydi. Önüne geleni Hades’e gönderiyordu. Başta  o olmak üzere, Priamos’un adamları Yunanlıları kıyıya kadar sürdüler.

             Akşam olmuştu. Troialılar surların arkasına, Yunanlılar da çadırlarına çekildi. Agamemnon, savaşı bırakarak ülkelerine dönmek gerektiğini söyledi. Komutanların en yaşlısı, en akıllısı Nestor, “Deli misin sen?” diye çıkıştı ona. “Akhilleus aramızda olsaydı durum başka türlü olurdu şimdi. Onu sen gücendirdin. Gönlünü almaya bak…”

             Agamemnon, “Doğru,” dedi, “iyi yapmadım.” Sonra Odysseus ve iki komutanla birlikte Briseis’i Akhilleus’a gönderdi.

             Akhilleus, Odysseus’u çadırının kapısında karşıladı. Çeşit çeşit yemeklerle, içkilerle ağırladı onu. “Hepinizi severim” dedi, “ama bana Mısır’ın bütün hazinelerini bile verseniz bir daha yanınızda savaşmam. Yakında ülkeme dönüyorum. Aklınız varsa, siz de benim gibi yaparsınız.”

             Öteki komutanlar böyle düşünmüyorlardı. Ertesi sabah çarpışmalar yeniden başladı. Troialılar yine ta kıyıya kadar sürdüler Yunanlıları.

             Hera, işlerin kötü gittiğini görüyordu. Buna Zeus’un sebep olduğunu da bilmiyor değildi. Kocasının aklını çelmek için ne yapsın. Giyindi, kuşandı, süslendi, çeşit çeşit kokular sürdü; sonra da tanrılar tanrısının yanına vardı. Zeus karısının güzelliğini görünce Thetis’e verdiği sözü de, Troialıları da unuttu, kendini Hera’nın sıcak kollarına attı.
[/b]






İşte tam o sırada Aias, Hektor’u yere yıktı. Tam öldüreceği sırada, Aineias, kardeşinin yardımına koştu. Onu kaptığı gibi kaçırdı. Yunanlılar, bundan cesaret alarak Troialı askerleri püskürtmeye başladılar. Şehrin surlarına kadar kovaladılar onları. O gün, Troia yağma edilebilirdi. Neyse ki…

             Evet, neyse ki Zeus tatlı aşk uykusundan uyandı. Troialıların çekildiğini Hektor’un da yaralı olduğunu görünce öfkeyle karısına döndü, “Bunlar hep senin oyunların” diye gürledi. “Senin canın temiz bir dayak istiyor anlaşılan!”

             Hera, “Suç bende değil” dedi. “Poseidon yaptı bu işi.”

             Zeus, hemen habercisi Iris’i Poseidon’a yollayıp artık Yunanlılara yardım etmemesini bildirdi. Poseidon, kardeşinin sözünü tuttu. Troialılar yeniden güç kazandılar. Apollon, Hektor’u bir anda iyileştirdi. Yunanlılar çil yavrusu gibi dağıldılar. Çadırlarını korumak için kurdukları duvar yıkılıverdi. Priamos’un askerleri, Yunan gemilerini ateşe vermeye başladılar.

             Bu sırada Akhilleus’un arkadaşı Patroklos, küskün komutanı kandırmaya çalışıyordu. “Soydaşlarını yalnız bırakamazsın artık.” Diyordu. “Bak, gemileri de ateşe vermeye başladı Trialılar.”

             Akhilleus inayçıydı. “Ancak benim gemilerimi ateşe verirlerse savaşırım” dedi.

             Patroklos, bunun üzerine “Öyleyse zırhını ver bana” dedi. “Adamlarını da ver. Senin yerine ben savaşayım. Herkes beni sen sansın. Soydaşlarımız yeniden yüreklensin; Troialılar da korkup kaçsınlar.”

             Akhilleus, arkadaşının dileğini kırmadı. Zırhını ona verdi. Parıldayan zırhın içinde tıpkı Akhilleus gibi görünüyordu Patroklos. Arkadaşının adamları, Myrmidon’ları, yanına alarak, Troialıların üstüne saldırdı. Düşündüğü gibi oldu her şey, Yunanlılar Akhilleus’un savaşa katıldığını sanarak olan güçleriyle düşmanlarının üstüne saldırdılar. Troialılar ise ne yapacaklarını şaşırıp kaçmaya başladılar. Patroklos da tıpkı Akhilleus gibi savaşıyordu üstelik. Önüne geleni yere yıkıyor, öldürüyordu. Ama karşısına Hektor çıktı ansızın. Sonra onun zırhını alarak kendi giydi. Zırhla birlikte Akhilleus’un gücünü de almıştı sanki. Kaçışma sırası Yunanlılara gelmişti.

             Akşam oldu; karanlık bastı ortalığı. Troialılar şehre, Yunanlılar da çadırlarına döndüler. Nestor’un oğlu Antilokhos, acı haberi koşa koşa Akhilleus’a götürdü. Akhilleus öyle üzüldü öyle üzüldü ki, yanındakiler onun kendi canına kıyacağından korktular. Deniz diplerindeki mağaralarda yaşayan Thetis, oğlunun acısını yüreğinde duydu, hemen Akhilleus’un yanına geldi.

             “Patroklos’un öcünü almazsam insan içinde yaşayamam artık” dedi Akhilleus. “Gidip şimdi Hektor’u öldüreceğim.”

             Thetis, “Ama Hektor’u öldürdükten sonra kendin de öleceksin. Bunu biliyor musun?” diye sordu.

             Akhilleus, “Zararı yok” diye cevap verdi. “En yakın arkadaşımı tek başına bıraktım. Önce onun öcünü alayım da, sonra ne olursa olsun. Ölüm bile kabulüm.”

             Thetis, oğluna engel olmaya çalışmanın faydasızlığını anladı. “Öyleyse yarına kadar bekle,” dedi. “Ben bu gece Hephaistos’a yepyeni bir zırh yaptırır, gün doğarken getiririm. Onu giyip savaşırsın.”

             Ertesi sabah annesinin getirdiği zırhı giyip çadırının önüne çıktı Akhilleus, Myrmidon’lar, komutanlarının üstündeki zırhı görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Her birlikte Yunanlıların toplandığı yere gidildi. Akhilleus arkadaşlarına, “Bir kadın yüzünden sizi yalnız bıraktım, bağışlayın beni” dedi. “Yine başınıza geçiyorum. Hadi, hemen saldıralım.”

             Odysseus, “Karnı aç olan asker iyi savaşamaz” dedi. “Önce karnımızı doyuralım.”

             Akhilleus, “Sevgili arkadaşımın öcünü almadıkça ağzıma bir tek lokma bile koymam.” Dedi. Sonra oturup Yunanlıların karın doyurmalarını bekledi.

             Bütün ölümsüzler, Hektor ile Akhilleus arasındaki çarpışmayı kimin kazanacağını önceden biliyorlardı. Zeus, altın terazinin bir kefesine Hektor’un, öteki kefesine de Akhilleus’un ölümlerini koymuştu. Hektor’un kefesi daha ağır basmıştı. Bunun üzerine, ölümsüzler, çarpışmayı Akhilleus’un kazanmasını kararlaştırmışlardı.

             Yine de Akhilleus için kolay olmadı bu. Önce Hektor’u, Troia surlarının çevresinde tam üç kere dönerek kovalaması gerekti. Sonunda Priamos’un oğlunu kıstırdı. Hektor yapayalnızdı. Akhilleus’un yanında ise Athena vardı. Hektor, “Ben seni öldürürsem ölünü arkadaşlarına vereceğim” diye bağırdı. “Sen de beni öldürürsen ölümü babama ver.”

             Akhilleus, “Çıldırmışsın sen,” diye cevap verdi. Sonra mızrağını karşısındakinin üstüne fırlattı. Boşa gitti mızrak; ama Athena silahını alıp Yunan komutanına getirdi yeniden.

             Bu arada, Hektor’un yanıbaşında, kardeşi Deiphobos belirmişti. Aslında Athena’ydı bu; Deiphobos’un biçimini almış, Hektor’u aldatıyordu. Kardeşinin yanında bulunmasından yüreklenen Hektor, mızrağını Akhilleus’a fırlattı. Akhilleus’un tam göğsüne çarptı mızrak, ama kırılarak yere düştü. Bunun üzerine yeni bir mızrak istemek için kardeşine döndü Hektor. Deiphobos yoktu. Bunun tanrıların oyunu olduğunu anladı Troialı kahraman. “Olymposlular benim ölmemi istiyor” dedi. “Hiç olmazsa kanımın son damlasına kadar çarpışayım.” Kılıcını çekerek Akhilleus’un üstüne yürüdü. Yunan komutan, elindeki mızrağı yine fırlattı Hektor’un üstüne. Bu kere mızrak, boğazına saplandı Hektor’un.

             Troialı kahraman, can verirken, “Annemle babama ver ölümü” diye yalvardı Akhilleus’a.

             Akhilleus, “Bana yalvarma, köpek” diye cevap verdi. “Elimden gelse, senin gövdeni yerdim.”

             Tanrılar, daha fazla acı çektirmediler Hektor’a; onun içindeki canı gövdesinden çıkarıp Hades’e yolladılar.

             Akhilleus, arkadaşının öcünü almıştı. Almıştı ama, bu kadarla yetinmedi. Hektor’un ölüsünün yanına geldi. “Duy beni Patroklos,” diye bağırdı. “Hades’ten duy beni. Öcünü aldım. Şimdi bu alçağın leşini köpeklere vereceğim.”

             Patroklos’la birlikte tanrılar da duydular bu sözleri. Hera’dan, Athena’dan, bir de Poseidon’dan başka bütün ölümsüzler üzgün görünüyordu. Hele Zeus hepsinden üzgündü. İris’i çağırdı yanına. “Git, Kral Priamos’a söyle” dedi. “korkmasın, yanına armağanlar alıp Akhilleus’un yanına varsın. Oğlunun ölüsünü istesin.”

             Priamos, Zeus’un dediği gibi yaptı. Çeşit çeşit armağan aldı yanına, Yunan çadırlarının bulunduğu yere gitti. Çadırların önünde, bir haberci kılığına girmiş olan Hermes karşıladı Troia kralını. Onu Akhilleus’un yanına götürdü. Çadıra girer girmez ünlü komutanın ayaklarına kapandı Priamos, “Senin de baban var, Akhilleus.” dedi. “Sen ölsen, ölünün ona verilmesini istemez miydin? İşte bak, oğlumu vuran adamın ellerine uzatıyorum elimi.”

             Akhilleus’un yüreğini üzüntü kapladı. “Gel yanıma otur” dedi krala. Sonra adamlarına dönerek, Hektor’un ölüsünü yıkayıp temizlemelerini, sonra da bir örtüye sararak Priamos’a vermelerini buyurdu. Troia kralına “kaç günde gömeceksiniz Hektor’u?” diye sordu. “Söyle, o süre içinde savaşmayalım”

             Troia’da herkes Helena bile ağlaşıyordu. Güzel Yunanlı, “Öteki Troialılar kötü davrandılar bana; ama Hektor bambaşkaydı” diye hıçkırıyordu.

             Büyük bir tören hazırlandı. Yüce bir ateş yakıp Hektor’u alevlerin içine attılar. Sonra şaraplarla söndürdüler ateşi; kemikleri altın bir çanağa koyup mor kadifelere sardılar. Yerde bir çukur kazıp çanağı gömdüler; çukurun üstüne de büyük taşlar yığdılar.

             Hektor’un ölüm töreni böyle yapıldı




26.11.2005 22:03:26
TROİA’NIN DÜŞMESİ


(İliada, Hektor’un ölümüyle biter. Savaşın nasıl sürüp gittiğini, Troia’nın nasıl düştüğünü sonradan Vergilius anlatmıştır. Bu arada, beşinci yüzyılın oyun yazarlarından Sophokles, Philoktetes’in öyküsüyle Aias’ın ölümünü, Euripides de, Troia’nın savaştan sonraki durumunu oyunlarına konu yapmışlardır.

             Vergilius, bütün Romalılar gibi, savaşı her şeyden üstün tutmaktadır eserinde. Kendisinden dört yüz yıl önce yaşamış olan Euripides ise şu soruyu sormaktadır: “Bu ünlü savaş, arkasında neler bıraktı?” Sonra cevabı vermektedir. “Yıkılmış bir şehir, ölü bir bebek, yoksul kadınlar…”)

 

             Akhilleus, artık kendi sonunun da gelmiş olduğunu biliyordu. Hektor ölmüştü, sıra kendisindeydi. Ama ölmeden önce son kere, yiğitçe çarpışıp bir ünlü düşmanını daha Hades’e gönderdi. Habeş Prensi Memnon, ordusuyla birlikte Troialıların yardımına gelmişti. Bundan cesaret alan Priamos’un askerleri, Yunanlıları yine püskürtmeye başladılar; Akhilleus’un birçok arkadaşı, bu arada yaşlı Nestor’un tez ayaklı oğlu Antilokhos, Troialıların elinde can verdi. Ölüm düşüncesi Akhilleus’u kendinden geçirmişti zaten. Ünlü komutan, askerlerini alıp yeniden şehre saldırdı. Bu kere karşısında Memnon’u buldu. Uzun uzun çarpıştılar; sonunda Akhilleus, yiğit düşmanını öldürdü. Bundan yüreklenen adamları, Troialıları surlara kadar kovaladılar.

             İşte ne olduysa o anda oldu. Şehrin surlarından bir ok fırlattı Paris. Apollon oku tutup Akhilleus’un topuğuna götürdü, oraya saplandı. Ölüm yarası almıştı Akhilleus, yere düştü.

             Thetis, bir oğlu olunca, onu ölümsüz yapmak için Styks ırmağına batırmıştı. Styks’in sularında kim yıkansa, gövdesine ne ok, ne de mızrak işlerdi. Yalnız bir şey unutmuştu Thetis, bebeği topuğundan tutup suya batırdığını…Su, Akhilleus’un topuğuna değmemiş, orayı eskisi gibi bırakmıştı. Paris’in attığı ok, ünlü kahramanın tam topuğuna saplanınca, Akhilleus öldü.

             Odysseus, Troialılarla savaşırken Aias, arkadaşının ölüsünü Yunan çadırlarının bulunduğu yere götürdü. Orada büyük bir ateş hazırlayıp Akhilleus’u yaktılar. Kemiklerini de arkadaşı Patroklos’un kemiklerinin bulunduğu kaba koydular.

             Thetis’in oğluna getirmiş olduğu zırh, Aias’ın ölümüne sebep oldu. Yunan komutanları, Akhilleus’un öldüğü gece toplanarak, zırhın kime verileceğini kararlaştırdılar. İki aday vardı ortada. Biri Odysseus, öteki de Aias’tı. Gizli oyla Odysseus seçildi. Hephaistos’un hazırlamış olduğu değerli zırh İthaka kralına verildi. Aias çok kızdı bu karara. Menelaos ile Agamemnon’u öldürmeyi aklına koydu. O gece iki kardeşin çadırına girdi kimseye görünmeden. Tam kılıcını çekerken tanrıça Athena, onu çıldırttı. Aias, biraz ileride duran koyunları asker sanarak üstlerine saldırdı. Bir kısmını öldürdü. Kocaman bir koçu yakaladı, “Odysseus, öcümü alacağım senden” diyerek zavallı hayvancağızı bir direğe bağladı, kırbaçlamaya başladı.

             Bir süre sonra kendine gelince, yapmış olduğu çılgınlığın farkına vardı. Çevresine bakarak, “Ne suçu vardı bu hayvanların?” diye mırıldandı. “Artık ne ölümlüler seviyor beni, ne de ölümsüzler. Bu durumda, yalnız korkaklar sürdürür yaşamlarını. Hiç olmazsa soylu bir biçimde öleyim.”

             Kılıcını çekerek kendini öldürdü. Yunanlılar, yakmadan gömdüler ölüsünü. İntihar edenler yakılmazdı.

             Akhilleus’un hemen arkasından Aias’ın da ölmesi, Yunanlıların umutlarını kırar gibi oldu. Bakıcıları Kalkhaus, “Troialılar arasında geleceği bilen bir bakıcı var,” dedi bir gün; “adı Helenos. Onu buraya getirin. Ne yapmamız gerektiğini söyler.”

             Bunun üzerine Odysseus, gidip Helenos’u tutsak etti. Ünlü bakıcı, “Herakles’in oklarıyla yayını buraya getirmezseniz, ne kadar uğraşırsanız uğraşın. Troia’yı düşüremezsiniz.” dedi.

             Herakles, ölürken oklarıyla yayını Philoktetes’e vermişti. Philoktetes, Yunanlılarla birlikte Troia’ya yürümüş, ama kurban kesmek için inilen bir adada, ayağını sokan bir yılan yüzünden arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalmıştı. Daha doğrusu, Philoktetes’in iyileşmez bir yara aldığını gören arkadaşları, onu Lemnos’ta tek başına bırakıvermişlerdi. Soylu bir davranış değildi bu; ama ne yapsınlar, bir an önce Troia’ya varmak istiyorlardı. Aksi gibi, eskiden Altın Post’un aranışı sırasında, bir sürü kadının yaşadığı Lemnos’ta şimdi kimsecikler yoktu.

             Komutanlar düşünüp taşındılar; Philoktetes’i kendi yanlarına getirmeye karar verdiler. Ama küskündü Philoktetes, gelmezdi ki…Yunanlılar, içlerinden en akıllısını, Odysseus’u, Herakles’in oklarıyla yayını alıp getirmesi için Lemnos’a yolladılar. Yanına da Diomedes’i verdiler. Bazıları, Odysseus’la birlikte giden Yunanlının Diomedes değil de, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos olduğunu söyler.

             Odysseus, Herakles’in oklarıyla yayını Philoktetess’ten çaldı. Tam adadan ayrılacakken, bir yaralıyı tek başına silahsız bırakmaya gönlü razı olmadı. Dönüp kandırdı Philoktetes’i, Yunanlıların yanına götürdü. Orada, yılan sokmasından anlayan bir bilgin, yaralı komutanı iyileştirdi. Ayağa kalkar kalkmaz savaşa katıldı Philoktetes, attığı ilk okla da Paris’i yaraladı.

             Ağır bir yara alan Paris, bin güçlükle arkadaşlarına, “Beni İda dağına götürün,” dedi. “Orada eski sevgilim, Oinone var. Bir zamanlar, her yarayı iyileştiren bir ilaç olduğunu söylemişti kendisinde. Belki beni de iyileştirir.” Arkadaşları Paris’i alıp İda dağına götürdüler. Oinone’yi bulup Troialı delikanlının yanına getirdiler. Nymphe, Paris’e küskündü. Ölüm döşeğinde bile bağışlamadı onu; ilacını vermedi. Paris ölünce de gidip kendini öldürdü.

             Zaten pek öyle yiğit bir savaşçı değildi Paris; ölümünün Troialılara zararı dokunmadı. Sonunda Yunanlılar, Troia’da Palas Athena’nın bir heykeli bulunduğunu, o heykel kaçırılırsa, Priamos’un askerlerinin bozguna uğrayacağını öğrendiler. Odysseus ile Diomedes, gizlice şehrin surlarından sızıp heykeli çaldılar. Ama bu da, kendilerinin savaşı kazanmalarını sağlayamadı.

Leonardo 27.11.2005 20:09:16
süper filmdi yaw...

28.11.2005 14:08:51
akhilleus la hector arasında geçen ve hector'un ölümüyle sonlanan sahne hele...

helen de ayrı bir güzel tabii  Tongue


Sayfa: [ 1 ]