|
||
Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /1 Mehmet Sinan Bugünü anlamak geçmişi doğru kavramakla mümkün Uzun süreden beri burjuva devletin zirvesinde, başta Avrupa Birliği (AB) sorunu olmak üzere pek çok sorunda (Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, sivilleşme vb.) içten içe bir çatışmanın yürüdüğü biliniyor. Burjuva iktidar bloku içinde gelişen bu çatışmanın, AB’yle bütünleşmek isteyen liberal burjuva kesim ile, eskide ayak direyen statükocu-milliyetçi burjuva kesim (asker-sivil yüksek bürokrasi) arasında geçtiği de bir sır değil. Burada dikkat çeken husus, statükocu-milliyetçi kesimin sergilediği ilginç tutumdur. Marx’ın da belirttiği gibi, varlık nedeni burjuvazi içindeki maddi iş/zihinsel iş ayrımına dayanan ve asli görevi sermaye sahibi burjuvazinin ortak işlerini yürütmek ve ona tâbi olmak olan bu kesim, Türkiye’de kendisini burjuvazinin de üstünde görmekte ve sanki iktidarın gerçek sahibi ya da devletin gerçek efendisi kendisiymiş gibi davranabilmektedir. Bürokratik elitin bu davranışı, burjuva rejimin işleyişi açısından gerçekten de ilginç bir durum oluşturuyor bu ülkede. Tabii bu ilginç durumun Avrupa’nın kapısında bekleşen AB’ci büyük burjuvaziyi ve siyasal temsilcilerini ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini söylemeye bile gerek yok! Kendisini dünyaya “parlamenter demokratik” bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize. Farklı iki tarihsel arka plan Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi ve bir burjuva sivil toplumun oluşması sürecinin Batı Avrupa’dakine kıyasla oldukça farklı bir tarzda yaşandığı su götürmez bir gerçekliktir. Dolayısıyla bu gerçeği görmezden gelerek ya da üzerinden atlayarak bugünü açıklamaya çalışmak, hem doğru değildir hem de mümkün değildir. Her şeyden önce şunu söylemeliyiz ki, bu farklılığın arka planında Doğu ile Batı’nın, bir başka deyişle Osmanlı ile Avrupa’nın tarihsel gelişim farklılıkları yatmaktadır. Bir zamanlar bu ülkede, Avrupa kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Batı feodalitesi ile, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısı üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı biliniyor. Ama ne yazık ki bu önemli çalışmalar, zamanında hak ettiği ilgiyi görememiş ve bir süre sonra da konu hepten unutulmaya terk edilmiştir. Sözünü ettiğimiz çalışmalar özellikle 60’ların sonu ve 70’lerin başında yapılmıştır. Resmi tarihin belirlediği sınırların dışına çıkarak, Türkiye’de kapitalizmin ve burjuva sivil toplumun tarihsel arka planını Marksist bir bakışla aydınlatmayı amaçlayan söz konusu çalışmalar, Avrupa’daki bazı Marksist tarihçilerin başlattığı önemli bir araştırmadan esinlenmekteydi. Bir kısım Avrupalı Marksist, 60’lı yılların ikinci yarısında çok önemli bir konuyu, Marx’ın Grundrisse’de değindiği Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi konusunu tartışmaya açmışlardı. Marx, bu üretim tarzının, Batı’da ortaya çıkan antik kölecilikten de feodalizmden de farklı olduğunu saptamıştı. Marx’ın 1857-58 tarihlerinde Londra’da kaleme aldığı ekonomi politikle ilgili bu elyazmalarının Avrupa’da gün yüzüne çıkarılması, yazılışından tam yüz on yıl sonra (1960’larda) mümkün olabilmişti. Bu eser, üretim biçimleri ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marx’ın diğer eserlerinin hiçbirinde bulunmayan pek çok önemli bilgiyi içeriyordu. Grundrisse’nin yayımlanması, o dönemde kafası Stalinist dogmalarla dumura uğramamış Marksistler arasında büyük ilgi uyandırmış ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marksist araştırmaların yeniden canlanmasını sağlamıştı. Marx konuyla ilgili pek çok yazısında, Hindistan, Çin, İran ve eski Rusya’nın yanı sıra, Osmanlı’nın tarihini de bir Doğu despotluğu tarihi olarak değerlendirmişti. Marx’ın bu belirlemesinden hareketle, Osmanlı’nın toprak düzenini, üretim ilişkilerini, sosyal yapılarını ve devletin toplumla ilişkilerini yeniden inceleyen bazı Marksist araştırmacılar, Osmanlı toplumunun gerçekten de Batı feodalitesinden farklı bir yapıda olduğu sonucuna varmışlardı. Osmanlı devleti feodal değil, Marx’ın tanımladığı gibi Asyatik üretim tarzına dayanan bir Doğu despotizmi özelliği göstermektedir diyorlardı bu araştırmacılar. Onlara göre, Osmanlı’da kapitalizmin gelişememesi ve Batı’daki gibi bir burjuva sivil toplumun oluşamaması, devletin toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde (ekonomi, siyaset, kültür vb.) kurduğu Asyatik-despotik hâkimiyetten kaynaklanmıştır. Çünkü bu despotik hâkimiyet, Osmanlı toplumunda Batı’daki gibi bir gelişmeyi sağlayabilecek sosyo-ekonomik iç dinamiklerin oluşmasını daha baştan engellemiş bulunuyordu. Osmanlı’nın Batı ile olan gelişme farkının nedenlerini ortaya koyması ve dolayısıyla Türkiye kapitalizminin gecikmişliğinin tarihsel nedenlerine ışık tutması bakımından üzerinde önemle durulması gereken bir saptamaydı bu kuşkusuz. Özellikle de 60’lı yıllarda “Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve devrim stratejileri” üzerine ilginç tartışmalar yürüten Türkiyeli sosyalistler açısından! Ama gelin görün ki, o dönemde sosyalistlerin önemli bir çoğunluğu (hepsi dememek için söylüyoruz), Marksizmi öğrenmekten ziyade Stalinizmin vülger tarih anlayışını, Kemalizmi ya da “üçüncü dünyacı” teorileri etüt etmekle meşgul oldukları için, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planına ışık tutan bu önemli Marksist tahlil dikkatlerini bile çekmemişti! 1960’lı yıllarda Türk solunun büyük çoğunluğunun tarihsel evrim konusundaki bilgisi, Stalin’in Tarihsel Materyalizm broşüründe sunulan “beşli şema”nın ötesine geçmiyordu ne yazık ki. Bu şemanın mantığına göre, tarihte her toplum mutlaka ardışık bir sıra izleyerek, şu beş tarihsel evreden geçmek zorundaydı: İlkel komünist toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum. Stalin’e göre, tarihteki her toplum, kapitalizme gelinceye değin bu şemada belirtilen ilk üç aşamadan (ilkel komünal, köleci ya da feodal) mutlaka ardışık bir biçimde geçmişti. Yani bu anlayışa göre, köleciliği yaşamadan feodalizme, feodalizmi yaşamadan da kapitalizme geçilemezdi. Aslında Stalin’in kurduğu bu şemanın mantığı, materyalist bir tarih anlayışından çok, kaderci determinist bir tarih anlayışını yansıtmaktaydı. Marx’ın tarihsel evrim konusunda getirdiği açılımın, Stalin’in bu vülger yaklaşımıyla hiçbir ilgisi yoktu tabii ki. Marx esas olarak, ilkel komünal toplumun üç ayrı çözülüş biçiminden söz ediyordu. Birinci tip çözülüş, Asya tipi bir sınıflı toplum oluşumuna (Doğu despotizmi), ikincisi antik köleci topluma (Yunan ve Roma) ve üçüncüsü de feodal topluma yol açmıştır. Yani sözü edilen bu eski sınıflı toplumlar ya da uygarlıklar, biri diğerinin içinden çıkıp gelişmiş değillerdir. Her biri, ilkel komünist toplumun farklı zamanlarda ve farklı tipte çözülüşünün ürünüydüler. Ne var ki, Marksist geçinen pek çok “sosyalist bilim adamı”, toplumların tarihsel evrimine ilişkin Marx’ın bu materyalist tarih anlayışını esas alacak yerde, o dönemde Stalin’in vülger tarih anlayışını sorgusuz sualsiz benimsemekte bir sakınca görmediler. Stalin’in evrim şemasını ve açılımını esas alan bu “bilim adamları”, her toplumun geçmişinde mutlaka bir köleci ya da feodal aşamanın varlığını keşfetmeye çalışıyorlardı ciddi ciddi! Eğer inceledikleri toplumun yapısı köleciliğe de feodalizme de uymuyorsa, o zaman orasından burasından çekiştirerek, ya köleciliğe ya da feodalizme uydurmaya çalışıyorlardı o toplumu. Çünkü Stalinci anlayışa göre, eski toplumlara ilişkin olarak, köleci ya da feodal kategorisi dışında başka bir sınıflı toplum kategorisi zinhar olamazdı! İşte tarihsel evrimi bu şabloncu yaklaşımla açıkladıkları için de, Asya’daki pek çok toplumu aynı “feodalizm” çuvalının içine tıkıştırıverdiler bu “bilim” adamları! Buna göre, eski Roma ve Yunan nasıl köleci bir toplum ise, eski Mısır da onlar gibi bir köleci toplum idi! Keza, eski İngiltere, Fransa nasıl feodal bir toplum ise, eski Çin, Hindistan, İran ve Osmanlı da öyle bir feodal toplum idi! 60’lı yıllarda pek çok Türkiyeli sosyalistin “tarihsel materyalizm” bilgisi de Stalin’in bu vülger tarih anlayışından ileriye geçmiyordu kuşkusuz. Stalin’in beşli şeması esas alınıp, kapitalizm öncesi her toplumun mutlaka köleci ya da feodal bir aşamadan geçmiş olduğu varsayımı bir kez doğru kabul edilince, Osmanlı’nın da mutlaka bu aşamalardan birine dahil edilmesi gerekiyordu doğal olarak! Eh, köleci bir toplum olmadığı açık olduğuna göre, Osmanlı olsa olsa feodal bir toplum olabilirdi ancak! Ve böylece, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın toplumsal yapısı da üç aşağı beş yukarı Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplum şablonuna uydurularak izah edilmeye çalışıldı. Dolayısıyla, Osmanlı toplumunda üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapı ve devlet, Avrupa feodalizmine benzer bir biçimde açıklanmaya başlandı. Hatta bununla da yetinilmedi; bu feodal yapının 60’lı yıllar Türkiye’sinde de hâlâ yer yer geçerli olduğunu “kanıtlayan” teoriler “geliştirildi”! Ama bu şabloncu yaklaşımın bilimsellikle hiçbir ilgisi yoktu tabii. Nitekim sıra Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğini Avrupa feodalitesi ile kıyaslamalı olarak açıklamaya geldiğinde, bu şabloncu yaklaşımın tutarsızlığı apaçık ortaya çıkıyor ve o zaman da Türkiye tarihi ile ilgili pek çok canalıcı sorun yanıtsız kalıyordu. Oysa Marx’ın Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi üzerine yaptığı açılımlar, Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğiyle ilgili tüm bu tutarsız yaklaşımları ortadan kaldırılmaya yetecek zenginlikteydi. Marx’ın bu konudaki çözümlemeleri, hem Osmanlı sosyo-ekonomik formasyonunun Batı Avrupa feodalitesiyle olan temel farkını anlamak, hem de Türkiye kapitalizminin 150 yıllık gecikmişliğinin gerçek nedenlerini kavramak bakımından son derecede yararlı ipuçları sunmaktaydı. Avrupa’nın farkı Bilindiği gibi kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı yer Batı Avrupa’dır. Batı Avrupa’nın feodal düzeni içinde büyüyen servetler ve ilerleyen üretim teknikleri, bir süre sonra ticaretin gelişmesine ve feodal zümreler sistemi dışında bir tüccar-müteşebbis sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni oluşan sınıf, feodal düzenin hiç bir zümresine dahil değildi ve istese de giremezdi. Gelişmesini sistemin dışında sürdüren bu yeni sınıf, ilerleyen dönemde, bir yandan emek-gücü ile üretim araçlarını bir araya getirip yeni bir üretim biçimini organize ederken, diğer yandan da gözünü yeni pazarlara, yeni ufuklara dikecekti. Dolayısıyla, Batı Avrupa’da, biriken servetlerin sermayeye dönüşmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin ilk nüvelerinin ortaya çıkması, daha feodal toplumun bağrında yaşanmaya başlamış bir süreçti. Özel mülkiyet, ferdi girişimcilik ve serbest mübadele ilişkileri temelinde gelişen bu tarihsel süreç, sonunda ticaret kentlerinin kendi kendini yönetme hakkını elde etmesi (özerkleşmesi) ve feodal zümreler düzeninin dışında, kent soylu bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasıyla sonuçlanacaktı. Amerika’nın keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması ve sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte, altın ve değerli madenler de Avrupa’ya akmaya başladı. İşte bu süreçte iktisadi egemenlik alanını giderek genişleten burjuvazi, sonunda feodalizmin dayattığı yerelliğin dar çerçevesinden de kurtularak yeni ufuklara açılacaktı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise Batı Avrupa’da feodalizmin çözülüşü tamamlanmış ve geniş topraklar üzerine serpiştirilmiş küçük mozaik parçalarını andıran feodal beyliklerin yerini, merkezi-mutlakiyetçi krallıklar almıştı. Burjuvazi bu süreçte merkezi-mutlakiyetçi krallıkla işbirliği yaparak gelişmesini sürdürdü. Ne var ki ulaşılan bu aşama da, gelişen üretici güçlerin ve büyüyen özel sermayenin (burjuvazinin) ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Çünkü bu kez de mutlakiyetçi krallığın keyfi yönetimi ve kralın etrafındaki soyluların imtiyazları, burjuvazinin önünde bir engel olarak dikilmekteydi. Bu durumda siyasal iktidarı ele geçirerek kralın keyfi yönetiminden kurtulmak ve soyluların imtiyazlarını saf dışı etmek burjuvazi için bir zorunluluk olmuştu. Nitekim ilerleyen yıllar içinde burjuvazi halk kitlelerini (köylüler, kent küçük-burjuvazisi, işçiler) yanına çekerek, kendi devrimini gerçekleştirmeyi ve kapitalist temeller üzerinde kendi siyasal toplumunu (yani burjuva devleti) inşa etmeyi başaracaktı. Önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de yürüyen bu büyük mücadelenin en parlak zaferi 1789 Fransız devrimi oldu. Burjuvazinin hizmetine koşulan yeni devlette (burjuva parlamenter cumhuriyet veya meşruti kralllık) görev yapacak siyasetçi ve bürokratları da bizzat burjuvazi organize edecekti. Bundan böyle devlet gücü, kralın keyfi kararları uyarınca değil, parlamento sıralarını dolduran sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarları uyarınca kullanılacaktı. Böylece burjuvazi, ekonomik gücünü siyasal güçle taçlandırmış oluyordu. Kısacası, Batı tipi gelişmenin ayırdedici özelliğine vurgu yapmak istersek şunu söyleyebiliriz: Batı’da bir burjuva sınıfın oluşması ve bu sınıfın kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmesi, kendisi de istisnai tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle oluşan Batı feodalitesi içinde mayalanmıştır. Bu oluşum sürecinin esas dinamiği, feodal zümreler sisteminin dışına itilen ve bu nedenle de gelişmesini sistemin dışında yapmak zorunda kalan tüccar sınıfı olmuştur. Bu sınıf kendine yer açabilmek ve kendi çıkarlarına uygun bir düzen yaratabilmek için, daha baştan mücadeleci, girişimci olmak zorunda kalmış ve bu nedenle de bağımsız bir gelişme şansına sahip olabilmiştir. Osmanlı toplumu ve Asya tipi üretim tarzı Oysa tarihsel arka planı ve sosyo-ekonomik temeli Batı feodalitesinden farklı olan Osmanlı’da bu süreç, Batı’dakinden oldukça farklı yaşanmıştır. Osmanlı toplumunun sosyal bileşimi, tepedeki yönetici-devlet sınıfı (saray, asker-sivil bürokrasi, ulema) ile tabandaki doğrudan üreticilerden (tarımcılar ve zanaatkârlar) ibaretti. Hem tarım komünleri (reaya[1] çiftlikleri), hem de kentlerdeki zanaatçı loncaları, merkezi devletin sıkı kontrolü altındaydı. Her türlü ekonomik işlem, devlet tarafından düzenlenmekte ve denetlenmekteydi. Avrupa’da kapitalizmin geliştiği yıllarda (16-17. yüzyıllar), Osmanlı’nın sosyal bünyesinde gelişmesini başlı başına ticarete dayanarak sürdüren, bu yolla servet biriktirerek güçlenen ve Batı feodalitesindeki gibi özerk bir konum elde edebilen bağımsız bir tüccar sınıfı söz konusu değildi henüz. Çünkü Osmanlı’da en temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin başından beri devlete ait olması nedeniyle, tarımdan elde edilen toplumsal artığın (reayanın ürettiği artık-ürünün) büyük bir bölümü de vergi ve haraçlar olarak merkezi bürokrasinin elinde yoğunlaşıyordu. Bu koşullar altında tarım topluluklarının elinde, başlı başına serbest mübadele ilişkilerine (özel ticarete) konu olabilecek anlamlı büyüklükte bir artık-ürün birikimi kalmıyordu geriye. Dolayısıyla, sistemin işleyişini şu ya da bu ölçüde etkileyecek özel bir ticari sermayenin birikmesi ve bu temelde özerk bir tüccar sınıfının ortaya çıkması, ya da Batı’da olduğu gibi özerk ticaret kentlerinin oluşması da söz konusu olamıyordu. Osmanlı’nın klasik döneminde (17. yüzyıla kadar olan dönemde) ticaret hiçbir biçimde köy topluluklarına girebilmiş değildir. Bu dönemde ticaret, daha çok sarayın (despotun) ve kentlerde oturan asker-sivil yönetici bürokrasinin lüks tüketim ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan uzak mesafe ticaretinden ibaretti. Yani köy topluluklarının ürettiği artık-ürün ancak devletin eline geçtikten sonra meta haline gelebiliyor ve ticarete (uzak mesafe ticaretine) konu olabiliyordu. Ne var ki bu tür bir ticaret de devletin görevlendirdiği memurların sıkı denetimi altında, yabancı ülkelerden gelen tacirler (Osmanlı sistemine dahil olmayan kimseler) tarafından gerçekleştirilmekteydi. Bu yüzyıllarda devletin yaptığı şey, değişim için değişim (meta ticareti) değil, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanım değerlerinin bir değişimiydi. Osmanlı’da ekonominin esas temelini oluşturan reaya çiftliklerindeki doğrudan üreticinin (reayanın) durumuna gelince; bu kesim, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal hayatın tamamen dışında, kendi içine kapanık bir ekonomik yaşam sürdürmekteydi. Asyatik karakterde olan bu tarım topluluklarında ne toprakta özel mülkiyet, ne meta, ne de mübadele ilişkileri gelişmişti. Ayrıca da bu topluluklarda işbölümünün düşük düzeyde olması ve tarım ile zanaatın topluluk içinde birbirini tamamlayan birlikteliği, her türlü ihtiyacın topluluk içinde karşılanmasına yol açıyor ve bu da tarım topluluklarını kendine yeterli, dışa kapalı ekonomik birimler haline getiriyordu. Bu özellikleri nedeniyle, tarım toplulukları, Osmanlı despotizmi altında yüzlerce yıl sürekli kendini tekrarlayan bir bitkisel yaşam sürdürdüler. Engels bir yazısında, masum ve zararsız gibi görünen bu Asyatik tarım komünlerinin, varlıklarını sürdürdükleri her yerde, Doğu despotluğunun ekonomik temelini oluşturduklarını söylemişti. Özel mülkiyetin, gelişmiş bir işbölümünün ve serbest mübadelenin olmadığı yerde, elbette ki pazarın ve kapitalist ilişkilerin gelişebilmesi de mümkün olamazdı. Marx da yaptığı araştırmalarda, Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu toplumların, değişime karşı en dirençli toplumlar olduğu kanaatine varmış ve bu toplumların, kapitalizmi geliştirecek içsel dinamiklere sahip olmadığını ve dolayısıyla, kapitalizmin bu toplumlara ancak dışsal bir etken olarak girebildiğini (Hindistan örneği) söylemişti. Bu açıdan baktığımızda, Osmanlı toplumunun evriminin Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat oluşturduğunu söyleyebiliriz. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmiştir. Oysa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş, toplumsal ilişkiler ve sınıflar, despotik devletin elinde yoğrularak biçimlenmiştir. Osmanlı toplumunda üretici olmayan (asalak) devletlû sınıfın toplam nüfus içindeki payı, Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplumlarındaki yönetici sınıfa oranla çok daha büyük bir yer tutmaktaydı. Yönetici devlet sınıfına mensup nüfusun bu denli kalabalık oluşu, Osmanlı kentlerinin oluşması ve Batı’ya nazaran farklı bir işlev kazanmasında da esaslı bir rol oynamıştır. Her şeyden önce bu kentler, Batı’da olduğu gibi feodal otoriteye (senyöre) karşı mücadele ederek özerklik kazanmış kentler değillerdi. Tam tersine bu kentler, bizzat merkezi devletin kurduğu ve devlet sınıfının ikamet ettiği bir tür askeri yönetim karargâhı gibiydiler. Yönetici devletlû sınıfın konuşlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğuyla oluşturulan bu kentlerde kuşkusuz belirli oranda sanayi ve ticaret organize edilmekteydi. Fakat gerek sanayi gerekse ticaret, doğrudan iç ve dış pazar için yapılan serbest bir faaliyet (değişim için değişim) olmaktan çok, kentlerde ikamet eden devletlû sınıfın ve onların hizmetkârlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir faaliyetten ibaretti. Dolayısıyla, esnaf ve zanaatçı loncalarının yaptığı bu sınırlı faaliyet, devletin mutlak kontrolü altında işleyen bir “üretim” ve “ticari” faaliyet olmaktan öteye geçemiyordu. Despotik merkezi bürokrasinin mutlak denetimi ve belirleyiciliği altında işleyen bu üretim ilişkileri, Batı’da serbest mübadele ilişkilerinin yarattığı gibi bir pazar ekonomisinin gelişmesini ve dolayısıyla devletten bağımsız bir sivil toplum alanının oluşmasını tarihler boyunca engellemiştir. Bu nedenle, Batı’da 16 ve 17. yüzyıllarda ticarete dayalı ilkel sermaye birikimi temelinde gelişen kapitalist ilişkiler ve bir burjuva sınıfının oluşumu süreci, aynı yüzyıllarda Osmanlı’da hiç yaşanamamıştır. Osmanlı’daki gibi mutlakiyetçi despotik bir egemenlik altında biçimlenmiş olan sosyo-ekonomik yapılar içerisinde, Batı’da görülen kapitalist gelişmeye yol açacak içsel dinamiklerin oluşabilmesi çok güçtü. Engels de 1890’da Neue Zeit’ta yayımlanan bir makalesinde bu konuya işaret ederek şunları yazdı: Gerçekten de, tıpkı bütün Doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık-ürünü zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır; burada, burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.[2] Osmanlı’da siyaset de bürokrasinin mülkiyetindeydi Toprağın başlıca üretim aracı olduğu ve hep öyle kaldığı Osmanlı’da gücü elinde bulunduranlar, toprağa hükmedenlerdi elbette. Osmanlı’da toprakların mülkiyeti devlete ait olduğu için, bu gücü mutlak olarak elinde bulunduran, egemen devletlû sınıf, yani saray ve merkezi bürokrasi idi. Osmanlı’nın Batı feodalitesinden temel farkı da buradaydı. Batı’nın feodal toplumunda yüksek devlet görevleri ve bu görevlere bağlı makamlar (yüksek bürokrasi) doğrudan özel toprak sahibi soyluların, yani toprak aristokrasisinin (prensler vb.) elinde olurdu genellikle. Oysa Osmanlı’da bürokrasi, özel toprak sahipliğinden, soyluluktan vb. geliyor değildi. Osmanlı bürokrasisi, devşirme usulüyle toplanıp sosyal kökeniyle bağları tamamen kesilen ve özel olarak devlet görevleri için eğitilip hazırlanan kapıkullarından oluşuyordu. Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin gücü, Batı feodalitesinde olduğu gibi özel mülkiyet (toprak) sahibi oluşundan değil, devleti mülk edinmesinden ve dolayısıyla devlete ait mülkiyeti yönetme yetkisinden kaynaklanıyordu. Batı feodalitesinde bürokrasi, son tahlilde soylu toprak sahipleri (feodal beyler) sınıfının genel çıkarlarının hizmetindeydi. Osmanlı despotizminde ise bürokrasi, devletlû sınıfın çıkarlarının, yani yönetici sınıf olarak kendisinin hizmetindeydi. Batı feodalitesinde sosyal mücadele, büyük toprakların özel mülkiyetini tekelinde bulunduran soylular (senyörler, lordlar) sınıfı ile, emekçi köylüler ve gelişen kentli sınıf (burjuvazi) arasında olmuştur. Ve bu mücadele kendi tarihsel gelişimi içinde çeşitli siyasal biçimler alarak ilerlemiş, sonunda feodalizmin tasfiyesiyle noktalanmıştır. Oysa Osmanlı’da bu mücadele, devlete ait toprağın yönetimini ve denetimini devlet adına elinde bulunduran merkezi bürokrasi ile, bu toprağın gelirine fiilen el koymaya kalkışan ve devletin merkezi otoritesine başkaldıran merkezkaç güçler (derebeyleşen eşraf ve mütegallibe) arasında olmuştur hep. Tabii bu da bir iktidar mücadelesiydi; ama, Batı’da olduğu gibi ezilen, sömürülen emekçi köylüler ve yükselen burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında değil, egemen merkezi bürokrasi ile onun iktidarına ortak olmak isteyen merkezkaç güçler (taşradaki devlet arazilerine el koyan âyan, bey, ağa takımı) arasındaki bir mücadeleydi bu. Nitekim sömürücü sınıflar arasındaki bu mücadele, Osmanlı’nın çöküşüne kadar da hep devam etmiştir. İktidarını başkalarıyla paylaşmaya pek gönüllü olmayan Osmanlı merkezi bürokrasisi, bu konuda her türlü mücadeleyi göze alarak ve her türlü entrikaya başvurarak hegemonyasını sürdürmesini bilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’nın merkezi despotik devlet düzeni zaman zaman sarsıntı geçirmesine rağmen, her seferinde yeniden otoritesini tesis ederek ayağa dikilmesini bilmiştir. Keza, taşradaki mütegallibe de, merkezi otoritenin bu zayıflama ve sarsıntı dönemlerinde, aynı yöntemlere başvurarak, merkezi bürokrasiye karşı iktidar mücadelesini sürdürmüştür. Tarihe baktığımızda, benzer süreçlerin diğer Asya tipi imparatorluklarda (örneğin Çin, İran gibi) da aynı şekilde yaşandığını görmekteyiz. Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasıyla birlikte, özellikle 18. yüzyıldan itibaren, İmparatorluğun Asya’daki topraklarının büyük bir bölümünün idaresi, hukuken olmasa bile fiilen yeni güç odaklarının (ayanların) eline geçti. Bu dönemde merkezkaç güçlerin elinde önemli sayılabilecek servetlerin biriktiği biliniyor. Fakat bu servet birikimi, hiç bir zaman Batı’daki gibi özerk bir ticaret sermayesinin gelişmesine ve dolayısıyla müteşebbis bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasına yol açmadı. Çünkü merkezkaç güçlerin elinde biriken bu servetler de son tahlilde ticaretin ve müteşebbis sermayenin gelişmesinde değil, daha çok devlet katında mevki, makam yani mansıb satın alarak Osmanlı yönetici sınıfına dahil olmak için kullanılacaktı. Hukuki açıdan kimseye toprakta tam olarak özel mülkiyet hakkının tanınmadığı ve sık sık servetlerin müsaderesine başvurulduğu Osmanlı düzeninde, taşrada şu ya da bu yolla servet biriktirip zengin olan eşraf ve mütegallibe için gene de en tercih edilir yol, canlarının ve mallarının emniyetini sağlamak üzere, resmi görevler satın alarak devletlû-yönetici sınıfın saflarına katılmaya çalışmak oluyordu. Osmanlı yönetim sistemi de buna özellikle izin veren bir sistemdi zaten. Çünkü ancak bu yolla merkezkaç (rakip) güçleri kendi bünyesi içine alarak eritebiliyordu merkezi bürokrasi! Özetle söylemek gerekirse, Osmanlı devletinin eski despotizminden gelen temel bir ilkesi 19. yüzyılda da geçerliliğini koruyordu hâlâ. Osmanlı merkezi otoritesi (saray ve merkeziyetçi-despotik bürokrasi), kendisine rakip olacak özerk ekonomik güç odaklarının oluşmasına ve yaşamasına asla imkân tanımak istemezdi. Çünkü bu güçlerin yaşamasına imkân tanımak demek, padişaha ve merkezi bürokrasiye ait olan toplumsal artık-ürüne başkalarının da ortak çıkması ve dolayısıyla merkezin ekonomik payının azalması demekti. Bu da devletlû sınıfın (bürokrasinin) gönül rızasıyla katlanacağı bir şey değildi elbette! Ayrıca merkezi bürokrasinin buna katlanması, siyasal iktidarının da zayıflaması anlamına gelirdi. O nedenle, Osmanlı devletinde egemen sınıfı oluşturan merkezi bürokrasi, kendini zayıf hissettiği dönemlerde merkezkaç güçlere mecburen verdiği tavizleri, kendini güçlü hissettiğinde derhal geri almayı ilke haline getirmiş bir sınıftı. Toparlayacak olursak, Osmanlı’da, Batı’daki gibi bir kapitalistleşme sürecinin yaşanması, yani ticaret temelinde bir servet birikiminin oluşması ve bu temel üzerinde özerk bir müteşebbis sınıfın gelişip güçlenerek kapitalist üretim ilişkilerini yaygınlaştırması, Müslüman-Türk nüfus bakımından 19. yüzyılın sonuna kadar görülmüş bir olay değildir. Bu söylediğimizin tek istisnası, Balkanlar’daki gayrimüslim azınlıkların 19. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı girişimler olabilir. Osmanlı’da burjuva dönüşüm süreci, Batı’ya kıyasla en az yüz elli yıllık bir gecikmeyle (esas olarak da 1908 Jön Türk Devrimiyle) başlayabilmiştir. Ama Batı’dan farklı olarak bu süreç, daha baştan merkezi bürokrasinin denetiminde işleyen, tepeden güdümlü bir süreç olmuştur. İlk olarak İttihat ve Terakki iktidarında şekillenen kapitalistleşme-modernleşme projesi, Cumhuriyet döneminde de gene merkezi bürokrasinin (bu kez Kemalist bürokrasinin) güdümünde, otoriter bir proje olarak devam etmiş ve ancak devletin kapitalist uygulamalarıyla (1929-39) işlerlik kazanabilmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı merkezi bürokrasisinin geleneklerinin Cumhuriyet döneminde de yaşatıldığını söylemek pek de abartılı bir saptama olmaz. Evet, bizde asker-sivil yüksek bürokrasinin, sermaye sahibi burjuvaziye rağmen siyasal iktidar mekanizması içinde neden bu kadar etkin olabildiğini ve neden Batı’daki bürokrasiden oldukça farklı bir profil sergilediğini anlamak herhalde zor almasa gerek! Nitekim Osmanlı’nın Batı karşısında her bakımdan bağımlı hale geldiği ve bir yarı-sömürge durumuna düştüğü 19. yüzyıl ile, yeni bir devletin (TC’nin) kuruluşunun ön koşullarının mayalandığı 20. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı bürokrasisinin özgül konumunu ortaya koyması bakımından çok önemli bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Bu bakımdan, Tanzimat, Islahat, Birinci Meşrutiyet, 1908 Jön Türk devrimi, İkinci Meşrutiyet, Milli Mücadele ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde asker-sivil bürokrasinin oynadığı başat rol iyi incelenirse, “devleti kurtarma” çabalarının bu kesime nasıl ayrıcalıklı bir konum kazandırdığı daha da iyi anlaşılacaktır! [1] Reaya sözcüğü, Osmanlı’da devlet mülkiyetindeki toprakta (tımar) çalışan doğrudan üretici bağımlı köylüler için kullanılan bir terimdir. Arapça raiyye ya da raiyyet (sürü) sözcüğünün çoğuludur. Reayanın belirleyici özelliği vergi yükümlülüğüdür. [2] Aktaran: Selahattin Hilav, Marx, Türkiye Üzerine, Önsöz içinde, Gerçek Yay.,1966, s.9 |
||
|
||
| Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /2 Osmanlı’da “devlet”in ya da bürokratik korporasyonun oluşumu Yazımızın birinci bölümünde değindiğimiz üzere, Orta Çağ Avrupa’sında oluşan feodal sistem ile Osmanlı’nın asyatik-despotik sistemi arasında aynılıklar değil, niteliksel farklılıklar vardır. Nitekim temeldeki bu farklılıklar, her iki sistemin tarihsel gelişme eğilimine de yansımış ve neticede farklı toplumsal-siyasal sonuçlara yol açmıştır. Tekrarlamak pahasına da olsa, bu iki sosyo-ekonomik formasyon arasındaki önemli farklılık noktalarını burada bir kez daha hatırlatalım: Batı feodalitesinde bürokrasi, egemen sınıfa (büyük toprak sahibi feodal beylere) tâbi bir görevliler topluluğu iken, Osmanlı’da “bürokrasi” egemen sınıfın ta kendisi idi. Batı feodalitesinde büyük topraklar feodal beylerin (senyörler, lordlar) ve kilisenin özel mülkiyeti altında iken, Osmanlı’da toprak devletin mülkiyeti altında (mirî toprak) idi. Batı’da feodal beyler, sahibi oldukları toprakların gelirlerine (yani serflerin ürettiği artık ürüne) özel mülkiyet hakkına dayanarak doğrudan el koyarken, Osmanlı’da bürokrasi, toprağın gelirine (reayanın ürettiği artık ürüne) ancak devlet dolayımıyla ve devlet adına (vergi biçiminde) el koyabilirdi. Batı’da feodal bey, üzerinde bağımlı köylülerin (serfler) yaşadığı toprağı (fief) bireysel mülk edinirken, Osmanlı’da egemen bürokrasi devleti mülk edinmişti kendine. Batı’da feodal beyin fief sahibi oluşu, özel mülk sahibi oluştan biraz fazla bir şeyi ifade etmekteydi. Çünkü bu sahiplik, toprakla birlikte, üzerinde çalışanlara da hükmetme yetkisi veriyordu feodal beye. Oysa Osmanlı’da sipahi beyinin, tımarı ve reayası üzerinde bireysel olarak böyle bir hükümranlık yetkisi yoktu. Batı’da feodal senyörün veya lordun başlıca kaygısı, kendi özel mülkü (malikânesi ve fief’i) üzerinde feodal egemenlik haklarını (dominium) merkezî krallığa karşı korumak ve sürdürmek iken, Osmanlı’da egemen sınıfı oluşturan bürokrasisinin temel kaygısı, kendi egemenliğinin başlıca kaynağı olan despotik devlet aygıtını, yani kendi merkezî iktidar gücünü merkezkaç güçlere (derebeyleşmeye) karşı korumak olmuştur hep. Batı Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren ekonomik ve siyasal feodalizm (feodal beyliklerin hâkimiyeti) tasfiye olurken ve mutlak krallık (merkezî devlet) güçlenirken, Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş; merkezî devletin gücü çözülüp zayıflarken, merkazkaç güçler (ayan, bey, ağa, derebeyi vb.) gelişmeye başlamıştır. Osmanlı’da egemen bir sınıf niteliği taşıyan yönetici bürokrasinin tarihsel-toplumsal rolünü, Batı’daki bürokrasinin rolüyle karşılaştırdığımızda, gerçekten de ilginç sonuçlar çıkmaktadır ortaya. Bu bakımdan, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık dönemde, Osmanlı bürokrasisinin tarihsel-toplumsal evrimine biraz daha yakından bakmakta yarar var. Böylece, Doğu’nun despotik devletlerinde egemen bir sınıf olarak tezahür eden bürokrasinin, ne mene bir “bürokrasi” olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Bilindiği üzere, Osmanlı devletinin kuruluş süreci 14. yüzyılın başlangıcına dek gitmektedir. Ama onun gerçek anlamda asyatik despotik bir imparatorluk devleti olarak yapılanması, esas olarak Bizans’ın fethinden (1453) sonra olmuştur. Osmanlı devleti bu yeniden yapılanma ve yükseliş döneminde, Doğu örneği bir bürokratik imparatorluk olan Bizans’ın mirasını da devralarak çıkmıştır tarih sahnesine. Kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık tarihine baktığımızda, Osmanlı’nın birbirinden farklı özellikler taşıyan dört ayrı döneminden söz edebiliriz. 1300’lerin başından Bizans’ın fethine (1453’e) kadar olan birinci dönem, Osmanlı beyliğinin diğer Türk beylikleri üzerinde hegemonyasını kurmaya ve feodalizm karşıtı merkezî bir devlet gücü oluşturmaya çalıştığı dönemdir. Bizans’ın fethinden 17. yüzyıla kadar süren ve “klasik Osmanlı dönemi” diye adlandırılan ikinci dönem, Osmanlı devletinin despotik bir Doğu imparatorluğuna yükseldiği dönemidir. 17 ve 18. yüzyılları kapsayan üçüncü dönem, bu asya tipi despotizmin sosyo-ekonomik temellerinde ve merkezî siyasal yapısında bozulmaların olduğu (bozuk düzenli despotizm) ve büyük toplumsal çalkantıların yaşandığı bir istikrarsızlık ve gerileme dönemidir. Ve nihayet 19. yüzyıldan itibaren gelişen dördüncü dönem ise, Batı kapitalizmi karşısında sürekli gerileyen ve giderek bir yarı-sömürge durumuna düşen despotik bir imparatorluğun çözülüş ve çöküş dönemidir. Osmanlı Devletini kuranlar kimlerdi? Osmanlı devletini kuranların bir göçebe-aşiret topluluğu (Kayı aşireti) olduğu ve aşiret geleneklerini muhafaza ederek bir devlet kurmaya giriştikleri görüşü bir zamanlar çok yaygın bir inanıştı. Ne var ki bu inanışın Osmanlı tarihçileri tarafından sonradan uydurulmuş rivayetlere dayandığı ve tarihsel gerçeklerle bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Nitekim Osmanlı tarihi üzerine yapılan yerli ve yabancı pek çok bilimsel araştırma ve inceleme, bu tür rivayetleri doğrulayacak herhangi bir tarihî belge ve bilginin mevcut olmadığını ortaya koymuştur.[1] Çağdaş tarihçilerin yaptığı araştırmalar da göstermektedir ki, Osmanlı devletini kuranlar, bir göçebe aşiret topluluğunun değil, “savaşçılığı zenaat edinmiş ve bunun için bir nevi şirket haline gelmiş”[2] bir savaşçılar topluluğunun (gaziler ocağının) başındaydılar. Yani Osmanlılar bağımsız beylik kurmaya kalkıştıklarında, bir kabile aristokrasisine değil, bir savaşçılar birliğine mensuptular. Osmanlı ailesi etrafında gönüllü olarak örgütlenmiş meslekten savaşçıların oluşturduğu bu askerî çekirdek, gerçekte göçebe-aşiret topluluğunun çözülüşü döneminde ortaya çıkmış bir örgütlenmeydi. Yani bu savaşçı topluluğun üyesi olan “meslekten savaşçılar”ın ve onların başındaki Osmanlı ailesinin ne göçebelikle ne de aşiret yaşamıyla bir ilişkileri kalmıştı. Bir benzetme yapılacaksa eğer, “gazi ocağı” denen bu savaşçı topluluk, Orta Çağın başlangıcında Cermen aşiret topluluklarının içinden çıkan Cermen savaş şefleri ve askerî maiyetlerin (Comitatus) oluşturdukları savaşçı birliklere benzetilebilir ancak. Bilindiği üzere, Orta Çağın başlarında Avrupa’da, Cermen aşiret yapılarından kopan ve bir askerî şefin etrafında profesyonel bir savaşçı birlik oluşturan insanlar, ya doğrudan kendi hesaplarına ülke ve toplum zaptetmek üzere fetih savaşları yürütürler, ya da bir devletin (örneğin o dönemde Roma’nın) hizmetine girerek paralı asker olurlardı. Roma eyaletlerinin Cermen kavimler tarafından istilası döneminde, kendi hesaplarına fetih ve ganimet savaşları yürüten bu Cermen askerî şefleri ve maiyetleri, Cermen aşiretlerinin ortak mülkiyeti altında olan topraklara da el atarak, buraları da kendi özel mülkleri haline getirdiler. Böylece, bir zamanların askerî şefleri, bu yolla toprak beyliğine (senyör) terfi ederken, toprağını yitiren özgür Cermen köylüsü de giderek bağımlı bir köylü (serf) durumuna düşecekti. Nitekim, Batı Avrupa’da feodalizmin ekonomik, siyasi ve hukuki bir sistem olarak örgütlenmesi de bu taban üzerinde olmuştur. Osmanlı ailesi etrafında örgütlenmiş olan askerî maiyetlerin (gazilerin) başlangıçtaki durumu da bir bakıma bu Cermen comitatus’unun durumuna benzemektedir. Çoktandır aşiret yapılarından kopmuş ve kişisel bağlılık temelinde bir savaş şefinin etrafında toplanmış bulunan meslekten savaşçılar (Gaziler Ocağı), daha Anadolu’ya gelişlerinden itibaren, başlarındaki askerî şefleriyle birlikte Selçuklu devletinin hizmetine girmişlerdi. O dönemde Selçuklu Sultanından Bizans sınırında küçük bir uç beyliği alan Osmanlı ailesi, Selçuklu devletine bağlı onlarca askerî beylikten (uç ümerası) biriydi. Selçuklu ümerasının (askerî bürokrasinin) içinde yer alan Osmanoğulları, göçebe-aşiret reislerinin yaşadığı kır ya da yaylada değil, genelde olduğu gibi, ümeranın ikamet ettiği şehirlerde yaşıyordu. Yani gelecekte Osmanlı devletinin başına geçecek olan Osmanlı ailesi, bir göçebe-aşiret aristokrasisinin içinden değil, Selçuklu devlet ricalinden (devlet adamlığından) geliyordu. Osmanlı devletinin doğuşu 13. yüzyılın sonlarına doğru, Anadolu-Selçuklu devletinin Moğol (İlhanlılar) istilası altında çözülüp dağılması ve Selçuklu tahtının boşalmasıyla birlikte, Anadolu’nun siyasal durumu tamamen değişmişti. O dönemde Bizans sınırında Selçuklu Sultanı adına küçük bir uç beyliğini deruhte etmekte olan Osmanlı beyliği, Selçuklu devletinin yıkılmasıyla birlikte, Anadolu’daki pek çok Türkmen beyliği gibi (Karamanoğlu, Eşrefoğlu, Tekeoğlu, Çandaroğlu, Menteşe, Germiyan, Saruhan, Aydınoğlu, Umur Bey, Karasi vb.) bağımsız bir beylik haline gelmiş ve çok geçmeden de “hanedanlık” ilan ederek kendi “devletini” kurmaya girişmişti. “Savaş gücü ile ülke ve toplum zaptederek bunların üstüne siyasal güç kuranlar çeşitli kaynaklardan gelirler. Bazan bir göçebe aşiret önderi bu işi yapar, bazan aşiret değil de, savaşçılığı zenaat edinen ve bunun için bir nevi şirket haline gelen ‘savaşçı ocakları’ görülür. … Eğer şartlar elverişli ise, kendi teşebbüsleriyle savaşlar yapıp servetler edinirler, güçlenir, devlet kurarlar. … Fakat hangisi olursa olsun, kazandıkları serveti ekonomik üretime yatırmazlar. Önemli fark burada. Onu bir fon olarak kullanıp, idare ve savaş yolu ile bu serveti daha da arttırmanın yolunu tutarlar. Kendilerine ‘din uğruna gaza’ etme süsünü de verebilirlerse milyonlarca insana hükmederler; ekonomik üretimin herhangi bir kolunda bulunan bir sınıf olmadan, sınıfların tepesinde bir ‘süper sınıf’ haline gelirler, devleti bu nitelikte güderler.”[3] İşte Osmanlılar da kurdukları askersel temelli ilkel devlet aygıtına dayanarak, kendilerine memleket (üzerinde tarımcı toplulukların yaşadığı topraklar) edinmeyi ve Anadolu’daki diğer beylikler üzerinde hâkimiyet kurmayı bu süreçte başlıca stratejik amaç edinmişlerdi. Gerek Bizans’la ve gerekse Anadolu’daki Türkmen beylikleriyle olan ilişkilerinde hep bu stratejik hedefi gözeten bir politika güttüler. Osman Gazi’den Fatih Sultan Mehmet’e kadar uzanan birinci dönemin karakteristik çizgisi budur. Bu dönem boyunca, toprak fethi için savaşmak ve fethedilen topraklardaki tarımcı toplulukları (müslim ve gayrimüslim reayayı) merkezî devletin bağımlı kiracısı konumuna sokan bir toprak düzeni kurmak, Osmanlıların temel politikası oldu. Bu ilk kuruluş döneminden itibaren, devletin ekonomik temelini sağlamlaştırmak ve Osmanlı Beyliği’nin birliğini ve dirliğini sağlamak üzere, fethedilen toprakların devlet mülkiyetine geçirilmesi (mirî arazi yapılması) Osmanlılar için yaşamsal önem taşıdı. Osmanlılar kendilerinden önce Selçukluların uygulamış olduğu despotik devlet geleneklerine uyarak, daha kuruluş döneminden itibaren, merkezin (hanedanın) otoritesini güçlendirecek ve merkezkaç güçlerin oluşmasına fırsat vermeyecek bir mülkiyet ilişkisini (mirî arazi) ve toprak rejimini (dirlik düzeni-tımar sistemi) tesis etmeye büyük özen gösterdiler. Dolayısıyla, Osmanlı devletinin uyguladığı bu rejim, başlangıçta özel mülkiyete ve feodal oluşumlara kapı açabilecek kimi mülkiyet biçimlerini (örneğin malikâne, yurtluk, vakıf mülkler gibi) içermiş olsa bile, bunlar genel uygulamanın yanında birer “istisna” olarak kalmıştır. Esasen toprakta hâkim mülkiyet biçimi “devlet mülkiyeti” olduğu için, Osmanlı toplumunda özel mülkiyete dayalı feodal oluşumlar asla yaşama fırsatı bulamayacaklardı. Batı Avrupa’daki feodal toprak sistemine (feodal beylerin, toprağın bireysel-özel mülkiyetine ve bağımlı köylüler üzerinde hükümranlık hakkına sahip olmaları) karşıt olan Osmanlı toprak sistemi, özel olarak Osmanlıların bir keşfi değildi elbette. Onlardan çok önce, hem Arap-İslam, hem de Türk-İslam devletlerinde Doğu despotizmine özgü bir gelenek olarak uygulanmaktaydı bu sistem. Buna göre, başlıca üretim aracı olan toprakların ve doğal kaynakların mülkiyeti, hükümdarın şahsında somutlanan devlete aitti. Dolayısıyla, yalnızca devletle özdeşleşmiş olan hükümdar toprağı dilediği gibi temellük edebilirdi. Nitekim bir Türk-İslam devleti olan Selçuklu Devleti’nin sultanları da, mülkiyeti devlete ait olan toprakları askerî ikta (tımar) olarak ümeraya (askerî bürokrasiye) tahsis etme geleneğini hep sürdürmüşlerdi. Buna göre, toprağın rakabesi (kuru mülkiyeti) devlete ait olmak üzere, kullanım (tasarruf) hakkı çiftçiye (reayaya) ve gelirinden yararlanma (intifa) hakkı da askerî hizmet karşılığı olarak ümeraya bırakılmıştı. İşte Osmanlılar da bağımsız bir beylik haline gelip, kendi hesaplarına toprak fethine girişince, zaptettikleri topraklar üzerinde bu asyatik-despotik geleneği aynen sürdüreceklerdi. Daha önce de belirttiğimiz üzere, kuruluşundan Bizans’ın fethine kadar olan birinci dönem, Osmanlı Beyliği’nin bir yandan yeni topraklar zaptetmek, diğer yandan da merkezî otoritesini Anadolu’daki Türkmen beyliklerine kabul ettirmek için savaştığı dönemdir. Bir başka deyişle bu dönem, Osmanlı’nın küçük bir hanedanlık devleti olmaktan, gerçek bir asya tipi despotik imparatorluk devleti olmaya doğru ilerlediği dönemdir. Yaklaşık yüz elli yıl (1300-1453) süren bu tarih kesiti, hanedanlık ilan eden savaşçı-fetihçi bir topluluğun (uç beyliğinin), asya tipi bir imparatorluğa nasıl yükselebildiği ve mutlak otoritesi altına soktuğu bölgelerde, tarımcı toplulukları yüzyıllar boyunca nasıl duragan bir asyatik yapı içerisinde tuttuğunu göstermesi bakımından çok önemli bir tarihsel kesittir. Bu Doğuya özgü tarihî olayın sırrına ilk vakıf olan insan, günümüzden yüzyıllarca önce (14. yüzyılda) yaşamış büyük tarihçi İbn Haldun’dur. Kuzey Afrika’da yetişmiş olan bu tarihçi, yazdığı eserde (Mukaddime) bize “despotik devlet” denen türün bir çeşit anotomisini vermektedir. Buna göre, Doğuda kurulan devletlerin tarihsel yaşamı şunu göstermekteydi: Doğuda her devlet, tıpkı bir insanın yaşamında olduğu gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ama devletlerin yaşamında meydana gelen bu değişikliklerden alttaki toplumlar (tarım toplulukları) hiçbir biçimde etkilenmezler. Bunlar oldukları yerde dururlar. Ve kurulacak olan yeni “despotik” devletler de gene bunların tepesine çöreklenerek kurulurlar. Nitekim İbn Haldun’dan yüzyıllarca sonra gelen Karl Marx da aynı sonuçları çıkartacaktı Doğu toplumlarına ilişkin olarak. Osmanlı’da egemen sınıfın oluşum tarzı Kuruluş dönemindeki Osmanlı hükümdarları, henüz Sultan ya da Padişah unvanıyla değil, savaşçı-fetihçi bir askerî şefi simgeleyen Gazi ya da Bey unvanıyla anılırlardı. Arapçadan gelme bir sözcük olan sultan, aslında “egemenlik” demektir. Farsçadan gelen padişah ise, hükümdarların hükümdarı anlamına gelir. “Sultan” unvanını ilk kullanan, dördüncü Osmanlı hükümdarı I. Bayezid (1389-1402) olmuştur. Bu ayrıntı, ilerde göreceğimiz gibi, kuruluş dönemindeki bir devletin durumu ile daha sonra imparatorluk haline gelmiş bir devletin durumu arasındaki farkı yansıtması bakımından oldukça önemli bir “ayrıntı”dır. Savaş, Orta Çağın tüm despotik devletleri için olduğu gibi, Osmanlı devleti için de biricik ekonomik görevdi. Çünkü o dönemde devletin gelirlerini arttırmanın başlıca yolu, savaşarak toprak ve ganimet elde etmekti. Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde fethedilen ve yerleşilen topraklar, Osmanlı hükümdarının akrabalarına, silah arkadaşlarına (Gazilere) ve gördükleri hizmetlere karşılık şeyh ve dervişlere (dinsel ve mesleksel kökenli tarikat ehline) paylaştırılmakta idi. Ama bunlar toprağa yerleşsin ve çiftçilik yapsınlar diye değil! O topraklar üstünde zaten çitçilik yapmakta olan reayanın ürettiği üründen bir pay alarak geçimlerini sağlasınlar ve aynı zamanda bu toprakları ve reayayı hükümdar (devlet) adına denetlesinler diye! Demek ki Osmanlı hükümdarının maiyetlerine bağışladığı şey, toprağın mülkiyeti ya da kullanım (tasarruf) hakkı değil, yalnızca gelirinden (vergi-rant) yararlanma (intifa) hakkıdır. Osmanlıların kullandığı terimle söylersek, bağışlanan bir geçim kaynağı, yani “dirlik” idi. Üstelik, bağışlanan bu dirlik, verasetle geçmez ve dirlik sahibi onu başkasına devredemezdi. Genellikle dirlikler, sahiplerine ömür boyu kaydıyla verilirdi. Topraklar üzerinde mutlak hakka sahip olan ise, devletle özdeşleşmiş Osmanlı hükümdarıydı ve dirlik alıp vermeye yalnızca o yetkiliydi. Toprağın tek ve gerçek sahibinin devlet olduğu ve tabandaki üreticinin (reayanın) ise devletin daimi kiracısı sayıldığı böyle bir sistemde, acaba egemen sınıf kimdi? Yoksa devlet mi? Soyut bir kavram olan “devlet”in kendi başına bir sınıf olarak tanımlanamayacağı çok açık. Çünkü genel anlamda toplumsal bir sınıf, üretim araçlarıyla olan ilişkisine ve toplumsal üretim sürecinde tuttuğu yere göre tanımlanan somut bir insan grubunu ifade eder. Bu insan gruplarından biri veya birkaçı egemen-yönetici durumunda iken, diğerleri egemenlik altındadır yani yönetilen durumdadır. Osmanlı toplumunda egemenlik altında olan reaya olduğuna göre, bu durumda egemen sınıf kimlerden oluşuyordu? Elbette ki reayanın ürettiği artık ürüne el koyanlardan, onun sırtından geçinenlerden başkası değildi bu sınıf. Yani devletin sahip olduğu ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran ve bu güce dayanarak reayayı sömüren Osmanlı hükümdarı (saray) ve aristokratik bürokrasi! O halde, burada açıklığa kavuşturulması gereken asıl nokta, Osmanlı’da bu egemen “devletlû sınıf”ın nasıl oluştuğu ve hangi unsurlardan teşekkül ettiğidir. Osmanlı’da egemen sınıf bileşiminin zaman içinde değişikliğe uğradığını biliyoruz. Örneğin, kuruluş döneminde egemen sınıf korporasyonu içinde yer alan kimi unsurların yerini, ilerleyen dönemlerde başkaları devralmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı’daki egemen sınıf bileşiminin tahlilini, ilgili dönemlere göre ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Kuruluş dönemindeki egemen sınıf korporasyonunun bileşimi Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde öncü bir görev üstlenmiş olan askerî unsurlar, aynı zamanda Osmanlı yönetici (egemen) sınıfının da ilk kuşağını oluşturuyorlardı. Egemen sınıfın bu ilk kuşağı, değişik toplumsal kökenden gelerek Osmanlı ailesi etrafında örgütlenmiş savaşçı gaziler ile, tarikat mensubu şeyh ve dervişlerin (şehirlerde ahîler, kırlarda babailer) seçkinlerinden oluşuyordu. Bunlardan birinci gruba girenlerin seyfiye (askerî), ikinci gruba girenlerin ise ilmiye diye adlandırıldığı biliniyor. Bu ilk kuşak yöneticiler içinde hegemon durumda olanlar ise askerî şefler idi. Fakat devlet örgütlenmesinin en tepesinde, savaşçı birliğin başı olarak, her zaman Osmanlı hükümdarının üstün egemenliği vardı. Osmanlı yönetici sınıfının bu ilk kuşağının oluşmasında başlıca rolü, kabile yapılarından derlenen “askerî güç” ile toprakta uygulanan “dirlik” düzeni oynamıştır. Buna göre, fethedilen ve devlet mülkiyetine geçirilen topraklar, bir geçim kaynağı (dirlik) olsun diye seyfiye ve ilmiye mensuplarına tımar verilmekteydi. Tımarlar büyüklüğüne göre has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılıyor ve bunlar bulundukları mertebeye göre seyfiye ve ilmiye mensuplarına tahsis ediliyordu. Osmanlı’nın devlet yapılanmasına göre, toplum karşısında devletin otoritesini temsil eden seyfiye ve ilmiye mensupları, aynı zamanda devletin mülkiyeti altında bulunan tımarların yönetim ve denetimini de hükümdar adına ellerinde bulunduruyorlardı. Toplumun üretmen sınıfı (reaya) karşısında, seyfiye ve ilmiye bürokrasisinin bu örgütlü üstün konumu, giderek kolektif sömürücü bir sınıf niteliği kazandıracaktı onlara. Nitekim, Osman Gazi’den I. Murad’a kadar olan birinci dönemde (1300-1360), devleti yöneten ve aynı zamanda toplumun egemen sınıfını oluşturanlar, bu ilk kuşak seyfiye ve ilmiye mensupları olmuştur. Şimdi bu iki kesimin, mülkiyet ilişkileri açısından durumlarına bakalım. Osmanlı devletinin ilk zamanlarında askerî sınıfın önde gelen kesimini alpler, gaziler ve akıncı beyleri oluşturmaktadır. Osmanlı’nın ilk zamanlarında ordunun belkemiğini oluşturan tımarlı sipahinin (süvari birliğinin) ilk nüvelerini de bunlar oluşturacaktır. Tımar sahibi askerî sınıf (sipahi beyleri), reayadan toprak rantı karşılığı olarak topladığı vergilerle hem kendi geçimini sağlamakta, hem de savaşta orduya tam teçhizatlı asker yetiştirmekte idi. Türkmen ahaliden derlenen bu sipahi askerleri, seferde Osmanlı ordusunun asıl gücünü temsil ediyordu. Osmanlı devleti bu tımar usulü sayesinde, en önemli asker gücüne maaş vermekten, iaşesini temin etmekten, savaş alet ve edevatı hazırlama masraflarından da kurtulmuş oluyordu. Kuruluş dönemindeki Osmanlı askerî teşkilatında, tımarlı sipahi dışında iki cins örgütlenme daha bulunuyordu: Azap askeri ile yaya ve müsellemler. Azap askeri nakdi ücretle tutulmuş olup, Osmanlı hükümdarının şahsına bağlı hassa ordusunu oluşturmaktaydı. Osmanlı Beyliği’nin ilk dönemlerinde büyük bir şöhrete sahip olan bu askerler, yeniçerilik kurulmadan önce devletin ücretli daimi ordusunu meydana getiriyorlardı. Yaya ve müsellemler (atlılar) ise, çoğu Türk olan köylü halktan toplanan askerlerdi. Başlangıçta bunlara askerî hizmetleri karşılığı olarak ulufe (gündelik) dağıtılır ve toprakta çalıştıklarında birtakım vergi muafiyetleri tanınırdı. Bu askerler yalnızca sefer zamanlarında çağrılır ve diğer zamanlarda kendi işlerini (tarımcılık) yaparlardı.[4] Mülkiyet ilişkileri bakımından ilmiye sınıfının (ulema) durumuna gelince: Osmanlı beyliğinin kuruluşunda, şehirlerde ahîlerin, kırlarda babailerin büyük roller üstlendiğini daha önce belirtmiştik. Bu her iki teşkilât da dinsel kökenli idi. Bu teşkilâtların mensubu olan şeyh ve dervişlere başlangıçta hem tımar olarak, hem de malikâne biçiminde toprak bağışlandığı bilinmektedir. “Mirî arazinin, toprak, zaviye ve köy olarak tarikat şeyhlerine geçirilişi çoklukla ikta-istiğlâl yoluyla yapılmakta ve karşımıza, bazan hayrî, bazan da aile vakıfları olarak çıkmaktadır. Bu vakıfların bazan öşürü (ürün vergisi -M.S.) alınmakta, fakat bazan öşürü bile zaviyeye terkedilmektedir.”[5] Ulemaya dirlik olarak verilen, fakat zamanla vakıf mülk niteliği kazanan bu topraklar, aslında mirî toprak sisteminden bir hayli sapmış ve neredeyse özel mülkiyete yaklaşmış topraklardı. Osmanlı hükümdarlarının, yaptıkları hizmetlere karşılık şeyh ve dervişleri devamlı mükâfatlandırmaları, bu zümreyi, diğerlerine kıyasla oldukça zenginleştirmişti. Nitekim, şeyh ve dervişlerin ileri gelenlerinin 15. yüzyıldan itibaren egemen sınıf korporasyonu içinde en varlıklı kesim haline gelmeleri de bunu teyit etmektedir. I. Bayezid (Yıldırım) devrinden itibaren şehirlerde ulema olarak anılmaya başlayan bu kesim, devlet ve toplum içinde artan nüfuzları sayesinde önemli bir güç sahibi kişiler haline geldiler. Artık Osmanlı devlet yönetiminde iktidar, egemen yönetici sınıfın ikinci kuşağını oluşturan bu ulema kesimin elinde yoğunlaşacaktı. Ulemanın, Osmanlı sultanları üzerindeki nüfuzu ve devlet içindeki otoritesi, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar tartışmasız devam edecekti. “Bu ulema Osmanlı hükümdarlarının yanına geldikleri zaman dünyayı her türlü düzenbazlıklar ile doldurdular. Evvelleri hesap ve arazi defterleri bilinmiyordu. Bunlar gelince hesap ve arazi defterleri yaptılar. Para yığmak ve hazine vücuda getirmek âdetinin başı da onlardır.”[6] Fakat bu birinci dönemde, gerek askerî seçkinlerin gerekse ulemanın arazi temlikleri ve aile vakıfları dolayısıyla artan ekonomik güçleri, mirî toprak düzenine dayanan Osmanlı’nın despotik devlet yapısını gene de bozamamış ve sistemi feodalizm yönünde bir çözülmeye ya da parçalanmaya uğratamamıştır. Sözü edilen bu özel mülkiyet benzeri malikâneler ve vakıf-mülkler, Osmanlı toprak sistemi içinde, kaideyi bozamayan birer istisna olarak kalmışlardır. “Osmanlı toplumunda toprak mülkiyetinin devlete ait oluşu ve devletin saray, asker ve ulema gibi hâkim zümreler tarafından temsil edilişi, bu devirlerde hâkim sınıf içindeki iktisadi çatışmaların, çok kere siyasi çatışmalar şeklinde tezahür etmesine sebep olmuştur.”[7] Nitekim egemen sınıf korporasyonu içinde, gerek şehzadeler arasındaki saltanat kavgaları olsun, gerekse bürokrasi içinde ulema, ümera ve kapıkulları arasındaki siyasal çatışmalar olsun, bunların hepsinin altında yatan şey aslında iktisadi çıkar çatışması idi. Burada şu soru akla gelmektedir: Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde temel bir rol oynayan askerî maiyetlerin (gazilerin, akıncı beylerin) pozisyonu, Orta Çağdaki Cermen askerî maiyetlerinin (comitatus) pozisyonuna çok benzemesine rağmen, neden Osmanlı toplumunda da Cermenlerde olduğu gibi bir feodalleşme süreci yaşanmamıştır? Ya da toprakta bir servaj sistemi (serf-senyör ilişkisi) neden gelişmemiştir? Bu soruların yanıtı, mükemmel biçimine Bizans’ın fethinden sonra ulaşan Osmanlı Devleti’nin despotik örgütlenmesinde aranmalıdır. Bu örgütlenmenin yarattığı “yönetici sınıf” (kapıkulu bürokrasi) yalnızca Doğu’ya özgü olup, Batı Orta Çağının hiçbir devletinde görülmeyen bir sınıftı. Sorunun bu yönleri üzerinde yazımızın üçüncü bölümünde duracağız. [1] Bu konuda Mustafa Akdağ, Ömer Lûtfi Barkan, Halil İnalcık, Niyazi Berkes gibi tarihçi ve araştırmacıların eserlerine bakılabilir. [2] Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, cilt I, Gerçek Yay., 1972, s. 12 [3] age, s.12 [4] M. Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, c.1, Cem Yay., 1974, s.276 [5] Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Köz Yay., 1971, s.60 [6] P. Wittek’den aktaran Sencer Divitçioğlu, age, s. 61 [7] age, s.63 http://www.marksist.com/TRH/Modern.htm |
||
|
||
| Çetin Altan ustanın da dediği gibi ; Uzun sırıkların ucuna değil, evrensel ve saydam ekonomilerin gönderlerine çekiliyor artık bayraklar... Türkiye de, koltuğunun altına alanın, sert adımlarla yürüdüğü kapalı bir bohça olmaktan çıkacaktır er geç; ama çalkalana malkalana, ama ırgalana mırgalana... Gitgide hızlanan bir değişimin içindeyiz, tabii anlayana... |
||
|
||
| Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı / 3 Mehmet Sinan Engels’e yazdığı 21 Haziran 1853 tarihli mektubunda Marx şöyle diyordu: “Bernier haklı olarak Doğu’daki bütün olayların temelinde toprakta özel mülkiyet olmayışını görür ve bu konuda Türkiye, İran ve Hindistan’a atıfta bulunur. Bu, Doğu cennetinin gerçek anahtarıdır.”[1] Engels de hemen o ay içinde Marx’a yazdığı cevapta şöyle der: “Toprak mülkiyetinin olmayışı, gerçekten de Doğu’nun tümü için anahtar. Doğu’nun siyasal ve dinsel bütün tarihi de burada saklıdır. Ama nasıl oldu da doğulular, feodal biçiminde de olsa toprak mülkiyetine varamadılar?”[2] Kapitalizm öncesi ekonomik-toplumsal oluşumlarla ilgili çalışmalarını bu dönemde kesintisiz olarak sürdüren Marx, doğuluların neden toprakta özel mülkiyete (feodal biçiminde de olsa) varamadıklarını sonunda keşfetmişti. Marx’a göre bunun birbirine bağlı iki nedeni vardı. Birinci neden, Doğu toplumlarında çok eski zamanlardan beri devam edegelen despotik devlet oluşumlarının varlığıydı. Bu tip devletler, tarımcı toplulukların üzerine çöreklenerek bu toplulukları her açıdan kendilerine bağımlı hale getiriyorlardı. Batı’da görülen güçsüz ve dağınık feodal devletlerden farklı olarak, Doğu’nun despotik devletleri son derece merkezi-bürokratik bir yapıda örgütlenmiş güçlü devletlerdi. Doğu’da ortaya çıkan bütün Arap-İslam ve Türk-İslam devletleri de bu kategoride devletlerdi. İkinci neden ise, Doğu’da tüm toprakların her zaman üstün bir topluluğun, yani despotik devletin mülkiyeti altında bulunmasıydı. Bu yüzden, topraklar üzerinde bireysel ya da ailesel düzeyde bir “özel mülkiyet” gelişmemişti. Toprağın devlet mülkiyeti altında olması, toprağı işleyen köylüleri de devlete bağımlı “daimi kiracılar” durumuna getirmişti. “Bu şartlar altında, bu devlete tâbi olan herkes için geçerli olandan daha güçlü bir siyasal ya da iktisadî baskının varlığına gerek yoktur. Devlet bu durumda en yüksek beydir. Burada egemenlik, ulusal çapta yoğunlaşmış olan toprağın sahipliğinden oluşur. Ama öte yandan, toprağın gerek özel, gerek ortaklaşa zilyetliği ve tasarrufu olmasına karşın, toprakta özel mülkiyet yoktur.”[3] Doğu toplumlarının gelişim çizgisinin Batı’ya göre farklı oluşunun temelinde yatan gerçeklik, nereden bakarsak bakalım, çok eski zamanlarda ortaya çıkmış ve kapitalizm öncesi tüm Doğu toplumlarını derinden etkilemiş olan despotizm geleneğidir. Bu geleneğin taşıyıcısı olan Doğu’nun despotik devletleri, toplum içinde bir sınıfa dayanıyor değillerdi aslında. Tersine, toplumdan bağımsız ve toplumun üstünde bir güç olarak örgütlenmiş olan bu devletler, tüm toplumun tepesinde “süper bir güç” olarak durmakta ve tüm toplumu bir sürü gibi gütmekteydiler. Dolayısıyla bu devletler, toplumsal yaşamın tüm alanlarını (ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb.) mutlak kontrolleri altında tutabildikleri sürece, yaşamlarını sürdürebilirlerdi. Böyle bir despotizm düzeninde en üstün, en yüce otorite olarak toplumun en tepesinde oturan ve devlet iktidarını kendi şahsında somutlaştırmış bulunan despot (hükümdar), elbette ki “tanrısal bir güç” ya da “kutsal bir baba” olarak görünmekteydi topluma. O halde burada asıl açıklığa kavuşturulması gereken nokta şu oluyor: Toplumdan bağımsız olarak örgütlenen, dolayısıyla toplumun herhangi bir sınıfına dayanmayan bu tip devletler, nasıl oldu da yüzyıllar boyunca ayakta kalabildiler? Despotik devletleri ayakta tutan ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında belirleyici bir güç olmalarını sağlayan “gizemli” mekanizma neydi acaba? Bildiğimiz kadarıyla bu mekanizma, kendini devletle özdeşleştirmiş olan yönetici devletlû sınıfın, yani Doğu despotizmine özgü “kapıkulu bürokrasi”nin oluşturduğu örgütlü güçten başkası değildir. O halde gelin, Doğu despotizmine özgü bu muazzam bürokratik mekanizmayı, önce genel oluşumu bakımından ve daha sonra da Osmanlı toplumu özelinde incelemeye çalışalım. Despotik devlete özgü bir yönetici sınıf: Kapıkulu bürokrasi Despotizmin egemen olduğu toplumlarda, devlete ait olan mülkün (yani topraklar üzerindeki güç ve hükümranlığın) her ne surette olursa olsun bölünmesi ve yönetici sınıfın şu ya da bu bireyinin veya yönetici sınıf dışındaki toplum bireylerinin “özel mülkiyeti”ne geçmesi söz konusu olamazdı. Bu toplumlarda mülkün tek sahibi, tanrının yeryüzündeki elçisi sıfatıyla ve devletin başı olarak, yönetici sınıf piramidinin en tepesinde oturan hükümdardır. Ama bu sahiplik, bugün anladığımız anlamda bir “özel mülkiyet” sahipliği olmayıp, devletle “özdeş” olmanın getirdiği bir “devlet adına” sahipliktir. Despotik tarzda düzenlenmiş eski Doğu toplumlarında, hükümdar (despot) da dahil olmak üzere yönetici egemen sınıfın unsurları (devleti yöneten asker-sivil bürokrasi, ulema vb.), görevlerinin karşılığı olarak ya hazineden maaş alırlar ya da devlete ait toprağın intifa hakkından, yani toprak gelirinden (vergi-rant) yararlanırlardı. Ama öte yandan, yönetici-egemen sınıf konumundaki bürokrasinin sahip olduğu bu “yararlanma” hakkı irsî bir hak değildi. Yani veraset yoluyla mirasçılara intikal edemezdi. Çünkü yönetici bürokratın devlet katında işgal ettiği makam ve taşıdığı ünvan, onun özel mülkü ya da soydan geçme “müktesep hakkı” olmayıp, devlet yönetimindeki fonksiyonuna (işlevine) bağlı ve görev süresiyle sınırlanmış olan bir “hak” idi. Tarihte uzun ömürlü olmuş despotik devletlerin başındaki hükümdarların, şu üç kuralı bir doğa yasası gibi benimseyip uyguladıkları biliniyor: Birincisi, toprakta “devlet mülkiyeti” sisteminin sıkı bir şekilde uygulanması; ikincisi, mülkiyeti devlete ait olan topraklarda devletin “daimi kiracı”sı olarak çalışan toprağa bağlı çiftçilerin sıkı bir denetim altında tutularak aynı düzen içinde kalmalarının sağlanması ve üçüncüsü, devletin toplumun üstünde mutlak bir güç olarak yaşamasını sağlamak üzere, toplumun sınıflarından tamamen bağımsız, kapıkulu denen bir yönetici devlet sınıfının yaratılması ve bu yolla devletin monolitikliğinin korunması. Bu kurallar, tarihte ortaya çıkan despotik yapıdaki devletlerin hemen hepsinde uygulanmış ortak kurallardır. Dağınık ve parçalı bir görünüm arz eden Batı Avrupa’daki feodal yapıların tersine, Doğu’nun despotik devletlerinin uzun ömürlü oluşu, söz konusu kuralları sıkı bir biçimde uygulamış olmalarına bağlıdır. Nitekim, tarih incelendiğinde görülmektedir ki, Doğu’da kurulan despotik devletlerin pek çoğu, bu kurallara uydukları ve dış etkenlere kapalı bir yapıyı sürdürebildikleri sürece ayakta kalabilmişler, fakat kurallar bozulduğunda ve bu toplumlar dış etkenlere açık hale geldiklerinde, çözülme ve çöküş kaçınılmaz olmuştur. Tarih bize, en eski çağlarda bile despotik hükümdarların, devleti yönetecek bürokrasiyi doğrudan kendilerine bağlı kullardan seçerek oluşturduklarını ve bunu yaparken de nasıl ince eleyip sık dokuduklarını gösteren pek çok örnek sunmaktadır. Örneğin, Mısır, Çin, Laos, Vietnam vb. gibi eski çağın asyatik toplumlarında, devlet memurluğuna alınacak insanlar son derece sıkı sınavlardan geçirilirdi. Öte yandan, Osmanlı’daki uygulamasını aktarırken de değineceğimiz gibi, devlete bağlı “kapıkulu yönetici” yetiştirmek üzere devşirilen gençlerin, geldikleri toplumsal sınıf ve çevreyle her türlü bağlarının kesilmesi de gene kesin bir kuraldı bu despotik devletlerde. Devşirilen gençler sarayda uzun bir eğitimden geçirilerek devlete kapıkulu yetiştirilirlerdi. Kapıkulları, kapıkulu ocakları denen, tamamen dışa kapalı, korporatif bir örgütlenme içinde tutulurlardı. Örneğin, Osmanlı’da Hıristiyan çocuklardan devşirilip eğitilerek devletin en yüksek makamlarına getirilen asker-sivil yöneticiler, Mısır’da köle sülalesinden gelerek hanedanlık kuran Memlûklar ve bazı eski Hint devletlerinde krallığa kadar yükselmiş köle kökenli hükümdarlar hep bu kapıkulu sınıfına mensuptular. Yeri gelmişken, “devlet” sözcüğünün, bugünkü yaygın anlamına nazaran bu toplumlarda taşıdığı farklı anlama dikkat çekmek gerekiyor. Arapçadan gelen bu sözcük , “feleğin çarkının dönüşünün bazı kişileri ‘talihli’ kılması demekti…. Asıl önemli olan şey devlet değil, hükümdar ve onun adamlarıdır. Bunlar en yüksek güç yerine gelme talihine uğramış, başlarına ‘devlet kuşu’ konmuş talihliler olduklarından kendilerini devletli sayarlardı. Bu toplumlarda devlet bir müessese değil, güç sahibinin bir sıfatıdır. Çiftçi nasıl çiftli çubuklu, zenaatkâr nasıl iş yerli ve araçlı, tüccar nasıl paralı ise baştakiler de devletlidir.”[4] Doğu despotizmine özgü bu kapıkulu sınıfı, eski sınıfsal köklerinden tamamen koparılmış ve sosyal çevreleriyle bağları tamamen kesilmiş unsurlardan meydana geldiği için, devlet dışında hiçbir kökensel aidiyeti bulunmayan, “köksüz” ve “yapma” (sentetik) bir sınıftı. Bu sınıf, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlardaki (örneğin köleci, feodal ve kapitalist toplumlardaki) sınıflardan hiçbirine benzemez. Çünkü bu sınıf, üretim sürecindeki toplumsal işbölümünün bir sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. O, üretim sürecinden bağımsız olarak, devlet katındaki fonksiyonel bir işbölümünün sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, devlette yönetici sınıf konumunda olan kapıkullarının bu “sınıf” konumları geçici bir nitelik taşımakta ve üstlendikleri yöneticilik işleviyle (yani mevki ve makamlarının süresiyle) sınırlanmış bulunmaktadır. Öte yandan, despotik devletlerin devasa bir bürokratik mekanizmaya sahip olmaları ve bu mekanizma içinde kapıkullarının sayısının sürekli artması, bu devletlerin yumuşak karnını oluşturuyordu aynı zamanda. Çünkü, tarihteki örneklerinden de biliyoruz ki, üretimden ve toplumdan tamamen kopuk bu yapay sınıfa mensup olanların sayısının sürekli artması, despotik sistemin iç dengelerinin bozulmasına, devlet yönetiminde yozlaşmalara, çıkar çatışmalarına, iktidar kavgalarına ve nihayet sistemin kaçınılmaz çöküşüne yol açmaktaydı. Bizans’ın fethi ve Osmanlı’da “kapıkulu bürokrasi”nin iktidara gelişi Osmanlı devletinin niteliği ve yönetici sınıf korporasyonunun bileşimi, kurulduğu 14. yüzyılın başından yıkıldığı 20. yüzyıla kadar hep aynı kalmış değildir. Kuruluş döneminde, alpler, gaziler gibi aşiret kökenli askerî unsurlar ile, şeyhler, dervişler, abdallar gibi yarı askerî-yarı mistik tarikat ehline dayanan Osmanlı devlet örgütlenmesi, asıl asyatik despotik karakterine II. Mehmed (Fatih) zamanında kavuşmuştur. Tabii, bu aynı zamanda egemen devletlû sınıf içinde esaslı bir değişikliğin olduğu ve yeni bir örgütlenmenin yapıldığı anlamına geliyordu. Bu dönemin tarihsel sınırlarını belirtmek istersek şunu söylemeliyiz: Osmanlı’da asya tipi despotik imparatorluk modeline uygun yapılar esas olarak 15. yüzyılın ortalarında oluşmuş ve 17. yüzyılın başlarına kadar da bozulmadan devam etmiştir. Diğer taraftan sözü edilen bu dönem, Batı Avrupa’da kapitalizme geçildiği, para ekonomisinin geliştiği ve bir burjuva sınıfın ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. Avrupa’daki gelişmeler ile Osmanlı sisteminin statik bir yapıya kavuşması arasındaki çarpıcı tezat da burada başlar zaten. Osmanlı hükümdarları, güçlenme belirtisi gösteren merkezkaç eğilimlere karşı baştan beri olumsuz bir tutum içinde olmuştur. Kuruluş dönemindeki Osmanlı hükümdarları, güçlerinin yettiği yerlerde, feodal yapıdaki beyliklerin yaşamasına asla izin vermediler. Güçlerinin tam olarak yetmediği kimi yerlerde ise, uzlaşmalar yaparak var olan feodal yapıdaki beylikleri kendilerine bağlı tutmaya çalıştılar. Bu da gösteriyor ki, Osmanlıların kurduğu devlet, Doğu geleneğine uygun olarak daha baştan “despotizme eğilimli” bir devlet idi. Nitekim ilk Osmanlı hükümdarlarının başlangıçtaki uygulamaları, yani fethedilen toprakların hükümdar ailesi ve savaş ortakları (gaziler, şeyhler, dervişler) arasında “ülüş” sistemiyle paylaştırılması yöntemi, çok uzun ömürlü olmamıştır. İlk başlarda görülen, akrabalara ve savaş ortaklarına “malikâne”, “yurtluk” vb. biçiminde toprak temliki (mülk verme) usulü, belli bir zaman sonra tamamen terk edilmiş ve bunun yerini, genel bir uygulama olarak “askerî tımar” sistemi almıştır. Bunun anlamı, toprağın mülkiyeti (rakabesi) devlette kalmak şartıyla, toprağın vergi gelirinin askerî şeflere hizmet karşılığı tahsis edilmesidir. Artık bütün tımarlar doğrudan doğruya Osmanlı sultanı tarafından verildiği ve istendiğinde geri alınabildiği için, akıncı beylerinin ve benzeri askerî şeflerin iktisadî güç elde ederek ve kendi özel silahlı güçlerine dayanarak, ileride feodal beyler haline gelmeleri önlenmiştir. Bu nedenledir ki, Osmanlı toplumunda orta çağ Avrupasındaki gibi toprak mülkiyetine dayanan soylu bir aristokrasinin ortaya çıkması hiçbir zaman söz konusu olmadı. Kaldı ki, devletin mutlak hâkimi konumunda gözüken Osmanlı ailesi de, Batı’daki feodal beyler gibi soyluluğa dayanan bir geçmişe sahip değildi. Osmanlılık aslında bir soyun temsilcisi olmayıp, tamamen fetih savaşlarına dayalı iktisadî durum ve şartların yarattığı bir birliğin adı idi. Toprağın mülkiyetinin devlete ait olduğu bir durumda, devleti temsil eden hâkim unsurlar da ancak fonksiyonel olarak (yani görev yetkilerine dayanarak) bu konumu elde edebilirlerdi. Nitekim, “eski vak’a-nüvisler Osmanlılardan bahsederken, onları daima ‘devlet hizmetinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hâkim ve müdir (idare eden –M. S.) sınıf’ olarak nitelendirmişlerdir”[5] Osmanlılar, kendilerinden önceki despotik devletlerin (örneğin, İran ve Anadolu Selçuklu Devletlerinin) deneyimlerini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle, fetihler yoluyla genişlemiş olan topraklar üzerinde savaş ortaklarının hak iddiasında bulunarak ayrı bir baş çekmelerinin (derebeyleşmelerinin) önüne geçebilmek için, daha I. Murad (Hüdavendigâr) zamanında (1360-89) önlem almaya başlamışlardı. İlk önlem olarak, doğrudan padişaha bağlı olacak yeni bir yönetici bürokrasiyi (kul zümresini) örgütlemeye giriştiler. Osmanlı beyliği başlangıçta henüz küçük bir hanedanlık devleti iken, ilk Osmanlı hükümdarlarının bu beyliği savaş ortaklarıyla (gaza beyleriyle) birlikte yönetmeleri pekâlâ mümkün olabilmişti. Ama fethedilen topraklar genişleyip de gaza beyleri üzerinde kontrol güçleşince, Osmanlı hükümdarlarının endişeleri de artmaya başladı. Devleti birlikte kurdukları ve yönettikleri eski savaş ortakları kendi aralarında bir çıkar birliği oluşturabilir ve ellerinin altında bulundurdukları silahlı güçlere dayanarak ayrı bir baş çekebilirlerdi pekâlâ. Nitekim bunun ön belirtileri de ortaya çıkmıştı. I. Murad’ın tahta geçmesinden hemen sonra Ankara’da ahîlerin başkaldırması ve Trakya’da kimi akıncı beylerinin kendi hesaplarına topraklarını genişletmiş olmaları, Osmanlı hükümdarı için birer tehlike sinyali idi. Selçuklu devlet geleneği içinde yetişmiş bir aileden gelen Osmanlı hükümdarları, kendi yönetimleri altındaki gaza beylerinin güçlenmesine ve ayrı bir baş çekmesine asla fırsat vermeyeceklerdi. Nitekim I. Murad, merkezkaç güçlerin oluşması tehlikesine karşı, doğrudan kendine bağlı olacak yeni bir askerî ve idarî yapıyı oluşturmaya girişecekti. Bu yapı, hükümdarın merkezî iktidarını güçlendirecek bir şekilde örgütlenecek ve mutlak bir şekilde hükümdara bağlı olacaktı. Böylece, Osmanlı devletinde yeni bir yönetici bürokrasinin (doğrudan padişaha bağlı kapıkulları) örgütlenmesi uygulaması başlamış oluyordu. Bu örgütlenme Avrupa feodalizminde hiç görülmemiş bir örgütlenmeydi. Osmanlı devlet yönetiminde önemli bir rol üstlenecek olan bu kapıkullarının devşirme usulüyle örgütlenmesi dâhiyane fikrini padişaha ilk öneren ve teşvik edenler, ulema sınıfına mensup devlet adamları oldu. Aslında ulemanın bu önerisi, bir iktidar çekişmesi içinde oldukları askerî şeflerin artan gücünü dizginlemeye yönelikti. Fakat tarihin bir ironisi olsa gerek, ulemanın, askerî şeflerle mücadelesinde vurucu güç olsun diye yarattığı bu devasa bürokratik makine (kapıkulları) sonunda yaratıcısını da ikinci plana iterek, kendisi iktidara el koyacak ve böylece Osmanlı yönetici sınıfının üçüncü kuşağı tarih sahnesine çıkmış olacaktı. Osmanlı devlet teşkilâtında kapıkullarının ilk nüveleri, savaşta tutsak edilen Hıristiyan gençlerden (pençik oğlanları) devşiriliyordu.[6] Devşirmelerin bir araya getirildikleri ve yetiştirildikleri yer, “acemi ocağı” denen kurumdu. Fakat tutsak edilen bu Hıristiyan gençlerin ellerine geçen ilk fırsatta kaçmaları yüzünden, sonradan bu yöntemden vazgeçildi. Yeni sisteme göre, tutsak alınan gençler önce Anadolu’daki Türk reaya çiftliklerine gönderiliyor ve burada hem çalışıp hem de Müslüman adet ve geleneklerini öğrendikten sonra, yedi-sekiz yıllık bir eğitim dönemi için acemi ocağı denen kapıkulu yetiştirme ocağına giriyorlardı. Bu dönem acemilik ve aynı zamanda da hizmet görme dönemiydi. Devşirme yöntemi esas olarak Fatih Kanunnamesi ile yasalaştı ve kuralları iyice belirlendi. Fatih zamanında çıkan devşirme kanunnamesine göre, Müslüman ve Yahudilerin, Gürcü, Çingene, Kürt, Acem, Arap ve Türklerin çocukları devşirilemezdi. Bunun yanı sıra, hanenin tek çocuğu, çoban ve sığırtmaçlar, köse, kel, doğuştan sünnetli, çok uzun ya da çok kısa boylu olanlar, Türkçe bilenler, bir sanatı bulunanlar, İstanbul’u görmüş olanlar da devşirilemezdi. Başlıca devşirme bölgeleri ise Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Hırvatistan idi.[7] Kul olarak yetiştirilecek oğlanlar artık savaşta esir alınanlardan değil, Hıristiyan reaya ailelerin 14-18 yaş arasındaki sağlam vücutlu ve akıllı erkek çocukları arasından devşiriliyor ve bunlar asker ya da idareci yetiştirilmek üzere ayrılıyorlardı. Acemi ocağında eğitilip yetiştirilen devşirmelerin bir bölümü kapıkulu ocaklarına alınıyordu. Bu ocaklar, Osmanlı Devleti’nin sürekli ordusunu (ücretli) oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocakları idi. Yeniçeri Ocağı da bu ocaklardan sadece biriydi, ama daha sonra en önemlisi ve sistemin temel taşı olacaktı. Bunun yanı sıra, bir de padişahın yakın hizmetinde ve idarî görevlerde çalışmak üzere sarayın Enderun[8] bölümünde eğitime alınan saray içoğlanları (buradaki “iç” kelimesi, padişahın devamlı olarak oturduğu sarayı belirtiyor) vardı. Kapıkulu adayları, Balkanlar’daki Hıristiyan köylerinden devşirilip Anadolu’ya gönderildiklerinde, orada sipahilerin ve Türkçe bilen reayanın yanında basit bir Türkçe de öğreniyorlardı. Daha sonra İstanbul ve Edirne’deki acemi okullarında Arapça ve Farsça da öğrendiklerinden, bunların karmasından Osmanlıca dediğimiz bir dil gelişecekti. Bu dil de tıpkı padişah, kul ve devlet gibi, toplumdan kopuk, köksüz ve sentetik (yapma) bir şeydi. Ama tıpkı kapıkulları gibi, bu Osmanlıca dili de ilerde devlet-i âlî Osman’ın alâmeti fârikasından biri olacaktı. Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren devlet katında iktidarı yavaş yavaş eline geçiren “kapıkulu bürokrasi” tümüyle devşirme kullardan oluşuyordu. Sınıfsal köklerinden tamamen koparılmış olduklarından toplum içinde hiçbir sınıfla kökensel bağları kalmamış olan ve kendilerini bütünüyle devlete ait hisseden bu kapıkulları, devlet içinde tam manasıyla “kapalı kutu” bir sınıf oluşturdular. |
||
|
||
| Kullar köle miydi? Peki, devlet katında yöneticilik düzeyine kadar çıkan bu kullar köle miydiler? Bu konu eskiden beri yeterince anlaşılmış olmadığından, sık sık yanlış yorumlara kapı açmıştır. Örneğin bizde ve Batı’da yazılan kimi Osmanlı tarihi kitaplarında, kulların birer “köle” (saray köleleri) oldukları söylenmektedir. Oysaki Osmanlı kaynaklarından hiçbirinde bunlara köle dendiğine rastlanmıyor. “Birçok hallerde de bunlar açık bir şekilde kölelerden ayrılıyor (meselâ Koçi Bey devlet adamlarının kapılarında köle kullanacaklarına kul kullanmalarını tenkit eder). Gerçekte yükselmiş kapıkullarının çoğunun kendi köleleri vardı.”[9] O dönemin koşullarında köle, satın alınabilen bir mal gibiydi. Bu anlamda kölenin sivil hakları olmadığı gibi, hiçbir politik yetkisi de yoktu. Kölelik aslında devşirilme yolu ile doğmazdı. Köleler ya kaçırılarak, ya tutsak edilerek, ya da satın alınarak köle yapılan insanlardı. Ya da bir köleden doğdukları için köle olurlardı. Erkek ve kadın köleler, ya şahısların hizmetinde, ya da üretim sürecinde birer üretim aracı olarak kullanılırlardı. Tüm bunların hukukî ifadesi ise, bir insanın bir başka insanın malı olmasının kabulü anlamına geliyordu. Nitekim, antik çağdaki Roma hukuku ile orta çağdaki İslam hukuku, kölenin durumunu bu bakış açısıyla bir özel hukuk (kişi hukuku) konusu olarak düzenlemişti. Tabii, kendi özel hukukunda buna yer vermeyen toplumlar ise, insanları köleleştirme eylemlerini suç saymakta ve bir tüzel hukuk hükmü ile yasaklamaktaydılar. Nitekim eski Yunan’da, yoksullaşan yurttaşların geniş çapta köleleştirilmesi eylemine son vermek için çıkarılan Solon Kanunları bunun bir örneğidir. Osmanlı’da da köleler vardı; ama bunlar eski Roma ve Yunan’da olduğu gibi üretim sürecinde birer üretim aracı olarak değil, daha çok kişisel hizmetlerde (ev hizmetlerinde vb.) kullanılırlardı. Bu anlamda sarayda da bol miktarda erkek ve kadın kölelerin bulunduğu bilinen bir şey. Osmanlı’da kişisel hizmetler için kölelik, 19. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Oysa kullar, kölelerden çok farklı bir statüdeydiler. Bir kere kullar, belli bir amaç için devşirilen ve yalnızca erkeklerden oluşan bir insan grubuydu. Devşirilme amaçları ise, yalnızca devlet hizmetinde görev yapacak olmalarıydı. Köleler gibi haklardan mahrum değillerdi, tersine pek çok imtiyazlara sahiptiler. Bunlar saraya mensubiyetle birlikte, kişilikleri ve yerleri belirlenen “adamlar” oluyorlardı. Yani bir anlamda devlet “ricali”ne (rütbeli mevki sahibi kimseler) katılmış oluyorlardı. Tüm politik kimlikleri saraya mensubiyetten kaynaklandığı için, bunların hepsi padişah kulu sayılıyorlardı. Dolayısıyla kullar, devlet katında ve padişahın emrinde bir ocak (korporasyon) olarak örgütlenmiş görevliler grubuydular. Öte yandan, kölelerden de kul devşirilebilirdi kuşkusuz. Ama köle olan kulluğa derildiği zaman köleliği sona ererdi. Çünkü onun statüsü tamamen değişmiş olurdu. O artık bir kişinin malı olmaktan çıkar, bir kapıya (devlet makamına) kapılanırdı. “Kapı”, bir siyasi gücün sembolüydü ve o güce intisab etmekle birlikte kapıkulu da o gücün taşıyıcısı, uygulayıcısı ve aracı olurdu. Kul bu gücü kullanırken bir “hak” ile donanmış değildi, ama gücü kullanma işinde kendisine bir “yetki imtiyazı” verilmişti. “Hak geri alınmaz bir şeydir; imtiyaz ise takmadır, geri alınabilir.”[10] Toplumsal değil fonksiyonel bir sınıf Bizans’ın fethinden hemen sonra, ulemanın önde gelen isimlerinden Sadrazam Çandarlı Halil Paşa idam edildi (1453). Bu olay aslında Osmanlı devlet yönetiminde ulemanın üstünlüğüne son veren bir olaydır. Eski “savaş ortaklığı” döneminin ilmiye sınıfına mensup olan bu ulema taifesi, kendilerini çok önemli bir yerde görmekteydiler. “Çünkü bunlar kendilerini bir yandan İslâm peygamberinin şeriatinin temsilcileri, bir yandan da ‘ulülemrin’ yani hükümdarın delegesi sayarlardı. Bir yandan padişaha şeriati öğretirler, öte yandan halka ‘Ulül-emr’e itaatin bir borç olduğunu telkin ederlerdi. Bunlar ne halktılar ne de kul.”[11] Ama devlette üstlendikleri görevler nedeniyle (kadılık, müftülük, müderrislik vb.) daima halktan uzak, devlete yakın oldular. Fatih Sultan Mehmed’in padişahlığı döneminde, ulemanın yanı sıra devlet idaresinde sözü geçen eski ailelerin nüfuzları da bertaraf edilmiş ve bunların yerine, padişahın emir ve arzusuna mutlak surette uyan kişiler getirilmeye başlanmıştı. Bu kişiler aslında devşirme usulüyle toplanıp sarayda (Enderun mektebinde) yetiştirilen padişaha bağlı kullardır. Böylece, Fatih zamanında kulların devletin askerî-idarî-ilmî-mülkî tüm yürütme mekanizması içine geniş çapta nüfuz ettiğini ve devlet iktidarının giderek bu kul taifesinin eline geçmiş olduğunu görüyoruz. Nitekim, bu tarihten Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümüne (1566) kadar olan dönemde sadrazamlık makamına gelen 23 kişiden 20’sinin kapıkullarından, sadece 3’ünün ulemadan olması da bunun bir göstergesidir. Batı’dan farklı olarak, toplumsal değil fonksiyonel bir işbölümünün ürünü olan ve anonim bir varlığa sahip bulunan Osmanlı hâkim sınıfı (yönetici bürokrasi), kapıkullarının iktidara gelişiyle birlikte bu vasfını büsbütün pekiştirmiş oluyordu. Aynı zamanda bu durum, Osmanlı Devleti’nin despotik niteliğinin tam olarak belirginleşmesi anlamına gelir. Osmanlı Devleti artık başlangıçtaki gibi küçük bir hanedanlık devleti değil, Bizans’ın muazzam bürokratik mekanizmasını da devralmış, asya tipi despotik bir imparatorluk devleti idi. Nitekim Osmanlı tarihinde, “hükümdarlar hükümdarı” anlamına gelen “Padişah” ünvanını ilk kullanan da Fatih Sultan Mehmed olacaktı. Dolayısıyla, Osmanlı despotizminin gerçek anlamda ilk kurucusu ve kanuncusunun Fatih Sultan Mehmed olduğunu söyleyebiliriz. Fatih’ten önceki dönemlerin devlet yönetiminde esas olarak medreseden gelme ulemanın ağırlıkta olduğu ve padişahı yetiştirenlerin de bizzat bunlar olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, önceleri bu ulema “ekâbir” takımı karşısında, padişahın mutlak yetkisi az çok sınırlanmış durumdaydı. Fakat Fatih zamanında bu durum tamamen değişti. Devlet iktidarının her kademesi ve hükümet idaresi (başta vezirlik olmak üzere), Enderun’da yetişmiş ve doğrudan padişaha bağlı olan kulların eline geçti. Kullardan oluşan yeni hükümet mekanizması, sırtını kendisi gibi kullardan oluşan ordunun ulufeli (ücretli) kesimine (özellikle yeniçerilere) dayadı. Osmanlı hükümdarlarının haftada iki gün devletin en yüksek yönetim organı olan Divana (hükümete) başkanlık etmeleri ve toplantıları yönetmeleri kuralı da Fatih’in padişah oluşuyla birlikte ortadan kalktı. Artık Divana katılmayan padişah, “devleti yönetme görevindeki en önemli bir fonksiyonunu da ‘vekil-i mutlak’ı olan vezir-i azama geçirmek suretiyle, kendisi ancak arzları ve divanın kararlarını kabul veya geri çeviren mutlak iradeli bir baş otorite haline gelmişti.”[12] Osmanlı’daki despotik devlet yapılanmasının önemli bir özelliğini ortaya koyması bakımından, burada bir noktanın daha kaydedilmesi gerekiyor. Fatih döneminden itibaren, “devlet kadrosunda hükümdarın (kendi iddiasının aksine olarak) artık ‘mülkün sahibi’ durumunda bulunmadığı, padişahlık görevinde ancak irsî bir memur gibi oturduğu” gerçeğidir.[13] Bundan böyle devlet, Osmanlı ailesine miras kalmış bir mülk (mülk-i mevrus) olarak değil, birliği padişah tarafından temsil olunan tek ve bölünmez bir varlık olarak algılanacaktır.[14] Osmanlı devletinin despotik yapısı Fatih döneminde tam manasıyla belirginleşince, aslında padişahın da fonksiyonel bakımdan “yüce devlet”in bir kulu olduğu (kul-padişah) ortaya çıkmıştır. Padişah, kulların en tepesinde duran bir kuldur; bürokratik korporasyonun ve dolayısıyla despotik devletin bölünmez bütünlüğünün bir sembolüdür o! “Osmanlı padişahının, kapıkulu ocaklarının birinci ortasının yoldaşlarından sayılması, ulufe günü yeniçeri ağası giysisi ile kışlaya gelmesi ve ulufesini alması, at üstünde bir kâse şerbet içmesi gelenekti”[15] Padişahı devletin “ücretli” kullarından biri olarak sembolize eden bu “kul-padişah” ritüeli de göstermektedir ki, toplumun tepesine çöreklenmiş olan despotik devlet, aslında toplumun üstünde asılı duran bürokratik korporasyonun anonim gücünden başka bir şey değildir. Yani Osmanlı devleti, Batı’da olduğu gibi toplumun bir sınıfına değil, toplum sınıflarıyla hiçbir bağı olmayan “yapma bir sınıf”a (kullara) dayanmaktadır. İşte asıl Osmanlı denilenler de, devletin halktan ayırıp kullandığı bu kullardır. Dolayısıyla, Osmanlı padişahları da esasen toplumun veya halkın değil, has Osmanlı denen bu kapıkullarının başbuğudurlar. Yeri gelmişken, “kerim devlet” konusunda bizde çok sık ve yaygın olarak düşülen bir yanlışa da burada değinmek isteriz. Osmanlı’nın bahsettiğimiz bu despotizm dönemini romantikleştirenler, bu dönemde devletin adaletinin toplumsal yaşamı mükemmel biçimde düzenlediğini ve bu nedenle de sınıf ayrımı ve çatışması olmadığını söylerler. Bu düşünceye göre, Osmanlı devleti öyle bir “kerim” devlet idi ki, tüm toplumu hem yüce varlığıyla koruyor, hem de toplumun bireyleri arasında adaleti temin ediyordu. Onun için Osmanlı toplumu imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum idi! Aslında tarihimize ait bu yanlış ve çarpık düşünceler, Türkiye sol hareketinde de oldukça yer etmişlerdir. Eski kuşaktan sosyalistlerimiz arasında Osmanlı’nın bu döneminden övgüyle söz eden ve örnek alınmasını isteyen az insan çıkmamıştır. Evet, Osmanlı’nın despotik sisteminde devlet adaleti ve düzenlemesi vardı ama, bu hiçbir zaman halkın çıkarlarını korumak ya da sınıfsız, imtiyazsız bir toplum yaratmak için değildi. Devletin, dolayısıyla yönetici sınıfın (yani bürokratik korporasyonun) gelir kaynakları kesilmesin, süt veren ineğe iyi bakılsın diye yapılıyordu bu düzenlemeler. Devletin “kerimliği”, sürüyü koruyan sürü sahibinin “kerimliğinden” daha ileri değildi Osmanlı’da! Despotik devlet altında ekonomi ve toplum Burada bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor. Osmanlı toplumunun evrim çizgisinin Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat oluşturduğunu daha önce söylemiştik. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmiştir. Bir başka deyişle, özel mülkiyete dayanan Batı toplumlarında devlet, iktisaden egemen olan sınıfın devletidir. Oysa, aşağıda göreceğimiz gibi, Osmanlı’da bunun tam tersi söz konusudur. Osmanlı’da devlet, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bir ürünü olmayıp, tam tersine, kendisi ekonomiyi ve toplumu elinde yoğurarak biçimlendiren “kutsal” bir varlık görünümündedir. Buradan çıkan sonuç şudur ki, Osmanlı toplumunda sınıfsal ayrışmayı yaratan esas faktör toplumun içinde gelişen dinamik mekanizmalar değil, despotik devletin ta kendisidir. Osmanlı toplumundaki sınıfsal oluşumlar, toplumun kendi doğal gelişimi içinde gerçekleşen ekonomik-toplumsal bir ayrışmanın ürünü olmayıp, devletin dayattığı fonksiyonel bir ayrışmanın ürünüdürler. Osmanlı devletinin elindeki muazzam güç, daha önce de değindiğimiz gibi, bütün toprakların ve doğal kaynakların mülkiyetinin onun tekelinde bulunmasından ileri geliyordu. Kuruluşundan başlayıp 17. yüzyıla kadar olan dönemdeki devlet ve toplum yaşantısını göz önünde bulunduracak olursak, Osmanlı’da toplumun bireylerinin başlıca üç büyük fonksiyonel bölüme ayrıldığını söyleyebiliriz: 1- genel anlamda askerîler sınıfı diye çağırılan yönetici bürokrasi; 2- şehirliler; 3- çiftçiler. Bu fonksiyonel bölünme aslında yönetenler ve üretenler diye de özetlenebilir. Bu ayrışmada padişah en üstte durmakta, askerî ve sivil işlevler üstlenmiş kullar da onun altında yer almaktadır. Padişah da dahil, birinci sırada gelen bu askerîler sınıfı her türlü vergiden muaftır. Bu sınıf kendi içinde ayrıca ücretli (yani hazineden geçinmeli) ve dirlikçi (yani reayadan topladıkları vergi geliriyle geçinen) olmak üzere iki kategoriye ayrılmıştır. Askerîler diye tanımlanan bu devletlû sınıf dışında kalan bütün halk yığınları (ister şehirli, ister köylü olsun), “reaya” deyimi ile ifade ediliyordu. Bütün topraklar ve doğal kaynaklar devletin mülkü sayıldığı için, şehirli ve çiftçi reaya da bu dev işletmenin emekçileri sayılıyordu elbette. Artık ürünleri devletlû sınıf (askerîler) tarafından (vergi adı altında) çekilip alınan ve iliklerine kadar sömürülen emekçiler! Bu devlet sisteminin toplum anlayışına göre, toplum, devletin güdümü altında çalışmak üzere örgütlenmiş ve her birinin işlevi ve görevi ayrı ayrı önceden belirlenmiş olan organlardan oluşmaktadır. Ama devlete karşı farklı işlevler ve görevlerle yükümlü olsalar bile, bu insan gruplarının birlikte oluşturdukları bütünsel bedenin (yani toplumun) tek bir amacı vardır: devlet-i âlî Osman’ın bekasını sağlamak! Bu toplum nizamının hiç bozulmadan sürmesi, Osmanlı devleti için yaşamsal önemdeydi kuşkusuz. Çünkü anlattığımız cinsten bir devlet düzeni, ancak böyle koyun sürüsü gibi güdülen ve hiçbir değişim geçirmeyen statik bir toplumun üzerinde durabilirdi. Sürekli değişim içinde olan bir toplumun üstünde ise asla! Onun için, Osmanlı devlet adamlarının ve ulemanın ağızlarını her açtıklarında, “düzen”den, “nizam”dan dem vurmaları boşuna değildi. Tüm Doğu despotizminde olduğu gibi, Osmanlı despotizminde de toplum başka, devlet başka şeydi. “Toplum, onların deyimiyle ‘reaya’ yerden bitme bir şey. Osmanlı kafasına göre, toplum ‘reaya’ ve ‘beraya’ yani köylü ve kentli halktır. Devlet ise efendi veya babadır. Bulunduğu yere tanrı tarafından getirilip konmuştur. … Bu iki varlığı İslâm ve Osmanlı yazarları çok defa ‘sürü’ ile ‘çoban’a benzetirlerdi.”[16] Klasik anlamda Osmanlı despotizmi, Kanunî Süleyman döneminde en yüksek noktasına ulaştıktan sonra, 16. yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Doğu’nun despotik devletlerinin yaşamını incelemiş olan İbn Haldun’un söylediği gibi, bu tip devletler doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Ama bu devletlerin üzerine oturdukları toplumlar olduğu yerde dururlar ve her defasında bu toplumların tepesine, aynı tipte bir yenisi gelip oturur. Fakat Osmanlı devleti için böyle olmamıştır. Çünkü Osmanlı devletinin “bozuk düzen” içinde yaşamını sürdürdüğü dönem (18. ve 19. yüzyıllar), onun yerini bir başka “despotik” devletin gelip almasının artık mümkün olmadığı kapitalizm dönemiydi. Osmanlı despotizminin “bozuk düzen” içinde yaşamını nasıl sürdürdüğünü ve Avrupa’da gelişen kapitalizm karşısında nasıl bir çöküş sürecine girdiğini de gelecek bölümde incelemeye çalışacağız. [1] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, c.1, Sol. Yay., Kasım 1995, s. 90, düzeltilmiş çeviri [2] age, s. 90, düzeltilmiş çeviri [3] Marx, Kapital, c.3., Sol Yay., Şubat 1990, s. 695, düzeltilmiş çeviri [4] Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, Gerçek Yay., Nisan 1972, s. 55 [5] Fuat Köprülü’den aktaran Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, s.65 [6] Pençik: Akın ve savaşlarda ele geçirilen her beş tutsaktan birinin devletin payı olarak devlete verilmesi. Osmanlı’da bu uygulama, fetihler döneminin kapandığı 17. yüzyılın sonlarına değin sürmüştür. [7] kaynak: Ana Britannica [8] Enderun: Kelime anlamı iç, yürek demek. Osmanlı’da sarayın harem dairesi kısmına verilen ad. [9] N. Berkes, age,s. 94 [10] N. Berkes, age, s. 100 [11] N. Berkes, age, s. 115 [12] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, c.2, Cem Yayınevi, 1974, s. 72 [13] M. Akdağ, age, s.73 [14] M. Akdağ, age, s. 73 [15] kaynak: Ana Britannica [16] N. Berkes, age, s. 56 http://www.marksist.com/TRH/Modern3.htm |
||