|
||
| NARO BAŞLANGIÇ BİLDİRİSİ Eylül 2002 Bizler; ülkemizin içinde bulunduğu buhran dönemlerinde, geçmişini unutmaya yüz tutmuş ve sömürü sistemini benimsemiş dünya düzeninden gerektiği kadar hoşnutsuzluk duymayan Türk gençliğine karşı izale-i evsâh vazifemizi yerine getirmek için yola çıkmış, neme lazım neyime gerek demeyen, mutluluk dünyasının sevgi yolcularıyız. Ovalarında kuşlann cıvıldadığı, ezelden beridir hür yaşamış insanların toprağı olagelmiş; şehit ve gazi kanlarıyla sulanırken ulu önder Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız için çizdiği yolda hareket noktamızı teşkil etmiş cennet vatanımızın, hilaf-i âde’ye kapılmış yoz beşerlerinin cirit attığı satıhlarına kara bulutlar gibi çöken gaflete karşı mahdut imkanlanmız dahilinde giriştiğimiz mücadelemizin bu başlangıç bildirisiyle temel ilkelerimizi ve Nuri Alço şahsiyetinde ortaya dökeceğimiz eylemlerimizin ana fikirlerini ifşa ediyoruz. Öncelikle, akıllara takılma ihtimali bulunan ”Neden Nuri Alço?” sorusunun cevabını vermeye çalışalım. Bilindiği üzere 12 Eylül sonrası dönemde ülkemiz yeni bir ekonomik düzenle tanışmış ve kendini acımasız kapitalizime peşkeş çeken komünist kafalı bir devlet yapısının da etkisiyle dönülmez yollara girmişti. Buna kendine entellektüel süsü veren bir grup sosyalist ve liberalistin de eklenmesiyle ortaya çıkan görüntü, gafil gezen şaşkınlardan oluşmuş; kendi içindeki ezikliğini fakir halk kitlelerini akla hayale gelmedik yöntemlerle ezerek dengelemeye çalışan bir oluşumun bariz manzarasından başka bir şey değildi. Biz, evvellice planladığımız eylemlerimizde kullanmak için oluşumumuzun görsel ve fikirsel kısmına uygun bir günah keçisi arayışına girdik. Aklımıza gelen pek çok isim arasından öne çıkabilen tek bir isim vardı. İşte bu isim içki ve uyuşturucu ağına düşürerek kötü yollara sapmalarına sebep olduğu günahsız iyi aile kızlarını, sarı bıyıkları altından kaypak kaypak gülümseyerek seçerken hiç vicdan azabı duymayan; omuzları vatkalı beyaz gömleğinin açık düğmelerinin arasında sallanıp duran madalyonu ve beyaz pantolonunun altına giydiği beyaz spor ayakkabılarıyla tamamladığı saf ve temiz görüntüsünün ardında yatan hain ve sahtekar kişiliğinin iç burkan parıltılarını seyrek ve fakat kabank sarı saçları vasıtasıyla dört bir yana saçan ve yüreklerimizin en karanlık derinliklerinde kendine yer bulan Nuri Alço’dan başkası değildi.... Şimdi ise bu gafil gezen şaşkınlara karşı gerçekleştireceğimiz eylemlerimizi şekil ve şemal açısından ele alalım. Mekanımız sokaklar, silahımız boyalar, cephanemiz ise Nuri Alço’dur. Evvellice hiçbir yerde görülmemiş tuhaflıktaki eylemlerimizi uygular iken damarlarmızdaki asil kandan başka hiçbir ateşleyicimiz yoktur. Mevcut hiçbir yasadışı oluşumla ilişkimiz olmadığı gibi, ulu önder Atatürk’ün çizdiği yoldan başka hiçbir yolun ve ideolojinin de kölesi değiliz. Hatırlatınz ki; demokratik, laik ve üniter bir sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti topraklarını, bir baştan bir başa aşınmaz elmaslar gibi süsleyen ve işlediğimiz günahlara karşı başımıza çökmesine müstahak olduğumuz göğü taşıyan kubbelerin ve minarelerin ılık esintili gölgelerinde kurduğumuz organizasyonumuzun gafil gezen şaşkın toplumumuza bilinç kazandırmaktan başka hiçbir amacı yoktur. Bu doğrultuda gerçekleştireceğimiz eylemlerimizde devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne, misak-ı milli sınırları içindeki hiçbir özel mülke, özel ve tüzel hiçbir kişi veya kuruma doğrudan zarar vermeme düsturumuzdan asla sapmayacağımızı; eylemlerimizi ve fikirlerimizi yalnız ve yalnız, umumi platformlar üzerinde ifade edeceğimizi ve eylemlerimizde herhangi bir şey anlatmaya çalışmayan çeşitli renkler kullanacağımızı tüm saf duygularımızı ayaklarınızın dibine sererek belirtiriz. Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO İLK OLAĞAN BİLDİRİ (Kasım 2001) Örgütümüz yaklaşık üç ay boyunca eylemlerine dolu dizgin devam etmiş ve unutulmayı haketmemesine karşın kendisine hatırlanmaya değer bir özellik bahşedilmemiş bir çok duvarı unutulmaz kılmıştır. Elbette ki asil eylemlerimiz yurdumuzun çeşitli bahçelerini yollardan ve birbirinden ayıran bu acımasız ve tarafsız blokları ihya etmekle sınırlı kalmamıştır. Büyük tehlikeleri göze alan NARO militanları, Türkiye’de anti-hümanist ve acımasız kapitalist eğitimin borazanlığını yapan çeşitli ortamların da pırıltılı belirteçlerine, damarlarında akan asil kan kadar temiz ve kırmızı boyalarıyla o unutulmaz ismi nakşetmesini bilmişlerdir. Geçen zaman zarfında örgütümüz adeta bir çığ gibi büyümüş ve eylemlerimiz, haram görmemiş, mel’un’a yüz vermemiş dedelerimizin mukaddes kanlarıyla sulanmış bu kutsal vatan toprağına basarken bırakınız altındaki binlerce kefensiz yatanı düşünmeyi, ona “toprak” demeyi bile kendine zahmet gören şaşkınların gafletlerini emekle nasırlanmış çalışkan bir elden çıkan devşirgen bir tokat gibi yüzlerine vurmuştur. Evet, kimisi gülmektedir eylemlerimize. Kimi o acelesiz ve telaşsız bir cesaretle ve tüm tehlikelere gögüs geren bir metanetle yazılan isme dönüp dönüp bakmakta, ancak, neden popüler bir müzik grubunun yahut yüzünü her gün görmekle lanetlendiği herhangi bir şaşkın gafilin değil de, sinemamızın canlanmaya çalıştığı yıllarda bu canlanışa aldığı canlarla ve kararttığı ruhlarla katkıda bulunan bir ahir zaman şahsiyetinin isminin yazıldığını anlayamadığıyla kalmaktadır. Gelgelelim, bilinçlerin üstüne değil belden aşağı inmemek kayıt ve şartıyla altına hitap etmektedir örgütümüz. Düştüğü gafletin şaşkınlığında kararsız rüzgarlara tutulmuş şekilsiz ve bütünlüksüz bir toz bulutu gibi oradan oraya savrulup gerçeğe susamış, diğer gözleri de kendisi gibi kör etmeye çalışan milletimiz, bu ismi göremediği tek bir duvar, bu isimle taçlandırılmamış tek bir köşe başı kalmayana dek kaçabileceği en uç noktaya kadar inatla takip edilecektir. Bu bir saldırı değil, bir sitemdir. Bu bir yoketme savaşı değil, bir varoluş mücadelesidir. Bu bir inat değil, bir ahittir. Bir nefretin değil bir sevginin sonucudur. Bir korkunun değil bir cesaretin; deliliğin değil aklın, akılla istenen çıkarların değil gönülle arzulanan bir adanışın mahsülüdür! Ve eylemleriniz birer cinayet değil, olsa olsa intihardır! Her bir intiharımızdan sağ çıkışımız davamızın mukaddesiyetinden aldığımız ölümsüzlüğün solgun ışığında aydınlanan ruhlarımıza bahşedilen bir ayrıcalıktır. Kendisine kadın süsü verip, vatan evlatlarını “nasıl olsa gafil” diye kandırabileceğini sanarak kalabalık şehirlerimizin işlek caddelerinde müşteri avına çıktığıyla kalmayıp, sahte-hakiki ayırdetmeden kendine ana haber bülteninde yayınlayacak bedava avret yeri arayan kanalların desteğiyle olur olmaz yerlerde edepsizlik eden travestilerden tutun da, Cenab-ı Hak’kın dünya üzerinde yarattığı bu cennet parçası kafirlerin eline geçmesin diye bizlere bahşettiği ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir sosyal hukuk devleti olan laik cumhuriyetimizin muhtelif sahillerinde belden yukarısı çıplak güneşlenerek yağız ve gaflete düşmeye meyilli Türk gençlerinin akıllarını çelen münafık turist kadınlarına kadar herkesin bilmesi gereken bir gerçek vardır: NARO eylemlerine ne kadar ara vermek zorunda kalırsa, dönüşü o kadar ihtişamlı ve vurucu olacaktır! Davamızı anlayabilen ve ona sahip çıkan tüm gönül dostlarımız ruhlarını müsterih tutsunlar. NARO militanları mümkün olan en ıssız gecelerin en derin karanlıklarında bile aklın ve bilincin yolunda, hakkaniyetin ve aydınlanışın hizmetinde, adanmışlığın ve kutsanmışlığın billur ışığıyla görev başında olacaklardır. Örgütün bilgisine sunularak gerçekleştirilen bireysel eylemlerimiz devam ederken büyük kollektif eylemimiz için de geri sayım başlamıştır. Tekrar ediyoruz: NARO eylemlerine ne kadar ara vermek zorunda kalırsa, dönüşü o kadar ihtişamlı ve vurucu olacaktır. Kalbinizi doğruluktan, aklınızı gerçekten ve gözünüzü duvarlardan ayırmayın! Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO RAMAZAN BİLDİRİSİ Kasım 2001 İslam alemi için fevkalade önem ve değer taşıyan mübarek ramazan ayının laik cumhuriyetimizin tüm inanmış müminlerine güzellikler getirmesini dileriz. Bilindiği üzre ülkemiz çok zor bir dönemden geçmektedir. Dünya tarihine bakıldığında görülecektir ki bizim bu günlerde yaşadığımız türden karanlık günlere sürüklenen milletler kısa zamanda metanetlerini kaybetmiş; halklar ”dünya bizi gafil sanmasın” tereddüdüyle ayaklanıp birbirini boğazlamış, nice topraklar kardeşin kardeşten akıttığı kanlarla kızıla boyanmıştır. Desteksiz vandalizmin gafletlerin en büyüğü olduğunun bilincine erememiş bu cahil milletler binlerce gencini bu tip azgınlıklara kurban vererek geleceklerinden büyük değerler kaybetmişler; yaşanmamış hayatların lanetini yıllar boyu üzerlerinden atamamışlardır. Peki neden dünyanın geri kalan kısmı “maaşım üç gün geç ödendi”, “trende ikram edilen şarabın kalitesi düştü”, ”karayollarında çok fazla kasis var”, “neden domatesler eskisi gibi lezzetli değil?” gibi kaale bile alınmayacak sebeplerden ötürü sokaklara dökülüp birbirinin kaval kemiğini kemirirken bizim milletimiz yaşadığı bunca acıya karşı böyle suskun, böyle sakindir? Cevabı çok basittir! Gök mavisi gözleriyle tüm ecnebi dünyasını derinden etkilemekle kalmayıp sonsuz istikballerin kusursuz portrelerini de en ince ayrıntısına kadar seçebilen ileri görüşlü deha Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’nin %99.9’unun müslüman olmasıdır bugün bu ülkenin halen imandan çıkıp kana bulanmamış olmasının sebebi. Güzel Anadolumuz sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gidecek olan bir koç yiğit yatağıdır! Gelgelelim, yüreğinde Allah-ü Teala’ya ve peygamberimiz Hz. Muhammed(S.A.V.)’e duyduğu sonsuz sevgiden başka hiçbir sermayesi olmayan bu mert ve yiğit insanlar damarlarında akan asil kandan aldıkları güçle sevgili Ata’larının açtığı yolda yağız beygirler gibi inançla koşarlarken, üzülerek belirtiriz ki çoğu zaman hayatın gerçeklerinden uzaklaşmakta, ardı arkası kesilmez bir aymazlığa düşerek kendilerinden geçmektedirler. Halkımızın saf ve temiz düşünceleriyle kalleşliğe varacak boyutlarda acımasızca oynayan basının tiksinti verici manipülasyonlarının iteklemesiyle gerçekleşen bu kendinden geçiş uzun vadede insanın içini sızlatan bir dejenerasyona dönüşmüştür. İşte bu dejenerasyonun kirli ışığında milletimiz zaten uzun yıllardır ancak pastel matlığında yaşadığı aydınlık ve pırıltılı dininden uzaklaşmış, onu ipe sapa gelmez yorumlarla kendisine indirgemiş; zengin dinimizin bütün kaleleri gecekonduya dönüştürülmüş, bütün tersanelerini tavernalaştırmış ve bütün orduları ördekten türemiş fütursuz ana haber bülteni sunucularının diline düşürülmüştür. Peki güzel dininin yaydığı kutsal ışıktan uzaklaşıp kendi karanlığına dalan bu millet nasıl olmaktadır da halen aynı dinin en değerli özelliklerinden biri olan birlik, beraberlik duygusunu yitirmemektedir? Nasıl olmaktadır da en mülayim milletleri bile çileden çıkartabilecek bir hükümete halen sabırla dayanmakta, kemerde sıkacak delik bırakmayan kitlesel açlığa metanetle boyun eğmektedir? Nasıl olmaktadır da bu müslüman ülkenin birkaç milyonluk şanslı bir kısmı iftarını şampanyayla açarken, geri kalanı sahurda pastırma yiyememesini “pastırma susatır” diye geçiştirip iftara kadar anca temiz su almasına yetecek üç-beş kuruş uğruna kan ter içinde çalışarak isyan etmeden yaşayabilmektedir? İslam bize birlik ve beraberliği öğütler evet; ibadetlerimizi cami’de cem ederek yerine getirir, bayramlarımızı hepbirlikte kutlarız. Ancak bu birlik ve beraberlik kitlesel bir boyun eğişe, toplumsal bir gaflete dönüşmek zorunda mıdır? Laik cumhuriyetimizin sağladığı tüm olanaklara rağmen neredeyse bütün güzel özelliklerini yitirdiğimiz İslamiyet’in sadece en yanlış anladığımız düsturlarına sahip çıkmak hangi akla hizmettir? Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları bu vatanı bizler dinimizin yozlaştırılmasına maral maral bakıp her dikte edilene boyun eğelim diye mi kurtarmışlardır? Bu cevapları malum soruları sorarken bile yüreğimiz sızlamaktadır. “Hayr-ül umuri evsatuha” düsturuyla yola çıkan ve arkasında Allah, devlet ve millet sevgisinden başka hiçbir desteği olmayan örgütümüz bilinç güneşinin yeniden bu topraklar üzerinde parlaması için üzerine düşeni yapmaya devam edecektir. Her ne kadar bu kutsal vatan toprağı, muasır medeniyletler seviyesine erişmek üzre kurulmuş bir sosyal hukuk devleti olan laik cumhuriyetin kendisine sunduğu evrensel hakları ve imkanları sömürerek islamiyet kisvesi altında kırmızı ışıkta geçen, boşverli türkülerle avunan, beyaz camdaki hayvanlara ve reklamlara aldanan ve ahlak üstüne nutuklar atan kendini-bilmezlerle dolmuş dahi olsa, bu örgüt her zaman delilik ile dahilik arasındaki kıldan ince çizginin olumlu yanında kalmak için direnecektir. Herşeyin herkese ait olduğu hakça bir düzen için sınırların kalkacağı ve tüm kardeş halkların tek bir dünyalı kimliği altında aydınlık ufuklara yelken açacağı uzak bir gelecekte dahi olsa davamız bir gün anlaşılacak; Nuri Alço ismi Kozan Dağının eteğinden zirvesine taşınırken vadiler “la ilahe illallah” sesleriyle çınlayacak, ömrünün son günlerini Allah sevgisinden sarhoş, ızdıraplar içinde geçiren Atamızın kederli ruhu elbet o gün şad olacaktır! Her şey daha güzel bir dünya için! kaynak:www.naro.wakaf.net |
||
|
||
| Allah NARO'ya akıl fikir versin... | ||
|
||
| NARO 2. Olağan Bildiri - Gidişat Üzerine (Ocak 2002) Aydınlık yüzü görmemiş, hafif loşlukları pırıltı bilmiş mukaddes memleketimiz tarihinin en karanlık günlerini yaşamaya devam ediyor. Geçtiğimiz asrın ilk çeyreğinde, Sevr anlaşmasıyla parsel parsel satılan vatanımız bugün hisse senetlerine bölünerek yabancılara peşkeş çekiliyor. Birlik ve bütünlük duygusu yalnızca spor müsabakaları esnasında depreşen gafil yüz binler, kendine gazeteci süsü veren laf hokkabazlarının cilalı sözleriyle uyutulurken, görsel basın hiçbir muhalif çıkışa yer vermediği gibi her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir tablo çiziyor. Bu aziz milletin memleketi yönetmek gibi onurlu ve had safhada sorumluluk bilinci isteyen bir görevi emanet ettiği yetkililer, zengini fakir fakiri sefil kıldıkları yetmezmiş gibi, bir de yüce ulusumuzun dilinden “millet”, ve hatta kutsal vatan topraklarından “memleket” kelimelerini silmek suretiyle binlerce yıllık tarihimizden gelen en küçük ve fakat en kıymetli değerleri dahi ortadan kaldırmaya yelteniyorlar. Evet, perişan hale soktukları iktisadi teşekküllerimizin durumlarıyla ilgileneceklerine, asırların ötesinden gelen ve her birimiz için kutsal değer taşıyan kelimelerin yerine en şövenist ve en kafatasçı tavırlarını takınıp, artık bize küçümseyen gözlerle bakan Orta Asya’lı vefasız akrabalarımızın kullandıkları kuru kelimeleri getirmeye çalışıyor koltuk sahipleri! En parlak medeniyetlerin ve en aydınlık devrimlerin madden ve manen sallanmaktan kurtulamamış beşiği olan cennet Anadolu’muzun tarihinden gelen zenginliğini, sırf isimleri Türk diye, bozkırlarda at süren fütursuz bir kavmin tutarsız göçebe kültürüne kurban edenler, oylarını aldıkları, karşısında sorumlu oldukları altın yürekli anaların demir bilekli evlatlarını katleden bir canavarın lanetli hayatını korumak konusunda ise zerrece tereddüt etmiyorlar! İnsanda anti-emperyalist olma hissi uyandıran bir yabancı memleketin günahlı yöneticileri karşısında el pençe divan duran bir bunak mıdır bağrından tarihin en kudretli padişahlarını çıkarmış bir vatanın layık olduğu idareci? İnsanda anti-semitist olma hissi uyandıran bir azılı kapitalist azınlıkla el ele verip memleketin iradesini satılığa çıkaran bir kumarbaza mı layıktır bu millet? Kana kan isteyerek ve istediği kanı akıtacağını iddia ederek hükümete girmiş ve fakat girdiği hükümetin yaptığı her çeşit hırsızlığa göz yumup bir de bunlarla kesesini doldurmuş kurt postlu bir çakala mı kalacaktı bu aziz vatanı yönetmek? Örgüt olarak kuruluşumuzdan bu yana herhangi bir devlet kurumuna karşı sert ve acımasız olmamaya özen gösterdik. Zira biliyorduk ki icraatlarından hoşlanmıyor dahi olsak o kurumlar da bu milletin bağrından çıkıp gelmişler ve hatta onun oylarıyla seçilmişlerdi. Ancak tüm milletimizin aklında yaratmak istediğimiz aydınlığın karşısındaki en büyük karanlık gücün bizzat bu ülkeyi yönetenler olduğunu görerek sarsıldık. Sarsılmış olmamız kimseyi aldatmasın. Bu örgütümüz açısından yapısal yahut ilkesel bir sarsılış değildi, ancak vatan ve millet sevgisiyle dolu her bir üyemizin üzerinde derin tesirleri oldu. Ne var ki yakın geçmişin serin rüzgarlarıyla savrulan altın sarısı saçları uzak geleceklere parlak ışınlar saçan ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleri aklımızın ve ruhumuzun en güzel yerine nakşedilmişti. Yüce peygamberimize nur yüzlü meleklerle iletilen Tanrı kelamı kutsal kitabımızca günah bulunduğu için, doğrudan gelecekten haber vermekten kaçınan atamız gençliğe hitabesinde “memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler” demekle yetinmiş, o meşakkatli günlerin çetin ortamında dahi 21. yüzyılın ilk günlerini ne kadar net görebildiğini açıkça ifade etmemişti. NARO militanları olarak bizler Atamızın kehanet niteliğindeki kutsal öğütlerinden feyiz almaya ve kurduğu laik cumhuriyetin imanlı neferleri olarak bilinç cihadımızı sonsuza dek sürdürmeye devam edeceğiz. Bunun içindir ki gönül rahatlığıyla bugün NARO’nun Atatürk Türkiye’si için mevcut hükümetten daha temiz ve daha asil bir oluşum olduğu konusunda iddialıyız. Örgütümüzü anlamadan onu yargılamak isteyen aydın maskeli örümcek kafalı entelektüellerden bir kısmı bu iddialı sözlerimize hemen karşı çıkacaklardır. Kimi bizi şehrin duvarlarını kirleten bir serseri çetesi olmakla suçlamaya devam edecek, kimi komünist diye burun kıvıracak, kimi faşist diyip geçecek, kimi de yobazlıkla lekelemeye çalışacaktır. Bize yönelttikleri suçlamalarla anlayışsızlığını haykıran bu farklılıkta aynılık üniformasıyla bezenmiş güruh bilmelidir ki; NARO, ışığını dünyevi bilincin parlak kıvılcımlarından alan ve bu aydınlığı sarsılmaz bir imanla sahiplendiği milli maneviyatından süzerek kitlelere ulaştıran, devrimci ve sosyal adaletçi bir direniş örgütüdür. Bu milletin bağrından çıkmış, bu toprağın ekmeğini yemiş, ilk aşkı bu göğün altında tatmış milli bir oluşum ve somutlaşmış bir evrensel tepkidir NARO! Ve işte o NARO bilmektedir ki, bugün çeşitli medyatik şebeklerin belden aşağı esprilerine, ucuz mankenlerin selüloitlerine ve önünü görmekten aciz sarhoş habercilerin insafına endekslenen toplumsal bilincimiz kendisine gösterilmeyen acı gerçekler karşısında düştüğü aklî sefaletten kurtulmadıkça kitlesel mağlubiyet ve milli hezimet kaçınılmazdır! Tuttuğu takımın mağlubiyetine dahi tahammül edemeyen milyonların böyle bir kitlesel çöküşü görmezden gelmeye devam etmeleri son büyük Türk devleti olan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin her geçen gün biraz daha yıkılması anlamına gelmektedir. Liberalizmin kurucusu ve kendisi de bizzat bir ahlak profesörü olan İngiliz filozof Adam Smith’in gösterdiği yolda denetleyenleri denetlenenlere ezdirmeyen güçlü bir denetim mekanizmasıyla kurulacak yeni bir evrensel sosyal adalet düzeninde, sınırlardan arınmış halkların kardeşçe yaşayacakları istikbalin habercisi olan Karl Marx’ın gür ve temiz sakalındaki kıllar gibi tek ve hür ve fakat kardeşçe yaşamak için savaşmaya değmez mi? Bizler değdiğine inanan ve hatta değeceğini bilen ve o aydınlık günleri iple çeken NARO militanları olarak inandığımız bu yolda tüm yoldaşlarımızla birlikte imanla ilerliyoruz. Bugüne kadar tüm karşı devrim, yıldırma ve direniş çabalarına rağmen NARO mukaddes mücadelesini sürdürmeye devam etmektedir ve bundan sonra da edecektir. Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğimiz pekiştirme eylemlerimize ek olarak yakında yurt dışı eylemlerimiz de başlayacak ve yayılacaktır. Sayıları her geçen gün artan yeni üyelerimizin isimleri ve eylem resimleri de en kısa zamanda resmi sitemiz içindeki yerlerini alacaktır. Ve hepsinden de önemlisi NARO en suskun günlerinde bile için için aynı sözleri haykırmaya devam edecektir: Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO İLK OLAĞANDIŞI BİLDİRİ Hakkımızdaki aleni tartışmalara cevaben (Şubat 2002) Örgütümüzü ilk kurduğumuz günlerde eylemlerimizin ve tavrımızın bir gün büyük halk kitlelerini harekete geçireceğini biliyorduk. Ancak, bu bilgi bize ümit vermekle kalmıyor, çok büyük bir tereddüdü de beraberinde getiriyordu. Örgütün kurucu üyeleri olarak oluşumumuzun söylemi üzerine yaptığımız ilk tartışmalarda, her ne konuda farklı düşünüyor olursak olalım, paylaştığımız belli bir hoşnutsuzluk, rahatsızlık, isyan, nefret vardı. Temelde isyanımızın sebebi, bizzat isyan ediyor gibi gözükürken o isyanından nasıl şöhret ve itibar kazanacağının hesabını yapanlar, nefretimizin sebebi ise yalnız ve yalnız samimi sevgimizdi. Başka bir deyişle, bizler daha yola çıktığımız gün biliyorduk tavrımızın ve eylemlerimizin mutlaka herkes için kabul edilmez bir yanı olacağını ve büyük tepki alacağını. Ama yine biliyorduk ki, en olumsuz tepki bizi anlamak istemeyecek olan gafil ve şaşkın gezen çoğunluktan gelecekti. Kimi, yazdıklarımızı okumaya üşenecek, bizi duvarlara olmadık şeyler yazan eğlence meraklısı gençler olarak canlandıracaktı kafasında. Kimi de, yazdıklarımızın sadece kendi ideolojisini ilgilendiren kısımlarını anlayacak ve tavrını ona göre belirleyecek; o anki halet-i ruhiye’sine göre bize karşı olacak yahut bizi sempatik bulacaktı. Bazı çokbilmişler ise aşağılayacaktı bizi; yazdıklarımızı tutarsız bulup bizim bilgisiz ve ebleh olduğumuz sonucuna varacaklardı. Ne var ki özde hepsi yanılacaktı! Asli amacımız kimseyi yanıltmak değil idiyse bile daha o günlerden bekliyorduk kaçınılmaz olarak yaratacağımız bu yanılgının kaotik derinliklerine düşecek olan dostların ve düşmanların tepkilerini. İşte tereddüdümüz de bu tepkinin boyutlarıyla ilgiliydi. Bugün bir kez daha anladık ki, yüce Allah’ın fazla güzel yarattığını gördükten sonra dünyanın diğer köşelerine iltimas geçiyormuş gibi gözükmemek için üzerine kocaman gafil bir toplum yollayarak lanetlediği bu cennet vatanda bizim sandığımızdan çok daha fazla şaşkın varmış. Evet, sevenin de sevmeyenin de, anlayanın da anlamayanın da içinde mutlaka bir huzursuzluk ve kararsızlık kırıntısı kalacaktı bize karşı yaklaşımını belirlerken. Çünkü ne kadar gafil gezdiğini, bizimle ilgili olumlu olumsuz tüm yorumlarında da ister istemez belli eden şaşkın kitleler, özde basit kelimelere takılıp kalagelmişlerdi atalarının soyundan beri. Olumlu ile olumsuz arasındaki farkı genel bakış açılarından edindikleri düşünceleriyle değil, kendilerini belli bir düşünceye çeken çeşitli harf ve ses kümelerinden aldıkları ucuz etkileşimler doğrultusunda idrak edebiliyorlardı ancak. Aslında bunu yadırgamıyorduk. Zira, bu millet öyle karmaşık bir coğrafyada yaşıyor, her yeni doğan bebek öyle allak bullak edilmiş bir sosyal ve siyasal yapı içerisine doğuyordu ki artık iyinin ve kötünün tamamen ortadan kalktığı bu renksiz ortamda yalnızca grinin hükmü geçiyordu. Ve asıl hitap ettiği kitleye bakan yüzünü talebe göre yeşile, kırmızıya yahut beyaza boyayan her gri, aslında hiçbir zaman var olmamış bir demokrasi kültürünün, hiç bir zaman yerleşemeyecek olan bir siyasi ahlakın, kısacası şimdiye kadar hiç varolmamış ve bundan sonra da asla varolamayacak değerlerin ucuz birer parodisiydi. Gerçekte, bu çaresizliğin bir sonucuydu ve tamamen samimiyetsiz olduğu da söylenemezdi. Hatta bu oyuncuların gerçek hayat sandıkları parodiye sebep olanlar bile bu karışıklığa sebep oluşlarında haklıydılar. Ancak ne onların, ne de diğerlerinin haklılığı koskoca şanlı bir tarihin yegane mirasçısı olan bu yüce milletin dört bir koldan bu denli sömürülmesini haklı çıkaramazdı. İşte o sömürünün kaçınılmaz sonucuydu NARO’nun belli iç mihraklarda yarattığı tepki. Uzun lafın kısası; kızıl nurlu şafaklardan bir türlü yükselemeyen orak ve çekicin halen kutsayamadığı bu mukaddes topraklarda, yüce Rabbimiz kısmet etmediği, ulu önderimizin ömrü yetmediği ve Atamızın gösterdiği yolda tek dişleri kalmış dahi olsa kendilerine ulaşmayı hedef edindiğimiz muasır medeniyetler bizi istemediği için bir türlü mutlu olamıyorduk. Eğitilemiyor, öğretilemiyor, sadece yönetilebiliyorduk; ve sonunda bugün kararmış bağrından ancak NARO’yu çıkarabilen gafil gezen şaşkın bir millet haline geliyorduk. NARO tüm maddi ve manevi varlığıyla muhalif bir örgüttür. Daha önce de bildirilerimizde defalarca ifade ettiğimiz gibi, karşısına bütün dünyayı saran bilinçsizliği almıştır ve mücadelesinin muhatabı, kaynağı her kim, her ne olursa olsun bu bilinçsizliktir. Bu bilinçsizliğin soğuk rüzgarlarına sırtları terliyken yakalanan bilinçli azınlıklar üşütüp sesleri kısıldığından tavırlarını sadece tir tir titreyerek koyabilmekte; bu titreyişleri kendilerine daha da korkak bir görünüm verdiğinden ezici gafil çoğunluk tarafından her geçen gün daha da çok hor görülmektedirler. Zengin bilinçsizlerin varlıklarıyla avunur, fakir bilinçsizlerin ise yokluklarıyla övünür hale geldikleri bu karışık ortamda hangi sosyal basamaktan gelirse gelsin kenara itilenler yine bilinç lanetiyle kutsanmış ve farkında olma kabiliyetiyle lanetlenmiş tutunamayanlardır. Ne var ki, bildik gafillerden de şaşkın gezinen ve bilinçli olduğu iddiasıyla kendi kendisini bile kandıran kalabalıklar da vardır bu ülkede. Bunların sahip oldukları tek bilinç, kölesi oldukları ideolojiye dair olageldiğinden ve o ideolojiyle ilgili bilinçleri de başka ideolojilere olan nefretlerinden yahut şahsi komplekslerinden temellendiğinden dünyayı olduğu gibi görememekte ve eğer çözüm kendi yandaşlarından çıkmayacaksa potansiyel çözüme bile karşı tavır almaktadırlar. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, birinci derdi kendini kurtarmak olan “farklılıkta aynı” milyonlardan oluşan aziz milletimiz, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde köpekleme yüzerken damarlarında akmakta olan asil kandan aldığı kudretle birbirinin kuyusunu kazmaktan zerrece tereddüt etmemektedir. Olabildiğince çok taraftar toplamak amacıyla ideolojik sentez yapmaya çalışırken sapla samanı birbirine karıştırarak bu karışımı bize çözüm olarak sunan tüm oluşumlardan farklıdır NARO. Bir çözüm sunmadığı gibi aslında sentez falan da yapmaz. Birincil amacı yıkmaktır. Yıkılması gereken de bencil bilinçsizliktir. Karşısında mızraklarla savaştığımız pervane kollu sivri kafalı canavar yok edilene kadar torunlarımız ve onların torunları ve onların torunlarının torunları mücadeleye devam edeceklerdir. Bizi kendi arasında tartışma konusu yapmaktan zevk alan kitlelerin içleri rahat olsun. NARO bir gün tüm dünyanın tartışmaya başlayabileceği kadar yoğun zihinsel ve şekilsel materyale sahiptir. Bizzat kendi varoluşumuz bile aslen mevcudiyetimize karşı bir direniştir. Mevcudiyetimize sebep olanlardır var oluşumuza karşı çıkanlar. Bugün bize gülenler, kızanlar ve bizi umursamayanlar bir gün karşı karşıya gelecekleri gerçeklerin huzurunda görmezden geldikleri tüm değerlerden merhamet dilenirken, yıktıkları insâni inceliklerin sert adımları altında ezilecek; ezikliklerinin acısını birbirlerinden çıkarmaya çalışırken daha da küçülecek; küçüldükçe daha da küstahlaşacak, ancak yok oluşlarından bir kaç saniye evvel hep bir ağızdan suçlarını itiraf edeceklerdir. Bu ilahi mahşerle ilgisi olmayan boyutlar ötesi zaman diliminde ne tekkeler, ne zaviyeler, ne kardeş halkların yüce başbuğu Marx, ne ulu ve dahi önder Atatürk, ne dolunayda parlayan gözleriyle derin ormanlarda gezen bozkurt, ne samanı biçen orak, ne demiri döven çekiç, ne akıl çelen şeytan, ne Türk patlıcanına bayılan üstsüz alman turist Helga, ne Türkiye’nin en çok sevilen haberlerinin ördekten türemiş sunucusu, ne var olmadan duramayan nihilistler, ne yok olup giden egzistansiyalistler, ne düzene uyan anarşistler, ne sefil bir çocukluk yaşamış trilyoner türkücüler, ne zengin ailelerin boyalı kızları, ne pahalı markalar, ne haki parkalar ve ne de ömrünüz boyunca kazandığınız galibiyetler olacak yanınızda. Yıllarca hiç değerini bilmeden ve önemsemeden kısır bıraktığınız bilincinizle baş başa kalıp ne mene birer zavallı olduğunuzu ancak o gün görüp dehşete düşeceksiniz! Ancak o gün çok geç olacak ve bir zamanlar hiç var olmamışçasına yok olup gideceksiniz... NARO eylemlerini mecbur bırakıldığı tüm platformlarda sürdürecek, oluşumunun gücünü tüm katıksız düşüncelerin samimiyetinden alarak, yozlaştırılmış ideolojilerin şahsi menfaatlerle yaratılmış çirkefine bulaşmadan, sürdürdüğü bilinç mücadelesine kelimelerle anlatılamayacak bir şevkle devam edecektir. Zira biz devam etmezsek bu hareketin başlamış olması bir şey ifade etmeyecektir. Ve NARO farketmeyenleri farketmek zorunda bırakmaktan vazgeçmeyecektir. Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO 3. OLAĞAN BİLDİRİ (Mart 2002) Ağır ve gurur verici sorumluluğunu anlamak istemeyenlerin bile görmezden gelemediği tavizsiz bir ciddiyetle omuzlarımızda taşıdığımız asil eylemlerimizin kitlelere ulaşma süreci içinde olduğu şu günlerde oluşumumuzun genel tavır ve ilkelerine dair bize verdiğiniz tüm içten destek ve olumlu-olumsuz bütün eleştirileriniz için teşekkür ederek başlamak istiyoruz söze. Geçtiğimiz altı ay boyunca verdiğimiz cansiperane mücadelenin yarattığı etkiden doğan tüm somut ve soyut tepkiler ve bu tepkilerden doğan etkileşimlerin tüm dahili ve harici uzantıları bizleri samimi heyecanımız ve şevkimizle baş koyduğumuz bu mukaddes yolda daha da büyük bir imanla ilerlemeye teşvik ediyor. Hepinizin takdir edeceği üzre, örgüt varolageldiginden bu yana kendi başına yürümeye mecburdur ve bu da görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Yerine getirilmeyen görevlerden mütevellit bir eylemselliğin nihilistik çağrışımlardan öte bir mana taşımayacağını duyumsayan her bilinçli bireyin “bir şey yapmalı!” tümcesini sonundaki ünlemi anlamsız bırakmaksızın haykırması, kalan tek dişiyle dünyaları yöneten çağdaş medeniyet canavarına erişmek isteyen bir toplumun gelişim ve ilerleme yolunda katetmesi gereken ilk adımdır. Bilinmelidir ki, değişim ve gelişim birbirinden farklı kavramlardır. Bu açıdan bakıldığında dünyamız her geçen gün değişmekte; ancak bu değişime uydurulmak istenen gelişim kılıfı mevcut durumun vehametini gizlemek konusunda bir hayli yetersiz kalmaktadır. Siyasi ve sosyolojik bazda vücuda gelen tüm bu olaylar gafil gezen şaşkınların çıplak gözle takip edemeyecekleri bir süratle cereyan etmektedir. Dolayısıyla, çıplaklığı biraz da bilişsel donanımsızlığından kaynaklanan bu bön bakışlar, değişim ile devrim ve gelişim ile evrim arasındaki ilişkiyi de anlayamamaktadırlar. Tabuların yıkılması pahasına katledilen insani değerler, samimiyet örtüsü altında törpülenen incelikler ve evrensel gerçekçilik pahasına yerle yeksan edilen dünyevi doğrular insanlığın tüm tarihi boyunca salt insanlık sıfatı ve kimliği altında yaşadığı en büyük yıkımın bahtsız simgeleridir. Dünya değiştirilmektedir ve bu değişim insanın özü devrilerek yapılmaya çalışılmaktadır. Her ne kadar “devrim” terimi bizler için de kutsal bir anlam taşısa dahi, söz konusu devrim bizim gerçekleştirmek istediğimiz aydınlık devrimin tam aksine, dünyayı, satın almaktan başka içgüdüsü olmayan ve o içgüdünün kayıtsız şartsız denetimi altında yaşamaya boyun eğmiş daha da gafil ve daha da şaşkın bireylerle doldurmaya yöneliktir. Dünyanın tüm manevi güzellikleri domino taşları misali birbirlerine çarparak devrilmekte, devrilen her soyut kalemiz bir başka manevi yıkımın habercisi olmaktadır. Ne var ki, Cenab-ı Hakkın tüm canlılara bahşettiği doğal tekamül sürecinden nasibini almasına izin verilmeyen bireyler, kendilerine diretilen bu sahte gelişimin fabrika mamulü dikensiz gül bahçelerinde birer ilkel bilgisayar oyunu kahramanı misali sahte engelleri aşıp itibar kazandıklarını sanırken, Afrika’daki üçüncü dünya ülkelerinin aç ve sefil insanları, doğanın elinde yontularak en kusursuz şekillerini kazanmakta ve evrimin devrim; mekanik değişimin doğal gelişim karşısındaki mükemmeliyetini hiçbir soluk benizliye kaptırmadıkları maraton birincilikleri, ikincilikleri ve üçüncülükleriyle tüm evrene kanıtlamaktadırlar! Aslında bizler için de bir uzun maratondur dünyanın ve insanlığın devrilmesine karşı ilan ettiğimiz kendi devrimimiz. Aynı Çin Halk Cumhuriyetinin ulu başbuğu Mao’nun adi çekik göz kafatasçısı Şangayşek’e karşı yürüttüğü onurlu mücadele gibi... Kendisi de, asil “Türk” ismine at sırtında yaşayıp çiğ etle beslenen homongoloslardan çok daha fazla layık olan uygar kavim Uygurların soyundan gelen bu yüce liderin açtığı yolda ilerleyen komünist Çin’in bugün geldiği nokta, nice günahsız gençlerin kanlarıyla sulanan Tiananmen meydanına sığmayacak bir yaşanmış efsaneler manzumesi niteliğindedir. Nitekim, bugün Çin hem ekonomisiyle hem de eğitilmiş nüfusuyla dünyanın asıl büyük gücüdür. Satın alınacak mal olmaması sayesinde satın alma güdüsüne gem vurulan bu kendince oruçlu millet, ahlaki ve dünyevi eğitimine beşikten başlanan atılgan gençleri sayesinde Konfiçyus’un yalnızca ucuz politikacıların ağızlarına sakız olan laflar üreten bir geveze olmadığını ve Tao’nun sadece zevk düşkünü tembel gafillerin okuması için yazılmış pasif sevişme teknikleri kitaplarına kaynak oluşturmakla kalmadığını tüm dünyaya kanıtlamışlardır. “Yanki Emperyalistleri” bile Başkan Gonzalo’nun ele geçirilmesi için Peru’daki kuklaları olan Fujimori rejimine yardım ederken Çin’e yatırım yapmaktan geri duramamışlardır. Bu yatırımlar neticesinde bugün dünyanın en büyük uçak üreticisi konumundaki Boeing firması neredeyse tamamen Çin’e taşınmış, Nike, Adidas gibi firmalar en büyük fabrikalarını Çin’de açmışlardır. Bugün dünyanın geri kalan emekçilerine oranla çok daha sebatkar bir emek ve çetin bir “pirinç” mücadelesi veren Çinliler bir doktorun bir işçiden şerefli olduğunu yazan tüm çağdaş kitaplara inat, son gülenin iyi güleceğini bildiklerinden mevcut koşullara metanetle sabretmekte ve kimbilir, belki yeniden şaha kalkmak için NARO’nun Çin Seddi’nde yapacağı eylemleri beklemektedirler. Dünyanın diğer büyük devrimleri göz önünde bulundurulduğunda Çin’deki devrimin uzun soluklu başarısı hemen dikkatleri çekmektedir. Örneğin Rusya’da büyük devrimci Lenin’in üstün kişiliği ve fakir Rus proletaryasının cansiperane mücadelesi doğrultusunda gerçekleştirilen devrim bugün ülkenin mafya tarafından yönetilen bir çocuk pornosu ve kaçak mp3 cd’leri devleti olmasıyla neticelenmiş; Küba’da ise Fidel Castro’nun ilerleyen yaşı karizmasından hiç bir şeyi eksiltmese bile ülkedeki hakça paylaşım rejiminin kendisinden sonra süremeyeceği apaçık anlaşılmıştır. Bunların yanında, soyadıyla bile Türklük kavramına yeni bir boyut getiren ve tüm çağdaş Anadolu Türklerinin manevi atası olarak milletimize sarı saçın ve mavi gözün de yakışacağını İskandinavyalılar dahil tüm evrene kanıtlayan süper önderimiz Mustafa Kemal’in imanlı ruhunun sönmeyen ateşiyle günümüze kadar taşınan Türk devrimi ise maalesef eksik bırakılmış bir devrimdir. Demokrat mı yoksa statükocu mu olması gerektiği konusunda henüz kendisi de kesin bir karar verememiş olan devletimiz atamızın kendisine gösterdiği muasır medeniyetler seviyesini uzun yıllar boyunca o medeniyetlerin uşağı olmak zannettiğinden aynı anda hem siyah hem beyaz olmaya çalışmış ve neticede gri bile olamamıştır. Her şeyin fiyatı artar; insanlarımız et, süt, bez, tuz ve de yakacak alamaz; ve kitap ve kalem ve deftere ve açacağa para harcayamazken; elbette ki bu milletten atamızın istediği kültürel devrimi gerçekleştirmesini beklemek bile abesle iştigaldir. Ak elleri boğum boğum kınalı Anadolu kadınına neredeyse bayram gününde oje sürdürebilecek kadar ilerleyen Türk devrimi işte tam o noktada yöneticilerin gafletinden kaynaklanan bir sekteler dizisine uğramış, başının üstündeki festen kurtulan halkımız düşüncesini zapteden kafesten kurtulamamıştır. Buna kutsal kitabımızın çizdiği şeriat yolundan kitlesel bir pervasızlıkla ayrılışımız da eklenince Cumhuriyet devrimleri, atamızın yüce ruhunu Azrail’in adil ellerine tesliminden sonra büsbütün zıvanadan çıkmış ve eksik kalmıştır. İşte NARO, bu ve benzeri tamamlanmamış devrimlerin neferi olduğu gibi, devrilen insanlığın yeniden ayağa kalkması için yapılan tüm mücadelelerin de en gözü kara cengaveridir! Türklük bilinciyle şerbetlenmiş imanlı ruhlarımızla tat vermeye çalıştığımız bu laik cumhuriyetin, küreselleşme adı altında sürdürülen kirli materyalist devrime karşı sarsılmadan ayakta durabilmesi için, damarlarımızdaki asil kanda kaynaşan milli evrimimize sahip çıkarak onu sınırlarından arınmış bir dünyanın kardeş halkları arasında hakça paylaşılan zenginlikler içinde en kutsalı haline getireceğimize and içeriz! Gönüller doğrudan, akıllar gerçekten ve gözler duvarlardan esirgenmesin! Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO 4. OLAĞAN BİLDİRİ (Ağustos 2002) Küreselleşen dünya piyasalarının küresel ısınmayı küreselleşmeden saymadıkları için gafil yakalanıverdikleri yaz rehaveti ile birlikte çöküşe geçtikleri bugünlerde Türkiye de her zamanki gibi zor günler geçiriyor. Zorluğun havadan mı, karadan mı, dış dünyadan mı, yoksa doğrudan kendilerinden mi geldiğini düşünmek için ayıracak fazla vakti olmayan halkımız ise, meyhaneden meyhaneye koşup her yudumda damla damla artan kederine yeni başlıklar arayarak avunuyor. Şahsi içki masrafından kurtulmak için önümüzdeki seçimlerde, politikası acıları dindirmekten önce içkiyi yasaklamak olan bir partiye oy vermeye hazırlanan bu milyonlar, örgütümüzün saçtığı bilinç ışığının altından şeffaf şemsiyelerle geçmeye de devam ediyorlar. Bu şemsiyelerin arkasından tüm damlalarımızı gören ama o damlaları hissedemeyen ve onlardan yararlanmasını bilemeyen kuru kalabalıklar bir yandan da ısrarla çoraklıktan şikayet ediyorlar. Örgütsel bazda daha büyük hedefler, daha çok katılım ve daha geniş eylem alanları ile gururlandığımız bugünlerde her şeye rağmen, NARO'ya ihtiyaç duymayacak kadar güzel bir dünyada, duvarlarına sadece sevgi sözcükleri yazılan romantik ve huzurlu bir ülkede, mutluluğu düşüncesinde bulup hayatına yansıtabilen bir ulusla iç içe olmayı tercih ederdik. Ne var ki naçizane tarih bilgimiz bizleri halkımızın bugün içinde bulunduğu gaflet konusunda şaşırtmıyor. Yüzyıllarca önceydi. Yüce bir çınar gibi büyüyüp serpilen Osmanlı İmparatorluğunun Batıya doğru genişlemesinin kesin olarak sona erdiği 1699 yılında, "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözü henüz söylenmediği için kendini Avrupalı sanmayı tercih eden Rumeli tebaası, Türk milletini çat pat Omanlıcasıyla "Etrak-ı bi'idrak" yani "Anlayışsız Türkler" olarak tanımlıyordu. 1699, 1799, 1899, 1999... Üç asır için üç yıl da bizden ekleyin ey gafiller! 2002 senesine geldik! Hangi millet, kendisine lütfedilen bunca kahramana, bunca asil devlet adamına ve onların insanüstü çabalarına inat üç yüzyıl boyunca gafletinden uyanmayıp hakkında binbir dile yayılmış alaylara ve hakaretlere kulak tıkar?! Hangi millet uğruna canını vermekte bir an olsun tereddüt etmeyeceği vatanın aleme maskara olmasına böylesine boyun eğer? Sadece savaşta mıdır yiğitlik? Yalnız silah kuşanınca mı delikanlı olunur? Yalnız liderler isteyince mi şahlanır bir ulus? Ne demek istediğini anlamayınca kara kaşına kurban olmakla yetinmeyi tercih ettiğimiz kahramanlara adanacak kadar değersiz midir dünyaya dair düşüncelerimiz? Düşünelim diye bahşedilen bu beyinler de yaşayalım diye lütfedilen canlarımız gibi kara toprağa el zoruyla peşkeş çekilmek için mi küfleniyor kafataslarımız içinde? Rüzgar nereye eserse oraya eğilmek için midir bu dik başlar? Bu nafile soruların cevabını alana kadar eylemlerimizle donanmaya devam edecek dağlar taşlar. Dört bir yanı siyasi istikrarsızlıkla çevrili bu bereketli topraklar üzerinde Araf dağına sıkışıp kalan şaşkın ruhlar gibi dününden habersiz; yarınından umutsuz yaşayan sefil milyonlaradır sözümüz! Fakir doğudan zengin batıya doğru kazanabileceği tüm yarışları fotofinişle kaybeden bir atın başı gibi çaresizce uzanan bu Araf bizim! Hem de tüm dünyayı sarmakla kalmayıp, bugünkü varlığını padişahlarımızdan aldığı kapitülasyonlara borçlu olan şövenist Fransa'yı bile pençesine düşüren aşırı milliyetçilik illetine karşı ve hatta o milliyetçiliğe rağmen, hepimizin! Yeni eylemlerde duvarlarla buluşmak için kutusunda sabırla bekleyen boyalarımızın bile tahammül edemez hale geldiği küresel ısınmaya rağmen; kitlesel zihin sefaletinin maddi destekçisi olan kapitalist küreselleşmeye rağmen; o sefaletin yayılması ve işlerlik kazanması için yediden yetmişe tüm beyinleri tüketim hırsıyla doldurup, arda kalan boşluklara da dedikodu ve ucuz mizah pompalayan basına rağmen; yabancı sermaye ve istihbarat örgütlerinin güdümünde salt kendini kurtarmak için milletini satmaktan bir an olsun tereddüt etmeyip, bu lanet amaçları uğruna ırk, din, umut ve kabus ticareti yapan siyasetçilere rağmen bu memleket bizim! Çoğul şahısların en birincisi olmakla kalmayıp, birinci şahısların da en çoğulu olan bu kelimeyi sırf "zamir" diye küçümseyen bir ulusun hayat damarlarından kaçı, daha ne zamana kadar açık kalabilir? Bu yakıcı günleri serinleten yağmur bulutlarından akan duru damlalar, imanla kurduğu ülkeyi o bulutların üzerinden izleyen ulu önderimizin gözyaşlarından başka ne olabilir? NARO'yu duvarlara yazı yazmak için toplanan bir avuç genç sanmakta ısrar edenler her ne kadar bizleri sansasyonel eylemler yapmaya teşvik ve tahrik etseler de, tüm bu trajik tablonun karşısında soğukkanlılığımızı koruyacağız ve ısrarla kimseye zarar vermeyen eylemler yapmaya devam edeceğiz. Her şeye rağmen en büyük silahımız "kelimeler"dir. Ne mutlu bize ki o kelimeler ister isim, ister sıfat, ister zamir olsunlar halen dostça kaynaşıp anlamlı birer cümle olabilmekte ve değerini bilen bilmeyen herkes için birer örnek teşkil edebilmektedirler. Anlatılanların okuyanların idrak kabiliyetleriyle sınırlı olması bir yana, tüm satır araları, tüm yan anlamları ve haykırışları ile "anlatabilmek" için çırpınan kitleler adına yolumuza tüm imanımızla devam edeceğiz. Göreceksiniz, sonunda en sağır kulakları bile deleceğiz! Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO 1. YAŞ BİLDİRİSİ Eylül 2002 Bu ay, naro’muzun 1. Yılını kutladığımız en büyük bayramdır! Kutlu olsun! Tam bir yıl önce, dünya fantastik kapitalizmin kara kulelerine yapılan saldırılarla çalkalanırken, bizler elimizde, kırmızısını damarlarımızda akan asil kandan, yeşilini cennetmekan Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin türbesinden, mavisini Atamızın istikbali gördüğü göğü izleyen aydınlık gözlerinden, siyahını İnce Memed’in kömüründen alan boyalarımız; gönüllerimizde dizginlenmesi mümkün olmayan bir isyan ve aklımızda sadece daha güzel bir dünya hayaliyle ilk kez sokaklara dökülüyorduk. Kitlesel yozlaşma ve gafleti, hem beyaz perdede yansıttığı, hem de yansıtamadığı karakterlerde somutlaştıran Nuri Alço’nun ismini nakşediyorduk unutulmuş platformlara. En beklenmedik sokaklarda, en umulmadık duvarlarda, ansızın belirip kaybolan ve ardında günlerce sürecek bir imgesel katliamdan başka hiçbir iz bırakmayan “meçhul kahramanlar"dık bizler. İlk gören şaşkın gözler için belki sadece bir tür eğlenceydik. Oysa biz NARO’yduk. Günler geçecek; devran dönecek; Moda Yolu’na dökülen kuru yapraklar yeşerecekti... Ve NARO, ardında koca bir “meçhul kahramanlar ordusu”yla tüm dünyayı ele geçirmek üzere geri gelecekti! İlk aylarımız duvar yazısı eylemleri ve önemli bölgelere bildirilerimizin yapıştırılmasıyla geçti. Kar-kış demeden, uykusuzluğa yenilmeden, tehlikeyi düşünmeden emek verdik, inandığımız değerleri, bulamaç haline gelmiş ideolojilerin altında ezilen kitlelere iletebilmek uğruna. Kolluk güçleri ve taksicilere rağmen yaptığımız asil eylemlerle, önce İstanbul’un Anadolu yakasını, ardından da tamamını eylem alanlarımıza kattık. Çok geçmeden ilk bildirilerimize ulaşabilenler, bizimle daha yakından bağlantı kurma çabasına giriştiler. “Sabredin” dedik. Zira, o kıpır kıpır sabırlarının karşılığını sabır istemeyen daha büyük heyecanlar yaratarak verebileceğimizi biliyorduk. Kış aylarının ortalarına doğru NARO’yu anlatan ilk haber, bir internet portalında yayınlandı. İnternet sitemizi bulan bir haberci NARO’yu, güncel konular içerisinde önemli başlıklar arasına taşımıştı. Hemen ardından, forum ve benzeri sanal tartışma ortamlarına ana gündem maddesi olarak giriş yaptık. Evvellice sadece gafillikten doğan şaşkınlıkla karşılanan eylemlerimiz, bildirilerimizin daha geniş kitlelere ulaşmasıyla derin bir zihinsel deprem yaratmaya başladı. İnternet portalında yayınlanan ilk haber, buz dağının suyun altında kalan kısmında küçük çapta bir şok yarattı. Hemen akabinde, ilk röportaj talebi, bugün söylemimizi ve eylem şekillerimizi taklit ederek prim yapmaya çalışan bir curcuna siyasetçisinin yıldızlı ve batık TV kanalından geldi. Bu talep, talebi ileten haberciden dolayı her ne kadar kendi çapında iyi niyetli ve güvenilir idiyse de, tüm Türkiye’ye ulaşmamızı sağlayacak olan ilk adımın bu olmaması gerektiği inancındaydık ve beklemeye karar verdik. Fazla sabretmemize gerek kalmadı. Tam beklediğimiz röportaj talebi, tam beklediğimiz gazeteden, tam beklediğimiz gazeteciden, tam beklediğimiz şekilde geldi. Zarif, samimi ve güvenilirdi. Gazetenin sahibi olan sâbık yedek parça tüccarının Türkiye üzerine oynadığı kirli oyunları bir kenara bırakarak, gazetecinin teklifini memnuniyetle kabul ettik. Nasıl olsa o ve onun gibi patronların güleç maskeleri de bizim eylemlerimizden nasibini alacaktı! İlk röportajımızın ardından bir iletişim talebi patlaması yaşadık. Belli ki herkes bu ismi duvarlarda görüyor, merak ediyor, ama Nuri Alço’nun kendisinden bile kesin bir cevap alamıyordu. Yarısı işinden kovulmuş, geri kalanı da “işinde işsiz” Türk basını, sanki biz o ana kadar haber niteliği taşıyan ama haber olabilecek kadar araştırılamayan garip bir oluşummuşuz da, herşeyi bir anda açığa çıkarmışız gibi hunharca peşimize düştü. Bazı medya organları, bizimle iletişim gereği bile duymadan verdikleri, çeyreği doğru, gerisi çokça gaflet dolu haberleri birbiri ardına yayınlandılar. Aynı zamanlarda internet yoluyla yazılı röportajlar vermeye de devam ediyorduk. Bu ilk ilgi dalgasıyla elektronik posta adresimiz çöktü. Bir süre, ailelerimizi ve diğer önemli sorumluluklarımızı, hayatlarımızı altüst etmeyi göze alarak ihmal etmek zorunda kaldık. Ulaşabileceğimiz en geniş kitleye ulaşabilmek için; kimseyi cevapsız bırakmamak, kimseyi bekletmemek için, bütün zihnimizi günler boyu örgütümüze, pasif eylemlerimize ve mücadelemizi anlatmaya ayırdık. Kimi seçkin, kimi geçkin köşe yazarlarının satırlarına konu olduk. Hatta, gariban edebiyatıyla sertleştirilmiş tatlısu-sosyalisti söylemini sonradan görme zengin cücelerinin arka cebine sokmayı başaran önemli mizah dergisinde bize hiç benzemeyen bir karikatürümüz bile yayınlandı. Aynı “özgür mizah” dergisi, ilk özel sayısında yayımladığı röportajımızda, kendileriyle ilgili bir soru üzerine söylediklerimizi ise sansürlüyordu. Televizyonlar sitemizden alıntılar yaparak Nuri Alço’ya bizi soruyorlardı. Bazen “Bilmiyorum” diyordu Nuri Alço. Bazen “Sevgi yolcularıymış” diyordu. Bazen de “Satanist olduklarını sandım” diyordu. Oysa için için şeriatçi olmamızdan bile korkuyordu. Belli ki herkesten ve her şeyden korkmasına sebep olacak olaylarla doldurmuştu hayatını. Aynı filmleri gibi... Aynı onu izleye izleye ona benzeyen, ezikliğinde bile çıkarcı, çıkarcılığında bile ezik milyonlar gibi... Türk toplumu, Nuri Alço’nun bize dair açıklamalarında kişileşen kitlesel gafletine, inatla ve imanla sahip çıkıyordu. Kimileri bizi yıllar evvel Nuri Alço’yu dövdüren genç bir “Baba”nın adamları sanıyor, kimileri NARO’nun bir Nuri Alço Sevenler Derneği olduğuna inanıyor, kimileri de örgütü kurup yönlendirenin bizzat Nuri Alço olduğunu düşünüyordu. Çünkü hem Nuri Alço, hem basın, hem de bizi onlardan öğrenmeyi bekleyen kitleler NARO’nun imgesel katliamında gafil avlanmışlardı. Herkes saçtığımız rengarenk şarapnel parçalarıyla bir yerinden vuruluyordu. Fakat, çoğu kimse oranın neden kanadığını; bu parçanın nereden geldiğini, neden geldiğini ve ne derinliklere inebileceğini kendi kendine bile itiraf etmekten korkuyordu. Çünkü “bu şey, her ne ise çocukça”ydı ve Türk milleti çocukla çocuk olmazdı! Olsa kaç yazardı ki? Her şey tam tahmin ettiğimiz şekilde gelişiyordu. Elimize ulaşan elektronik mektupların çoğu “ne demek istediğinizi anlamadım” diye başlayıp “size katılmak istiyorum” sözleriyle bitiyordu. Oysa, demek istediğimiz her şeyi her gün yaşıyorlardı. Bildirilerimizde söylediğimiz her kelime bu ülkenin toplumsal, kültürel ve siyasi yapısını yansıtıyordu. Duvar yazısı eylemleri babalarımızın oğul olduğu yılların en sıradan gündem yansıtıcılarıydı. Ne garipliği, ne karışıklığı, ne şekli, ne de eylemsel uzantıları hayal ürünüydü. Bu mozaik, bu yap-boz, bu lego, bu oyun hamuru bizim değildi ki! Biz muhtelif yıllar evvel ne olduğunu anlayamadan ona doğuvermiştik. Bazı şeyleri kabullenseydik, zaman her birimizi bu düzenin milyonlarca kurbanından biri haline getirecekti belki. Ama başarısızlık pahasına pes etmedik. Çünkü asıl kurban edilmesi gerekenlerin, bu beyin mezbahasını yaratanlar olduğunu çoktan anlamıştık. NARO işte bu anlayışın kurumsallaşmasıydı. Artık başlamıştık...Ve bir daha asla duramazdık... Yüce Allah’ın insanoğluna bahşettiği ortalama ömrün ilk çeyreğinden yeni çıkmış hayatlarımıza milyonları katmış, Türkiye’yi aşıp dünyaya yayılan bir hareketin öncülüğünü ve sözcülüğünü yaparken, birer lider olarak yüceltilmemek ve yarattığımız kitlesel heyecanın kaymağını yiyormuş gibi gözükmemek için ısrarla hiçbir kuruma kendimize dair ayrıntılı görüntü vermedik. Çünkü kendi organizasyonumuz dahilinde, en organize halimizle bile “sokaktaki çocuklar”dık. Tek farkımız, sokakları onlara ait olmak zorunda kalacağımız değil; onların bize ait olabilecekleri saatlerde doldurmamızdı. Bunu sömürmeye hakkımız yoktu. Bundan çıkar sağlamaya kalkışacak olanın aramızda yeri yoktu. Bunu sadece eğlence ve vandalizm sananın kalbi bizim için tükürük çanağıydı. Çünkü NARO delikanlı bir örgüttü. Ve çünkü bizim “hareketimiz topa”ydı. Basının yarattığı rüzgar, tahmin ettiğimizden biraz daha uzun sürse de, baharın ilk günlerinde tamamen dindi. Uçuşan son yapraklarla bilikte, Nuri Alço’yu çeşitli sohbet programlarında detone sesiyle şarkılar söylerken, programa kendisiyle birlikte katılan kadın konukların dolgun göğüslerine bakarken ve bizimle ilgili kısaca “valla ben de bilmiyorum” şeklinde özetlenebilecek kesik ve kopuk açıklamalarda bulunurken izledik. Telefonunu bulduk, aradık. Bir ay kadar cevap vermeyen telefon bir gece ansızın açıldı. Nuri Alço, bizim de tüm soru ve önerilerimize kısaca “valla bilmiyorum arkadaşlar” anlamına gelen cevaplar verdi. Aslında bizi gerçekten bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Zira belli ki bilse bile anlayamayacağının farkındaydı. Tek bildiği bu işten bir şekilde çıkar sağlaması gerektiğiydi. İşte bu, tam Nuri Alço mantığıydı! Bu tam 80 sonrası Türkiye tavrıydı! Kendisini tanıdıkça, onun ismini seçmiş olmamızla bir kez daha övündük, acı acı. Onun şahsında somutlaşan kitlesel çöküş için ise yüreğimiz kan ağlıyordu! Sular durulunca, bildirilerimize ve eylemlerimize bir süre ara verdik. Çekirdek kadro olarak kendimizi zihinsel bütünlüğümüzü sağlamlaştırarak yeni eylem şekilleri bulmaya adadık. Bu arada yeni üyelerimizden eylem haberleri ve heyecanlı iletiler yağıyordu. NARO’yu destekleyen yetenekli arkadaşlarımızdan biri örgüt için marş çalışmalarında bulunuyordu. Ankara’dan ateş gözlü bir destekçimiz örgütümüzün edebi ve dilsel yanına can katan iletileriyle bize daha büyük bir manevi güç aşıladı. Zonguldak’tan delikanlı bir üyemiz ciddi yakalanma tehlikeleri atlatarak eylemlerimizi Karadeniz sahiline taşıdı. Bir çok isimsiz eylemcimiz ve destekçimiz bize üçüncü şahıslar tarafından iletilen eylemleriyle Anadolu’nun tamamını ele geçirmeye devam ettiler. Biz bir adım geriye çekildik ve genç NARO ordusunu göğsümüz kabararak izledik. Yaz aylarıyla birlikte Çekirdek Kadro, çevresinde toplanan orduya, birer lider değil birer nefer olarak yeniden dahil oldu. Yeni bildiriler, yeni boyalar, yeni eylem şekilleri ile yeni duvarlarda, asla eskimeyen eylemlerine daha da büyük bir hızla devam etti. Bu arada, basında çıkan tüm haber küpürleri özenle arşivlendi. NARO’yu konu alan olası akademik ve sanatsal çalışmalarla ilgili bilgi alışverişinde bulunuldu. İkinci büyük hamle için her alanda yeni ve daha güçlü bir altyapı oluşturuldu. Ve NARO, özünde filizlenen tüm aydınlık heyecanları güçlü tutarak yeni bir başlangıcı müjdeleyen bugünlerine geldi! Özetle; az zamanda çok ve büyük işler başardık. Hak yolundan ayrılmaksızın, laik Türkiye Cumhuriyeti’ne layık örgütümüzü ve eylemlerimizi daim kıldık. Vatan sınırlarını aşıp gavur illerinde konuşlandık. Milleti uyutmak isteyenleri kendi silahlarıyla mıhladık! Çünkü herşeyden önce kararlıydık. Halen kararlıyız! Feriştahı gelse yolumuzdan sapmayız! Çünkü biz; bu milleti dünkü şeklinden daha yüksek mertebelere çıkarmakla mükellef adamlarız! Herşey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| Cumhuriyet Bayramı Özel Bildirisi (Eylül 2002) Bugün, gafil gezen şaşkınların, yönetilmek için en az kendileri kadar gafil şaşkınlar seçmelerine olanak tanıyan bir özgürlük sistemi olan cumhuriyetin cennet vatanımıza bahşedilişinin 79. yılını kutladığımız en büyük bayramdır. Ne var ki, ikinci dünya savaşında başları sıkışınca müttefikimiz olmak zorunda kalan eski düşmanlarımıza tarihi bir ders vererek kurduğumuz asil cumhuriyetimizi yaşatmakla görevli olan gençlerimiz, hepsi bir araya gelip üfleseler bile bu mukaddes yaşgünü pastasına dizilen 79 mumu söndürebilecek güce ve bütünlüğe sahip değildirler. Her ne kadar, cumhuriyet ateşi halen yanmakta oluşunu biraz da buna borçlu olsa dahi, atamızın cumhuriyeti miras bıraktığı genç nesiller, içine itilmekten hiç de huzursuz olmadıkları gaflet, dalalet ve hıyanetten kurtulamadıkları müddetçe, pastanın mumları eriyerek cennet vatanımızı sarıp sarmalayan mukaddes çukulata tabakasının tadını kaçırmaya; cumhuriyet ateşi de titreyerek, kendi kendini söndürmeye namzettir. Zira, bu ahval ve şeraitin dahi harekete geçiremediği gençlerin büyük bir kısmı, bayramdan beş gün sonraki seçimlerde oylarını, o 79 yıllık mukaddes cumhuriyet ateşini tükürüklü parmağıyla söndürüp, yerine 25 mumluk ampul dikmeye yeltenen bir sabıkalıya ve fazlasıyla dramatize edilmiş sıradan bir N.A.R.O. eylemini meydanlara taşıyan beyaz gömlekli bir söylem işkembecisine oy verecekmiş gibi gözükmektedirler. Üzüm yemektense bağcıyı dövmeyi kafaya koyan bu 4.5 milyonluk köprü üstü çetesi, kendilerine emanet edilen ve yaşamakla yükümlü oldukları geleceği kendi elleriyle karartmak suretiyle 20 yıllık bönleştirme politikasını haklı çıkartmakla kalmayacak, gelecek 20 yılın da bönleştirilmiş kitleler için ideal hale gelmesine ön ayak olacaklardır. Bu ayağın öncülüğü, sözkonusu ayak takımının zaferi ile netilcelenir ve asla sahiplenemeyeceğimiz lanetli bir bayram, Cumhuriyet Bayramımızın yerine göz dikerse, en gafil gezen şaşkınlar bile şaşırmamalıdırlar. Zira bu, bilmeden yazdıkları gri komedyanın siyah ve trajik sonucundan başka bir şey olmayacaktır. Ulu önderimizin yaptırdığı araştırmalar sonucunda köklerinin Sirius B yıldızından, batık Mu Uygarlığına kadar uzandığı anlaşılan bir büyük millet olarak, potansiyel Atalarımız olan uzaylıların bile kurtaramayacakları bir konuma gelmiş olmamızdan gocunmayan milyonlar, açlıktan yakınmalarına rağmen bir şekilde bulup buluşturup satın aldıkları çanak antenleri vasıtasıyla gavur illerinde sahiplenilen müstehcen kültürün yayılmasına çanak tutacaklarına, evlatlarını Cumhuriyet bilinci ile yetiştirmiş; onlara sorunun sistemden değil, sistemi yürütemeyen gafil ademlerden kaynaklandığını anlatabilmiş olsalar, bugün ülkemizin ve devletimizin geleceğini tartışıyor olmazdık. Ancak, şartlar bizi bu noktaya getirmiş, ilim ışığına ve Allah sevgisine karşı bağışıklık kazanan insanımız, çareyi nefret ve karanlıkta arar bir hale gelmiştir. Ne ilginçtir ki, milletin nefret ve karanlığa sürüklenişinden en büyük menfaati sağlayanlar da, yine sevgi ve aydınlık simsarları olmuşlardır. Karanlık yüzünü, bir “ampul”ü simge edinerek gizlemeye çalışanlar ışığı; bedenini kah magazin programlarında, kah sokak köşelerinde satılığa çıkaran şişme bebekler sevgiyi; bu kaotik ortamda milletin dinine, imanına karşı masonik çalışmalar yürüten bazı yarı gizli kişi ve kurumlar da bu kavramların her ikisini birden slogan edinerek, milletin gafletini sömürmektedirler. Bu gidişe “dur” diyecek güç, damarlarımızdaki kanda mevcut ise de, Atamızın “şu veya bu olmazsa tıkanır” dediği o damarlar, nice değerleri yerleştirememiş olmamızdan ötürü, özellikle beynimize giden oksijen miktarında önemli düşüşlere sebep olmakta ve bizi her geçen gün daha da gafil ve şaşkın kılmaktadır. Milletin çoğunluğunu aptal ilan edip dünyevi hayattan apar topar kaçarken, giderayak tombul cesedini de hastenelere armağan eden dinsiz bir yazarımızın, bu acı hakaretini haklı çıkarmak için elinden geleni neresine koymayacağını şaşıran milyonlar, gerçek bir aydınlanma için N.A.R.O.’dan başka dayanakları olmadığını anladıklarında, korkarız ki çok geç olacaktır. Ama inadına kaybetmeyeceğiz umudumuzu! İnadına direneceğiz! Siyasi yanımızın siyaset kavramının ne denli üzerinde olduğunu; toplumcu yapımızın topluma karşı ne büyük bir cüret ve cesaretle dolu olduğunu göstermek için inadına savaşacağız! Yine boyalar ve kelimeler olacak silahlarımız. Ve aynı ismin yarattığı tüm çağrışımların üzerine gitmeye devam edeceğiz. Taa ki o isim, bu memlekette çağrıştıracak bir çirkef bulamayana kadar! Taa ki o isim, bu örgütten ve bu mücadeleden başka bir şey çağrıştırmayana kadar! Unutmayalım! Bugün, Cumhuriyetimizin 79. yılını kutladığımız en büyük bayramdır! 29 Ekim, bilgisiz, beceriksiz, yeteneksiz ve edepsizler tarafından uygulanamayan tüm sistemlere yakılan 79 yıllık ağıtın acıklı nakaratıdır! Ama bu kez acıyla değil, umutla söyleyelim, neşeyle bezeyelim o nakaratın her notasını. Atamızın anasonla kutsadığı dost meclislerinde doruğa çıkan neşesine ortak olalım ki, aydınlanan geleceğimizden taşan müstakbel zafer şarkılarımızın notaları, nur olup yağsın Cenab-ı Hakk’tan gelip ona dönecek olan sevgi tomurcuklarına karışıp, açıkta kalan yerlerimize! Çünkü bizler, ümidini ruhunda büyütüp sokaklara taşıyanlardanız! Çünkü bizler, umduğuyla kalmayıp umudunu gerçek kılmak için geleceğini ortaya koyanlardanız! Ve o geleceği kimseye kaptırmayacağız! Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO 5. OLAĞAN BİLDİRİ (Şubat 2003) Kuzunun kurtla koyun koyuna yattığı; kurdun koyunla kuzu kuzu oynaştığı gizli cemiyet ağıllarında Yeni Dünya Düzeni’nin nifak tohumları istiflenirken, gafil gezen şaşkınlar üzerilerine serpilen ölü toprağından silkinme çabasıyla sokaklara dökülüyorlar. Dünya tarihinin gördüğü bu en doğru ve en kalabalık ve fakat en yasak bayram, “haydi” diyen kırışmış çehrelerden fışkıran ateşle kara kışlara sıcak nurlu kıvılcımlar saçıyor. Ey, ilk eylemi bizzat kendisini var etmek olan eylemci! Ey, her hücresi kendi özgür bilincinin katıksız iradesiyle yoğrulan ifade neferi! Sevin! Çünkü artık gün, ”Küreselleşme” teriminin “kapitalist globalleşme” çığırtkanlarına karşı yükselen küresel bir nefreti tanımladığı gündür! Ama unutma ki bu, belki de son gülüşündür… Yeni keşfedilen eski bir kıtanın, dünyanın en eski ateşini yeniden yakma inadıyla karşı karşıyayız. Kendi yavrularını yiyen bir domuz gibi, günahıyla semiren ve semirdikçe daha çok yavru isteyen yurtsuz, inançsız, imansız ve doyumsuz modern zaman şövalyelerinin, tüm milletleri kendi diktatörlüklerine bağlama çabasıyla giriştikleri kaos politikası ilk ürünlerini veriyor. Her iyinin birbirinden kötü olduğu ve tüm kötülerin birbirinden iyi ambalajlar içinde sunulduğu medeni zamanlar, yeni bir milada kavuşma heyecanıyla hızla akıp gidiyor. Kirli şövalyeler, ellerinde teknolojik kılıçlarıyla, kutsal kaseyi benzinle doldurmak için en karanlık geceyi beklerken, gagalarının ucunda taze zeytin dallarıyla uçuşan güvercinler bile artık istihbarat teşkilatlarının gizli ispiyoncuları olarak kanat çırpıyorlar. Her birey, üzerine oynanan oyunların etkisi altında, kendi içinde bile “evet”lere ve “hayır”lara bölünüyor. “Hayır”larının hayrını kollayanlar, “evet”lerinden medet umar hale getiriliyorlar. Kitlesel korkular bireysel kaygılara karışıp, ulusal menfaatler toplumsal hareketlere bulaştıkça, birey sadece toplumdan değil, kendinden de uzaklaşır hale geliyor. Çünkü kitlesel korkular ve bireysel kaygılar körüklendikçe, denetçiler, gözlemciler, üst aramalar, gizli soruşturmalar ve infazlardan mütevellit bir dünya daha kabul edilebilir kılınıyor. Çünkü kurda postunu veren kuzu, kendi ağılının kaloriferi yandığı sürece, hangi kardeşinin gerdanına diş geçirildiğini düşünme ihtiyacı duymuyor. Çünkü kurt onu sadece kaloriferi söndürmekle değil, doğrudan yemekle tehdit ediyor… Üstü açık hayaller ve pornografik ideallerle aptallaştırdığı eşek tıraşlı milyonları burnunu karıştırdığı parmağıyla ölüme çağıran keçi sakallı buruşuk bir amca, tırnağının arasındaki sümük parçası kadar değer vermediği canlılardan, ölü katiller yaratıyor. Dünya görüşleri, konumunu ve servetini cinsel komplekslerine borçlu hafifmeşrep köşe yazarlarının periyodik akıntılarıyla sınırlı olanlar, aslî amacı menfaatini besleyen yalanları gerçek kılmak olan gazetelerde ve televizyonlarda gördükleri her şeye inanarak, yabancılaşma girdabının derinliklerine doğru, gittikçe daha da büyük bir hızla sürükleniyorlar. Oysa sokaklar onlarla doluyor. Oysa sesler onlarla yükseliyor. Oysa onlarla yanıp sönüyor ve sönüp yanıyor tek tük ışıklar gecelerin belli saatlerinde, kah bireysel, kah toplumsal kaygılarla. Ve fakat hiçbir şey olmuyor. Olamıyor. Çünkü onlar, her “hayır” manşetinin spotunda “evet”ler sıralayan aynı gazeteleri okuyorlar. Aynı televizyonları izliyor, aynı lokantalarda tıkınıyor ve aynı fantezilerle mastürbasyon yapıyorlar. Çünkü onlar, her boşalmalarında “hayır” diye inleyip, her keyif sigaralarını “evet”lerle yakıyorlar… Peki yaşayalım diye hayatı, paylaşalım diye zenginliği, fark edelim diye bilinci ve hissedelim diye bu koca yüreği veren yüce Allah’ın kulları olmakla övünen kim? Yurtta ne istiyorsa dünyada da onu isteyen hem bonkör hem de ulu bir önderin torunları olmayı şeref bilen kim? Peki ya bin kişi olma kaygısıyla bir kişi bile olmayı beceremeyen ve binlercesi toplandığında hiçbiri bir diğerini beğenmeyen kim? Biz değiliz. Siz değilsiniz. Peki neden tüm birinci ve ikinci şahıslar, birbirleri için ancak ve ancak bronz madalyaya layıklar… İş bu vahametten hareketle ve tüm vahametleri yakan bir hararetle, biz duvarlarımıza inanmaya devam edeceğiz. Siyasal, toplumsal ve kültürel cenazemizin neşeli kortejini kara bulutlar üzerinden ağlayarak izleyen meleklerin bile “dur” diyemedikleri tam donanımlı ve yetkili piyonlar, gün ışığını karartmak için kirli ellerini ovuştururken, biz deryaları kurutan kederimizi engin ve coşkun bir isyan çığlığına dönüştürebilmek için; tüm korkak “evet”lere rağmen, içten “hayır”lar adına ayakta durmaya, akıntıya karşı kürek çekmeye ve yarınları bugünlerden daha hayırlı kılmak için emek vermeye devam edeceğiz. Çünkü biz her şeye rağmen umudunu kaybetmeyenlerdeniz. Biz, kendisini yaratan hayali, gerçek kılacak olanlardanız. Biz bize bu hayal gücünü verene iman edenlerdeniz. Ve hayal kırıklığına uğramayacağız. Tüm kamuflajlı “evet”lerin, tüm moda tutkunu “hayır”ların ve şartlara göre söküp birleştirilerek yeniden şekillendirilen tüm portatif hayallerin kırılmazlıklarına inat, biz hayalimizi garbın afakını saran çelik zırhtan bile daha güçlü kılacağız. Çünkü biz, hayalini umuduyla harmanlayıp gerçekliğe zerk edenlerdeniz! Çünkü biz, deliliğin binbir rengiyiz! Bütün renklerimiz, o evrimini tamamlamamış çığırtkan şebekle yurtsuz yağdanlıklarının felaketine feda olsun… Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
| NARO 6. OLAĞAN BİLDİRİ (Eylül 2003) Zihinsel cenazemizin omzu akbabalı levazımatçıları, hayatımızı koca bir mezarlığa dönüştürürken, o mezarlığın nebbaşlığına soyunmakla kalmayıp, nekrofil zevklerini üzerimizde tatmin etmekten de bir an olsun tereddüt etmiyorlar. Deklanşöre ve tuşlara basmak zorunda olmadıkları bütün parmakları, üzerimize radyasyonlu kurşunlar yağdırmak için tetikte beklerken, banka soyguncusu ve yedek parça kaçakçısı patronlarının günahlarını örtmek ve o örtünün ardında bekleyen çoluk çocuğa Karagöz seyrettirmekten de geri kalmıyorlar. Gazeteler ve gazeteciler, bulmaca ve gençlik ve kadın ekleriyle ve neye göre kutsal olduğu belli olmayan bir ecnebi tepesinin Panavision renkleriyle ve dört köşe yazarlarıyla ve sahte kahramanlarıyla ve ispiyon hamallarıyla ve tiraj andavallarıyla, her biri birbirinden 6 sıfırlı 70 koca milyonun içinde, toplasan altı tane sıfır etmeyecek 3 milyonluk bir zümreye, gelmiş geçmiş bütün nüshalarıyla tek sıfır bile etmeyen ürünler sunmak için çırpınıyorlar. Ey insan, bil ki seni aptal, seni gerzek, seni aymaz, seni duymaz, seni görmez sanıyorlar! Çünkü seni aptal, seni gerzek, seni aymaz, seni duymaz ve seni görmez kılmak istiyorlar! Ey basın! Seni aptal! Seni gerzek! Seni aymaz! Seni dört gözü kör, sekiz kulağı sağır budala! Mutlu musun tirajınla.? İkibuçuğuncu dünya savaşı, mezar kazsan neft yağı fışkıran komşu topraklarda değil, masa başlarında ve kırmızı hatların ucunda son hızıyla sürüp giderken, emperyalizmden anlamadığı için çöküp giden şanlı imparatorluğumuzun yüzyıllarca barış içinde yaşattığı çorak topraklar, neftle beslenen korku simsarlarına peşkeş çekiliyor. Halkçısından sermayecisine, milliyetçisinden dincisine, en ipe sapa gelmez ideolojiler tarafından aslında hep aynı şeytanın sofrasına konmak üzere, onlarca yıldır acımasızca ezilmiş, korkutulmuş, sindirilmiş ve ennihayet kendi tarih ve kültürüne dahî küstürülmüş milyarlarca insan, bize bugün bile büyük gelen küçük tokatlarla, belki de son ve en korkunç yumruğun ölümcül şiddetine hazırlanıyorlar. Millet bilincine sahip olanların iman sahibi olanlar tarafından, iman sahibi olanların eşitliğe inananlar tarafından ve eşitliğe inananların da en eşitler tarafından yok edildiği bu kapalı devre imha düzeni sürüp gittikçe, birileri ellerini ovuşturup bunu hangi metresleriyle kutlayacaklarını düşünüyorlar. Ve dışarıdakileri bilemeyiz ancak, içeridekiler bu metresleri yukarıda bahsi geçen gazetelerin parlak ilavelerindeki resimlerden seçiyorlar! Daha gerçek hayata açamadığı gözlerini bu satırlarda gezdirme hatasına düşen genç dostlar, çevrenizi saran gafil zevkler denizine balıklama damladan önce, nasıl bir neslin halefi olduğunuzu bilin! Bizim babalarımız besmeleyle kesilmeyen et haram diye, adı komüniste çıkan kasaptan et almazdı. Adı komüniste çıkan kasap vatanını en az kendisine iftira attığı iddia edilen manav kadar sevse bile, ne fayda?! Ne günlerdi onlar hey hat! Önce manavı kasabın komünist olduğuna inandırdılar, sonra da kasabı manavın faşist olduğuna... Derken manavcılar et, kasapçılar ot yemez oldu. Et yiyenler ot yiyeni, ot yiyenler et yiyeni sevmez oldu. Yetmedi, kimilerimizin babası, manavın milleti korumak için kasaba, kasabın halkı korumak için manava sıktığı kurşunlarla vuruldu. Ve sağ kalanlardan; kiminin proteini, kiminin vitamini eksik tohumlarından, işte bu kayıp nesil doğdu! Kendi komşularını ilaçlı içkilerle uyutanlar, onlarca yıldır bütün komşularımızdan nefret etmemiz için ellerinden geleni yaptılar. Öyle ya! Kiminin toprağımızda gözü vardı, kiminin bacılarımızda; kimi bize şeriat ihraç etmeye çalışıyordu, kimi komünizm; kimi aramıza ajan sokuyordu, kimi tekerimize çomak... Oysa söz konusu komşuların her biri de bizimle ilgili aynı korkularla dolduruluyordu. Dört yanımızdan tehditler yağıyordu: “Bu kış komünizm geliyor”du, “mollalar minarelerin dibine füze, ucuna nükleer başlık takıyor”du. Bizi kendi işine karıştırmayıp burnunu bizim işlerimizden bir türlü çıkaramayanların işine gelmeyen bütün devletler, bütün kurumlar ve bütün liderler terörist; sayısız ortak çıkarımızın bulunduğu bütün komşularımız düşmandı. Dünyada tek bir dostumuz olduğunu sanmamız için ellerinden geleni yaptılar. Evlerimize, okullarımıza ve hatta camilerimize kadar girip kitlelerin asgari müştereklerde dahî bir ortak bilinç geliştirememeleri için bütün yöntemleri denediler. Cahil gözlere at gözlükleri takıp sevabı olanın hatasını, hatası olanın sevabını sildiler. Kiminin önüne bir kutu koydular, sadece buraya bakacaksın dediler. Onlara önce entrikayı, sonra acımasızlığı öğrettiler. Geri kalanları parçalara bölüp, her grubun eline ayrı kitap tutuşturdular ve "başka kitap yok" dediler. Oysa her grubun kitabı, diğer grupların kitaplarına nefret kusmaktan başka bir şey yapmıyordu. Herkes düşmandı! Herkes haksızdı! Sadece biz haklıydık! Öyleyse biz kazanmalıydık! Peki biz kimdik? Kutu ne gösteriyorsa o! Kitap ne yazıyorsa o! Sonunda kiminin tek dostu bir aptal kutu oldu, kimininki de düşmanlıktan başka bir şey öğretmeyen kitaplar. Ve kutuyu dost bilenler kutuda, kitabı dost bilenler de diğer kitapları yakmak için çıkardıkları yangında yitip gittiler... Geriye ise daha fazla kutuya ve kitaba bölünmeye hazır; yapayalnız ve tek başına olduğunu bilen ve fakat ne bireylik ne de bütünlük bilinci taşıyan gafiller kaldı... Seni işte o gafiller yetiştirdi! NARO, uzun bir suskunluğun ardından, ikinci yılına tüm dünya adına tarifsiz kederler içinde girerken, bu en acı, en korkunç, en sıkıcı ve en anlamsız bildirisinde, mevcut ahval ve şeraite yönelik tek bir çözüm önerisi dahi sunmamaktadır. Oysa bu oluşumu vücuda getiren bireylerin her biri, daha ilkokul sıralarında idrakine muvaffak oldukları çirkinliklere inat, daha güzel bir dünya hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. NARO, dallarında kuşların cıvıldadığı ve fakat aralarında istihbaratçıların gizlenemediği ağaçlarla dolu gür ormanlar, asit yağdırmayan bulutların ardından muzipçe göz kırpan sağlıklı bir güneş, uçsuz bucaksız ve mayınsız çayırlarda otlarken kurdun hangi yönden geleceğini bilen kara gözlü akça pakça kuzular, en çakmak bakışlı sarışınından en bön esmerine kadar tüm atalarının bilincinde olup onların her birini hatasıyla sevabıyla bağrına basabilen milletler, Yehova'dan Zeus'a, Manitu'dan Müslüm Baba'ya tüm tanrıların iyi kalplerde aynı Allah'ı simgelediğine inanırken, bu birlik inancını çıkarcı tarikatlara peşkeş çekmeyi kabul etmeyen imanlı ruhlar; ve sınırları en açık fikirleri dahi aşan, gücü en korkunç savaşçıları dahî titreten bir barış istiyor. NARO, manavı, kasabı, bakkalı, çöpçüsü, imamı, hahamı, papazı ve hatta muhtarı ile, sakin bir mahalle, huzurlu bir şehir istiyor. Çünkü NARO bu şehri, bu ülkeyi, bu dünyayı, bu evreni ve hepsini yaratanı seviyor. Özetle, NARO, sıcak spotlu stüdyoların soğuk klimaları önünde şaşkınlık terleri dökerken söylediği yalanlara en az bizi olduğu kadar kendisini de inandırmak için binbir takla atan Nuri Alço için bile daha güzel bir dünya istiyor! NARO tek bir şey istemiyor: kızıl adamdan gaspettiği toprağı korumak için binbir renkten adamların üzerine siyah adamlar yollayan beyaz adamı! NARO'nun en büyük savaşı, dünyada bir NARO'nun var olmasını zorunlu kılanlara karşı! NARO'nun en büyük düşmanı gaflet! NARO'nun en büyük gücü: Allah'ın hepimize bahşettiği en büyük nimet! Ve NARO'nun en korkunç silahı... Daha hiç bir şey görmediniz... Biz, ardımıza daha varlığımızdan haberi dahi olmayan milyarlarca suskun dünya vatandaşı ile, tek başımıza, ikibuçuğuncu dünya savaşının en güçlü taraflarından biriyiz! Biz, iyilere kötülük getirecek her şeyin mubah olduğu bir dünyanın en büyük düşmanıyız, şüphesiz! Ve fakat bu savaş sürdükçe, sadece kendi çıkarları için her şeyin mubah olduğunu düşünenleri kendi silahlarıyla vurmak adına, yargısız infazdan işkenceye, kitle imha silahlarından psikolojik savaşa, bütün yöntemleri sonuna kadar deneyeceğiz. İpliklerini pazara çıkaracağız! Kirli tohumlarını kurutacağız! Baskın çirkeflerini sindireceğiz! İki para etmez ciğerlerini sökeceğiz! Gece görüşlü gözlerini deşeceğiz! Tele-kulaklarını keseceğiz! Kendi doymaz iştahlarını beslemek için dünyaya ve insanlığa ödettikleri bütün bedelleri, ateşli fitiller misali burunlarından getireceğiz! Taa ki, hiçbirinin yengeye selam söyleyip çoluk çocuğu öpecek hali kalmayıncaya kadar! Taa ki, artık NARO’ya ve her şeyin mubah olduğu savaşlara gerek bırakmayacak kadar güzel bir dünya kurulana kadar! Her şey daha güzel bir dünya için! |
||
|
||
NARO Olağanüstü Sert Bildiri (Şubat 2005) Gri ve güzel olabilmek için siyahla beyaza ihtiyaç duymayan dolgun bulutların üzerinde sessiz kıpırtılarla biriken ve biriktikçe yenilenen ve yenilendikçe dinginleşen yağmur damlaları kadar huşû dolu; ve katıksız mantığın en kızıl kıvılcımları kadar deli; ve yağız oğlu laik devletini müslüman teröristlerden korumak adına şehit düşmüş tesettürlü bir annenin göz yaşları kadar gerçekti varoluş. Kimi trend müptelası, kimi fuhuş yuvası, kimi alkol koması, kimi iman kumkuması sokaklarınızın böğrüne kınalar yaktığımız gecelerdi.. Gazetelerinize, dergilerinize, reklamlarınıza, televizyonlarınıza, radyolarınıza, sinemalarınıza ve hatta dedikodularınıza kadar girdik.. Kiminizi korkuttuk, kiminizi güldürdük, kiminizi düşündürdük; kiminizi kıskandırdık, kiminizi tiksindirdik, kiminizi kızdırdık.. Yegane hakikati birbirine aldanışlarında bulan milyonlarca yalancının dolaysız gündemi ve hayatını birbirini kazıklamakla kazanırken binbir küfürle yediği kazıkları sevaba sayan bu mazlum halkın ipe sapa gelmez imgelemi olduk. Satır satır, kokuşmuş ciğerinize tükürdük, hûrilere endeksli imanınıza; Nurilere teşne vicdanınıza dil uzattık, zorlama ideolojilerinize, kokuşmuş zevklerinize, sahte ilişkilerinize turp sıktık. Pörsük libidonuza çomak soktuk. Gerçek hayatın rutubetli yalnızlığına hazırlanışımızın en civcivli günlerini, ne mal olduğunuzu görmekle geçirdiğimiz çeyrek asrın intikamını alarak ve bu intikamı neslimizle paylaşarak kutsadık. Daha güzel bir dünya için tek yapmanız gerekenin, size kendiniz sandığınız bu parlak jöleli miskin bulamacı kakalayanlardan kurtulmak olduğuna inanıyorduk. Komplekslerinizi şişe diplerinde, korkularınızı seccadelerde, kıskançlıklarınızı magazin haberlerinde, aczinizi çılgın yaz gecelerinde, ezikliğinizi apış aralarınızda, cehaletinizi imajlarınızda kaybedebilmek için binbir takla atarken, ne katmerli kalantorlara ne servetler kazandırdığınızı görebilmenizi istiyorduk. Çünkü gafil geziyordunuz. Çünkü şaşkındınız. Tutunamadan ayakta duramıyor, uyum sağlamadan bir benliğe sahip olamıyor, köleleşmeden yönetilemiyordunuz. Bunun için birer taraftar ve sempatizan ve hayran ve eş ve arkadaş ve köpek oluyordunuz. Asalları okeklerinden menkûl küsüratınız, karısız kalırsa bitleneceği için evlendirilmiş maço kocalar ile kocasız kalırsa kötü yola düşeceği için başgöz edilmiş cilveli karıların "yaşlanınca bize baksınlar" diye yaptıkları çocuklardınız. Ve madem ki kaşınıyordunuz, şöyle veya böyle; vardınız. Şöyle böyle kalmayı kendinize yediremediğiniz ve fakat kendiliğinizden olmayı da beceremediğiniz için, muhtelif dizilerden kendinize periyodik kişilikler seçtiniz, karı kıza lazım olur diye birkaç şiir ezberlediniz, kendinizi daha iyi ifade edebilmek için telefonunuza da'li di'li minibüs kornası indirdiniz, ama soyunuz şöhretlensin diye dedenizi soyup ebenize de bindirdiniz, trend gereği "hayır" dediğiniz savaşlar kanlandıkça reyting olup yağmasını da bildiniz; kesilen başları, ortalığa saçılan bağırsakları, kopan bacaklarını sürünerek arayan adamın çığlıklarını mavi dişlerinizle lokma lokma paylaştınız. Kiminiz kendini normal sanabilmek adına marjinal takılma çabasındayken, kiminiz marjinali de aşabilmek için en normali oynadınız. Çeşnicibaşının tuvaleti gibi kokuyordu farklılıkta aynılığınız. Kiminiz ona “gurme” bile dese, çeşnide suç ortağıydınız. Sunulmuş hazlara, fason heyecanlara öylesine müptelaydınız ki, herhangi bir genel-geçer suça ortaklık etmeden yaşayamaz hale gelmiştiniz. Babanızın mabadını satarak kazandığı parayla aldığınız markalı cicileri gezdirdiğiniz caddelerinize ışıklı yılbaşı süsleri takıldı diye istediğiniz bütün zengin kulüplerine elinizi kolunuzu; bu kulüplerdeki bütün hatunlara belinizi dölünüzü sallaya sallaya girebileceğinizi sandınız. Bu umutla, ülkeniz parsel parsel peşkeş çekilirken, cehlinize sunulan pörsük kayınları dert edinip medeniyet yolundaki alçak mayınları görmezden geldiniz. Cem-i cümlenizle alay edenlerin terli avuçlarında, koskoca “Atatürk” ismini, yelloz anasının dizinin dibinde şıllık yalanan piksel ciğerli bir yalana indirgediniz. Vatan elden gidiyor diye mangalda sucuk bırakmayanlarınız başta olmak üzere, tek biriniz bile elinize baltayı alıp bu kalleşliğin üzerine indirmediniz. Mahallenin faşist bekçisini öldüren komünist dayısını, dilinde dinsiz amcasının kanıyla gezen şeriatçı eniştesinden aldığı bıçakla doğrayan milliyetçi babalarınız, 666 ekran aptal kutuları karşısında Orman Bakanlığı’na bağlı mübarek göbeklerini kaşıyarak geviş getirirken, zevk-ü sefanın zehirli yularından sefalet otlanabilmek için gafil dizginlerinizi kendi toynaklarınızla vatansız gavurların önüne serdiniz. Koca kirli yalanları kendi zevzek doğrularına yamayıp fikriyat bohçasını manipülasyon tohumlarına rahim eyleyenleriniz bir yana, en okumuşlarınız bile doğru söyleyenlerin sesleri kısılırken pamuk kozalarınızın sayfaları arasına gizlenip Edirne’den ötesine maya çalmaya kalkışanlar için dua ettiniz. Sonra da utanmadan dediniz ki “Hani bir NARO vardı? Ne oldu onlar?”.. Gevrek gevrek güldünüz “Nuri Alço’dan paralarını alamayınca işi bırakmışlardır” diye.. Biz kayıtsız şartsız dostluk ve evrensel hakikat ve kitlesel intikam ve zihinsel diriliş yolunda verdiğimiz kurbanları ve şehitleri ve döktüğümüz posaları sayamazken, siz duvarlarınıza eğlence istediniz. Merak etmeyin, fazla beklemeyeceksiniz… Dört buçuk milyar yaşında kainat ve bilin ki zeka, gafletten daha kaşar! Nuri Alço Revival Organization |
||
|
||
| Bunların olayı nedir, ne yapmaya çalışıyorlar anlayan var mı? | ||
|
||
| Sanırım burada ezotorik bir dil kullanılıyor ve tüm insanlara bir uyanış çağrısı var... bu uyanışı sadece akıl üzerinden değil, inanç ve duygu üzerinden de yapmağa çalışıyorlar... çok fazla bilgim yok bu NARO hakkında ama sadece politik değil yarı dinsel bir hareket gibi... Sanırım yaklaşan küresel felaketle (dinlerdeki kıyamet argümanı) ile fazlaca ilgileniyor ve buna hazırlanıyorlar... Bildiğim kadarı Yehova Şahitleri de buna benzer şeyler söylüyorlar ama ikisi aynı şey olmayabilir... sağlıcakla, |
||