SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kitap

Konu: Alev Alatlı

Sayfa: [ 1 ]

10.11.2005 03:19:54
“Bu toplumda 'biliyor olmak' mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir'. "Çünkü bilgi borçlandırır, 'anlamak' zorunda bırakır. Cahil, acıma duygusu uyandırır. Yıkıcılığı bağışlanır. Bu, onların lüksüdür. Oysa, aydın, bilgilenmek gibi bağışlanmaz bir suçtan müebbeden mahkûm edilmiştir. Bastığı yerde ot bırakmayan cahili vicdanının demir parmaklıkları arasından seyreder.”

ve Günay Rodoplu…
“Orda Kimse var mı” diyen Alev Alatlı’nın dilinden -Türkiye nin son dönemine, yakın tarihine bakarken- hikayesini dinlediğimiz..
“İlkel komünizm üzerinde yükselen hilal”e inanan.. tutunamayan..

“Günay Rodoplu'nun hayatındaki trajik boyut, bilgidir. Hayatını Lao Tzu ile Hazreti Muhammed'le, Kropotkin'le, Marks'la, Bandelair'le, Albert Schweitıer’le, Kazancakis'le paylaşmasına bakılırsa bu dünyadan değildir. Ama bu dünyaya dair çok bilgi edinmiş bir insanın sorumluluğu altında ezilir, pasifize olur. Türkiye insanının hoyratlığına yenik düşer.”
"Ve iyilik buradan çıkar. İyilik dayatılan haksız, yanlış ve çirkin oyun oynamayı reddetmekten çıkar."

......

kendi anlatımıyla kitapları..

Basılan ilk romanım "Yaseminler Tüter mi Hala'" Ocak, 1985'de çıktı. Ondan önce "Aydın Despotizmi" diye bir deneme var. Yalçın Küçük'ün "Eylülist roman" dediği Latife Tekin'in "Gece Derslerine" karşı bir savunmadır. Yeni baskısı yapılmamıştı çünkü kitabın ancak Latife'nin ve Küçük'ün kitaplarıyla birlikte okunduğu taktirde bir anlam ifade edeceğini düşünüyorduk ki bu doğru. Yine de okurlar görmek istedikleri için Mustafa Demirkanlı - yayıncım, Boyut Yayınevi - basmaya karar verdi. Öte yandan, "Yaseminler Türer mi Hala'" Eleni olarak doğan, Naciye'ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum'u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir. Ben yazdığımda Kıbrıs ve Kıbrıs'a benimki türden bir yaklaşım moda değildi - kitap yerini tam bulmadı. Türkler fazla Yunan yanlısı, Yunanlılar fazla Türk yanlısı buldulardı - belki bundan sonra. Yönetmen Yusuf Kurçenli, filmini yapmak için uğraşıyor, açıkcası, finansman peşinde. Bakalım ne olur. İkinci kitabım, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledim - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret ettim. Bence esas problem buradadır. Türkiye toplumunu ölümcül bir ruh hali vardır - derken, "Viva La Muerte" geldi. "Yaşasın Ölüm!" ve "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsü. Or'da kimse var mı' Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992'de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or'da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çok değişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran'a ne de Selahattin'e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar. "Kadere Karşı Koy A.Ş." bundan sonra geldi. Bir tiyatro oyunu olarak başladığım sonra romanlaştırdığım bir öyküdür. Türk erkeğinin cinselliğini ve kadınların buna karşı aldıkları tavırı anlatan, traji-komik bir romandır. Traji komik ve gerçekçi bir sosyal eleştiri.
Son kitap, "Schrödinger'in Kedisi" iki cilt: "Kabus" ve "Rüya." 2035 Türkiye'sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor. Yine bir kadın karakter, İmre Kadızade, Rodoplu'dan daha bilinçli ama bir bakıma daha da şanssız.
Bunların dışında bir kaç çevirim var. Edward Said'ten - Türkiye'nin tanıması gerektiğini düşündüğüm bir adam, hatta ben olsam onu ve Cemil Meriç'i lise kitaplarına zorunlu okuma olarak koyardım. Bir de küçük bir kitap, "Eylül 1998." Bir deneme, şiirimsi.

...

Şu sıralar “Or’da kimse var mı” dan sonra “Gogol’ün İzinde”  dörtlüsüyle karşımızda yazar.. serinin ilk kitabı “Aydınlanma Değil Merhamet”, ikinci kitabı ise “Dünya Nöbeti” isimlerini taşıyor..

Rusya'da Türkiye tarihinin bir sonraki sahnesini izliyor gibiyim... Artık Rusya için söylenen hemen her şey bizim için de geçerli. Meşrutiyetini ve güvenilir ulemasını kaybetmiş, aşırı derecede yıpranmış, sadece aydınlarının desteğinden değil, camilerini dolduracak güvenilir müminlerinden de yoksun bir toplum... Entelektüel bir boşluk içinde, temsil ettiklerinin ihtiyaçlarını dillendirmekten aciz, bir o kadar zayıf ve deorganize muhalefet... Ülke çıkarlarını hiçe sayan küreselleşmeciler diye birileri... Medyayı kontrol eden finansman çevreleriyle devlet arasındaki enformasyon savaşlarında bölünmüş bir halk... Kendi hükümetleri ile yabancı bir güçmüşçesine pazarlık eden ekonomi seçkinleri... İnsan hayatının gündelik gereksinimlerinin ötesinde, daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanıyor olması... Tarihin kaderci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi..
......

Yaseminler Tüter mi hala

Aydın Despotizmi

İşkenceci

Kadere Karşı Koy A.Ş.

Orda Kimse Var mı..
 1.Viva La Muerte
 2.Nuke Türkiye
 3.Valla Kurda Yedirdin Beni
 4.O.K. Musti Türkiye Tamamdır

Schrödinger’in Kedisi
 1.Kabus
 2.Rüya

Gogol’ün İzinde
 1.Aydınlanma Değil Merhamet
 2.Dünya Nöbeti
 3. ...
 4. ...



16.11.2005 01:48:17
…………………..
…………………..
Nesibe’yi geçirdim, Günay’a döndüm, yatağında büzülmüş gibiydi.
“Niye kendimi terkedilmiş gibi hissediyorum” diye gülümsedi, mahzun mahzun.
“Nesibe işten ayrılacağını sana söylememiş olduğu için olabilir mi?”
“Belki de,” dedi kısık bir sesle, beni sevdiğini sanırdım. Ortada bırakacağını düşünmemiştim.”
“Vahşi kapitalizm! Sadece işveren değil, işçi de vahşileşir, canım.”
“Yabancılaşma! Biliyor musun, benim hakkımda ne düşündüğünü merak ediyorum! Ahhh! Bezdim! Kendimi tam bir budala gibi hissediyorum!”
“Abartıyorsun ama!”
“Hayat hikayesini duydun değil mi? Nasıl bir bilgidir bu? Onda olan ve benim hiç nasibimi almadığım? Nasıl bir teslimiyet?! Nasıl bir kabullenme?! Nasıl bir huzur?! İslamiyet desem, cahilin dini nasıl bir din olabilir?”
Gözleri nemlendi,
“Mutluluğu bilmiyorum, ben! Nesibe biliyor, Şafak biliyor,” aniden doğruldu,
“Baksana!” dedi, beklenmedik bir enerjiyle,
“Baksana, benimki bir ussal düzenleme! Kendimi yapıştırdığım bir düzenleme! Alt tarafı, kötü kokulu, yapışkan bir sıvı olan meniyi nur saçan bir şafak damlası sanmak! Bir illüzyon! Kendim gibi! Ben, bir illüzyonum!”
Aldırdığı bebeği düşündüğünü, italiklediğini, çok sonra anladım. Hatırlayacaksınız, “Rahmime düşen bir damla şafaktı Şafak!” diye anlatmıştı hamileliğini. “Işıktan bir damla. Pırıl pırıl bir damla. Yeşil elma, tarçın, kekik usaresi. Kendini yeniden doğuran özsuyu. Ziganaların nefesi. Koklamaya kıyamadığım yiğidimin içimde yeşermesi. Rahmimde yeniden başveren sevdiğim. Çiçeğe duran sevdiğim. Ebedi mucize. Tanrının bedenimi kutsaması. Seçilmiş kulluk beratı. Somutun, gerçeğin, kozmik ahenkin kanıtı. Yabancılaşmanın sonu. Aşkla bütünleşmek. Tevhid!”
“Marjinal bir budalayım, ben! Bir ördek bile benden daha işlevsel!”
Gülmeye başladı,
“Hatırlıyor musun, sana bir Laz hikâyesi anlatmıştım? Hani, Temel, İdris’e gider, “İdris, ben ate oldum, Allah’ı tanımayrum” der de, İdris, şöyle bir bakar, “Allah’ın da ta …ineydi diye cevap verir. Benimki de o misal! Adamdan gebe kalmışım, kozmik ahenkin de ta ..kineydi!


("Nuke" Türkiye!)


Sayfa: [ 1 ]