SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist TEORİLER

Konu: Büyük Anımsama - B'nin Öyküsü

Sayfa: [ 1 ]

Aşk&Nefret 24.10.2005 16:20:00
Dharma Yayınlarından çıkan Daniel Quinn'in B'nin Öyküsü kitabından;
B'nin halka açık konuşmalarından beşincisi ve aynı zamanda kitaptaki son
konuşması.

Umarım bu konuşmalardaki bahsedilenler yeni açılımlar getirmiştir.  

-------------------------------------------------

Büyük Anımsama

İnsanların fiziksel sınırlarını veya kırılganlıklarını görmezden
gelmelerinin sağlayan melek tozu veya PCP olarak adlandırılan bir
uyuşturucu vardır. Bu uyuşturucunun etkisi altında nsanlar, bedenin
sınırlamaları ötesinde gibi algılanan faaliyetlere deli gibi dalar ve bu
yüzden kemikleri kırılır, derileri sıyrılır ve kendilerini yok edilemez
görürler ve tüm zararların farkına, ancak uyuşturucunun etkisi geçtiğinde
varırlar.

Kültürümüzün bizim biyolojik sınırlarımızı ve kırılganlığımızı görmemizi
engelleyecek, kendine özgür bir melek tozu bulunmaktadır. Bu tozun
etkisiyle, sadece kendi türlerimiz için değil diğer tüm türler için de
zararlı olacak, biyolojik sınırlarımız ötesinde faaliyetlere delicesine
dalıp, farkında olmadan kendimizi yok edilemez sanarak, kemiklerimiz
kırıldı ve derilerimiz yüzüldü. Ancak şimdi, uyuşturucunun etkisini
kaybetmeye başlamasıyla bir bağımlının geçirdiği çılgınlık nöbetinde
olduğu gibi, başımıza gelenleri görebiliyoruz. Bu gerçekleri görürken bile
deliliğimizin nedenini uyuşturucu olarak kabul etmediğimiz için,
uyuşturucu almaya devam ediyoruz.

Söz ettiğim uyuşturuu Büyük unutuş'tur. Melek tozunun kullanıcılara kan ve
etten yaratıldıklarını unutturması gibi, Büyük Unutuş da bizim biyolojik
türler topluluğuna bir biyolojik tür olduğumuzu ve bu gezegende yaşamı
şekillendiren güçlerin dışında kalamayaacğımızı unutturuyor. Büyük Unutuş
bize hiçbir tür için çalışamayacağımız ve hiçbir türün de bizim için
çalışamayacağı gerçeğini unutturuyor. Melek tozunun insanları normalde
yapmayacakları zararlı şeylere cesaretlendirmesi gibi, Büyük Unutuş da
bizi her tür için felaketle sonuçlanacak faaliyetler yapmaya
cesaretlendiriyor.

İnsan türü için kurtarılmanın artık çok geç olduğunu düşünen bir sürü
insan var. bunları hemen hemen her gün duyuyorum ve kalbim onlar için
üzüntü duyuyor. Umutsuzluklarını anlıyorum, çünkü uyuşturucunun insan
doğasına verdiği zarar gibi, yanlış düşünüyorlar. Oysa uyuşturucu almayı
durdurup çocuklarımıza da uyuşturucu vermeyi bırakabileceğimiz bir zaman
var. Büyük anımsamaya başlayacak zamanımız var.

Kabile Yaşamının Silinmesi

Büyük Unutuş'un birkaç bin yıl önce, kültürmüz insanları ortaya çıkmadan,
gezegenimizin boş olduğu saplantısını beslediğini ifade etmiştim. Bu
saplantının doğal sonucu olarak kültürümüz inasnlarının bu dünyadaki
orijinal ve tek insanlık olmadığı, aynı zamanda bu dünyada Tanrı'nın tüm
insanlar için düşündüğü tek kültür olduğu anlaşılmıştır. Bugün Doğu ve
Batı'da bu yanılgılar küresel olarak insanlık tarihinin bu kültürü
desteklemeyen gerçek hikayesine karşın devam ediyor.

Kültürümüzün kurucu düşünürleri hikayeyi yeniden inşa ettiklerinde, insan
dünyada uygarlık içgüdüsüyle doğal olarak deymsiz doğmuştu. Kısa sürede
ortak yaşamın yararlarını fark ederek uygarlık kavramını algıladılar.
Çiftçilerden oluşan köyler kasabalara, kasabalar kentlere, kentler
krallıklara dönüştü. Hepsi açık ve netti, ancak geçiş bu kadar rahat
olmadı. Çünkü henüz anahtar konumundaki sosyal enstrüman keşfedilmemişti,
ki bu da “yasa”ydı. Yasa kavramı bilincinde olmayan eski kent
insanları suç, kargaşa ve adaletsizlik içinde kıvranıyorlardı. Yasa,
yaşamsal önemi olan bir keşifti ve sosyal gelişme bu nedenle
bekleyebilirdi (tıpkı okyanus akıntısının usturlabında keşfini beklemesi
gerektiği gibi).

Yasaların okur-yazarlıktan çok önce var olduğunu düşünebilirsiniz, ancak
durum böyle değildi. Yasalar var olsaydı, ilk yazıtla kesinlikle bu
kurallardan söz ederdi, ancak yazıtlarda böyle kurallara rastlanmamıştır.
Gerçekte ilk yasalara Hammurabi zamanında, sadece İÖ 2100 yılında
rastlanmaktadır.

Kabaca belirtmek gerekirse, kültür kurucu üşünürler böyle farz ettiler ve
kültürümüzün algılanışı da sosyal düşünceyle sarmalanmış biçimde oluştu.
Günümüzde bile eğitim sisteminde bu yanıldı sörmektedir. O anlatılanların
gerçeğe yakınlığı, ancak çocuklra anlatılan masallar kadardır.

Şimdi Büyük Unutuş'un gözlerimizi kapatan lenslerini çıkartalım ve dünyada
onbin yıl önce gerçekte neler olduğuna bir göz atalım. Homo sapiens
üyeleri, doğdukları Afrika'dan çıkarak yüz bin yılı aşkın bir süre içinde
tüm dünyaya dağılmıştı. Söz ettiğim zaman dilimi on bin yıl öncesi
Yakındoğu, Avrupa, Asya, Avustralya ve Yeni Dünya'nın modern insanlarla
yirmi bin yıldır dolu olduğu bir zaman dilimidir. Boş olmaktan çok öte,
Yakındoğu nüfusun en yoğun olduğu bölgelerdendi ki, bu yoğunluk o zaman
dünyanın her yerinde olduğu gibi – ve zamanımızda da
yaşayabildikleri ölçüde – daha çok kabile insanlarından
oluşmaktaydı.

Öyleyse peri masalından iki adım uzaklaşabildik. Kültürümüz kurucuları boş
bir dünyada yaşamyan bir çok kabile insanı arasında, bir başka kabile
insanıydılar ve hiçbiri kabile kültürü yeni değildi. Bunlar kültürün çok
çok eski sahipleriydi yani hiçbiri yasa kavramına uzak değillerdi.
Antropoloji tarihinde tek bir kez bile tamamlanmış bir yaassı olmayan bir
kabileye rastlanmamıştır, ki bu da kabilenin yaşam biçimini oluşturur.

O dönemde yaşamış kabilelerin adlarını asla bilemeyeceğiz. Bizim kabilenin
adı da aynı şekilde bilinemez. Takipçileri “Alanlar” olarak
bilindiği için, onlara ad bunu ifade eden bir ad vereceğim.
Onları”Al”lar olarak adlandıracağım. Bunu başlangıç alarak
size benim kendi hikayemi anlatacağım, bu elbetteki kesin bir tarih olarak
görülemez, ama yine de Büyük Unutuş nedeniyle öğretildiği gibi, komik bir
peri masalı da olmayacağı kesin. Kesinlikle Al'lar gibi birçok insan
bulunuyordu (bulunmasalar biz burada olmazdık!) ve bu insanlar kesinlikle
diğer kabile insanlarıyla çevrelenmiş kabile insanlarıydı. Diğerlerini,
Bal, Çal, Dal ve sırasıyla ilerleyip Nal insalnarı olarak adlandırıyorum.

Bu şema kabile yaşamının iki hayati önemini göstermektedir. İlki, her bir
kabilenin koyu renk fonu, o kabilenin adını ön plana çıkarmaktadır. Bunun
anlamı her bir kabilenin kendi yasa ve geleneklerine bağlı teklik ve
yoğunluğu olmasıdır. Onları kelimesi kelimesine ayrıştırmanın başka bir
yolu yoktur. Al'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak
farklılaştırandır. Bal'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak
farklılaştırandır. Çal'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak
farklılaştırandır ve böyle devam eder. İkincisi olarak, her bir kabilenin
çevresindeki sağlam sınır, kabileler arasındaki kültürel sınırların
aşılamaz olduğunun göstergesidir. Bal kabilesinin üyesi bir gün kalkıp da
Hal kabilesi üyesi olmaya karar veremez. Bu tür bir şey dünyanın her
yerindeki kabile insnları için düşünülemezbir şeydir.

Muhtemelen bu zaman diliminde bazı kabileler tarımcı, bazıları
avcı-toplayıcılardı. İki farklı yaşam biçimini yan yana görmek hiç de
olmayacak bir şey değil. Her şekilde, Al'ların (bizim Alanlar olarak
adlandırdığımız yaşam biçimi kurucu kabilelerinin) tarımcı olduğunu
biliyoruz, ancak tarımı onların icat ettiğinidüşünmek için bir nedenimiz
yok. Onların icadı yeni bir tarım biçimi olan totaliter biçimdi.

Ancak Al'ların muazzam yenilikleri sadece yeni bir tarım biçimi değildi.
Al'lar herkesin onlar gibi yaşaması gerektiğine dair kaydadeer ve öncesi
olmayan bir fikre kapıldılar. Bunun onları ne kadar farklı kıldığını
abartmak mümkün değil. Tarihte, komşularını, dinlerini değiştirmeye
zorlayan başka bir kabile adı veremem. Kesinlikle tarihte hiçbir kabile,
komşularını kendi yaşam biçimine adapte etme amacı gütmemiştir – ve
aynı amacı güden hiçbir medeni insan da bilmiyorum. Örneğin Maya, Aztek
uygarlıklarının, fethettikleri de dahil olmak üzere etraflarındaki
insalara yaşam biçimlerini empoze etmek gibi bir amaçları yoktu. Bu
anlamda Al'lar kesinlikle devrimcilerdi. Etkileme, ikna ya da zor
kullanarak Al devrimi, komşularını kapsamaya başladı.

Ortak bir kültürü adapte ederek Al'lar, Mal'lar ve Nal'lar, onları
birbirilerinden farklı hale getiren bazı özelliklerini kaybettiler. Bu
nedenle bu iç kabilenin fonu biraz girileşti. Al'ların yasa ve gelenekleri
Mal veya Nal'lara çok fazla bir anlam ifade etmiyordu. Mal'ların yasa ve
gelenekleri de Al veya Nal'lara pek fazla bir şey ifade etmiyordu.
Nal2ların yasa ve gelenekleri de aynı şekilde, Al veya Mal'lara pek fazla
bir şey ifade etmiyordu. Artık ortak bir yaşam biçimini paylaştıkları için
aralarındaki kültürel sınırlar kaybolmaya başladı. Artık birini diğerinden
ayırmak pek kolay değil. Mal veya Nal olmak eskisi kadar öenmli değil.
Şimdi önemli olan al'larla bağlantıları olması. Burada anımsanması
gerekenöenmli nokta, bağlılık soonrasında Al'ların yasa ve geleneklerinin
de eskisi gibi kalmadığıdır. Mal ve Nal'lar Al olmadılar. Sadece Mal ve
Nal olmaya geniş anlamda son verdiler.

İşlem devam ediyor. Her bir kabilenin yasa ve gelenekleri zamanla
kaybolmaya başlıyor. Artık Mal ve Nal neredeyse görsel kabile kimliklerini
kaybettiler ve hal ve Kal'lar yakında onlara katılaacklar.

Böylece, bir düzine orijinal kabile, tek bir çiftçilik toplluluğuna
dönüştü. Kabile yasa ve geleneleri yok olduğu için kabile kimlikleri
görülemez durumda. Al'lardan birinin Hal'lar arasında yaşaması Belçikalı
bbirinin Fransa'da ya da New Yorklu birinin san Fransisco'da yaşaması
kadar kolaylaştı.

Şimdi bu çiftçi topluluğunda devlet, yasasını ortaya koymaya hazırız.

Kültürümüz kurucu düşünürleri , kültürümüzün boş bir yasa dünyasında
doğduğunu hayal ettiler. Bu çizimlerin gösterdiği gibi, kültürümüz tam
olarak yasa dolu bir dünyada doğmuş, sonra onu yok etmeye, terketmeye
çalışmıştır (en aızndan başlangıçta). Orijinal Al'ların yasaları bile
neredeyse kaybolmuştur.

Bu yeniden inşanın tamamen hayal ürünü olmadığını gözönünde
bulundurmanıznı istiyorum. Kültürümüzün Amerika, Avustralya, Afrika ya da
başka bir yere yayılışını incelerseniz, kabile yasalarının kaybını ve bunu
takiben kabile kimliğinin kaybını gözardı edemezsiniz.

Maruz Kaınmış Yasalar Doğası

Zaman geçip vakum alanı genişledikçe, bazı yeni yasa formlarının
gerekliliği ortaya çıktı. Kabile yasaları yok olduğu için yeni yasalar
icat etmeye başladık...

Topluluklara hitaben sıklıkla konuşma yapan birinin, akordunu tutturmuş
sesler düzeninin ne zaman tamamlandığını ve dinleyicilerin ne zaman aynı
anda aynı duygu yoğunluğuna ulaştığını hissetmeye başladığımızı söylediğim
anda, işte bunu hissettim.

Bu elbette şaşırtıcı ve korkutucu bir fikir, yani yasaların icat edilmesi
fikri ama bu, kabile yaasları için söylenmesi gereken sözdür. Kabile
yasaları asla icat edilmiş yasalar değildir, her zaman alınmış yasalardır.
Yasaları oluşturmak asla yaşayan bireylerin kurduğu komiyelerin işi değil,
sosyal gelişimin işidir. Şekillenmeleri, kuşların gagalarının şekillenmesi
gibidir. Asla kabilenin neyin “doğru” ya da”iyi”
veya “adil” olduğu endişesini yansıtmaz, basit olarak bir tek
o kabile için işe yararlar. Bir örnek daha açıklayıcı olacaktır.

Burada acil bir sorusu olan bir bayan börüyorum. Lütfen buyurun...

Evet. Soruyu aranızda duymayanlar olaiblir diye tekrar ediyorum... Soru,
kabile insanları arasında klitorisin sünnet edilmesi ile ilgili. Bunu
inceledim ve bunu uygulayan tek bir dokunulmamış kabile insanına
rastlamadım. Bu uygulama asdece Al kültürüne geçirilmiş olan kabilelerde,
özellikle de İslami ölçütleri uygulamayı benimseyen kabilelerin Al
kültürlerine geçişinde görülüyor. Klitoral sünnet Kuran'da kesinlikle
ykotur. Ancak bazı bilgisizler açıkça bunun onaylanan ve odukça diğni bir
iş olduğuna ikna omuşlardır ki, bu uygulama sadece bu bölgelerde
görülüyor. Gerçekler bunun abile yaşamında var olmadığnıı kanıtlıyor. Bu
uygulama yalnızca kabile kimliklerini, yasalarını ve geleneklerini terk
eden ve artık Alanlar topluluğuna ait olna senegal ya da Mali gibi
yerlerde görülüyor.

Tamam mı?

Şimdi size vereceğim örnek, “doğal olarak ortaya çıkan kabile
yaşaları”yla komitelerce icat edilen yasalar arasındaki farkı
anlatıyor. İşte Avustarlya Alawalıları zinayı şöyle cezalandırırlar:

Genç ve bekar bir alawa erkeği olduğunuzu varsayalım. Kendinizi inanılmz
şekilde ikinci kuzeninizin karısı Gurtina'ya aşık buluyorsunuz ve onun da
size ilgi duyduğunu biliyorsunuz. Kuzeniniz iyi biri ve özellikle de onu
kırmak istemezsiniz, ama böyle şeyler olur: Siz ve karısı inanılmaz
şekilde aşıksınız.

Bu aslında gerçekten son derece dokunaklı ve patetik. Aynı kampta yaşıyor,
birbirinizi her gün görüyorsunuz. Birbirinize karşı inanılmaz bir çekim
hissediyorsunuz. Gözlerinizde her şeyi açıkça okuyor ama bir şey
denemioyrsunuz. Denemek için ölüyorsunuz... ama bildiğiniz şekilde
harekete geçmenin kesinlikle bir bedeli var.

Her neyse... sonunda daha fazla engel olmamıyorsunuz. Aşkın ateşi sizi
yakıyor. Bir gün kampın etrafında dolaşırken karşılaşıyorsunuz. Her
zamanki gibi gözlerini kaçırıyor, ama siz kararlısınız. “Bu
gece,” diye fısıldıyorsunuz, “çalıları geç ve nehrin diğer
kıyısına gel.”

Bir an duraksıyor ama o da artık zamanın geldiğini biliyor. “Ayışığı
vaktinde mi?” diye soruyor. Onaylıyorsunuz ve hızla oradan
uzaklaşıyor.

O gece bkleme yerine biraz daha erken gidiyorsunuz, elbette amacınız aşk
ateşini, tutku yuvanızı hazırlamak. Sonunda Gurtina size geiyor, ellerini
tutuyor, sarılıyorsunuz... Ah!

Birkaç saat sonra zevkten yorgun, ufak ateşin önünde oturuyor ve sönmesini
izliyorsunuz. Birbirinize bakıyorsunuz ve bu bakış tüm sevgi ve şefkatin
fazlasını içeriyor. Tutkunuzu test ettiniz. Şimdi bakışlar aşkınızı test
etme zamanı olduğunu söylüyor

İç çekerek kampa dönüyorsunuz. Yüzleriniz dikkatle sır tutuyor. Sevinç,
çocukluk ve saygısızlık olurdu. Utanç ise, aşkınızı inkar anlamına
gelirdi. Bunun yerine yüzündeki ifade daha çok kabullenme gibi. İkiniz de
neler yaşayacağınızı biliyorsunuz ve yaşıyorsunuz da. Kampın bir ucunda
erkekler sıraya dizilmiş şehvetle zıplıyorlar. Öte yanda kadınlar var,
bekleyen.

Si ve Gurtina tekra rbakışıyorsunuz – bu kez son derece kısa bir
bakışma – ve sonra gazap dalgasına giriyorsunuz. Erkekler sizi yere
seriyor; kadınlar da onuç Taş, ok ve bumeranglar havada uçuşuyor. Ama
orada durup saldırıları beklemiyor, ikiniz de, çığlıklara çığlıkla,
taşlara taşla, oklara okla karşılık veriyor ve sonunda dövüşenlerin
silahları tükenene kadar aşkınızla karşı koyuyorsunuz. Gurtina kan revan
içinde kocasına dönüyor ve siz oradan ayrılıp nerede olursa olsun yaşamaya
mahkum ediliyorsunuz. Bir süre erkekler yorgun düşüyor, acak tümüyle
değil... bu yüzden yeniden canlandıklarında oyun tekrar başlayacak.
Aşkınızın sınavı son bulmadı. Sonarki birkaç saat gerçek sınav olacak ve
bu sınav sadece sizin kalbiniz ve kafanız için yapılacak. Hala bir
şansınız olduğunu bildiğiniz halde, kampı terkediyorsunuz...

Soru: Bu kadını gerçekten istiyor musunuz? Bu dünyadaki her şeyden çok
istiyor musunuz? Hayır ise, en ufakbir kuşkunuz varsa... birkaç hafta
boyunca uzak kalmaya devam etmeniz gerekiyor. Döndüğünüzde erkeklerin
kızgınlığı geçmiş olacak. Birkaç hafta sizinle alay edip sonrasında her
şeyi unutacaklar. Gurtina... Ah Gurtina, sizi olduğunuz gibi tanıyacak
ödlek zampara, boş adam.. ve asla unutmayacak. Elbette bir de kuzeninize
ödeyeceğiniz bedel var. Ama tüm bunlar katlanılabilir. Öte yandan diğer
alternatif... her gün kampın çevresinde görülmeyecek şekilde
dolaşıyorsunuz. Ama kuşkularınızın yok olduğunu biliyorsunuz. Karanlıkta
kampa yaklaşıp zayıf biçimde korunan Gurtina'ya ulaşabileceğiniz bir yere
varıyorsunuz.

..............

Aşk&Nefret 24.10.2005 16:20:34
Zayıf biçimde korunuyor, çünkü sizinle kaçmayı denemesi ve buna engel
olmak amaçlanıyor! Bunun etkisini anlayabiliyor musunuz?

Gurtina kendi seçimini yapmakta özgür, tıpkı sizin korkunç seçimleriniz
gibi. Siz koruma altında deiğldisniz. Onun için geri gelerek sesaretinizi
kanıtlamanız gerekiyor. Onun size gelmek için cesaretini kanıtlamasına
ihtiyacı yok. Gerçekte bunu yapamaz da. Koruma altında, anlıyor musunuz?
Böylece onun için gelmezseniz, utanmayacak. Daha çok siz utanacaksınız.

Ancak bu sadece öykünün ilk kısmı. Gurtina da kendi seçimini yapacağı
için, gardiyanlar aynı zamanda sizi de korumak için oradalar. Sizi
gerçekten bu dünyadaki her şeyden çok istiyor mu? Eğer istemiyorsa,
işaretiniz ona ulaştığında sadece umutsuzca omuz silkmesi ve,
“Görmüyor musun gelemem aşkım, sıkı koruma altındayım,” der
gibi bakması yeterli. Böylece korumların olması ibr bakıma sizin kendize
güveninizi sarsmadan reddedilmeni anlamına da geliyor. Gardiyanların
varlığı onun bu macerayı tek kelime etmeden ve olabildiğince acısız ve bir
anda bitirmesini sağlıyor.

Şimdi lütfen tüm bunların mantık çerçevesinde veya bilinçli biçimde
gerçekleşmediğini not edin. Gurtina'nın etrafındaki gardiyanlar etkili
değil. Söz ettiğim amaçlar için etkililer ve sadece o istiyorsa
işaretinize uyup yanınıza gelmesini sağlamak için oraadlar. Çünkü elbette
Alawalılar, Gurtina siiz bu kadar çok istiyorsa kaçışını
olnaksızlaştırmanın aptalca olacağını biliyorlar.

Sınav artık sona erdi. Siz ve o kararınızı verdiniz. Artık bedel ödenmeli.
Kabile yaşamını raatsız etmenin, çocukların gözünde evliliği
basitleştirmenin bedeli. Ve bu bedel neredeyse ölüme eşdeğer bir bedel
olan kabileden atılma, yaşam boyu dışlanma oarak şekillenecek.

İşaretinizle, Gurtina gardiyanların arasından sıyrılarak size katılıyor ve
sonunda siz ikiniz sonsuza dek beraber olmak ve asla dönmemek üzere geceye
karışıyorsununz. Artık ölülerin topraklarına doğru ilerliyorsunuz.
Kabileden dışlanmış biri olarak artık herkes için ölü birisiniz ve bu
sizin seçiminiz. Bu koca dünyada yalnız ve evsizsiniz. Artık sadece
kabileden üstün tuttuğunuz “birbiriniz” varsınız. Artık siizn
için birbirinizden başka arkadaşlık çeşidi omlayacak: Arkadaş, anne, baba,
teyze, dayı, kuzenler, yeğenler... tüm bu insanlardan birbiriniz uğruna
vazgeçtiniz.

Üstelik bunun bir cezalandırma değil, tamamen kendi verdiğiniz bir karar
olduğunu da biliyorsunuz. Birlikte olup kabilede yaşamınızı sürdürmeniz,
dışlanmanızdan bile daha kötü, olanaksız bir şeydi. Gerçekte bu olay
kabileyi dağıtailirdi, çünkü çocuklar bir kez olgunluk için bir bedel
ödenmediğini görürlerse, evlilik anlamsız bir komedi haline gelir ve
kabile yaşamı ve aile kavramı dağılırdı.

Bu örnekte işe yarayan şey, kabile yasalarının tıkır tıkır çalışmasıdır.
Sadece suç ve cezayı öngören ve icat edilenlerin aksine, kabile yaasları
işe yarayan yasalardır. Herkesi içerdiği için işe yarar. Böylesine büyük
bir aşk yaşayan bir kadın ve erkek, elbette birbirlerine ait olmalıdırlar,
ancak kabilenin sağlığı için göz önünden ve zihinlerden sonsuza dek
uzaklaşmaları gerekir. Kabile çocukları, aşk ve evliliğin – bizim
“gelişmiş” insanlarımız için olduğu gibi – önemsiz
olmadığını görürler. Eşin gururu için öç alınmış ve bundan sonra
arkadaşları bir daha asla bu konuya değinmemişlerdir.

Ancak belki de hikayenin bu noktasında bir sorunuz vardır: Niçin aşıklar o
gece kampa dönsünler?

Bu kesinlikle yasanın merkez noktasıdır. Bu omladan yasa asla işe
yaramazdı. Düşünün ki birlikte olduğunuz geceden sonra Gurtina'ya,
“Ah, niçin beraber olmak için bir gün daha bekleyelim ki... hadi
şimdi kaçalım,” deseydiniz ne düşünürdü? Şöyle derdi, “Tanrım
başıma neler açtım ben? Bu ne biçim bir adam? Korkak belli ki...
diğerlerinin karşısına çıkıp boy göstererek her şeye hazır
olduğunusöylemek yerine kaçmayı öneriyor!”

Ve eğer ilk öenriyi o getirseydi, bu kez siz onun için aynı şeyleri
düşünürdünüz. Bu nedenle ikiniz beraber geri dönmelisiniz.

Bu işlemin hr bir parçası yasadır ve her bir oyuncu da yaasnın
uygulayıcısıdır. Bu inasnlar için yasa ve ayrı kağıtlarda yazılı olan
kurallar değildir. Yasa yaşamlarının dokumasında yer alır. Bu Alawa'yı
Alawa yapan ve zina için işe yarayan ve kendi farklı yöntemleri olan
diğerlerinden oonu ayıran şeydir.

İnsanların yaşamsı için tek bir doğru yol olmadığının söylenememesi,
sadece tarihin yarattığı en öldürücü ve yıkcıı kültür saplantısıdır.

Eminim ki hepiniz zina yasasının herhangi bir komite tarafından icat
edilemeyeceğinin farkındasınız. Bu doğaçlama veya icat değil ve olmadığı
için Alawa'da etkili. Onlar asla benim bu gece burada yaptığım gibi bu
konuyu incelmeye gerek duymamış olaiblirler ancak bunun hiç önemi yoktur.
Alawa yasalarına, incelendiğinde uygun görüldüğü için uymuyorlar. Buna,
Alawa oldukları ve yaasyı reddetmekle kimliklerini reddetmiş olacakları ve
tabii ki kabilesiz kalacakları için uyuyorlar.

Kabilesizlerin Dünyası

Şimdi umarım size alıcı devriminin, “kabilesizleşme”nin
– kabile yasalarının, geleneklerinin ve kimliğinin kaybı anlamında
– bir parçası lmak için ödenen bedel ile ilgili biraz fikir
verebildim. Eski dünyanın kabilesizleştirilmesi (Yaındoğu, Uzakdoğu ev
Avrupa'yı kastediyorum), ilk tarihi kayıtlardan binlerce yıl önce oluştuğu
için, Büyük unutuş'un bir parçası haline geldi ve bu nedenle kültürümüz
kurucu düşünürler için düşünülemez oldu. Düşünürken bu konuyu yeniden
yapılandırdıkları için ilk insanlar, topraksız çiftçiler, kasabasız
kaasbalılar, kentsiz kentliler sadece “erken kentleşme”
kurbanıydılar. Kabile insanlarından oluşan bir dünyanın
kabilesizleştirilmesini, hatta daha da ötesi bunun ne anlama geldiğini
bile algılayamazlardır. Geçmişe baktıklarında uygarlık kuran insanlar,
uygarlığa daha o dönemde yönelmiş insanlar gördüler. Geçmişe Büyük
Unutuş'un etkisis altında kalmadan baktığımızda, çok farklı bir şey
görüyoruz: İnsanlar yanlışlıkla veya kazara, ama sitematik oalrak yüksek
başarılı bir yaşam tarzının izin bırakmamak istiyorlar.

Bazen insanlar beni kabile hayatına aşık olmakla suçlarlar. Bunun
göstergesi olarak da bana, “o kadar çok seviyorsan, niçin bizi rahat
bırakıp gitmiyorsun?” diye sorarlar. Beni bu şekilde algılayanlar
kesinlikle söylediklerimi yanlış anlıyorlar. Kabile yaşamı güzel veya
sevilebilir olduğu ya da “doğaya yakın olduğu” için değerli
değil. Hatta “değerli” bile değil, çünkü kabile yaşamı
“insanlar için doğal olan yaşama biçimidir.” Bu tıpkı,
“kuşların göç etmesi iyidir; çünkü kuşlar için bu, doğal yaşam
biçimidir,” ya da, “kış uykusu ayılar için iyidir, çünkü bu
ayılar için doğal yaşam şeklidir,” demek gibi bir şey. Kabile yaşam
tarzı denendiği ve işe yaradığı için önemlidir. Bu tarz, üç milyon yıl
boyunca insalar için işe yaramıştır. Kuş yuvalarının kuşlar için, örümcek
ağlarının örümcekler için, toprağın soluacnlar için, kuş uykusunun ayılar
için işe yaraması gibi, bu tarz da insanlar için işe yaramıştır. Bu onu
sevilebilir deil, ancak uygulanabilir kılar.

İnsanlar bana, “O kadar işe yarıyorsa niçin günümüzde geçerli
değil?” diye sorarlar. Buna yanıtım bu yaşam tarzının aslında
günümüze kadar sürdüğü olacaktır. Kabile yaşamı işe yaramaya devam ediyor,
ancak bir şeyin işe yarıyor olması kırılgan, bozulablir olmaması anlamına
gelmez. Tavşan delikleri, kuş yuvaları, örümcek ağları yok edilip
bozulabilirler, ancak bu işe yaradıkları gerçeğini değiştirmez. Kabile
yaşamı da yok edilebilir ve gerçekte büyük ölçüde yko eidlmiştir, ancak bu
üç milyon yıldır ve bugün de her zaman olduğu gibi işe yaradığı gerçeğini
değiştirmez.

Ayrıca kabile yaşamının işe yaraması gerçeği başka bir şeyin işe
yaramayacağı anlamına gelmez. Sorun bizim özel, farklı tarzımızın işe
yaramıyor olması – yaramadı ve asla yaramayacak. Tarzımız kendi
yıkım tohumlarına sahip. Kökten biçimde istikrarsız. Ve ne yazık ki
doğasının istikrarsızlığı fark edilene kadar da küresel boyutlara ulaştı.

Tarihte tek deneyimlenen yaşam biçiminin bizimkisi olmadığının farkına
varmak önemlidir. Kuşların yuvaları ile yaşadıkları deneyim, kuş yuvası
kavramının ortaya çıkışını ve hala gelişmeye devam etmesini sağlar.
Solucanların toprağı delme deneyimleri yeraltı yollarının ortaya çıkmasın
ıve evrimini sürdürmesini sağlar. Örümceklerin ağ üzerinde deneyimeri
ağların başlangıçta ortaya çıkmasını ve hala evrimini sürdürmesini sağlar.
İnsan kültürünün hangi deneyimlerinin Eski dünya'da ortaya çıktığını
bilemeyiz – hepsi alanlar'ın özelliklerini taşıyorlardı –
ancak başka yerlerde yaşanan deneyimler konusunda oldukça bilgi sahibiyiz.
Bu deneyimlerde etkileyici olan, bu kültürel çeşitliliklerin tıpkı türler
arasındaki çeşitlilik gibi test ediliyor olması. İşe yarayan hayatta
kalmış, şe yaramayan arkasında fosil kalıntılarını bırakarak yok olmuştur
– sulama kanalları, yollar, kentler, tapınaklar, piramitler.
İnsanlar her yerde abile yaşam biçimine – avcı toplayıcı –
alternatif yaşam biçimleri arayışında idiler. Tarım ve yerleşik yaşam gibi
tarzlar deniyorlardı, ancak alternatif sundukarı deneyimleri işe
yaramadıysa vazgeçemye hazırlardı. Bu sürekli bir biçimde tekrar etti ve
büyük bir gizem olarak gözlemlendi.

Ormanlar, çöller aasında bu büyük kentleri kuran eski atalara ne oldu?
Başka bir boyuta mı alındılar? Hayır, sadece vazgeçtiler. Sadece işe
yarayacağına inandıkları başka bir şeye yöneldiler.

İşe Yaramazsa, Katlan...

Ve katlandılar ve acı çektiler.

İnsanları neyin kabile yaşamına bağlı kıldığını – ve günümüzde
oldukları yerde bağlı kalmalarını sağlayan şeyi – bulmak zor değil.
Kabile insanları acı konusunda paylarına düşeni çekmişlerdir, ancak kabile
yaşamında herkes acı çekiyorsa kimse acı çekmez. Acıyı sadece bir snıf
veya bir grup insan yaşamaz. Aynı şekilde acı dışında yaşayan bir sınıf ya
da grup olmaz. Bunun, gerçek olmayacak kadar mükemmel olduğunu
düşünüyorsanız, araştırın. Kabile yaşamında yasa koyucu bulunmaz, şefler
ve yaşlılar hemen hemen her zaman az bir miktar etki ederler. Yönetici
sınıfa ya da zengin veya özellikli sınıfa eşdeğer bir şey yoktur. Çalışan
sınıfa ya da fakir veya sıradan sınıfa eşdeğer bir kavram bulunmaz. Eğer
bu ideal ise, üç milyon yıllık evrimsel biçimlendirme sonucunda nicçin
gerçekleşmesin? Doğal seçme yönteminin, kazları şimdi oldukları gibi
evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. Doğal seçmenin filleri şimdi oldukları
gibi evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. Doğal seçmenin yunusları şimdi
oldukları gibi evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. O zaman doğal seçme
yönteminin, bizi diğerleri için işe yarar şekilde evrimleştirmesi niçin
şaşırtsın?

Ve kültürmüz yaratıcılarının üç milyon yıl denenen bir yaşam biçimini
izlemeyi uygun görüp en az onun kadar iyi bir tarzı hemen bulamamaları
sizi niçin şaşırtsın? Gerçekten de yaptıklarımız tam bir mükemmeliyet arz
ediyor: Üzerinde on bin yıldır çalışıyoruz ve hangi aşamadayız?

İlk kaybedilenler, kabile yaşamını başarılı kılan sosyal, ekonomik ve
politik eşitlik kavramlarıydı. Devrimimizin başladığı anda yöneten ve
yönetilen, zengin ve yoksul, güçlü ve güçsüz, efendi ve köleler arasın
ayrım işlemleri balşadı. Acı çeken sınıf ortaya çıktı ve bu sınıf her
zaman olduğu gibi çoğunluktu. Herkesin bildiği bir öyküyü
tekrarlamayacağım. Kültürümüzü, çiftçi kaasbalarında kabaca başlandığı ve
kral sınıfının aşırı lüks içinde yaşayıp çoğunluğun acı çektiği,
tanrı-krallar döneminden yalnızca birkaç bin yıl ilerdeyiz.

Sonunda tarihsel döneme girdik. Büyük Unutuş tamamlanmıştı. Kabile yaşam
biçimi binlerce yıl önce yok olmuştu.

Herkes bunun dünyanı ndoğası – ve insanın doğası – olduğunu
düşündü. Dünyanın felaket bir yer olduğunu düşünmeye başladılar.
Varolmanın felkaet bir şey olduğunu düşünmeye başladılar. İnsanlarda
kökten yanlış bir şeylerin olduğunu düşünmeye başladılar (ve kim onları
suçlayabilir ki!) İnsan ırkının kötü kaderli olduğunu düşünmeye
başladılar.

Bizi kurtarmak için birine ihtiya olduğunu düşünmeye başladılar.

Bu düşüncelerin hiçbirinin kabile yaşamından çıkmadığını – ya da
çıkmasının mümkün olmadığını – görmeniz çok önemli. Bunlar şiddetli
ıstaraplar ve bo şhayatlar yaşayan insanlardan çıkmasını
bekleyebileceğiniz düşünceler. İnsaları sığır gibi yaşatabilir, ancak iyi
yaşadıklarını düşünmelerini sağlayamazsınız. Onları güçsüz bırakabilir,
ancak hayalsiz bırakamazsınız. Acı çeken çoğunluklar acı çektiklerini
biliyorlardı – en azından bir şeylerin umutsuzca yanlış gittiğini
biliyorlardı. Bir şeylere ihtiyaçları olduğunun bilincindeydiler. Ve
ihtiyaçları kurtarılma idi.

İnsan acısının temeli, nedenleri ve bitirilmesi dört bin yıl kadar önce
başlayarak kültürmüzün ilk büyük entelektüel ve ruhsal uğraşı haline
geldi. Sonraki üç bin yıllık kültürümüzde de ana din haline gelme kaderine
sahip olan tüm bu dinlerin gelişmini yaşayacaktı – Hinduizm, Budizm,
Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ve her birinin insan acısının
nedeni ve sonuçlandırılması, aşılması veya başedilmesi için kendine özgü
yaklaşımları vardı. Ancak hepsi tek bir merkezi vizyonda birleşiyordu:
Sonsuz ölüm ve yaşama veya cennetteki Tanrı ile kutsal birleşme ile gelen
kurtarılma düşüncesi, sağlık, enginlik, onur ya da şöhert gibi diğer tüm
amaçların ötesinde insan yaşamının en büyük amacıydı ve her birimiz
evrende bu amaçla yalnızdık. Nirvana, değer veya lütuf ya da affedilmenin
satın alınabileceği hiçbir tapınma yoktur. Sizin için hiçbir eş, arkadaş
ya da akrabanız, siz çaba göstermeden kurtarılmanızı sağlayamaz. Hiçbir
şey değer olarak kurtarılmayla karşılaştırılamayacağı için, kurtarılma
tamamen kişisel ve utançsız larak yapabileceğiniz tek şeydir.
Kurtarılmanız hiçbir şey – arkadaşlık, bağlılık, minnet, onu, kral,
ülkel, aile – için önceliğini kaybetmek durumund değildir. Koca
olasılıklar evreninde, kurtarılmanızın yerini hiçbir şey alamaz ve sze
başka bir öncelik vermeye çalışan herkes çok fazla şey istiyor olup
kolaylıkla, hiç düşünmeden, bir özüre bile ihtiyaç duyulmadan
reddedilebilir.

B Mesih Düşmanı mıdır?

Şimdi sonunda çoğunuzun çözüm için bana getirdiği en zor sorunu konuşmaya
hazırırz. Tekrar tekrar bana, “Suçlayanlara nasıl karşılık
vereceğimizi söyle. Senin bir Mesih Düşmanı olmadığını nasıl
anlatacağımızı açıkla!” diyorsunuz.

Öncelikle Mesih Düşmanı'nın ne anlama geldiğini anlamamız gerekiyor. Konu
ile ilgili tüm ciddi yorumcular Mesih Düşmanı'nın, kültürümüzün –
adı karşılık olarak konulan İsa'nın çok öncesinde – dini
efsanelerinde yer alan bir figüre sonradan verilen bir isim olduğunda hem
fikirdir. Başka bir deyişle Mesih Düşmanı sadece İsa'nın antitezini temsil
etmez. Tüm kurtarıcı dinlerimiz, kurtarma yolundan daha doğru bir yol
buluğ önderlik edecek birinin varlığından korkmuştur. Mesih bir yol bulup
önderlik edecek birinin varlığından korkmuştur. Mesih Düşmanı sadece
İsa'nın bir antitezi değil, aynı eşdeerde Buda, elijah, Musa, Muhammed,
Nanak, Joseph Smith, Marahaj Ji'nin, dünyadaki tüm kurtarıcıların
antitezidir. Gerçekte anti-kurtarıcıdır.

Mesih Düşmanı efsanesi, global varlığının muzip bir denetimsizlik hali
olacğaına dair çılgın ve hatta komik bir nosyona sahiptir. Bui kurtarıcı
dinlerimizin üyeleeri hakkında ne kadar zayıf bir görüşe sahip olduklarını
gösteriri. Bizi böyle küçümser, şeytan, kötülük ve ahlaki çöküntü için
yardım istediğimizi ve bize bu sözkeri veren herkesi aptalca
izleyeceğimizi düşünürler.

Artık size B'yi suçlaanlara nasıl karşılık vereceğinizi anlatacağım. Size
“B Mesih Düşmanı” dediklerinde, “Ah hayır hayır,
anlamıyorsun,” derseniz hayran olunacak bir şey söylediğinizi
düşünmeyin. Suçlayanlar anlıyorlar.

Sie, “B Mesih Düşmanıdır?” sorusunu yönelttiklerinde, onlara
söylemeniz gereken şudur: “Haklısın, kesinlile haklısın. B dünyanın
yaşayailemesi için insaların kalbini sizden çalmaya çalışıyor. B dünyanın
her yerindeki insan seslerini biraraya toplayarak, “Dünya yaşamalı,
dünya yaşamalı! Biz sadece milyarlarca tür içinde bir türüz. Tanrılar
bizleri örümcekleri veya ayıları ya da balinaları veya nilüferleri
sevdiklerinden daha fazla sevmiyor. Büyük Unutuş devri bitti ve tüm
yalanları ve hileleri arkada kaldı. Artık kim olduğumuzu anımsıyoruz.
Akrabalarımız melekler ve güç değil. Akrabalarımız maymunlar, yılanlar,
kartallar ve porsuklar. Büyük Unutuş'ta acı çektiğimiz körlük kalktı,
artık inasnın hastalıklı yaratıldığını düşünmüyoruz. Tanrıların, bize sıra
geldiğinde işlerini savsaklardıklarını düşünmüyoruz. Artık tüm evrende her
şeyi mükemmel yaratıp sadece insanda başarısız olduklarını düşünmüyoruz.
Büyük Unutuş'ta acı veren körleşmemiz geçti, artık bizden başka hiçbir
şeyin önemi yok gibi yaşayamayız. Artık acı çekmenin tanrıların bizim için
tasarladıkları bir şey olduğuna inanmıyoruz. Ölmün gerçek kaderimize tatlı
bir geçiş olduğuna inanmayız. Nirvananın boşluğundan müteessir olmuyoruz
artık. Artık cennetin kral salonunda altın taçlar takmayı
düşlemiyoruz,” şarkısını söyleyen tek bir sese çevirmeye çalışıyor.

Onlara şöyle deyin: “Kurtarılma yolundan saptığımı düşünmekte
haklısın. Her zaman yapavileceğimizden korktuğun bu yoldan sapıyoruz.
Ancak din nedeniyle, yani senin her zmaan düşündüğün gibi günah veya
ahlaki nedenlerle yapmıyoruz. Bir zamanlar dünyaya ait olduğumuzu ve
bundan memnn olduğumuzu anımsadığmız için sapıyoruz. Sapıyoruz, ancak hep
düşündüğün gibi ahlaksızlık ya da zayıflıktan değil. Binlerce yıllık
düşüncende asla düşünemediğin dünya aşkı için sapıyoruz.”

İncil yazarı Aziz John, “Dünyayı veya dünyaya ait olanları
sevmemeniz gerekir, çünkü dünyayı seevnler Tanrı sevgisine yabancı
olanlardır,” diye yazmıştı. İki cümle sonra, “Çocuklar, son
saatler elimizde! Mesih Düşmanı'nın geldiğini duydunuz. Tek değil ama
birçok ve birçoğu aramızda olduğunda, son saatin geldiğini
bileceksiniz,” diye yazmıştı.

John neden söz ettiğini biliyordu. Takipçilerini dünyayı sevenlere karşı
uyarmakta haklıydı. Biz hala onun söz ettikleriyiz ve bu da son saat
– ancak onlar için son saat bizim için değil! Günlerini yaşadılar ve
bu o günlerin son saati.

Şimdi bizim günümüz başlıyor.


Sayfa: [ 1 ]