|
||
| Dharma Yayınlarından çıkan Daniel Quinn'in B'nin Öyküsü kitabından; B'nin halka açık konuşmalarından beşincisi ve aynı zamanda kitaptaki son konuşması. Umarım bu konuşmalardaki bahsedilenler yeni açılımlar getirmiştir. ------------------------------------------------- Büyük Anımsama İnsanların fiziksel sınırlarını veya kırılganlıklarını görmezden gelmelerinin sağlayan melek tozu veya PCP olarak adlandırılan bir uyuşturucu vardır. Bu uyuşturucunun etkisi altında nsanlar, bedenin sınırlamaları ötesinde gibi algılanan faaliyetlere deli gibi dalar ve bu yüzden kemikleri kırılır, derileri sıyrılır ve kendilerini yok edilemez görürler ve tüm zararların farkına, ancak uyuşturucunun etkisi geçtiğinde varırlar. Kültürümüzün bizim biyolojik sınırlarımızı ve kırılganlığımızı görmemizi engelleyecek, kendine özgür bir melek tozu bulunmaktadır. Bu tozun etkisiyle, sadece kendi türlerimiz için değil diğer tüm türler için de zararlı olacak, biyolojik sınırlarımız ötesinde faaliyetlere delicesine dalıp, farkında olmadan kendimizi yok edilemez sanarak, kemiklerimiz kırıldı ve derilerimiz yüzüldü. Ancak şimdi, uyuşturucunun etkisini kaybetmeye başlamasıyla bir bağımlının geçirdiği çılgınlık nöbetinde olduğu gibi, başımıza gelenleri görebiliyoruz. Bu gerçekleri görürken bile deliliğimizin nedenini uyuşturucu olarak kabul etmediğimiz için, uyuşturucu almaya devam ediyoruz. Söz ettiğim uyuşturuu Büyük unutuş'tur. Melek tozunun kullanıcılara kan ve etten yaratıldıklarını unutturması gibi, Büyük Unutuş da bizim biyolojik türler topluluğuna bir biyolojik tür olduğumuzu ve bu gezegende yaşamı şekillendiren güçlerin dışında kalamayaacğımızı unutturuyor. Büyük Unutuş bize hiçbir tür için çalışamayacağımız ve hiçbir türün de bizim için çalışamayacağı gerçeğini unutturuyor. Melek tozunun insanları normalde yapmayacakları zararlı şeylere cesaretlendirmesi gibi, Büyük Unutuş da bizi her tür için felaketle sonuçlanacak faaliyetler yapmaya cesaretlendiriyor. İnsan türü için kurtarılmanın artık çok geç olduğunu düşünen bir sürü insan var. bunları hemen hemen her gün duyuyorum ve kalbim onlar için üzüntü duyuyor. Umutsuzluklarını anlıyorum, çünkü uyuşturucunun insan doğasına verdiği zarar gibi, yanlış düşünüyorlar. Oysa uyuşturucu almayı durdurup çocuklarımıza da uyuşturucu vermeyi bırakabileceğimiz bir zaman var. Büyük anımsamaya başlayacak zamanımız var. Kabile Yaşamının Silinmesi Büyük Unutuş'un birkaç bin yıl önce, kültürmüz insanları ortaya çıkmadan, gezegenimizin boş olduğu saplantısını beslediğini ifade etmiştim. Bu saplantının doğal sonucu olarak kültürümüz inasnlarının bu dünyadaki orijinal ve tek insanlık olmadığı, aynı zamanda bu dünyada Tanrı'nın tüm insanlar için düşündüğü tek kültür olduğu anlaşılmıştır. Bugün Doğu ve Batı'da bu yanılgılar küresel olarak insanlık tarihinin bu kültürü desteklemeyen gerçek hikayesine karşın devam ediyor. Kültürümüzün kurucu düşünürleri hikayeyi yeniden inşa ettiklerinde, insan dünyada uygarlık içgüdüsüyle doğal olarak deymsiz doğmuştu. Kısa sürede ortak yaşamın yararlarını fark ederek uygarlık kavramını algıladılar. Çiftçilerden oluşan köyler kasabalara, kasabalar kentlere, kentler krallıklara dönüştü. Hepsi açık ve netti, ancak geçiş bu kadar rahat olmadı. Çünkü henüz anahtar konumundaki sosyal enstrüman keşfedilmemişti, ki bu da “yasa”ydı. Yasa kavramı bilincinde olmayan eski kent insanları suç, kargaşa ve adaletsizlik içinde kıvranıyorlardı. Yasa, yaşamsal önemi olan bir keşifti ve sosyal gelişme bu nedenle bekleyebilirdi (tıpkı okyanus akıntısının usturlabında keşfini beklemesi gerektiği gibi). Yasaların okur-yazarlıktan çok önce var olduğunu düşünebilirsiniz, ancak durum böyle değildi. Yasalar var olsaydı, ilk yazıtla kesinlikle bu kurallardan söz ederdi, ancak yazıtlarda böyle kurallara rastlanmamıştır. Gerçekte ilk yasalara Hammurabi zamanında, sadece İÖ 2100 yılında rastlanmaktadır. Kabaca belirtmek gerekirse, kültür kurucu üşünürler böyle farz ettiler ve kültürümüzün algılanışı da sosyal düşünceyle sarmalanmış biçimde oluştu. Günümüzde bile eğitim sisteminde bu yanıldı sörmektedir. O anlatılanların gerçeğe yakınlığı, ancak çocuklra anlatılan masallar kadardır. Şimdi Büyük Unutuş'un gözlerimizi kapatan lenslerini çıkartalım ve dünyada onbin yıl önce gerçekte neler olduğuna bir göz atalım. Homo sapiens üyeleri, doğdukları Afrika'dan çıkarak yüz bin yılı aşkın bir süre içinde tüm dünyaya dağılmıştı. Söz ettiğim zaman dilimi on bin yıl öncesi Yakındoğu, Avrupa, Asya, Avustralya ve Yeni Dünya'nın modern insanlarla yirmi bin yıldır dolu olduğu bir zaman dilimidir. Boş olmaktan çok öte, Yakındoğu nüfusun en yoğun olduğu bölgelerdendi ki, bu yoğunluk o zaman dünyanın her yerinde olduğu gibi – ve zamanımızda da yaşayabildikleri ölçüde – daha çok kabile insanlarından oluşmaktaydı. Öyleyse peri masalından iki adım uzaklaşabildik. Kültürümüz kurucuları boş bir dünyada yaşamyan bir çok kabile insanı arasında, bir başka kabile insanıydılar ve hiçbiri kabile kültürü yeni değildi. Bunlar kültürün çok çok eski sahipleriydi yani hiçbiri yasa kavramına uzak değillerdi. Antropoloji tarihinde tek bir kez bile tamamlanmış bir yaassı olmayan bir kabileye rastlanmamıştır, ki bu da kabilenin yaşam biçimini oluşturur. O dönemde yaşamış kabilelerin adlarını asla bilemeyeceğiz. Bizim kabilenin adı da aynı şekilde bilinemez. Takipçileri “Alanlar” olarak bilindiği için, onlara ad bunu ifade eden bir ad vereceğim. Onları”Al”lar olarak adlandıracağım. Bunu başlangıç alarak size benim kendi hikayemi anlatacağım, bu elbetteki kesin bir tarih olarak görülemez, ama yine de Büyük Unutuş nedeniyle öğretildiği gibi, komik bir peri masalı da olmayacağı kesin. Kesinlikle Al'lar gibi birçok insan bulunuyordu (bulunmasalar biz burada olmazdık!) ve bu insanlar kesinlikle diğer kabile insanlarıyla çevrelenmiş kabile insanlarıydı. Diğerlerini, Bal, Çal, Dal ve sırasıyla ilerleyip Nal insalnarı olarak adlandırıyorum. Bu şema kabile yaşamının iki hayati önemini göstermektedir. İlki, her bir kabilenin koyu renk fonu, o kabilenin adını ön plana çıkarmaktadır. Bunun anlamı her bir kabilenin kendi yasa ve geleneklerine bağlı teklik ve yoğunluğu olmasıdır. Onları kelimesi kelimesine ayrıştırmanın başka bir yolu yoktur. Al'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak farklılaştırandır. Bal'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak farklılaştırandır. Çal'ların yasa ve gelenekleri onları kabile olarak farklılaştırandır ve böyle devam eder. İkincisi olarak, her bir kabilenin çevresindeki sağlam sınır, kabileler arasındaki kültürel sınırların aşılamaz olduğunun göstergesidir. Bal kabilesinin üyesi bir gün kalkıp da Hal kabilesi üyesi olmaya karar veremez. Bu tür bir şey dünyanın her yerindeki kabile insnları için düşünülemezbir şeydir. Muhtemelen bu zaman diliminde bazı kabileler tarımcı, bazıları avcı-toplayıcılardı. İki farklı yaşam biçimini yan yana görmek hiç de olmayacak bir şey değil. Her şekilde, Al'ların (bizim Alanlar olarak adlandırdığımız yaşam biçimi kurucu kabilelerinin) tarımcı olduğunu biliyoruz, ancak tarımı onların icat ettiğinidüşünmek için bir nedenimiz yok. Onların icadı yeni bir tarım biçimi olan totaliter biçimdi. Ancak Al'ların muazzam yenilikleri sadece yeni bir tarım biçimi değildi. Al'lar herkesin onlar gibi yaşaması gerektiğine dair kaydadeer ve öncesi olmayan bir fikre kapıldılar. Bunun onları ne kadar farklı kıldığını abartmak mümkün değil. Tarihte, komşularını, dinlerini değiştirmeye zorlayan başka bir kabile adı veremem. Kesinlikle tarihte hiçbir kabile, komşularını kendi yaşam biçimine adapte etme amacı gütmemiştir – ve aynı amacı güden hiçbir medeni insan da bilmiyorum. Örneğin Maya, Aztek uygarlıklarının, fethettikleri de dahil olmak üzere etraflarındaki insalara yaşam biçimlerini empoze etmek gibi bir amaçları yoktu. Bu anlamda Al'lar kesinlikle devrimcilerdi. Etkileme, ikna ya da zor kullanarak Al devrimi, komşularını kapsamaya başladı. Ortak bir kültürü adapte ederek Al'lar, Mal'lar ve Nal'lar, onları birbirilerinden farklı hale getiren bazı özelliklerini kaybettiler. Bu nedenle bu iç kabilenin fonu biraz girileşti. Al'ların yasa ve gelenekleri Mal veya Nal'lara çok fazla bir anlam ifade etmiyordu. Mal'ların yasa ve gelenekleri de Al veya Nal'lara pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Nal2ların yasa ve gelenekleri de aynı şekilde, Al veya Mal'lara pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Artık ortak bir yaşam biçimini paylaştıkları için aralarındaki kültürel sınırlar kaybolmaya başladı. Artık birini diğerinden ayırmak pek kolay değil. Mal veya Nal olmak eskisi kadar öenmli değil. Şimdi önemli olan al'larla bağlantıları olması. Burada anımsanması gerekenöenmli nokta, bağlılık soonrasında Al'ların yasa ve geleneklerinin de eskisi gibi kalmadığıdır. Mal ve Nal'lar Al olmadılar. Sadece Mal ve Nal olmaya geniş anlamda son verdiler. İşlem devam ediyor. Her bir kabilenin yasa ve gelenekleri zamanla kaybolmaya başlıyor. Artık Mal ve Nal neredeyse görsel kabile kimliklerini kaybettiler ve hal ve Kal'lar yakında onlara katılaacklar. Böylece, bir düzine orijinal kabile, tek bir çiftçilik toplluluğuna dönüştü. Kabile yasa ve geleneleri yok olduğu için kabile kimlikleri görülemez durumda. Al'lardan birinin Hal'lar arasında yaşaması Belçikalı bbirinin Fransa'da ya da New Yorklu birinin san Fransisco'da yaşaması kadar kolaylaştı. Şimdi bu çiftçi topluluğunda devlet, yasasını ortaya koymaya hazırız. Kültürümüz kurucu düşünürleri , kültürümüzün boş bir yasa dünyasında doğduğunu hayal ettiler. Bu çizimlerin gösterdiği gibi, kültürümüz tam olarak yasa dolu bir dünyada doğmuş, sonra onu yok etmeye, terketmeye çalışmıştır (en aızndan başlangıçta). Orijinal Al'ların yasaları bile neredeyse kaybolmuştur. Bu yeniden inşanın tamamen hayal ürünü olmadığını gözönünde bulundurmanıznı istiyorum. Kültürümüzün Amerika, Avustralya, Afrika ya da başka bir yere yayılışını incelerseniz, kabile yasalarının kaybını ve bunu takiben kabile kimliğinin kaybını gözardı edemezsiniz. Maruz Kaınmış Yasalar Doğası Zaman geçip vakum alanı genişledikçe, bazı yeni yasa formlarının gerekliliği ortaya çıktı. Kabile yasaları yok olduğu için yeni yasalar icat etmeye başladık... Topluluklara hitaben sıklıkla konuşma yapan birinin, akordunu tutturmuş sesler düzeninin ne zaman tamamlandığını ve dinleyicilerin ne zaman aynı anda aynı duygu yoğunluğuna ulaştığını hissetmeye başladığımızı söylediğim anda, işte bunu hissettim. Bu elbette şaşırtıcı ve korkutucu bir fikir, yani yasaların icat edilmesi fikri ama bu, kabile yaasları için söylenmesi gereken sözdür. Kabile yasaları asla icat edilmiş yasalar değildir, her zaman alınmış yasalardır. Yasaları oluşturmak asla yaşayan bireylerin kurduğu komiyelerin işi değil, sosyal gelişimin işidir. Şekillenmeleri, kuşların gagalarının şekillenmesi gibidir. Asla kabilenin neyin “doğru” ya da”iyi” veya “adil” olduğu endişesini yansıtmaz, basit olarak bir tek o kabile için işe yararlar. Bir örnek daha açıklayıcı olacaktır. Burada acil bir sorusu olan bir bayan börüyorum. Lütfen buyurun... Evet. Soruyu aranızda duymayanlar olaiblir diye tekrar ediyorum... Soru, kabile insanları arasında klitorisin sünnet edilmesi ile ilgili. Bunu inceledim ve bunu uygulayan tek bir dokunulmamış kabile insanına rastlamadım. Bu uygulama asdece Al kültürüne geçirilmiş olan kabilelerde, özellikle de İslami ölçütleri uygulamayı benimseyen kabilelerin Al kültürlerine geçişinde görülüyor. Klitoral sünnet Kuran'da kesinlikle ykotur. Ancak bazı bilgisizler açıkça bunun onaylanan ve odukça diğni bir iş olduğuna ikna omuşlardır ki, bu uygulama sadece bu bölgelerde görülüyor. Gerçekler bunun abile yaşamında var olmadığnıı kanıtlıyor. Bu uygulama yalnızca kabile kimliklerini, yasalarını ve geleneklerini terk eden ve artık Alanlar topluluğuna ait olna senegal ya da Mali gibi yerlerde görülüyor. Tamam mı? Şimdi size vereceğim örnek, “doğal olarak ortaya çıkan kabile yaşaları”yla komitelerce icat edilen yasalar arasındaki farkı anlatıyor. İşte Avustarlya Alawalıları zinayı şöyle cezalandırırlar: Genç ve bekar bir alawa erkeği olduğunuzu varsayalım. Kendinizi inanılmz şekilde ikinci kuzeninizin karısı Gurtina'ya aşık buluyorsunuz ve onun da size ilgi duyduğunu biliyorsunuz. Kuzeniniz iyi biri ve özellikle de onu kırmak istemezsiniz, ama böyle şeyler olur: Siz ve karısı inanılmaz şekilde aşıksınız. Bu aslında gerçekten son derece dokunaklı ve patetik. Aynı kampta yaşıyor, birbirinizi her gün görüyorsunuz. Birbirinize karşı inanılmaz bir çekim hissediyorsunuz. Gözlerinizde her şeyi açıkça okuyor ama bir şey denemioyrsunuz. Denemek için ölüyorsunuz... ama bildiğiniz şekilde harekete geçmenin kesinlikle bir bedeli var. Her neyse... sonunda daha fazla engel olmamıyorsunuz. Aşkın ateşi sizi yakıyor. Bir gün kampın etrafında dolaşırken karşılaşıyorsunuz. Her zamanki gibi gözlerini kaçırıyor, ama siz kararlısınız. “Bu gece,” diye fısıldıyorsunuz, “çalıları geç ve nehrin diğer kıyısına gel.” Bir an duraksıyor ama o da artık zamanın geldiğini biliyor. “Ayışığı vaktinde mi?” diye soruyor. Onaylıyorsunuz ve hızla oradan uzaklaşıyor. O gece bkleme yerine biraz daha erken gidiyorsunuz, elbette amacınız aşk ateşini, tutku yuvanızı hazırlamak. Sonunda Gurtina size geiyor, ellerini tutuyor, sarılıyorsunuz... Ah! Birkaç saat sonra zevkten yorgun, ufak ateşin önünde oturuyor ve sönmesini izliyorsunuz. Birbirinize bakıyorsunuz ve bu bakış tüm sevgi ve şefkatin fazlasını içeriyor. Tutkunuzu test ettiniz. Şimdi bakışlar aşkınızı test etme zamanı olduğunu söylüyor İç çekerek kampa dönüyorsunuz. Yüzleriniz dikkatle sır tutuyor. Sevinç, çocukluk ve saygısızlık olurdu. Utanç ise, aşkınızı inkar anlamına gelirdi. Bunun yerine yüzündeki ifade daha çok kabullenme gibi. İkiniz de neler yaşayacağınızı biliyorsunuz ve yaşıyorsunuz da. Kampın bir ucunda erkekler sıraya dizilmiş şehvetle zıplıyorlar. Öte yanda kadınlar var, bekleyen. Si ve Gurtina tekra rbakışıyorsunuz – bu kez son derece kısa bir bakışma – ve sonra gazap dalgasına giriyorsunuz. Erkekler sizi yere seriyor; kadınlar da onuç Taş, ok ve bumeranglar havada uçuşuyor. Ama orada durup saldırıları beklemiyor, ikiniz de, çığlıklara çığlıkla, taşlara taşla, oklara okla karşılık veriyor ve sonunda dövüşenlerin silahları tükenene kadar aşkınızla karşı koyuyorsunuz. Gurtina kan revan içinde kocasına dönüyor ve siz oradan ayrılıp nerede olursa olsun yaşamaya mahkum ediliyorsunuz. Bir süre erkekler yorgun düşüyor, acak tümüyle değil... bu yüzden yeniden canlandıklarında oyun tekrar başlayacak. Aşkınızın sınavı son bulmadı. Sonarki birkaç saat gerçek sınav olacak ve bu sınav sadece sizin kalbiniz ve kafanız için yapılacak. Hala bir şansınız olduğunu bildiğiniz halde, kampı terkediyorsunuz... Soru: Bu kadını gerçekten istiyor musunuz? Bu dünyadaki her şeyden çok istiyor musunuz? Hayır ise, en ufakbir kuşkunuz varsa... birkaç hafta boyunca uzak kalmaya devam etmeniz gerekiyor. Döndüğünüzde erkeklerin kızgınlığı geçmiş olacak. Birkaç hafta sizinle alay edip sonrasında her şeyi unutacaklar. Gurtina... Ah Gurtina, sizi olduğunuz gibi tanıyacak ödlek zampara, boş adam.. ve asla unutmayacak. Elbette bir de kuzeninize ödeyeceğiniz bedel var. Ama tüm bunlar katlanılabilir. Öte yandan diğer alternatif... her gün kampın çevresinde görülmeyecek şekilde dolaşıyorsunuz. Ama kuşkularınızın yok olduğunu biliyorsunuz. Karanlıkta kampa yaklaşıp zayıf biçimde korunan Gurtina'ya ulaşabileceğiniz bir yere varıyorsunuz. .............. |
||
|
||
| Zayıf biçimde korunuyor, çünkü sizinle kaçmayı denemesi ve buna engel olmak amaçlanıyor! Bunun etkisini anlayabiliyor musunuz? Gurtina kendi seçimini yapmakta özgür, tıpkı sizin korkunç seçimleriniz gibi. Siz koruma altında deiğldisniz. Onun için geri gelerek sesaretinizi kanıtlamanız gerekiyor. Onun size gelmek için cesaretini kanıtlamasına ihtiyacı yok. Gerçekte bunu yapamaz da. Koruma altında, anlıyor musunuz? Böylece onun için gelmezseniz, utanmayacak. Daha çok siz utanacaksınız. Ancak bu sadece öykünün ilk kısmı. Gurtina da kendi seçimini yapacağı için, gardiyanlar aynı zamanda sizi de korumak için oradalar. Sizi gerçekten bu dünyadaki her şeyden çok istiyor mu? Eğer istemiyorsa, işaretiniz ona ulaştığında sadece umutsuzca omuz silkmesi ve, “Görmüyor musun gelemem aşkım, sıkı koruma altındayım,” der gibi bakması yeterli. Böylece korumların olması ibr bakıma sizin kendize güveninizi sarsmadan reddedilmeni anlamına da geliyor. Gardiyanların varlığı onun bu macerayı tek kelime etmeden ve olabildiğince acısız ve bir anda bitirmesini sağlıyor. Şimdi lütfen tüm bunların mantık çerçevesinde veya bilinçli biçimde gerçekleşmediğini not edin. Gurtina'nın etrafındaki gardiyanlar etkili değil. Söz ettiğim amaçlar için etkililer ve sadece o istiyorsa işaretinize uyup yanınıza gelmesini sağlamak için oraadlar. Çünkü elbette Alawalılar, Gurtina siiz bu kadar çok istiyorsa kaçışını olnaksızlaştırmanın aptalca olacağını biliyorlar. Sınav artık sona erdi. Siz ve o kararınızı verdiniz. Artık bedel ödenmeli. Kabile yaşamını raatsız etmenin, çocukların gözünde evliliği basitleştirmenin bedeli. Ve bu bedel neredeyse ölüme eşdeğer bir bedel olan kabileden atılma, yaşam boyu dışlanma oarak şekillenecek. İşaretinizle, Gurtina gardiyanların arasından sıyrılarak size katılıyor ve sonunda siz ikiniz sonsuza dek beraber olmak ve asla dönmemek üzere geceye karışıyorsununz. Artık ölülerin topraklarına doğru ilerliyorsunuz. Kabileden dışlanmış biri olarak artık herkes için ölü birisiniz ve bu sizin seçiminiz. Bu koca dünyada yalnız ve evsizsiniz. Artık sadece kabileden üstün tuttuğunuz “birbiriniz” varsınız. Artık siizn için birbirinizden başka arkadaşlık çeşidi omlayacak: Arkadaş, anne, baba, teyze, dayı, kuzenler, yeğenler... tüm bu insanlardan birbiriniz uğruna vazgeçtiniz. Üstelik bunun bir cezalandırma değil, tamamen kendi verdiğiniz bir karar olduğunu da biliyorsunuz. Birlikte olup kabilede yaşamınızı sürdürmeniz, dışlanmanızdan bile daha kötü, olanaksız bir şeydi. Gerçekte bu olay kabileyi dağıtailirdi, çünkü çocuklar bir kez olgunluk için bir bedel ödenmediğini görürlerse, evlilik anlamsız bir komedi haline gelir ve kabile yaşamı ve aile kavramı dağılırdı. Bu örnekte işe yarayan şey, kabile yasalarının tıkır tıkır çalışmasıdır. Sadece suç ve cezayı öngören ve icat edilenlerin aksine, kabile yaasları işe yarayan yasalardır. Herkesi içerdiği için işe yarar. Böylesine büyük bir aşk yaşayan bir kadın ve erkek, elbette birbirlerine ait olmalıdırlar, ancak kabilenin sağlığı için göz önünden ve zihinlerden sonsuza dek uzaklaşmaları gerekir. Kabile çocukları, aşk ve evliliğin – bizim “gelişmiş” insanlarımız için olduğu gibi – önemsiz olmadığını görürler. Eşin gururu için öç alınmış ve bundan sonra arkadaşları bir daha asla bu konuya değinmemişlerdir. Ancak belki de hikayenin bu noktasında bir sorunuz vardır: Niçin aşıklar o gece kampa dönsünler? Bu kesinlikle yasanın merkez noktasıdır. Bu omladan yasa asla işe yaramazdı. Düşünün ki birlikte olduğunuz geceden sonra Gurtina'ya, “Ah, niçin beraber olmak için bir gün daha bekleyelim ki... hadi şimdi kaçalım,” deseydiniz ne düşünürdü? Şöyle derdi, “Tanrım başıma neler açtım ben? Bu ne biçim bir adam? Korkak belli ki... diğerlerinin karşısına çıkıp boy göstererek her şeye hazır olduğunusöylemek yerine kaçmayı öneriyor!” Ve eğer ilk öenriyi o getirseydi, bu kez siz onun için aynı şeyleri düşünürdünüz. Bu nedenle ikiniz beraber geri dönmelisiniz. Bu işlemin hr bir parçası yasadır ve her bir oyuncu da yaasnın uygulayıcısıdır. Bu inasnlar için yasa ve ayrı kağıtlarda yazılı olan kurallar değildir. Yasa yaşamlarının dokumasında yer alır. Bu Alawa'yı Alawa yapan ve zina için işe yarayan ve kendi farklı yöntemleri olan diğerlerinden oonu ayıran şeydir. İnsanların yaşamsı için tek bir doğru yol olmadığının söylenememesi, sadece tarihin yarattığı en öldürücü ve yıkcıı kültür saplantısıdır. Eminim ki hepiniz zina yasasının herhangi bir komite tarafından icat edilemeyeceğinin farkındasınız. Bu doğaçlama veya icat değil ve olmadığı için Alawa'da etkili. Onlar asla benim bu gece burada yaptığım gibi bu konuyu incelmeye gerek duymamış olaiblirler ancak bunun hiç önemi yoktur. Alawa yasalarına, incelendiğinde uygun görüldüğü için uymuyorlar. Buna, Alawa oldukları ve yaasyı reddetmekle kimliklerini reddetmiş olacakları ve tabii ki kabilesiz kalacakları için uyuyorlar. Kabilesizlerin Dünyası Şimdi umarım size alıcı devriminin, “kabilesizleşme”nin – kabile yasalarının, geleneklerinin ve kimliğinin kaybı anlamında – bir parçası lmak için ödenen bedel ile ilgili biraz fikir verebildim. Eski dünyanın kabilesizleştirilmesi (Yaındoğu, Uzakdoğu ev Avrupa'yı kastediyorum), ilk tarihi kayıtlardan binlerce yıl önce oluştuğu için, Büyük unutuş'un bir parçası haline geldi ve bu nedenle kültürümüz kurucu düşünürler için düşünülemez oldu. Düşünürken bu konuyu yeniden yapılandırdıkları için ilk insanlar, topraksız çiftçiler, kasabasız kaasbalılar, kentsiz kentliler sadece “erken kentleşme” kurbanıydılar. Kabile insanlarından oluşan bir dünyanın kabilesizleştirilmesini, hatta daha da ötesi bunun ne anlama geldiğini bile algılayamazlardır. Geçmişe baktıklarında uygarlık kuran insanlar, uygarlığa daha o dönemde yönelmiş insanlar gördüler. Geçmişe Büyük Unutuş'un etkisis altında kalmadan baktığımızda, çok farklı bir şey görüyoruz: İnsanlar yanlışlıkla veya kazara, ama sitematik oalrak yüksek başarılı bir yaşam tarzının izin bırakmamak istiyorlar. Bazen insanlar beni kabile hayatına aşık olmakla suçlarlar. Bunun göstergesi olarak da bana, “o kadar çok seviyorsan, niçin bizi rahat bırakıp gitmiyorsun?” diye sorarlar. Beni bu şekilde algılayanlar kesinlikle söylediklerimi yanlış anlıyorlar. Kabile yaşamı güzel veya sevilebilir olduğu ya da “doğaya yakın olduğu” için değerli değil. Hatta “değerli” bile değil, çünkü kabile yaşamı “insanlar için doğal olan yaşama biçimidir.” Bu tıpkı, “kuşların göç etmesi iyidir; çünkü kuşlar için bu, doğal yaşam biçimidir,” ya da, “kış uykusu ayılar için iyidir, çünkü bu ayılar için doğal yaşam şeklidir,” demek gibi bir şey. Kabile yaşam tarzı denendiği ve işe yaradığı için önemlidir. Bu tarz, üç milyon yıl boyunca insalar için işe yaramıştır. Kuş yuvalarının kuşlar için, örümcek ağlarının örümcekler için, toprağın soluacnlar için, kuş uykusunun ayılar için işe yaraması gibi, bu tarz da insanlar için işe yaramıştır. Bu onu sevilebilir deil, ancak uygulanabilir kılar. İnsanlar bana, “O kadar işe yarıyorsa niçin günümüzde geçerli değil?” diye sorarlar. Buna yanıtım bu yaşam tarzının aslında günümüze kadar sürdüğü olacaktır. Kabile yaşamı işe yaramaya devam ediyor, ancak bir şeyin işe yarıyor olması kırılgan, bozulablir olmaması anlamına gelmez. Tavşan delikleri, kuş yuvaları, örümcek ağları yok edilip bozulabilirler, ancak bu işe yaradıkları gerçeğini değiştirmez. Kabile yaşamı da yok edilebilir ve gerçekte büyük ölçüde yko eidlmiştir, ancak bu üç milyon yıldır ve bugün de her zaman olduğu gibi işe yaradığı gerçeğini değiştirmez. Ayrıca kabile yaşamının işe yaraması gerçeği başka bir şeyin işe yaramayacağı anlamına gelmez. Sorun bizim özel, farklı tarzımızın işe yaramıyor olması – yaramadı ve asla yaramayacak. Tarzımız kendi yıkım tohumlarına sahip. Kökten biçimde istikrarsız. Ve ne yazık ki doğasının istikrarsızlığı fark edilene kadar da küresel boyutlara ulaştı. Tarihte tek deneyimlenen yaşam biçiminin bizimkisi olmadığının farkına varmak önemlidir. Kuşların yuvaları ile yaşadıkları deneyim, kuş yuvası kavramının ortaya çıkışını ve hala gelişmeye devam etmesini sağlar. Solucanların toprağı delme deneyimleri yeraltı yollarının ortaya çıkmasın ıve evrimini sürdürmesini sağlar. Örümceklerin ağ üzerinde deneyimeri ağların başlangıçta ortaya çıkmasını ve hala evrimini sürdürmesini sağlar. İnsan kültürünün hangi deneyimlerinin Eski dünya'da ortaya çıktığını bilemeyiz – hepsi alanlar'ın özelliklerini taşıyorlardı – ancak başka yerlerde yaşanan deneyimler konusunda oldukça bilgi sahibiyiz. Bu deneyimlerde etkileyici olan, bu kültürel çeşitliliklerin tıpkı türler arasındaki çeşitlilik gibi test ediliyor olması. İşe yarayan hayatta kalmış, şe yaramayan arkasında fosil kalıntılarını bırakarak yok olmuştur – sulama kanalları, yollar, kentler, tapınaklar, piramitler. İnsanlar her yerde abile yaşam biçimine – avcı toplayıcı – alternatif yaşam biçimleri arayışında idiler. Tarım ve yerleşik yaşam gibi tarzlar deniyorlardı, ancak alternatif sundukarı deneyimleri işe yaramadıysa vazgeçemye hazırlardı. Bu sürekli bir biçimde tekrar etti ve büyük bir gizem olarak gözlemlendi. Ormanlar, çöller aasında bu büyük kentleri kuran eski atalara ne oldu? Başka bir boyuta mı alındılar? Hayır, sadece vazgeçtiler. Sadece işe yarayacağına inandıkları başka bir şeye yöneldiler. İşe Yaramazsa, Katlan... Ve katlandılar ve acı çektiler. İnsanları neyin kabile yaşamına bağlı kıldığını – ve günümüzde oldukları yerde bağlı kalmalarını sağlayan şeyi – bulmak zor değil. Kabile insanları acı konusunda paylarına düşeni çekmişlerdir, ancak kabile yaşamında herkes acı çekiyorsa kimse acı çekmez. Acıyı sadece bir snıf veya bir grup insan yaşamaz. Aynı şekilde acı dışında yaşayan bir sınıf ya da grup olmaz. Bunun, gerçek olmayacak kadar mükemmel olduğunu düşünüyorsanız, araştırın. Kabile yaşamında yasa koyucu bulunmaz, şefler ve yaşlılar hemen hemen her zaman az bir miktar etki ederler. Yönetici sınıfa ya da zengin veya özellikli sınıfa eşdeğer bir şey yoktur. Çalışan sınıfa ya da fakir veya sıradan sınıfa eşdeğer bir kavram bulunmaz. Eğer bu ideal ise, üç milyon yıllık evrimsel biçimlendirme sonucunda nicçin gerçekleşmesin? Doğal seçme yönteminin, kazları şimdi oldukları gibi evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. Doğal seçmenin filleri şimdi oldukları gibi evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. Doğal seçmenin yunusları şimdi oldukları gibi evrimleştirmesi sizi şaşırtmıyor. O zaman doğal seçme yönteminin, bizi diğerleri için işe yarar şekilde evrimleştirmesi niçin şaşırtsın? Ve kültürmüz yaratıcılarının üç milyon yıl denenen bir yaşam biçimini izlemeyi uygun görüp en az onun kadar iyi bir tarzı hemen bulamamaları sizi niçin şaşırtsın? Gerçekten de yaptıklarımız tam bir mükemmeliyet arz ediyor: Üzerinde on bin yıldır çalışıyoruz ve hangi aşamadayız? İlk kaybedilenler, kabile yaşamını başarılı kılan sosyal, ekonomik ve politik eşitlik kavramlarıydı. Devrimimizin başladığı anda yöneten ve yönetilen, zengin ve yoksul, güçlü ve güçsüz, efendi ve köleler arasın ayrım işlemleri balşadı. Acı çeken sınıf ortaya çıktı ve bu sınıf her zaman olduğu gibi çoğunluktu. Herkesin bildiği bir öyküyü tekrarlamayacağım. Kültürümüzü, çiftçi kaasbalarında kabaca başlandığı ve kral sınıfının aşırı lüks içinde yaşayıp çoğunluğun acı çektiği, tanrı-krallar döneminden yalnızca birkaç bin yıl ilerdeyiz. Sonunda tarihsel döneme girdik. Büyük Unutuş tamamlanmıştı. Kabile yaşam biçimi binlerce yıl önce yok olmuştu. Herkes bunun dünyanı ndoğası – ve insanın doğası – olduğunu düşündü. Dünyanın felaket bir yer olduğunu düşünmeye başladılar. Varolmanın felkaet bir şey olduğunu düşünmeye başladılar. İnsanlarda kökten yanlış bir şeylerin olduğunu düşünmeye başladılar (ve kim onları suçlayabilir ki!) İnsan ırkının kötü kaderli olduğunu düşünmeye başladılar. Bizi kurtarmak için birine ihtiya olduğunu düşünmeye başladılar. Bu düşüncelerin hiçbirinin kabile yaşamından çıkmadığını – ya da çıkmasının mümkün olmadığını – görmeniz çok önemli. Bunlar şiddetli ıstaraplar ve bo şhayatlar yaşayan insanlardan çıkmasını bekleyebileceğiniz düşünceler. İnsaları sığır gibi yaşatabilir, ancak iyi yaşadıklarını düşünmelerini sağlayamazsınız. Onları güçsüz bırakabilir, ancak hayalsiz bırakamazsınız. Acı çeken çoğunluklar acı çektiklerini biliyorlardı – en azından bir şeylerin umutsuzca yanlış gittiğini biliyorlardı. Bir şeylere ihtiyaçları olduğunun bilincindeydiler. Ve ihtiyaçları kurtarılma idi. İnsan acısının temeli, nedenleri ve bitirilmesi dört bin yıl kadar önce başlayarak kültürmüzün ilk büyük entelektüel ve ruhsal uğraşı haline geldi. Sonraki üç bin yıllık kültürümüzde de ana din haline gelme kaderine sahip olan tüm bu dinlerin gelişmini yaşayacaktı – Hinduizm, Budizm, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ve her birinin insan acısının nedeni ve sonuçlandırılması, aşılması veya başedilmesi için kendine özgü yaklaşımları vardı. Ancak hepsi tek bir merkezi vizyonda birleşiyordu: Sonsuz ölüm ve yaşama veya cennetteki Tanrı ile kutsal birleşme ile gelen kurtarılma düşüncesi, sağlık, enginlik, onur ya da şöhert gibi diğer tüm amaçların ötesinde insan yaşamının en büyük amacıydı ve her birimiz evrende bu amaçla yalnızdık. Nirvana, değer veya lütuf ya da affedilmenin satın alınabileceği hiçbir tapınma yoktur. Sizin için hiçbir eş, arkadaş ya da akrabanız, siz çaba göstermeden kurtarılmanızı sağlayamaz. Hiçbir şey değer olarak kurtarılmayla karşılaştırılamayacağı için, kurtarılma tamamen kişisel ve utançsız larak yapabileceğiniz tek şeydir. Kurtarılmanız hiçbir şey – arkadaşlık, bağlılık, minnet, onu, kral, ülkel, aile – için önceliğini kaybetmek durumund değildir. Koca olasılıklar evreninde, kurtarılmanızın yerini hiçbir şey alamaz ve sze başka bir öncelik vermeye çalışan herkes çok fazla şey istiyor olup kolaylıkla, hiç düşünmeden, bir özüre bile ihtiyaç duyulmadan reddedilebilir. B Mesih Düşmanı mıdır? Şimdi sonunda çoğunuzun çözüm için bana getirdiği en zor sorunu konuşmaya hazırırz. Tekrar tekrar bana, “Suçlayanlara nasıl karşılık vereceğimizi söyle. Senin bir Mesih Düşmanı olmadığını nasıl anlatacağımızı açıkla!” diyorsunuz. Öncelikle Mesih Düşmanı'nın ne anlama geldiğini anlamamız gerekiyor. Konu ile ilgili tüm ciddi yorumcular Mesih Düşmanı'nın, kültürümüzün – adı karşılık olarak konulan İsa'nın çok öncesinde – dini efsanelerinde yer alan bir figüre sonradan verilen bir isim olduğunda hem fikirdir. Başka bir deyişle Mesih Düşmanı sadece İsa'nın antitezini temsil etmez. Tüm kurtarıcı dinlerimiz, kurtarma yolundan daha doğru bir yol buluğ önderlik edecek birinin varlığından korkmuştur. Mesih bir yol bulup önderlik edecek birinin varlığından korkmuştur. Mesih Düşmanı sadece İsa'nın bir antitezi değil, aynı eşdeerde Buda, elijah, Musa, Muhammed, Nanak, Joseph Smith, Marahaj Ji'nin, dünyadaki tüm kurtarıcıların antitezidir. Gerçekte anti-kurtarıcıdır. Mesih Düşmanı efsanesi, global varlığının muzip bir denetimsizlik hali olacğaına dair çılgın ve hatta komik bir nosyona sahiptir. Bui kurtarıcı dinlerimizin üyeleeri hakkında ne kadar zayıf bir görüşe sahip olduklarını gösteriri. Bizi böyle küçümser, şeytan, kötülük ve ahlaki çöküntü için yardım istediğimizi ve bize bu sözkeri veren herkesi aptalca izleyeceğimizi düşünürler. Artık size B'yi suçlaanlara nasıl karşılık vereceğinizi anlatacağım. Size “B Mesih Düşmanı” dediklerinde, “Ah hayır hayır, anlamıyorsun,” derseniz hayran olunacak bir şey söylediğinizi düşünmeyin. Suçlayanlar anlıyorlar. Sie, “B Mesih Düşmanıdır?” sorusunu yönelttiklerinde, onlara söylemeniz gereken şudur: “Haklısın, kesinlile haklısın. B dünyanın yaşayailemesi için insaların kalbini sizden çalmaya çalışıyor. B dünyanın her yerindeki insan seslerini biraraya toplayarak, “Dünya yaşamalı, dünya yaşamalı! Biz sadece milyarlarca tür içinde bir türüz. Tanrılar bizleri örümcekleri veya ayıları ya da balinaları veya nilüferleri sevdiklerinden daha fazla sevmiyor. Büyük Unutuş devri bitti ve tüm yalanları ve hileleri arkada kaldı. Artık kim olduğumuzu anımsıyoruz. Akrabalarımız melekler ve güç değil. Akrabalarımız maymunlar, yılanlar, kartallar ve porsuklar. Büyük Unutuş'ta acı çektiğimiz körlük kalktı, artık inasnın hastalıklı yaratıldığını düşünmüyoruz. Tanrıların, bize sıra geldiğinde işlerini savsaklardıklarını düşünmüyoruz. Artık tüm evrende her şeyi mükemmel yaratıp sadece insanda başarısız olduklarını düşünmüyoruz. Büyük Unutuş'ta acı veren körleşmemiz geçti, artık bizden başka hiçbir şeyin önemi yok gibi yaşayamayız. Artık acı çekmenin tanrıların bizim için tasarladıkları bir şey olduğuna inanmıyoruz. Ölmün gerçek kaderimize tatlı bir geçiş olduğuna inanmayız. Nirvananın boşluğundan müteessir olmuyoruz artık. Artık cennetin kral salonunda altın taçlar takmayı düşlemiyoruz,” şarkısını söyleyen tek bir sese çevirmeye çalışıyor. Onlara şöyle deyin: “Kurtarılma yolundan saptığımı düşünmekte haklısın. Her zaman yapavileceğimizden korktuğun bu yoldan sapıyoruz. Ancak din nedeniyle, yani senin her zmaan düşündüğün gibi günah veya ahlaki nedenlerle yapmıyoruz. Bir zamanlar dünyaya ait olduğumuzu ve bundan memnn olduğumuzu anımsadığmız için sapıyoruz. Sapıyoruz, ancak hep düşündüğün gibi ahlaksızlık ya da zayıflıktan değil. Binlerce yıllık düşüncende asla düşünemediğin dünya aşkı için sapıyoruz.” İncil yazarı Aziz John, “Dünyayı veya dünyaya ait olanları sevmemeniz gerekir, çünkü dünyayı seevnler Tanrı sevgisine yabancı olanlardır,” diye yazmıştı. İki cümle sonra, “Çocuklar, son saatler elimizde! Mesih Düşmanı'nın geldiğini duydunuz. Tek değil ama birçok ve birçoğu aramızda olduğunda, son saatin geldiğini bileceksiniz,” diye yazmıştı. John neden söz ettiğini biliyordu. Takipçilerini dünyayı sevenlere karşı uyarmakta haklıydı. Biz hala onun söz ettikleriyiz ve bu da son saat – ancak onlar için son saat bizim için değil! Günlerini yaşadılar ve bu o günlerin son saati. Şimdi bizim günümüz başlıyor. |
||