SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Komünizm

Konu: Kapitalizmi anlamak

Sayfa: [ 1 ] 2

KARGA 15.09.2005 00:20:11
Kapitalizmi Anlamak!

“ Ol mâhiler ki. derya içredirler , deryayı bilmezler”

 

Kapitalizm sermaye düzeni demek ama bu düzenin ne olduğu, nasıl işlediği, ne tür olanaklar yarattığı, hangi kötülüklere kaynaklık ettiği, vb. konusunda insanlar ekseri soru sormaya niyetli değildir. ‘Balıkların denizde yaşayıp da denizi bilmemeleri' gibi, insanlar da yaşamlarının her anını, her veçhesini belirleyip biçimlendiren (biçimsizleştiren) kapitalist sistem hakkında pek bir şey bilmeden yaşayıp gidiyorlar... Oysa, ‘anlamak aşmaktır' denmiştir. Lâkin, çember daralıyor. Artık ‘eskisi gibi yaşamak' giderek zorlaşıyor. Bu yüzden ‘anlama eylemi' her zamankinden daha da hayatî bir sorun haline geliyor.

Kapitalizmin ilk kapsamlı eleştirisini Marx yaptı. Fakat Marx sadece kapitalizm eleştirisi yapan, sistemin mantığını teşhir eden, “büyüsünü” çözen, ipliğini pazara çıkaran bir teorisyen değildi. Sosyal teoride de büyük bir sıçrama yarattı. Kendinden önceki düşünürlerin radikal eleştirisini yaparak, sosyal teoriyi daha yüksek bir düzeye taşıdı. Eğer sosyal düşünce Marx'ın bıraktığı yerden aynı istikamette ve aynı hızla yoluna devam etseydi, muhakkak ki, hem sosyal teori hem de insanlık şimdilerde olduğundan farklı bir yerde olabilirdi. Marx'ın düşüncesi tahrif edildi. Onun söylediklerinden yapılan alıntılarla bayağı bir söylem oluşturuldu. Marx, her türlü fetişizme karşı bir düşünce ve eylem adamı olduğu halde, söyledikleri fetişleştirildi. Oluşturduğu teorinin içi boşaltıldı. Ama ilginç olan bu işi sadece onun her zamanki “ezelî ve ebedî düşmanları” yapmadı. Asıl tahrifat, kendilerine ‘Marksist' diyen ve onun Ortodoks sürdürücüsü olduğunu söyleyenler tarafından yapıldı. Marx kendi öğretisinin başına gelecekleri sezmiş olmalı ki, muhtemel tahrifatlara ve yanlış anlamalara karşı “ben Marksist değilim” demişti... Elbette Marx'ın öğretisi, tahrif edilen, içi boşaltılan, daha da ötede tam da karşıtına dönüştürülen, adından sıkça söz edilirken inkâr edilen yegane öğreti değildir. Tarihte bu tür durumlar istisna da değildir.

Marx'ın teorisi, onun sözde sürdürücüleri, ‘çırakları', mirasçıları tarafından bir dogmaya dönüştürüldü. Bilimsel-devrimci özü boşaltılıp bağnaz bir örgüt, aygıt, ya da devlet dinine indirgendi. Genel bir çerçevede şunu söylemek herhalde abartma olmaz: Birincisi, Marx'ın ölümünden sonra oluşturulan ve adına marksizm denilen öğretide Marx yoktu ; ikincisi, oluşturulan bu öğreti Marx' a karşıydı . Bu iş de esas itibariyle, işçi örgütleri, kendilerinin ve başkalarının sol siyasal partiler dediği (sosyal demokrat ve komünist partiler) ve daha sonra işçi devleti denilen rejimler tarafından yapıldı. Böylece Marx'ın öğretisi, sendika bürokrasilerinin, ‘sol örgütlerin', sosyal demokrat ve komünist partilerin ve sosyalist, dahası komünist olduklarını söyleyen , totaliter rejimlerin, devlet aygıtlarının meşrulaştırıcı ideolojisi haline getirildi. Bir kere tüm bu sapmalar, olumsuzluklar ve tahrifatlar Marksizm sayılıp Marks'ın öğretisiyle özdeşleştirilince , artık öğreti saldırıya açık hale de gelmiş oluyordu. O aşamadan sonra tüm olumsuzların, başarısızlıkların, katliamların, ihanetlerin Marx'a ve onun öğretisine fatura edilmesi kolaylaşmıştı.

Eğer bir teoriyi dondurur, onu bir dogmaya dönüştürürseniz, artık gerçek anlamda teori olmaktan da çıkar ve ekseri “başka bir şeye', karşıtına dönüşür. Radikal bir düşünce adamı olarak Marks , hiçbir zaman başı-sonu belli her zaman ve her yerde geçerli “donmuş”bir “teorik düşünce kalıbı” üretmeyi aklından geçirmedi. Neyin nasıl yapılacağı konusunda bir yanılsama içinde de değildi. Sosyal gerçekliğin anlaşılmasının üç anahtarının ne olduğunu gayet iyi biliyordu. Bir kere Marx toplumsal gerçekliğin anlaşılması için onun bir bütün olarak kavranması gereğinin farkındaydı. Zira, toplumsal gerçeklik (veya aynı anlama gelmek üzere sosyal süreç ) farklı veçhelerin, unsurların ve belirleyiciliklerin diyalektik bir bütünüdür. Fakat, söz konusu bütünlük durağan, kendini sürekli olarak aynı temelde ve aynı biçimde üreten bir bütünlük değil, dinamik, hareket halinde, sürekli değişen, yenilenen bir bütünlüktür. Dolayısıyla, bütünü oluşturan veçheler veya unsurlar (kerteler) arasında karşılıklı etkileşim ve belirleyicilik söz konusudur. Her birinin diğerini etkilediği dinamik, dolayısıyla hareket halinde bir bütünlük söz konusudur. Bütünü oluşturan parçalar arasındaki çelişki, rekabet- tamamlayıcılık ilişkisi dikkate alınmadan, bir bütünlük olan sosyal realiteyi kavramak mümkün değildir. Dolayısıyla, her bir veçheyi bütünden soyutlayarak tahlil konusu yapmak ve bütünle bağını kesmek sosyal gerçekliğin anlaşılması bakımından uygun değildir.

Nitekim kimilerinin Marx'ın öğretisini bir sosyal bilim mertebesine indirgeme çabaları da onun düşüncesinin yanlış anlaşılmasının bir başka tezahürüydü. O zaman, sözde burjuva ‘bilimsel disiplinlerinin' her birinin başına marksist kelimesi eklenerek, bilinen disiplin sayısı ikiye katlanmış oluyordu: Marksist ekonomi, Marksist sosyoloji, Marksist psikoloji, Marksist antropoloji, vb. Böylesi bir yaklaşım, sosyal gerçekliğin her bir veçhesini dinamik bütünden soyutlayarak tahlile tâbi tutmak oluyor ki, bir tür uzman yabancılaşması yaratarak gerçeğin anlaşılmasını zorlaştırıyor.

İkincisi Marx, sosyal gerçekliğin anlaşılması için ‘olumsuzlamanın' gerekli olduğunu ileri sürüyordu. Bu eleştirdiğiniz, anlamak istediğiniz sosyal olgunun anlaşılması için bir zorunluluktur. Velhasıl, sosyal süreci sürekli değişen, yenilenen çelişik veçhelerin, birbiriyle çatışma halindeki ‘unsurların' hareketi olarak anlamak. Hegel'in negatif faaliyet ( travail du negatif dediği şey...). Üçüncüsü, toplumsal realitenin anlaşılması ancak ütopyacı bir yaklaşımla mümkündür. Belirli bir hedef, ya da amaç, olmalı ki, yaptığınız eleştiri başka şeylere bağlansın, ete-kemiğe bürünsün. Bu yüzden bir şeyi eleştirmek yeterli değildir ve kendi başına bir amaç da olamaz. Başka türlü ifade etmek istersek, olumsuzlama- olumlulama ilişkisi ve diyalektiği sosyal realitenin anlaşılması için zorunludur. Zira, eleştiri amaçsız olamaz. Mevcut olanın eleştirisi onu aşmak için yapılır, ama bir başka amaç için. Yapılan eleştiri veya karşı duruş muhtemel, mümkün ve arzulanır olanla bağ kurduğunda, onu amaçladığında gerçek anlamda eleştiri olabilir.

Marx bir ‘eğilim' teorisyeniydi. Mutlak hakikatlerin ve nihai durumların değil. Zira, insan bilincinin, insan iradesinin geçerli olduğu koşullarda sadece muhtemel eğilimler ve olasılıklar söz konusu olabilirdi. Başka türlü ifade etmek istersek, insan iradesinin söz konusu olduğu yerde, her zaman alternatifler mümkündür... Bu da başı-sonu belli, olmuş-bitmiş bir teorinin (sosyal düşüncenin) mümkün olmaması demektir. Marx bir şeye başlamıştı ama onu bitirmiş değildi. Etienne Balibar'ın dediği gibi : Onun “hiçbir zaman bir doktrin oluşturacak kadar zamanı olmadı, Zira değişiklikler daha hızlı oluyor ve sonuçların önüne geçiyordu . Nitekim, ulaştığı sonuçların kendisi de yeniden eleştiri konusu yapılıyordu” 1 O sadece bir başlangıç yapmıştı ve başka türlüsünün mümkün olmadığının da farkındaydı. Onun sürdürücüsü olduğunu söyleyenlerse, tam tersini yaptılar. Marx'ın oluşturduğu teorik- entellektüel -yöntemsel çerçeveyi tahrif ettiler ve tam da ona yabancı bir siyasi ideoloji oluşturdular. Böylesi bir talihsizlik, kapitalizmin anlaşılması ve aşılması bakımından olumsuz bir durum ortaya çıkardı.

Kapitalizmin anlaşılmasının engellenmesinin ikinci nedeni kapitalizmin meşrulaştırıcı ideolojisi olduğu halde üniversitelerde ‘saf bilim' diye okutulan ve son tahlilde ideolojik safsatalar olmaktan öte bir değer taşımayan ‘iktisat teorisidir'. Oysa, daha önce başka yerde de yazdığımız gibi, iktisat bilimi sayılıp üniversitelerin başlıca disiplinleri arasında yer alan bu safsataların iki şeyle ilgisi yoktur: Birincisi kavramın gerçek anlamında bilimle bir ilgisi yoktur; ikincisi, ve daha önemlisi, söz konusu ideolojik safsatalar yığınının dünyanın gerçekliğiyle de bir ilgisi yoktur. Kapitalist sömürüyü, emperyalist yağmayı ve hiyerarşiyi meşrulaştıran tam bir mistifikasyon aracıdır. Elbette sosyal gerçekliğin anlaşılmasını engellemeyi amaçlayan safsataların hikmetinden sual olmaz bilimsel hakikatler olarak sunulması, bizim için şaşırtıcı değildir. Burjuvazinin akıl hocaları sadece kapitalizmin anlaşılmasını engellemek üzere kurgulanmış ideolojik safsataları bilim saymakla kalmıyor, bunların ne olduğunu ne amaçla ‘üretildiğini' ve neye yaradığını sorgulayanları da kolaylıkla saf bilimden sapmakla, işe ‘ideoloji ve politika karıştırmakla' suçluyor...

Bu bölümde kapitalizmin mantığı, işleyişi, velhasıl kapitalizmin derin çekirdeği tartışma konusu yapılacak ve bu derin çekirdek de son tahlilde sermayenin yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Marx'ın kendi kavramlarıyla ifade edilirse: “ kapitalist üretim spesifik olarak kapitalist üretim ilişkilerinin üretimi ve yeniden üretimidir” 2 Dolayısıyla sermayenin yeniden üretimi dar anlamda sermaye üretiminden öte bir şeydir.

1. Sermayenin yeniden üretilmesi veya ‘kapitalizmin derin çekirdeği.

İnsan soyu kendi maddi yaşam koşullarını üretebilen, yeniden üretebilen yegane canlı türüdür. Bunu da bir sosyal üretim süreci sonucunda gerçekleştiriyor. Fakat, ilk bakışta çok büyük avantaj gibi görünen bu durum, çelişkilerden muaf değildir. Zira, insan toplumunun kendini gerçekleştirmesi demek olan maddi yeniden üretim , insanın gerçekleşmesini sağladığı gibi onun yabancılaşmasının bir aracına da dönüşebiliyor. İnsanların kendilerini gerçekleştirmek üzere ürettiği şeyler ( yaşam araçları) onu üreten insana tahakküm eder hale gelebiliyor. Bu yüzden, her toplumsal olayı, her toplumsal olguyu, her toplumsal süreci, velhasıl toplumsal gerçekliği, mutlaka çelişik kategoriler olarak kavramak gerekir. Aksi halde, toplumsal gerçekliğin bir veçhesi veya bileşeni ön plana çıkarılarak bir bütün olarak toplumsal sürecin gözden kaçırılması mümkündür. Dolayısıyla, insanın kendi emeğinin ürünü olan, kendi eseri olan şeyler, velhasıl, eyleminin sonuçları bir yabancılaşma unsuruna dönüşebiliyor. Oysa, insanın kendi yaşamını kolaylaştıracak, refahını artıracak bir şeyler üretmesi, bir eser ortaya çıkarması, onun kendini gerçekleştirmesi olması gerekirdi... Gerçek dünya'da böylesi bir kesinliğin olmadığı görülüyor. Nitekim, insanın kendini gerçekleştirmek üzere ürettiği şeyler ona yabancılaşabiliyor, ondan özerkleşebiliyor, daha da ötede ona tahakküm eden şeylere dönüşebiliyor. Öyleyse, toplumsal gerçeklik ancak bir praksis olarak anlaşılabilir. Başka türlü ifade etmek istersek, insanın eylemiyle, eseriyle (ürünü densin) ilişkisi çelişik bir ilişkidir. Bu yüzden, tahlil konusu yapılan şeyi anlamanın yolu onu çelişik bir bütünlük olarak kavramaktan geçiyor.

Esas itibariyle sermayenin yeniden üretimi olan kapitalist üretim tarzının tahliline geçmeden önce, özgün bir üretim tarzı olarak kapitalizmin başka üretim tarzlarından ayrıldığı hususları kısaca hatırlamak yararlı olabilir. Kapitalizmi özgün bir üretim tarzı yapan hususları da üç başlık altında ele almak mümkündür. Bunlardan birincisi ekonomi-toplum ilişkisidir; ikincisi üreticinin toplumdaki konumudur, üçüncüsü de üretimin ne amaçla yapıldığıyla ilgilidir.

Toplumun ne olduğunu bir yana bırakırsak, “ekonomi, insanların maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurdukları üretim, değişim ve tüketim düzenine verilen addır”. Bu düzen kapitalizme gelinceye kadar topluma tâbî bir işleyişe sahipken ve doğrudan ‘toplum içine yerleşmiş' durumdayken, kapitalizmle birlikte ilişkinin yönü değişiyor. Fakat, ‘ekonomi' sadece toplumsal yapıdan özerkleşmekle de kalmıyor, aynı zamanda toplum da doğrudan doğruya ekonomiye tâbî hale geliyor. Polanyi'nin de veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında (veya sosyal formasyonlarda) ekonomi topluma içerilmişti , orada“... ekonomik sistem yalnızca sosyal örgütlenişin bir fonksionudur .” [3] “ ...Normal olarak ekonomik düzen yalnızca sosyal düzenin bir fonksiyonudur ve onun içine yerleşmiştir.” 4 “ Doğru, hiç bir toplum malların üretimi ve dağıtımını sağlayan bir sistem olamadan yaşayamaz. Ama, bundan ayrı, ekonomik kurumların varolduğu sonucunu çıkaramayız.” “ Gösterdiğimiz gibi, ne kabilelerde, ne feodal merkantilist koşullar altında toplum içinde ayrı bir ekonomik sisteme rastlanır. Ekonomik sistemin soyutlanmış ve belirgin ekonomik amaçlara bağlanmış olduğu on dokuzuncu yüzyıl toplumu gerçekten kendine özgü bir sapmaydı.” 5 Kapitalizme gelinceye kadar ekonomik faaliyetle toplum arasındaki ilişki toplumdan ekonomiye doğru iken, kapitalizmle birlikte bu ilişkinin yönü değişiyor. Artık bizzat toplumun kendisi ekonomiye tâbî hâle geliyor. Son derecede önemli olan bu husus bir bakıma araçlarla amaçların yer değiştirmesi durumudur ve şimdilerde insanlığın içine sürüklendiği sayısız kötülüklerin bu terslikten kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Kapitalist üretimin ikinci ayrıksı niteliği doğrudan üreticilerin üretim ve yaşam araçları karşısındaki konumudur. Kapitalist üretim tarzında temel üretici sınıf olan işçi sınıfı , hem üretmek hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksunlaştırılmış durumdadır. Zaten kapitalizm ücretli emeği varsayar ve ücretli emek de üreticilerin üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun olduğu durumda mümkündür. Bu yüzden, kapitalist üretim tarzının üretici sınıfı olan işçi sınıfı ( proletarya) yaşamını sürdürebilmek için sahibolduğu yegane şey olan çalışma gücünü ( emeğini) üretim ve tüketim araçlarının sahibi olan kapitalist sınıfa satmak zorundadır. Demek ki, işçiyi tanımlayan birinci unsur, onun yaşam için gerekli araçlardan mahrum olması; İkinci unsur da, işçinin herhangi bir biçimde bağımlı olmaması, özgür olmasıdır ... Elbette burada söz konusu olan kavramın gerçek anlamandaki özgürlük değildir. Eğer kendi kendine yetebilen bir küçük üretici olsaydı ( kendi toprağını kendine ait araçlarla işleyen çiftçi veya sahibolduğu üretim araçlarıyla bir şeyler üretip satan ve satıştan elde ettiğiyle yaşamı için gerekli şeyleri sağlayan zanaatkârın veya esnafın durumunda olduğu gibi) üretmek, dolayısıyla da yaşamak için gerekli araçlara sahibolurdu ve bu durumda emeğini bir başkasına satmasına, sömürüye maruz kalmasına, başka birinin tahakkümü altına girmesine gerek kalmazdı. Küçük üretici (veya aynı anlama gelmek üzere bağımsız üretici ), küçük üretici olarak kaldıkça, bir başkasına emeğini satması gerekmez. Ancak mülksüzleştiğinde, proleterleştiğinde emeğini satarak yaşar hale gelir. İşçinin kapitalist patronun etkinlik alanına girebilmesi için, onun her türlü yasal veya töresel bir aidiyet veya bağımlılık durumunda olmaması gerekir. Bir soyluya bağımlı serf , haraca dayalı toplumsal formasyonun reayası , herhangi başka bir mal gibi efendisine bağlı köle bu bağımlılıktan ötürü özgür emekçi değildir. Aynı şekilde ihtiyaçları ‘geniş aile' veya klan, aşiret, vb. tarafından karşılanan biri de kapitalist için uygun konumda değildir. Bu vesileyle bir hatırlatma yapmak uygun olur. Dikkat edilirse, kapitalistin hizmetine koşulabilir bir emekçi kitlesinin varlığından söz ediliyor. Önemli olan işçinin başkasına bağımlı olmaması, istendiğinde kapitalist tarafından kullanılabilir dunumda olmasıdır. Nitekim köle pekâlâ kapitalist üretim için de kullanılabilir ve kapitalizmin ilk dönemlerinde köle emeğinin yaygın bir biçimde kullanıldığı biliniyor. Buradaki ‘bağımlılık-özgürlük' ikilemiyle kastedilen, birincisi, işçinin işçi olabilmesi için başkasına bağımlı olmaması; ikincisi de yaşamını sürdürebilmek için emeğini üretim ve tüketim araçlarının sahibi olan kapitalist sınıfa satmak zorunda olmasıdır. Kapitaliste bağımlı olduğundaysa “özgür” sayılacaktır... Kapitalist için köle, klasik anlamdaki köleden farklı bir anlam taşır. Zira, bilinen köleci ilişkide köle, her şeyiyle efendisinin malıdır ama efendisi tarafından asgari bir bakımdan da yararlanır. Açlıktan ölmesine izin verilmez. Oysa, kapitalist bu tür bir sorumluluktan da muaftır... Kapitalist işçinin yaşamı konusunda hiç bir sorumluluk duymaz. Aslında özgür emekçi denilenin “özgürlüğü”, işçinin aç kalmamak, ölmemek için emeğini ( çalışma gücünü) sermaye sahibine satma özgürlüğüdür . Lâkin, kapitalist üretim tarzının karakterinden ötürü, her zaman emeğini satabilmesi de kesin değildir. Bu sorunu ileriki sayfalarda tartışma imkânımız olacak.

Kapitalizmin özgünlüğünün üçüncü unsuru veya ayırdedici veçhesi de üretimin yapılış amacıyla ilgilidir. Kapitalist üretim koşullarında üretimin aslî amacı, insan ihtiyaçlarını tatmin etmek değildir. Üretim pazarda satmak ve kâr etmek için yapılıyor. Amaç bir değişim değeri üretmek gibi görünüyorsa da hepsi o kadar değildir. Daha da ötede, sadece bir kâr elde etmek de değildir. Zira, elde edilen kâr da sermayeye dönüştürülmek üzere yeniden yatırılmak zorunda olduğu için, üretimin nihai amacı, sermaye üretmek ve yeniden üretmektir. Bu terslik, yukarda sözünü ettiğimiz ekonominin toplum karşısında özerkleşmesini de açıklar. Dikkat edilirse, üretim başlı başına bir amaç haline gelmiş gibi görünüyor ama aslında başka bir amacın aracıdır. Aynı şekilde, kâr elde etmek de nihai amaç değildir. Kâr sermayeye dönüşmek zorundadır. İşte şimdilerde insanlığın yaşadığı dramın ve sayısız kötülüklerin sırrı burada gizlidir ve söz konusu terslikten kaynaklanmaktadır. Başka türlü söylersek araçlarla amaçların yer değiştirmesinden, ters-yüz olmasının, velhasıl öküzün arabanın arkasına koşulmuş olmasının sonucudur...

Paranın sermaye sayılması oldukça yaygın bir anlayıştır. İleriki sayfalarda paranın nasıl ve hangi koşullarda sermayeye dönüştüğü üzerinde daha fazla durma imkânımız olacak, ama, burada kısaca değinmek uygun düşüyor. Para, bizzat ve kendiliğinden sermaye değildir. Kapitalizm öncesi sosyal formasyonlarda da para kullanılıyordu ama bu günkü anlamda sermaye söz konusu değildi. Para-mal ilişkisi kapitalizmle birlikte yeni bir nitelik kazandı. Zira, paranın sermayeye dönüşmesi için ücretli emeğin kullanılması gerekir. Aynı şey makinalar , binalar, araç-gereçler, ham ve ara-maddeler, vs. için de geçerlidir. Bütün bunların sermaye sayılabilmesi, bir sosyal üretim ilişkisine sokulduklarında mümkündür.

KARGA 15.09.2005 00:21:12
2. Bir Sosyal üretim ilişkisi olarak sermaye

Bu aşamada tahlili ‘sosyal üretim ilişkisi' denilenle sürdürebiliriz. Söylemeye gerek yoktur ki, burada Marx'ın tahlili esas alınıyor. Marx, ‘sosyal üretim ilişkisinden' ne anladığını ayrıca tahlil konusu yapmıyor. Sık sık kavramın içeriğine dair unsurlara gönderme yapsa da ( çalışma süreci, sosyal işbölümü, üretici güçler, doğanın sahiplenilmesi. vb.) devasa eserinin hiçbir yerinde ‘sosyal üretim ilişkilerini' ayrı bir bölüm veya alt-bölümde tahlile girişmiyor. Adını vererek sosyal üretim ilişkilerinden sadece Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı 'da söz ediyor: “ Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişmişlik derecesine tekabül eder.” 6

Yakardaki alıntı iki şeyi öncelikle içeriyor: Birincisi, üretim süreci her koşulda bir sosyal süreçtir ve insanları belirli bir ilişki içine sokuyor; ikincisi, söz konusu ilişki toplumun üretici güçlerinin gelişmişlik düzeyi tarafından belirleniyor. Ya da her dönemdeki üretim ilişkileri o dönemin üretici güçlerinin ( forces productives ) gelişmişlik düzeyine tekâbül ediyor. Başka türlü ifade etmek istersek, üretim ilişkileri, üretici güçlerin belirli bir kullanım tarzını ifade ediyor ve ona denk düşüyor . Öyleyse, sosyal üretim ilişkisi denilen ve üretim sürecine dahil olan unsurların veya ‘tarafların' karşılıklı konumlarını belirlemektedir: doğrudan üretici olan işçi, üretici durumunda olmayan kapitalist, üretim sürecinde rol almakla birlikte işlevi denetim ve disiplini sağlamak olan unsurlar, üretim planlayıcıları, vb. Söz konusu unsurların üretim sürecindeki karşılıklı konumlanışlarını ve hiyerarşiyi belirleyen de mülkiyet ve/veya temellük ilişkisidir. Velhasıl, kimin üretim araçlarına (ve tüketim araçlarına) sahibolduğu sorunuyla ilgilidir. Zaten, tüm üretim tarzlarında belirleyici olan da üretim araçlarının mülkiyeti veya sahipleniliş tarzıdır. ( Geniş aile veya klanda, köleci üretim tarzında, serfliğe dayalı feodal üretim tarzında ve onun daha kapsamlı versiyonu olan ‘haraca dayalı üretim tarzında', kapitalizmde, vb. belirleyici olan üretim araçlarına sahip olup-olmama durumu veya üretim araçları karşısındaki konumlanıştır .) Bu vesileyle mülkiyet ilişkisinin sadece toplumsal sınıfların üretim sürecindeki konumlanışını ve hiyerarşiyi değil, aynı zamanda siyasi iktidarın yapısını ve devletin belirli bir dönemde aldığı ‘özel biçimini' de belirlediğini hatırlamak gerekir.

Fakat, kapitalizmin kendini önceleyen prekapitalist üretim tarzlarından ayrıldığı önemli bir husus, üretim sürecinin diğer sosyal ilişkilerden veya toplumsal sürecin diğer veçhelerinden özerkleşmesidir . Bilindiği gibi kapitalizm öncesi üretim tarzlarında üretim süreci, cinsiyet, aile, aşiret, din, siyaset, sivil ilişkiler, vb. den bağımsız değildi. İleriki sayfalarda yapacağımız açıklamalar burada söylemek istediğimize açıklık getirecektir.

Kapitalist üretim sürecinin en belirgin niteliği, doğrudan üretici sınıf olan işçi sınıfının, üretim (ve dolayısıyla tüketim) araçlarından yoksunluğudur. Elbette burada söz konusu olan yoksunlaşmanın tarihsel süreç içinde nasıl ortaya çıktığının tahliline girmemiz uygun değildir. Zira, mülksüzleşme sadece ilkel sermaye birikimiyle ortaya çıkmış, kapitalist aşamaya özgü bir şey değildir. Geçerken şu kadarını söyleye biriz ki, kapitalist dinamik söz konusu durumu daha kapsamlı,daha büyük ölçekte olmak üzere sürekli yeniden üretmekte ve derinleştirmektedir. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması demek, daha çok insanın mülksüzleşmesi, proleterleşmesi demektir. İnsanlar olaylara kendi bulundukları yerden (ve zamanda) baktıkları için, belirli kesimlerin üretim araçlarından yoksun oluşunu, birlerinin de zenginliğin sahibi oluşunu, ezelî ve ebedî bir durum olarak görme eğilimindedirler. Nitekim, insanlık tarihinin belirli bir evresine kadar üretim araçları üzerinde özel mülkiyet söz konusu değildi. Oysa, sermaye zorunlu olarak üretim araçlarının özel mülkiyetini varsayar.

Kapitalizmde işçi, üretim araçlarından yoksundur ve sadece çalışma potansiyeline ve kapasitesine indirgenmiş durumdadır. İşçinin (proleterin) üretim için gerekli araçlardan yoksunluğu, onun ihtiyacı olan tüketim araçlarını üretmesini de engellemiş durumdadır. Böylesi koşullarda, doğrudan üretici olan işçi için yegane ‘çıkış yolu' sahibolduğu yegane şey olan çalışma gücünü kapitaliste sunmak, üretici faaliyet için harekete geçirmektir. Dolayısıyla, kapitalist üretim sürecinin bir unsurunu mülksüzleşmiş proleter oluştururken, karşıt kutupta da üretim ve tüketim araçlarının özel mülkiyetine sahibolan ve her zaman toplumda bir azınlık oluşturan kapitalistler yer alır. * Fakat, bir tarafta yaşamak için emeğini kapitaliste satmak zorunda olan işçi sınıfı, karşıt kutupda da kapitalistlerin yer aldığı bu durum, bir ‘ hukuk sistemi' veya yasallık tarafından korunmakta ve güvence altına alınmaktadır. Devlet, siyaset, hukuk düzeni ve bütün bunları meşrulaştıran egemen ideoloji bu durumu yeniden üretmek ve sürdürmek üzere oluşturulmuştur.

Birilerinin üretim araçlarına ve tüketim araçlarına sahibolması , başkalarının da bunlardan yoksun olması olağan ve ‘ hukukî ' sayılmaktadır. Demek ki, sermayenin sermaye olabilmesi için, zenginlikle onu üreten işçi sınıfının birbirinden ayrılması ve karşıt unsurlar, kutuplar haline gelmesi gerekiyor. Toplumsal zenginliğin onu üreten doğrudan üretici olan işçi sınıfından, daha uygun kavramı kullanmak gerekirse, proletaryadan ayrılması gerekiyor. Daha da ötede ona karşı kullanılabilir bir koza dönüşmesi gerekiyor. Velhasıl, kapitalist üretim tarzında işçi sınıfı kendi eseri olan, bizzat kendisinin ürettiği zenginlik tarafından köleleştiriliyor, tahakküm altına alınıyor, sömürülüyor, eziliyor... Aksi halde paranın sermayeye dönüşmesi de mümkün olmazdı. Dolayısıyla, parayı, üretim araçlarını, tüketim araçlarını, vb. sermayeye dönüştüren bizzat bunların özünde saklı, bunlarda içerilmiş (mündemiç ) olan nitelikler değil, işçi sınıfının üretim sürecindeki özel konumu ve bunların işçi sınıfına karşı kullanılabilir oluşudur.

“Paranın sermayeye çevrilebilmesi için, demek ki, para sahibinin özgür emekçi ile karşı karşıya gelmesi gerekir; bu, emekçinin iki anlamda özgür olması demektir: hem emek-gücünü kendi öz malı gibi satabilecek durumda özgür bir insan olması gerekir, hem de satmak için elinde başka bir meta olmaması, emek gücünü gerçekleştirmek için gerekli her şeyden yoksun bulunması gerekir.” 7a

Başka türlü ifade etmek istersek, Marx'ın “ Kapitalin yayınlanmamış bölümü” nde 7 ifade ettiği gibi, söz konusu para, metalar, üretim araçları, tüketim araçları, sahibinin şahsında çalışma gücünün sahibi olan ve her türlü maddi zenginlikten yoksun sınıfa karşı kullanılıyor. Zira, işçinin üzerinde çalıştığı üretim araçlarının mülkiyeti, başkasına, kapitaliste aittir. Ve bütün bu araçlar da sanki ‘ruh ve irade sahibi şeylermiş gibi kendisini işçi sınıfına dayatıyor. Marx, ‘öyle ki, sanki metalar birer insan satın alıcısı olarak ortaya çıkıyor' diyor.

Demek ki, çalışma sürecinin ‘gerçekleşmesi' için çalışma gücünün üretimin maddi koşullarını oluşturan unsurlarla buluşması, (birleşmesi) gerekiyor. Öyleyse, bu iki karşıt unsurun birleşmesi nasıl oluyor? İşte bu aşamada bildik ticaret (değişim) devreye giriyor ve ‘mal değişimi' aracılığıyla çalışma gücünü temsil eden proleterle, kapitalistin şahsında cisimleşen unsurlar (sermaye) birleşiyor. Fakat bu ilişki göründüğünden daha karmaşıktır, zira, işçinin emeğini satması, kapitalistin de onun çalışma gücünü satın alması, hukukî bir veçhe kazanıyor. Bu biçimde proleterin çalışma gücünü satın alan kapitalist veya onun şahsında cisimleşen nesnel zenginlik, değeri büyütmek amacıyla onu kullanıyor. Bu ticarete (değişim) daha yakından bakıldığında, asıl değişilenin işçinin çalışma gücü karşılığında onun yaşaması için gerekli olan bir miktar tüketim maddesi olduğu kolaylıkla görülür. Zira, işçinin yaşaması için gerekli tüketim unsurları kapitaliste aittir (özel mülkiyet konusudur).

Marx, Kapitalin birinci cildinde şunları yazıyor: “ Emek gücünü satın almakla kapitalist, emeği, bu canlı mayayı, ürünün cansız öğeleri ile birleştirir. Onun açısından emek- süreci, satın aldığı metaın, yani emek gücünün tüketiminden başka bir şey değildir; ne var ki, bu tüketim, ancak emek-gücünün üretim araçları ile tamamlanmasıyla gerçekleştirilebilir. Emek-süreci, kapitalistin satın aldığı şeyler arasında cereyan eden bir süreçtir. Bu sürecin ürünü, tıpkı mahzende mayalanma sürecini tamamlayan şarap gibi, gene kapitaliste aittir.” 8

İşçinin çalışma gücü (kapasitesi) kapitaliste bir para karşılığı satılıyor ve bu para çalışma gücünün değerini gösterir. Öyleyse ücretin büyüklüğü veya işgücünün fiyatını belirleyen nedir? Sorunun cevabı gayet açıktır. İşgücünün değeri, herhangi bir malda olduğu gibi o malın üretimi (ve yeniden üretimi) için gerekli sosyal emek miktarıdır. İşçinin asgari düzeyde yaşayabilmesini sağlayan tüketim (daha geniş anlamda yaşam) araçlarının fiyatına eşittir. “ Bu durumda emek gücünün değeri, kendisini belirli bir miktarda geçim aracının değerine indirgiyor. Bu nedenle de, araçların değeri, bunların üretilmeleri için gerekli emek miktarına bağlı olarak değişir.” 9 Böylece işçinin işgücünü (çalışma kapasitesini) belirli bir ücret karşılığı değiştirmesiyle, çalışma gücü üretimin diğer maddi unsurlarıyla buluşmuş (birleşmiş) oluyor.

Sözünü ettiğimiz bu alış-verişe (işgücünü satın alan) kapitalist tarafından bakıldığındaysa, satın alınan aslında bir kullanım değeridir. Bu aşamadan sonra başlangıçta bir potansiyel olan ( çalışma kapasitesi) üretim araçlarını harekete geçirebilir bir yeteneğe, güce dönüşüyor. Buna çalışma potansiyelinin veya kapasitesinin gerçekleşmesi de diyebiliriz. Başka türlü ifade edersek, artık çalışma kapasitesi, onu satın alan kapitalist tarafından ‘üretici tüketim' amacıyla kullanılabilir. İşçinin canlı emeği kapitalistin sahibi olduğu ölü emek olan üretim unsurlarını harekete geçiriyor. Çalışma araçlarını ( bina, makina , alet-edevat, vb) ve çalışma nesnelerini ( hammadde, yarı-mamul,vb.) bu biçimde kullanılması sonucunda herhangi bir insan ihtiyacını karşılayan mallar üretilir. Elbette üretilen mal (hizmetler) kapitalistin ve işçinin tüketim ihtiyacını karşılamayı amaçlamaz. Amaç, başka mallarla, parayla değiştirilmek üzere bir mal (ve hizmet) üretmektir. Velhasıl asıl amaç, değişim değeri ya da aynı anlama gelmek üzere meta üretmektir. “ Kullanım-değerini, kapitalistler, salt değişim- değerinin maddi özü ve taşıyıcısı oldukları için ve sürece üretirler. Kapitalistimizin gözünde iki amaç vardır: önce, değişim-değeri olan bir kullanım-değeri üretmek ister, yani satılacak bir mal, bir meta üretmek ister; sonra, değeri, üretiminde kullanılan metaların toplam değerlerinden daha fazla olan bir meta üretmek ister; yani ürettiği şeyin değeri, serbest piyasadan satın aldığı üretim araçları ve emek-gücünden fazla olmalıdır. Amacı, yalnız kullanım -değeri değil, onunla birlikte meta üretmektir; yalnız kullanım- değeri değil, değer üretmektir; yalnız değer değil, aynı zamanda artı- değer üretmektir .” 10

Sermayenin sermaye olabilmesi için üç şey gereklidir: Birincisi, ölü emek olan üretim nesneleriyle canlı emek olan işçinin birbirinden kopması, ayrılmışlığı ; ikincisi, işgücünün kapitalist tarafından satın alınmasıyla bunların birleştirilmesi; üçüncüsü de üretim sürecinde işçinin üretim nesneleri aracılığıyla bir hiyerarşi yaratılarak işçinin (canlı emeğin) ölü emek unsurları olan makina , araç, hammadde, vb. tâbi konumuna indirgenmesi...

Kapitalist işgücünü satın alıp üretim için harekete geçirirken, asıl amaç bir fazla üretmektir. Bunun gerçekleşebilmesinin koşulu da, işgücünün kapitaliste mal olduğundan daha büyük bir değer üretmesidir. Bilindiği gibi, kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda, sömürü saydamdır. Köleci üretim tarzında efendinin servetinin ve zenginliğinin kölenin eseri olduğu gayet açıktır. Aynı şekilde, haraca dayalı veya onun sınırlı bir versiyonu olan feodal sosyal formasyonlarda da sömürü saydamdır. Nitekim haraca dayalı üretim tarzında ( Osmanlı İmparatorluğunda, Onu önceleyen Bizans'ta ,vb.) devleti (merkezi bürokrasiyi) oluşturan egemen sınıfın zenginliğinin doğrudan üretici olan köylüden alınan haraca dayandığı açıkça görülür. Feodal beyin ( soylular sınıfı densin) zenginliğinin de bağımlı köylü ( serf ) emeğine dayandığının açıkça görüldüğü gibi. Zira, bağımlı köylü olan serfler , haftanın üç günü kendilerine ayrılan toprakta diğer üç günde de efendisine çalışıyordu.

Oysa, kapitalist üretim tarzında sömürü gizlenmiş durumdadır. Kapitalist üretim süreci söz konusu olduğunda, işçi kapitalistin işyerinde çalışıyor ve bir ücret alıyor. Eğer çalıştığı sürece ürettiği değerin tamamı işçiye ücret olarak ödenseydi kapitaliste bir şey kalmaz, bir artı-değerden söz etmek de mümkün olmazdı, zira, değeri üreten makinalar , araçlar, hammaddeler, yarı-mamul maddeler değildir. Yegane değer yaratıcısı canlı emek olan işçidir . Kapitalistin hizmetinde çalışan ve ona ait üretim araçlarını ve unsurlarını kullanan işçi, çalışma gününün ilk birkaç saatinde aldığı ücrete eşit bir değer üretir. İşgününün geri kalan saatlerinde ürettiği değer patronun el koyduğu artı değerdir . Diyelim ki, 10 saatlik bir işgününün ilk 5 saatinde işçi aldığı ücrete eşit bir değer üretiyor, geri kalan 5 saatte de kapitalist için değer üretiyor. Kapitalist işçinin işgününü satın alıyor ve işçi kapitalist için değer ürettiği saatlerde, kendi ücreti karşılığı değer ürettiği saatlerde de aynı yerde çalışıyor ve aynı aletleri, makineleri, ham ve yarı- mamül maddeleri kullanarak bu işi yapıyor.

Bu yüzden kapitalistin çıkarı her zaman işgününün (çalışma süresinin) uzatılmasından yanadır. Zira, yukarda verdiğimiz örnekten hareket edersek, işgünü 10 saat yerine 12, 14, 16 saat... olduğunda sömürü oranı da aynı biçimde artacak ve kapitalistin el koyduğu artı değer de aynı şekilde büyüyecektir. Bilindiği gibi, sanayi kapitalizminin ilk ortaya çıktığı dönemde Batı Avrupa'da kadın ve çocuk emeği yaygın bir biçimde kullanılıyordu ve işgünü 16 saatin üstüne kadar çıkabiliyordu. Şimdilerde Batı Avrupa'da ve diğer emperyalist ülkelerde haftalık çalışma süresi 40 saatin altına inmiş durumdadır ama bu tüm işçiler için geçerli değildir. Fakat, Üçüncü Dünya ( veya Güney) denilen emperyalist sömürüye tâbî bölgelerde, hem çalışma süreleri çok daha uzundur hem de XIX'uncu yüzyılı hatırlatırcasına çocuk ve kadın emeği sömürüsü oldukça yaygındır (Bu sorun, kitabın IX'uncu bölümünde tekrar tartışma konusu yapılacak). Kapitalistin çıkarı işgünün uzatılması ve sömürünün derinleştirmesini gerektirir, ama, işgününün uzatılmasına iki sınır vardır. Bunlardan birincisi işçinin fizyolojik direnciyle ilgilidir. Çalışma süresi uzadıkça işçinin verimliliği de düşer ve belirli bir sınırdan sonra çalışması problemli hale gelir; ikincisi, işçi sınıfının çalışma süresinin uzatılmasına karşı ortaya koyduğu bilinçli-örgütlü mücadeledir. Nitekim bu mücadele sonucu işgünü (çalışma süresi) mücadelenin yapıldığı kapitalist ülkelerde başlangıçtaki seviyenin yarısına kadar ( 8 saat) düşürülebilmiştir.

Çalışma süresinin bu şekilde uzatılması, işçi sınıfının direnciyle engellenince, kapitalistler de boş durmuyor ve mutlak artı değer üretimindeki düşüşü nispî artı değer üretimiyle ödünleme yoluna gidiyor. Daha gelişmiş makinalar kullanarak, işin organizasyonunu değiştirerek, emeğin verimliğini artırıyor. Bunun anlamı işçinin kendi ücreti kadar değeri eskisinden daha kısa sürede üretebilmesidir. Eskiden aldığı ücretin karşılığı olan değeri işgününün ilk beş saatinde üreten işçi, yeni durumda ilk üç saatte üretebilir. Dolayısıyla, çalışma süresi 10 saatten 8 saate düştüğü halde artı değer sömürüsü yine aynı kalıyor. İşçi yine günün 5 saatinde kapitalist patron için artı değer üretiyor. Daha da gelişmiş üretim teknikleri devreye sokuldukça, dolayısıyla emek verimliliği büyüdükçe, işçinin aldığı ücretin karşılığı olan değeri daha kısa zamanda üretmesi ve nispî artı-değerin de büyümesi sürecin olağan sonucudur.

Kapitalist üretim tarzında sömürünün yakarda ifade etmeye çalıştığımız gibi gizlenmiş olması, kapitalist sisteme özgü sömürü hakkında kafa karışıklığı yaratmaktan da geri kalmıyor. Bu durumla ilgili olarak Marx şunları yazıyor: “ İşgünü diyelim ki, 6 saat gerekli-emekle, 6 saat artı-emeği içersin. Bu durumda, özgür işçi her hafta kapitaliste 6 x 6 saat artı-emek verir. Haftada üç gün kendi için, üç gün de kapitalist için çalışsa aynı şey olurdu. Ama bu durum, yüzeyde görülmez. Artı-emek ile gerekli-emek birbirine karışmış durumdadır. Bunun için de ben aynı ilişkiyi, örneğin, işçi her dakikada 30 saniye kendisi için, 30 saniye de kapitalist için çalışıyor diye ifade edebilirim. Ama angarya için böyle değil. Eflâklı köylünün kendi yaşamı için harcadığı gerekli-emek, boyar için harcadığı emekten, artı-emekten ayrılmıştır. Bunlardan birincisini kendi tarlasında harcar, diğerini efendisinin malikânesinde. Emek-zamanın her iki kısmı da bu nedenle birbirinden bağımsız ama yan yana vardır.” 11

Söylemeye gerek yoktur ki, proleteri tanımlamak için kullanılan “özgür emekçi” kavramı tam bir ironidir. Zira, kapitalistle işçi arasındaki alış-veriş işlemi, yânî işçinin güyâ ‘özgür iradesiyle' çalışma gücünü kapitaliste satması, kapitalistin de söz konusu çalışma gücünü satın alması, aslında işçinin kendi emeğine, daha da ötede kendine, kendi çalışma yeteneğine yabancılaşmasından başka bir şey değildir. Buna mecbur olmasının nedeni, başkasına ait olan şeylere ( tüketim araçları) sahibolabilme zorunluluğudur . Eğer, burada sözü edilen ‘özgür emekçiden' kastedilen, emeğini satıp-satmama özgürlüğüyse, bu tam bir zihinsel akrobasidir, zira, işçinin emeğini kapitaliste satmama özgürlüğünün kaşlığı aç kalmak, açlıktan ölmektir. Bu da bizzat proleterin tanımı gereği böyledir. Proleter hiç bir şeyi olmayan, her türlü yaşam araçlarından yoksun olan bireyi ifade eder. Buna çıplak birey veya çulsuz da diyebilirsiniz. Öyleyse, asıl söz konusu olan, özgürlük değil, zorunluluktur ve bu zorunluluk emeğini mutlaka sermaye sahibine satma zorunluluğudur . Üstelik işçinin bu durumu süreklilik arz eden bir durumdur. Aldığı ücret kapitalizmin doğası ve mantığı gereği, ancak işçinin asgari düzeyde yaşamasına yetecek kadar tüketim araçlarına sahibolmasını sağlar. Üretim araçlarına sahibolması ve kapitaliste bağımlılıktan kurtulması bu yüzden mümkün değildir. Dolayısıyla sürekli olarak emeğini satmak durumundadır.

İşçiyle sermaye sahibi arasındaki alış veriş ilk bakışta sıradan, ‘normal', olağan bir değişim işlemi gibi görünse de, işçi bir kere çalışma gücünü sattığında, tamamiyle kapitalistin tahakkümü altına girmiş olur. Onun durumu artık ürününü ( tavuğunu, yumurtasını, keçisini, koyununu, vb.) pazarda satan küçük üretici köylüden farklıdır. Zira, söz konusu köylü, son tahlilde bir ürünü para karşılığında değiştiriyor, oysa işçi, belirli bir zaman diliminde tüm çalışma gücü, fiziksel ve zihinsel yeteneği de dahil bizzat kendini satmış oluyor... Demek ki, asıl söz konusu olan özgürlük değil, özgürlüğün inkârıdır. Nitekim, işçinin işyerinde nasıl hareket edeceği tamamiyle kapitalistin iradesine terkedilmiştir. Fakat, hepsi bu kadar da değildir. İşçi, sadeci kendi çalışma yeteneğine ve kendine yabancılaşmakla kalmaz, aynı zamanda kendi emeğinin ürünü olan şeyler, nesneler üzerinde de hiçbir söz hakkına sahip değildir.

Bu aşamada kapitalizme özgü bir başka hususu da hatırlamak uygun olur. Bilindiği gibi, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında, doğrudan üreticiden artı-ürün açıkça zora dayalı olarak elde ediliyordu. Haraca dayalı sosyal formasyonda doğrudan üretici olan köylü, haraç vermek zorundaydı, haraç vermezse cezalandırılırdı. Aynı şekilde adı üstünde angarya zorla dayatılırdı, aynı şey zorunlu çalışma için de geçerlidir, vb. Oysa, kapitalist üretim koşullarında bu tür bir zor öğesi söz konusu değildir. Kapitalist toplumda işçinin ‘özel konumu' bu tür bir zor öğesini gerektirmeden kapitalistin artı-emeğe el koymasına imkân veriyor. İşçi yaşam araçlarından ve üretim araçlarından koparılmış olduğu için, kendiliğinden kapitaliste çalışma gücünü sunmaya, satmaya mecburdur. Dolayısıyla, Marx'ın da belirttiği gibi, işçiyi kapitaliste tâbî kılan belirli bir politik veya sosyal bağımlılık ilişkisi değil, doğrudan ekonomik zorunluluktur . 12

Kapitalist üretim koşullarında üretim araçları, başkasının emeğini (çalışma gücünü) soğuran ( içine çeken) unsurlara dönüşüyor. Artık üretim aracını kullanan işçi değil, işçiyi kullanan üretim araçlarıdır. Bu yüzden ölü canlıyı zapt ve gasbediyor . Velhasıl işçi, üretim araçlarının denetimi altına girip, onun bir uzantısına dönüşüyor. İşçinin emeğinin ürünü olan şeyler ondan bağımsızlaşıp ona yabancılaşıyor, mal (meta), para, sermaye biçimini alıp özerk bir varlık haline geliyor. Sadece doğrudan üreticiden bağımsızlaşıp ona yabancılaşmıyor, aynı zamanda onu ezen, ona tahakküm eden nesnelere dönüşüyor. Velhasıl işçi kendi emeğinin ürünü olan nesnelerin oyuncağı haline geliyor. “Nasıl dine dayalı dünyada insana beyninin eseri olan şeyler hükmediyorduysa, kapitalist dünyada da elinin eseri olan şeyler hükmediyor.” 13

KARGA 15.09.2005 00:22:25
3. Kılıktan kılığa giren sermaye veya süreç halindeki sermaye

Bir meta üretim tarzı olan kapitalizmin derin çekirdeğini kavrayabilmek için, önceki alt-bölümde yaptığımız tahlili, değer, değerin süreç içinde aldığı biçimler ve değerlenme sorununu tartışarak sürdürebiliriz. Nitekim, Marx'ın Grundrisse de yazdığı gibi, sermaye sadece basit bir süreç değildir. Söz konusu sürecin değişik aşamalarında da sermaye olmaya devam ediyor. Başka türlü söylersek, söz konusu olan sermayenin yeniden üretilmesidir, ama, yeniden üretim her seferinde genişletilmiş bir temelde yineleniyor . Doğaldır ki, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi (sermaye birikimi) düz bir süreç olarak gerçekleşmiyor. Çelişkiler ve krizlerle yürüyen bir süreçtir.

Eğer sermaye denilen, son tahlilde değerin aldığı farklı biçimlerse, o zaman kısaca değer üzerinde durmak gerekir. Burada kritik sorun da, değerin özerkleşmesidir. Doğayla insan emeğinin buluşmasıyla, doğa üzerinde bir emek uygulanmasıyla, ya da doğanın insanlar tarafından sahiplenilmesiyle bir ürün (meta) ortaya çıkıyor ve bu meta mutlaka bir kullanım değeri bir de değişim değerine sahiptir ve herhangi bir insan ihtiyacını tatmin eder. Fakat, bir malın başka bir malla değiştirilebilmesi için, değişime konu olan söz konusu mallarda ortak bir şeylerin olması gerekir. İşte bu ortak unsur değerdir.

Öyleyse değer nedir? Neye dayanır? Sahibolduğu hangi öz veya unsurdan ötürü bir malın değerinden söz edilir? Eğer kullanım değerinden soyutlanırsa, her malda içerilmiş ortak nitelik, üretilmeleri için insan emeği harcanmış olmasıdır. “Öyleyse görüyoruz ki, herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü, toplumsal olarak gerekli-emek miktarı ya da onun elde edilebilmesi için toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanı belirler. Buna bağlı olarak, tek tek her meta kendi türünün ortalama örneği olarak kabul edilmelidir. Bunun için, eşit nicelikte emek içiren ya da aynı sürede üretilebilen metaların değerleri, aynıdır. Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek- zamanı arasındaki ilişki gibidir. ‘Değer olarak, bütün metalar donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir.” 14

Emek aynı zamanda değerin ölçüsüdür ve değer bir malın üretilmesi için gerekli sosyal soyut emek miktarına eşittir. Mallar ve hizmetler, içerdikleri ortalama sosyal emek oranında birbirleriyle değiştirilirler. Bu yüzden değer bir soyutlamadır. Bir soyutlama söz konusu olduğunda da artık malların kullanım değeri, hangi koşullarda, nasıl öretildiği, ne tür ihtiyaçları tatmin ettiği, vb. gibi sorunlar dikkate alınmaz. Meta üretimi bir sosyal işbölümüne ve birbirinden bağımsız sayısız özel çalışmaya dayanır. Elbette üretilmiş olmaları yeterli değildir. Sosyal niteliğin somutlaşması, kanıtlanması veya gerçekleşmesi için, ürünlerin birbirleriyle değiştirilmek üzere pazara gelmeleri ve değişimin gerçekleşmesi gerekir.

Buraya kadar söylediklerimizi özetlemek istersek: 1. Metanın bir sosyal emek ürünü olması ve bir ihtiyacı karşılaması, faydalı bir şey olması, pazarda satılmak üzere üretilmiş olması ve satılması, nihâyet, satışın tekrarlanması gerekiyor; 2. Bir miktar sosyal emek ürünü olan meta hem kullanım, hem de değişim değerine sahiptir, bu yüzden de ikili niteliğe sahip bir nesnedir; 3. Kapitalist üretim tarzıyla ürünlerin meta niteliği yaygın bir biçimde ortaya çıkıyor. Zira, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında (veya sosyal formasyonlarda) üretimin asıl amacı sadece kullanım değeri üretmekti. Pazar için üretim ya hiç yoktu ya da son derece sınırlıydı. Bu yüzden kapitalizm bir meta üretim tarzıdır.

Metadan paraya

Bilindiği gibi, değişimin en somut biçimi trampadır . Trampada, kullanım değerleri farklı iki mal karşı karşıya getirilir. Mesela 20 kilo un bir takım elbiseyle değiştirilirse, burada unun değeri cekete göre ifade edilmiş olur. Değişim işlemi devreye girdiği anda, değişime konu olan mallar (metalar) artık kullanım değerlerinden bağımsızlaşır . Trampada bir ürün başka bir ürünle değiştiriliyor, oysa, para araya girdiğinde, metalar kendi durumlarına yabancılaşırlar . Başlangıçtaki durumlarından bağımsızlaşırlar . Mallar değişim amacıyla üretildiğinde ve bunun süreklilik kazandığı durumda, “olağan toplumsal bir fiil haline geldiğinde” ve “işte o andan itibaren, bir nesnenin tüketim amacı için yararlılığı ile, değişim amaçları arasındaki fark kesinlik kazanır. Artık kullanım değeri değişim değerinden farklı hale gelmiştir. Öte yandan, malların içersinde değişilebildiği nicel oran, bundan böyle onların üretimine bağlı hale gelir. Ådetler, bunların üzerine, belirli büyüklükte değer damgasını vurur . ” 15

Her meta para ile ifade edildiğinde, malın değerinin ölçüsünün para olduğu durumda, para bir dolaşım aracı durumuna gelir. Artık malın doğrudan başka bir malla değiştirildiği trampadan farklı olarak, ilişki mal-para-mal biçimini ( M – P – M) alır. Burada dikkat edilirse, bir mal bir başka mala dönüşmek için paranın dolayımı söz konusudur. Önce bir mal para karşılığında değiştiriliyor. Elde edilen parayla başka bir mal satın alınıyor. Bu işlemin sonunda mallar ortalıktan çekildiği halde, para hep ortada kalıyor ve başka bir işlem için hazır bekliyor. Para, meta zenginliğin genel-evrensel eşdeğeridir. Bu niteliği itibariyle de para bir ödeme aracıdır . Para ödeme amacıyla kullanılmadığında, elde tutulduğundaysa bir tasarruf aracıdır. Paranın bir ödeme aracı olarak işlevi yoğunlaşıp- yagınlaştıkça , para metaya karşı da özerkleşir.

Paradan sermayeye

Mal- para-mal ( M- P- M) işleminin ötesinde ikinci tarz bir işlem, para-mal-para biçimini alır. Birinci durumda (M-P-M) bir mal bir başka mal elde etmek için satılıyor. Amaç bir malı elden çıkarıp başka bir mal elde etmektir. Bu amaçla paranın dolayımına başvurulmuş oluyor. Oysa, ikinci durumda, satmak üzere bir mal alınıyor. Belli ki, buradaki amaç, aldığından daha pahalı satarak bir fazla elde etmektir. Buradaki tacir tipi, özel üreticilerle satın alıcılar arasına giriyor ve bir tür aracılık işinden kazanç sağlıyor. Fakat mal-para- mal ( M-P-M) işlemiyle para-mal-para (P-M-P) işlemi arasındaki fark, basit bir biçim farkı değildir. Zira, bunlardan birincisinde, kalkış noktasında da varış noktasında mal vardır ve para sadece dolayımı sağlamaktadır. İkincideyse, durum ters-yüz oluyor. Birinci durumda ( M-P-M) para harcandığında kaybedilmiş oluyor. İkinci durumdaysa (P-M-P) para bir değişim sürecine sokuluyor ama burada bir avans verme durumu söz konusudur zira, ilk yatırılan (harcanan) para, parayı büyütmek amacı taşıyor. Sürecin sonunda başlangıçtakinden daha büyük bir miktar para elde etmek amacıyla, onu ilk elden çıkaranın eline dönmek üzere harcanmıştır. Bu sonuncu durumda değer sadece korunmuş olmuyor aynı zamanda büyüyor...

Bu önemli sorun üzerinde biraz daha duralım. Bir başka mal edinmek için elindekini satmak durumundaki satıcının amacı, bir kullanım değerine kavuşmaktır. Sahibolduğum ama bana yararı olmayan bir şeyi elden çıkarıyorum, satıyorum. Satıştan elde ettiğim parayla da bendim için yararlı bir şey satın alıyorum. Demek ki, yapılan işlemin amacı bir kullanım değeri elde etmekle ilgilidir. Oysa, ikinci durumda (P-M-P) amaç bir kullanım değeri elde etmek değil, parada özerkleşmiş bir değer elde etmektir. Artık burada esas olan, değişim değeridir . Marx paranın sermayeye dönüşümüyle ilgili olarak şöyle diyor: “ Metaın en basit dolaşımı biçimi M-P-M, metaın paraya dönüşmesi, ve paranın gerisin geriye meta haline gelmesidir; ya da satın alma için satmaktır. Ama, bu biçim yanısıra ondan tamamen farklı başka bir biçim görüyoruz: P-M-P, paranın metaya dönüşümü ve tekrar para halini alışı; ya da satmak için satın almak. Bu ikinci biçimde dolaşımını tamamlayan para, böylece sermayeye dönüşür, sermaye halini alır, ve zaten aslında sermaye olma özelliğindedir.” 16

Her iki alım-satım işlemindeki bir başka önemli fark da, birincide (M-P-M), satılan mal (kalkış noktası) satın alınan malın ( varış noktası) malın kullanım değerinden farklıdır. Zaten gerçekleşen işlemin amacı da farkı bir kullanım değerine ulaşmaktır. Oysa, ikinci durumda ( P-M-P), kalkış noktasıyla varış noktası arasında hiçbir nitel fark yoktur. İki durumda da para söz konusudur. Para da değerin özerkleşmiş ve şeyleşmiş ve potansiyel olarak tüm mallarla değiştirilebilir, nitel farklılıkların silindiği bir garip nesnedir. “ Demek ki, P-M-P sürecinin özelliği ve eğilimi,her ikisi de para olduğu için, uçları arasındaki herhangi bir nitel farktan değil, yalnız bunların nicel farklarından ileri geliyor. Dolaşımdan, sonuçta, başlangıçta konulduğundan daha fazla çekilmiş oluyor. 100 sterline alınan pamuk, belki de 100 + 10, ya da 110 sterline tekrar satılıyor. Bu sürecin doğru biçimi, bu nedenle, P-M-P' dir ki, burada P'= P +?P = ilk sürülen para, artı, bir fazlalık. İşte ilk değerinin üstünde bu artışa, ya da fazlalığa ben “artı- değer” diyorum. Başlangıçta sürülen değer, demek ki, dolaşımda ilk haliyle kalmak şöyle dursun, kendisine bir artı-değer katar ya da kendini çoğaltır. İşte onu sermayeye çeviren şey bu harekettir.” 17

Bir başka fark da şudur: Mal-Para Mal ( M-P-M) durumunda amaç tüketimdir ve arzulanan mala ulaşıldığında amaç hasıl olmuştur ve süreç tamamlanmıştır. Oysa, Para-Mal-Para ( P-M-P) durumunda sonuç, nihai sonuç değildir. Süreç sürekli olarak daha geniş bir ölçekte olmak üzere yinelenmek zorundadır. Amaç, başta yatırılan parayı büyüterek geri almak olunca, sürecin sürekli tekrarlanması kaçınılmaz hale gelir. Dolayısıyla bizzat eylemin kendisi bir amaç haline geliyor. “ Metaların basit dolaşımı –satın almak için satmak- , dolaşımla bağlantısı olmayan bir amacı yerine getirmek, yani kullanım değerine sahibolmak , gereksinmeleri gidermek yoludur. Oysa paranın sermaye olarak dolaşımı, tersine, kendi başına bir amaçtır, çünkü değerin büyümesi ancak bu hareketin yinelenmesiyle olur. Bu yüzden sermayenin hareketinin sınırı yoktur.” 18

Bu aşamada ticaret sermayesi ile üretici (sanayi) sermayesi arasındaki farka açıklık getirmek önemlidir. Zira, bir artı-değer sağlamak amacı söz konusu olsa da, arada fark vardır. Para-Mal- Para demek olan P-M-P' demek, P'> P demektir. Bir tacirin bir malı satın alıp satması bir üretim sürecini içermez. Daha önce üretilmiş bir mal satılmak üzere satın alınır. Ve satıştan bir fazla sağlamak esastır. Finans sermayesi söz konusu olduğunda araya önceden üretilmiş herhangi bir malın girmesi söz konusu bile değildir ve sadece para , para kazanır . P- P' biçimini alır. Üretici sermaye söz konusu olduğundaysa - ki, sermayenin yeniden üretilmesinden kastedilen de odur-, artık süreç halindeki değerden söz edilecektir. Öyleyse, süreç halindeki değer olan sermaye, para biçiminden mal biçimine oradan tekrar para biçimine dönüşerek sadece başlangıçtaki değeri korumakla kalmaz, aynı zamanda onu sürekli büyütür veya her seferinde daha büyük ölçekte yineler... Başka türlü ifade etmek gerekirse, değeri değişime uğratan bir hareket söz konusudur.

“ Değer bu yüzden, böyle bir süreçte etkin bir etmen olur, ve bazen para, bazen meta biçimine girer, ama bütün bu değişiklikler boyunca kendisini korurken ve genişlerken her zaman kimliğinin saptanabileceği bağımsız bir biçime sahibolması gerekir. İşte bu biçime, o ancak para biçiminde sahip olabiliyor. Değer, her kendiliğinden doğuşuna para- biçimi altında başlar, sona erer ve yeniden başlar. İşe 100 sterlin olarak başlamıştı, şimdi 110 sterlindir, vb.. Ama, paranın kendisi, değerin iki biçiminden yalnızca bir tanesidir. Meta biçimine girmedikçe, para, sermayeye dönüşmez . Ama burada, para ile meta arasında, para yığmada olduğu gibi bir uzlaşmaz karşıtlık yoktur. Kapitalist bütün metaların, ne denli çirkin görünse de, ne denli pis koksa da, imanda gerçekte para olduğunu, gerçekten sünnetli Yahudi olduğunu çok iyi bilir; üstelik bu, paradan para yapan harika araçtır.” 19 Meta söz konusu olduğunda, çalışmanın ürünü olan, para söz konusu olduğu zaman, değeri şahsında temsil eden, sermaye söz konusu olduğundaysa, özerk bir öze ( varlıga ) dönüşür. Kendi dinamiği olan, kendiliğinden hareket edebilen, varlığını korurken çoğalan, sürekli olarak genişletilmiş ölçekte kendini yeniden üreten bir zatiyete dönüşür...

Artık, sermaye çevriminin formülüne ulaşmış sayılırız. Kapitalist, sahibolduğu bir miktar para ile iki şey satın alır. Bunlardan birincisi, üretim için gerekli unsurlardır: binalar, makinalar , enerji, ham ve yarı-mamul maddeler, vs. ki, bunlara sabit sermaye unsurları denir; ikincisi de, bunlar üzerine emek uygulayacak olan işçi, işgücü, buna da değişen sermaye deniyor. İşte bu iki unsur bir üretim sürecine sokularak, bir mal üretilir. Fakat üretim yeterli değildir, satışın gerçekleşmesi esastır. Satışla gerçekleşme sağlanmış olur. Parayı A ile üretim için gerekli araçları M ile alt- unsurlarını Mp ile, üretim için harekete geçirilen işgücünü de Ft ile, üretim sürecini P ile, üretim süreci sonunda üretilen ürünü M' ile ve malın satışından elde edilen parayı da P' ile gösterirsek, sermayenin çevrimi formülünü:

Mp

A à M? à P à M' à Á' olarak yazabiliriz. İşte kapitalist, bu sürecin

Ft

sonucunda başlangıçta yatırdığı paradan (para sermayeden) daha büyük bir değer elde ediyor. Üretim çevrimi genişletilmiş bir temelde sürekli yenileniyor. Açıktır ki, üretim çevrimi sonucu elde edilen artı-değerin de en büyük bölümünün yeniden üretim çevrimine sokulması gerekir ve söz konusu değeri üreten de canlı emektir. Makinalar ve ham ve yarı-mamul malların bir fazla ( artı-değer) yaratması mümkün değildir. Ancak bunların değeri üretilen yeni mala aktarılır. Kapitalistin zenginliği, emek sömürüsüne dayanır dendiğinde, kastedilen de budur. Burada belirleyici unsur, sermaye sahibinin pazarda kullanıma hazır işçi bulabilmesidir.

“ Ama, bizim para sahibinin, meta olarak satışa çıkartılmış emek-gücü bulabilmesi için, önce çeşitli koşulların yerine getirilmiş olması gerekir. Meta değişiminin kendisi, kendi niteliğinden ileri gelenlerin dışında, bir bağımlılık ilişkisi gerektirmez. Bu varsayıma göre, emek-gücü meta olarak piyasada, ancak, ona sahip olan kimsenin emek-gücünü bir meta olarak satışa sunması ya da satması halinde görülebilir. Bunu yapabilmesi için bu kimsenin, kendi emek gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, emek kapasitesinin, yani kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması gerekir. Emek sahibi ile para sahibi, pazarda karşı karşıya gelirler, eşit haklara sahip kimseler olarak temasa geçerler, aralarındaki tek fark birisinin satıcı, diğerinin de alıcı olmasıdır; bu yönden yasalar karşısında her ikisi de eşittir. Bu ilişkinin sürekli olabilmesi için, emek-gücü sahibinin, bunu, yalnızca belirli bir süre için satması gereklidir, çünkü eğer onu toptan ve süresiz satacak olursa, kendini satmış, kendini özgür bir insan olmaktan çıkartıp köleye, meta sahibi olmaktan çikartıp meta haline dönüştürmüş olur. Emek gücüne daima kendi öz malı, kendi metaı gözüyle bakması gerekir, ve bunu da ancak onu, alıcının emri altına geçici bir süre için, belirli bir zaman süresi için vermekle yapabilir. Ancak bu yolla, emek –gücü hakkındaki mülkiyet hakkından feragat etmemiş olur.” 20

Burada kritik sorun, işçiyle sermaye sahibi arasındaki değişimin ( ticaretin) eşit olmayan bir değişim olmasıdır. Bu yüzden tam bir değişimden , bilinen anlamda bir değişimden söz etmek yanıltıcıdır. Zira, işçinin yarattığı değer, kendisine ücret olarak ödenenden fazladır. Üretim sürecinde ortaya çıkan bu eşitsizlik , emek alım-satımı aşamasında gizlenmektedir. Bir günlük çalışmanın sonunda 20 euro ücret alan bir işçi, harcadığı tüm emeğin karşılığını aldığını sanır. Oysa, belki de aldığı ücret kadar bir miktar artı-değer olarak kapitaliste kalmaktadır.

Kapitalist üretim ilişkilerinin genelleşmesi, değerin üst düzeyde özerkleşmesiyle , insanlar arasındaki ilişki de şeyler arasındaki ilişkiye dönüşüyor. Sonuçta sosyal ilişkilerle ona temel teşkil eden maddi temel birbirine karıştırılıyor. Ve sanki olup bitenler insan iradesini aşan şeylermiş gibi algılanıyor. Velhasıl, insanlar kendi emeklerinin ürünü olan şeyler, ‘nesneler' tarafından köleleştiriyor.

KARGA 15.09.2005 00:24:02
4. Bir güç veya iktidar olarak sermaye

Buraya kadar, bir üretim ilişkisi olarak sermaye ve sermayenin süreç içinde aldığı farklı biçimler üzerinde durduk. Sermayenin anlaşılabilmesi için tahlili bir üçüncü veçhe veya unsurla sürdürebiliriz ki, bu, sermayenin bir güç veya iktidar olma niteliğidir. Zira, sermaye toplumsal yapı karşısında özerkleşmiş, ona yabancılaşmış bir sosyal güçtür. Sermayenin bir güç, bir otorite olarak tezahürünün nedeni de, daha önce sözünü ettiğimiz doğrudan üretici sınıf olan işçi sınıfının maddi yaşam (üretim ve tüketim) araçlarından yoksunlaştırılmış olması ( expropriation ) ve bu maddi unsurların dar anlamda işçi sınıfı, daha genel olarak da toplum karşısında özerkleşmesidir. Marx, bu konuda şöyle diyor: “ Sermayenin gücü işte böylece büyür, toplumsal üretimin kapitalistte kişileşen koşullarının, gerçek üreticilere yabancılaşması böyle artar. Sermaye gitgide, hareket ettiricisi kapitalist olan toplumsal bir güç olarak ön plana geçer. Bu toplumsal gücün, artık, tek bir bireyin emeğinin yaratabileceği şeyle herhangi bir olası bağıntısı kalmaz. Toplumla karşıtlık içersinde bir nesne, kapitalistin güç kaynağı olan bir şey biçiminde yabancılaşmış, bağımsız toplumsal bir güç halini alır.” 20 a

İktidarın bilinen en yaygın tanımı bazı insanların başkalarına buyurma, emretme ,velhasıl onları yönetme gücüdür. Başkalarının hareketini, faaliyetini yönlendirme, örgütleme, denetleme yeteneği... Bu anlamda sermaye bir güç ve iktidar ilişkisidir. Dar anlamda üretim süreci söz konusu olduğunda durum gayet açıktır: Kapitalist çalıştırdığı işçiler üzerinde bir egemenlik kurar, onlara emreder, kendi koyduğu kurallara uymaya zorlar. Fakat, bundan daha önemlisi, sermaye bir bütün olarak sosyal üretim sürecini de, değişim süreci aracılığıyla biçimlendirir, örgütler ve yönetir. Sermaye sadece prekapitalist tarzları tasfiye edip kendini dayatmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun üretici kapasitesini de biçimlendirir. Sosyal emeği, üretim sektörleri arasında dağıtır. Giderek toplumun tüm üretici potansiyelini yönetir duruma gelir. Böylece, sosyal sermaye niteliği kazanan toplumun üretici gücünün tamamı, toplumdan özerkleşiyor, ona yabancılaşıyor ve ilişkiyi ters -yüz ediyor. Sosyal üretim ve yeniden üretim süreci, topluma tâbî olması gerekirken, ilişki tersine dönüyor ve toplum kapitalist sınıf tarafından biçimlendirilen sosyal üretimin tahakkümü altına giriyor. Başka türlü söylersek, toplumun üretici gücünü ele geçiren sermaye, toplum üzerinde tam bir iktidar kurmayı başarıyor. Artık toplumun kaderi kapitalist sınıfın elindedir ve sermaye birikiminin kör mantığına tâbî hale gelmiştir. İşte işsizlik, açlık, marjinalleşme, dışlanma, üretici potansiyelin rekabet, reklam, krizler ve savaşlarda tahrip edilmesi (israf edilmesi) sözünü ettiğimiz bu terslikten ve saçmalıktan kaynaklanıyor. Toplum kendi üretici temeline bu şekilde yabancılaşınca , bizzat üretici gücün kendisi toplumsal yaşamı ve toplumsal varoluşu tehdit eden bir araca dönüşüyor. Toplumsal gönencin bir aracı olması gereken zenginlik, toplumun varoluşunu ve geleceğini tehdit eden bir tür ucubeye dönüşüyor.

Paraya sahibolan , onunla istediği malı satın alabilir, metaları üreten işçilere emredebilir... Her insan sahibolduğu para kadar toplumu yönlendiren gücün bir parçası, hissesi kadar onun ortağı durumuna gelir. Para, ona sahibolanın zaaflarını silmekle kalmaz, aynı zamanda ona sahibolmadığı bir dizi yeteneği, özelliği, gücü ve yaratıcılığı da kazandırır. Mesela çok zengin bir adam asla ‘çirkin değildir' zira, para çirkinliği yok eder. Zenginin huysuzluğu ve şımarıklığı, onun ayrıksı ve olumlu bir özelliği olarak görülür... Bu yüzden diyor Marx, paranın hiçbir şeye saygısı yoktur en kutsal olanlar da dahil... “ Her şey, satılabilir ve satınalınabilir hale gelir. Dolaşım, her şeyin içine atılabileceği ve altın- kristali olarak tekrar çıkacağı büyük bir toplumsal imbik olur. Bu simya ilmine azizlerin kemikleri bile dayanamadıktan sonra, res sacrosantæ , extra commercium hominum * nasıl dayansın.” 21 “Böylece, diyor Marx, toplumsal güç, özel kişilerin özel güçleri halini alır. Eskiler bu yüzden parayı, ekonominin ve şeylerin ahlâkî düzeninin yıkıcısı olarak lânetlemişlerdir.” 22 Atinalı Timon adlı eserinin bir yerinde Shakespeare şöyle der:

Altın, sarı, gözkamaştırıcı değerli altın!

Bunun şu kadarı, karayı ak, çirkini güzel,

Eğriyi doğru, adiyi soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapar.

... Ah tanrılar nedir bu? Niçin bu

Rahiplerinizi, uşaklarınızı yanınızdan kaçırır;

Çeker güçlü insanların yastıklarını başlarının altından;

Bu sarı köle

Din de kurar, din de bozar, kutsar lânetliyi;

Hayran eder herkesi kocamış cüzzamlıya;

Hırsızlara yer, senatörlere kürsüde

Ün, şan, saygınlık kazandırır;

Odur geçkin dullara yeniden koca bulan;

... Gel lânetli maden.

Orta malı orospusu insanlığın.” 23

Toplumsal gücün özel kişilerin özel gücü haline gelmesinin ortaya çıkardığı olumsuzluğa çok önceleri dikkat çekilmişti. Nitekim, Sophocles , ünlü eseri Antigone ‘da şunları yazıyordu: “Çünkü insanoğlunun hiç bir icadı para kadar kötülük saçıcı değildir. Ülkeleri harap ve yerle bir eden odur: dessaslığı öğreterek mertliği bozar ve böylece asil ruhları fenalığın iğrenç yoluna saptırır. İnsanları her türlü hileye başvurdurur ve onlara her günahı işletir.” 24 “ Metalar arasındaki her nitel farklılık parada nasıl kayboluyorsa, para da, kendi payına, radikal eşitçiler gibi bütün farklılıkları yok eder.” 26 Bu durumun sonucunda, eski dayanışma biçimlerini yok ederek, toplumun topluca sahibolması gerek zenginliği belirli kişilerin elinde toplayarak, kimilerini şımarık despota, kimilerini çaresiz ‘modern kölelere' indirgiyor, insanları birbirine rakip, hasım ve düşman yapıyor. Elbette paraya böylesi bir güç kazandıran onun özerkleşmiş bir sosyal ilişki niteliği taşımasındandır.

Paraya sahibolan , sadece değişim yoluyla üretilmiş zenginliğin bir bölümüne sahibolmakla kalmaz, bizzat o zenginliği üretebilir de. Bunun için üretimin unsurlarını satın alması, işgücüne hükmetmesi gerekir. Daha önce sermayenin ‘özgür işgücünü' varsaydığını söyledik. Bunun için de, prekapitalist üretim ve yaşam tarzlarının tasfiye edilmiş olması gerekiyordu. İşçinin her türlü toplumsal korumadan ve bağımlılıktan kurtulup serbesleşmesi ( kavramın gerçek anlamında özgürleşme değil), yaşam için gerekli araçlara ancak sahibolduğu yegane ‘serveti' olan işgücünü satarak ulaşabilir duruma gelmesi gerekliydi. Prekapitalist üretim, yaşam ve dayanışma biçimlerinin ortadan kalkmasıyla, emekçinin mülksüzleşmesi, değerin de özerkleşmesiyle kapitalist üretim mümkün hale geliyor. Fakat bu süreç bir kere başlayınca, artık kendini genişletilmiş olarak yeniden üretebiliyor. İşte dünya pazarı denilen bu sürecin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bir kere kapitalist lokomotif yola koyulunca, artık önüne çıkan herşeyi eziyor, bozuyor, kendi mantığına ve ihtiyacına göre biçimlendiriyor, biçimsizleştiriyor. Deme ki, büyük çoğunluğu proleter , küçük azınlığı da kapitaliste dönüştüren sürecin her ileri aşaması, kutuplaşmayı da büyütüyor. Bir kutupta zenginlik birikirken, karşı kutupta yoksulluk, çaresizlik, sefalet, ahlâkî bozulma birikiyor. İleriki sayfalarda üzerinde duracağımız bir şey daha ‘birikiyor': Ekolojik bozulma... Öyleyse, kapitalist zenginlik iki şey pahasına mümkün oluyor: İnsanın insanlıktan çıkması ve doğal yaşamın temelinin aşınması...

Kapitalist meta ilişkileri toplumsal dokuyu çözüp, iç bütünlüğünü parçalayınca, artık, kavramın gerçek anlamında sosyal olan yok oluyor ve onun yerini maddi ilişki , meta ilişkisi alıyor. Bundan böyle ne olup-bitiyorsa, metaların üretimi ve değişimi ve dolayımı aracılığıyla gerçekleşir ki, böylesi bir durumda insanlar arasındaki ilişki aslında metalar arası ilişki kılığına bürünüyor. Dikkat edilirse, burada ürpertici bir ters-yüz olma durumu var: İnsanlar meta ilişkisinin taşıyıcısı durumuna indirgeniyor. İşte meta fetişizmi denilen budur... Meta ilişkilerinin genelleştiği bir toplum demek, artık bilinen anlamda bir toplum değil, şeylerin toplumudur . İşte, burjuva akıl hocalarının, bilimi kendinden menkul modern ulemâ taifesinin, burjuva politikacılarının, vb. yücelttikleri ve insanlığın nihaî kurtuluşu olarak sundukları kapitalist yağma düzeni budur... Kapitalist üretimin nihai amacı, insanları yaşatmak değil , her seferinde sermayeyi genişletilmiş bir temel üzerinde yeniden üretmek ve büyütmektir. Böylesi bir mantık ve işleyiş geçerliyken, insanların (ve toplumun) önemlice bölümünün işsizliğe, açlığa, çaresizliğe, aşağılanmaya maruz kalması şaşırtıcı mıdır? İstisnaî bir durum mudur? Burjuva ideologlarının ısrarla ileri sürdükleri gibi, ârzî bir şey, sıradan bir yol kazası mıdır?

Kapitalist üretim (sermayenin üretimi ve yeniden üretimi) geçerliyken, teknolojik gelişme insanların daha az zahmetle daha çok üretmelerini, dolayısıyla toplumsal refahı artırmayı amaçlamaz. Daha çok sermaye üretmeyi amaçlar. Her teknolojik gelişme kapitalistin daha çok artı-değere el koymasına hizmet ettiği sürece muteberdir. Ve her teknolojik gelişme sonucunda işçi üretim sürecinin daha çok edilgen bir unsuru haline gelir, makinalar , ham ve yarı-mamuller gibi bir statüye indirgenir. Bunun sonucunda da sadece üretici faaliyete değil, bizzat kendine de yabancılaşıyor. Üretim süreci üzerindeki her türlü denetim yeteneği yok oluyor. Üretim araçlarını kontrol edeceğine, onların kontrolüne giriyor. Kapitalist toplumda işçiler, işsizler, dışlanmışlar bir kere üretim araçlarına yabancılaşınca (yaşam araçlarından yoksunlaşınca), kapitalizmin mantığının gereği olan durumların da oyuncağı durumuna geliyor. Piyasa yasalarının, borsa oyunlarının, devrevi ve yapısal krizlerin girdabında sürüklenen zavallı bir nesneye dönüşüyor.

Dikkat edilirse, toplumun kendi üretici gücüne yabancılaşmasıyla, sosyal üretimin sonucu olanın topluma yabancılaşmasıyla ve onu ezen, ona tahakküm eden bir güce dönüşmesiyle, sermaye bir güç, bir iktidar mertebesine yükseliyor. Bir zatiyet olan değerin özerkleşmesiyle bir tür özneye dönüşüyor. Oysa, daha önce defaaten ifade ettiğimiz gibi, değer, nihaî tahlilde sosyal soyut emekten başka bir şey değildir. Kapitalizm öncesi sosyal formasyonlarda insanın şeylerle olan ilişkisi insan ilişkisi dolayımıyla gerçekleşirdi. Ve toplumun ekonomik faaliyetini oluşturan üretim ve değişim, doğrudan topluma tâbî olarak gerçekleşiyordu. İlişkinin yönü toplumsaldan ekonomik olana doğruydu. Sosyal ve siyasal olanın belirleyiciliği esastı. Bu durumun sonucu olarak da, bireysel bağımlılık ekonomik değil, sosyal ve siyasal nitelikteydi. Kapitalist üretim tarzındaysa, insanlar arasındaki ilişki, metalar dolayımıyla gerçekleştiği için, egemenlik ilişkisi soyut ve gayrişahsi bir görüntüye veya biçime dönüşüyor. Prekapitalist sosyal formasyonlarda insanların, insan guruplarının ve toplum sınıflarının birbiriyle ilişkisi açık bir bağımlılık ilişkisidir. Mesela, serf doğrudan soyluya, reaya haraca dayalı merkezi devlete, köle efendiye, vb. doğrudan kişisel bağımlılık-tahakküm ilişkisi içindedir. Dikkat edilirse, bu durumda bazı bireylerin başka bireylere doğrudan kişisel bağımlılığı söz konusu. Kapitalist gelişme sürecinde bu tür bağımlılık ilişkileri tasfiye oluyor ve birey meta değişiminin karşılıklı bağımlılık içindeki unsurlarına dönüşüyor. Paranın gücü, ona kim sahipse ona aittir. Bu yüzden Paranın efendisi olmaz ( l'argent n'a pas de maître ) denmiştir. Oysa, feodal toplumda bunun tam tersi geçerliydi ve senyörsüz toprak olmaz ( nulle terre sans seigneur ) denirdi. Zaten paranın gücü de bir bireyin gücü değil, bir şeyin gücüdür, ya da aynı anlama gelmek üzere şeyleşmiş bir sosyal ilişkinin gücüdür. Prekapitalist dönemden farklı olarak, sermayenin işçi üzerindeki egemenliği –tahakkümü, işçinin kapitaliste bağımlılığı ve sömürüsü, kişisel nitelikte değildir. Marx, kapitalistin işçi üzerindeki sömürü ve hakimiyet kurmasının nedenini birey olarak işçinin kapitaliste, sınıf olarak kapitalist sınıfa bağımlılığının bireysel bağımlılığa dayanmadığını söylerken çok önemli bir hususa dikkat çekiyor. Gerçekten hiç bir işçinin hiç bir kapitaliste sürekli bağımlılığı söz konusu değildir ve bağımlılıktan kaynaklanan bir tahakküm de söz konusu değildir. İşçiyle kapitalist arasındaki ilişki, sadece üretim sürecinde ve boyunca kuruluyor. Bu da doğrudan işçinin karşı tarafın (kapitalistin) mülkiyetinde olan yaşam araçlarına yabancılaşmasından ötürüdür. Demek ki, işçi sınıfının yaşam araçlarından yoksun oluşu, onu kapitaliste sadece nesnel ve gayri şahsî olarak bağımlı kılıyor. Ölü emek olan sermayeye, canlı emek olan işçi bu durumundan ötürü tâbî oluyor ama bu gayri şahsí ( impersonnelle ) tâbiyettir ... Oysa, bilindiği gibi sermaye de son tahlilde işçi tarafından üretilen bir şeydir, başka türlü söylenirse ölü emektir. İşte sermayenin gücü denilen budur ve ölü canlıya sahiboluyor . Birincisi, işçinin emeğinin ürünü olan zenginlik elinden kaçıyor, özerkleşiyor, üreticiden bağımsızlaşıyor; ikincisi, onu üreteni kendine bağımlı kılıp ona hükmediyor. Öyleyse sermaye sahibi de, işçi de şeyleşmiş unsurların bunların şahsında kişiselleşmesinden başka bir şey değildir.

Kapitalizm öncesi dönemde zenginliğin kaynağı topraktı. Kapitalizmle bu durum değişiyor. Kapitalizmde sosyal zenginliğin temeli artık toprak değil, canlı ve ölü emektir (birikmiş üretim araçları, teknik ve bilim). Çelişik olarak ileri teknik seviye, insanların doğa üzerindeki hakimiyetini artırırken, sermaye de toplum üzerindeki hakimiyetini artırmış durumdadır. Doğa ve toplum her seferinde sermayenin hakimiyeti (etkinliği) altına girdikçe, büyük insanlığın durumunun kötüleşmesi, sermaye uygarlığının üretimin iki unsuru olan doğayı ve insanı kullanış tarzıyla doğrudan ilgilidir. “Sermayenin gücü işte böylece büyür, toplumsal üretimin kapitalistte kişileşen koşullarının, gerçek üreticilerden yabancılaşması böyle artar. Sermaye gitgide, hareket ettiricisi kapitalist olan toplumsal bir güç olarak ön plana geçer. Bu toplumsal gücün, artık tek bir bireyin emeğinin yaratabileceği şeyle herhangi bir olası bağıntısı kalmaz. Toplumla karşıtlık içersinde bir nesne, kapitalistin güç kaynağı olan bir şey biçiminde yabancılaşmış, bağımsız toplumsal bir güç halini alır. Bir yanda sermayenin kendisine dönüştüğü bu genel toplumsal güç, ve öte yanda bireysel kapitalistlerin bu toplumsal üretim koşulları üzerindeki özel kişisel güçleri arasındaki çelişkiler gittikçe daha uzlaşmaz bir durum alır, ama, aynı zamanda, üretim koşullarının, genel, ortak toplumsal koşullara dönüşmesini de birlikte getirdiği için, sorunun çözümünü de içersinde taşır. Bu dönüşüm, kapitalist üretim altında üretici güçlerin gelişmesinden, ve bu gelişmenin meydana geliş biçiminden doğar.” 26

Buraya kadar yapılan açıklamalardan: Birincisi, sermayenin bir sınıfsal ilişki (sosyal üretim ilişkisi) olduğunu; ikincisi, sermayenin süreç halindeki değer olduğunu; üçüncüsü de, sermayenin bir güç ya da iktidar olduğunu ama son tahlilde de bunların her birinin sermayenin bir veçhesini, ya da yapıcı unsurunu oluşturduğunu, bunların her birinin önemli olmakla birlikte bir başlarına sermayeyi açıklamak, anlamak için yeterli olmadığını, sermeyenin, ancak, söz konusu üç veçhenin diyalektik bütünlüğü olarak anlaşılabileceğini hatırda tutmamız gerekiyor.

Zira, sermayeyi bir sosyal üretim ilişkisi, bir sınıf ilişkisi olarak görmek, onu değişmez, kendini aynı temelde yeniden üreten bir sürece indirgemek olur. Nitekim, Marx, Kapital'in II. cildinde böylesi bir zaafa dikkat çekiyor: “ Kendisini genişleten bir değer olarak sermaye, yalnızca sınıf ilişkileri değil, emeğin ücretli- emek biçiminde varolmasına dayanan belirli nitelikte bir toplumu da kapsar. O, bir hareket, çeşitli aşamalardan geçen devre belirleyen ( devrevi . F. B.) bir süreçtir ve bu aşamaların kendisi de, devre belirleyen sürecin üç farklı biçimini içerir. İşte bu yüzden o, duran bir şey olarak değil, ancak bir süreç olarak anlaşılabilir.” 27 Zira, sermaye doğrudan üretim sürecinde, kapitalist üretimin somutlaştığı süreçte bile bir kılıktan diğerine girer. Para sermaye, üretim aracı satın almak üzere harekete geçirildiğinde sabit sermaye , işgücü veya aynı anlama gelmek üzere, canlı emek satın almada kullanıldığında değişen sermaye niteliğine bürünür, daha sonra tekrar meta sermayeye dönüşür, tekrar para sermaye biçimini alır, vb. Ya da, özerkleşmiş değişik sermaye biçimini alır: finans sermayesi, ticari sermaye, vb. Daha da ötede değişik türlerde kredi, finans pazarı, spekülasyon, enflasyon, vb. kılığında arz-ı endam eder.

Sermaye bir sosyal üretim ilişkisi ( sınıfsal ilişki) olarak tanımlandığında, esas itibariyle doğrudan üreticiler olan işçi sınıfının mülksüzleşmesi ve bu nitelikten ötürü de sermayeye bağımlı hale gelişine vurgu yapılmış olur. Sermaye süreç halindeki değir olarak tanımlandığındaysa, esas itibariyle sermayenin üretimi ve genişletilmiş bir temel üzerinde yeniden üretimi sürecinde sermayenin özerkleşmesine ve üretici sınıfa ve topluma yabancılaşmasına vurgu yapılmış olur. Nihayet, sermaye bir güç ya da iktidar olarak tanımlandığında, üretimin sosyalleşmesi ( artı-değerin sosyalleşmez) ve toplumu tahakkümü altına alan bir dışşal güce dönüşmesi kastedilir. Demek ki, sermayenin üretimi, yeniden üretimi sürecinde başlıca üç veçhenin veya unsurun diyalektik bütünlüğü söz konusudur ki, bunlar: üreticilerin mülksüzleşmesi, değerin özerkleşmesi ve üretimin sosyalleşmesidir. Bu unsurlar diyalektik bir bütünlük oluşturur ve duruma göre birinin veya diğerinin önemi veya belirleyiciliği belirgin hal alır. Eğer, doğrudan (dar anlamda) üretim süreci söz konusu ediliyorsa, belli ki, vurgu üretici sınıfın mülksüzleşmesi sorununa yapılıyordur, ama, paranın sermayeye dönüşmesi tahlil ediliyorsa, bu sefer de değerin özerkleşmesi öncelikle anlaşılacaktır, vb. Elbette sermayenin gerçek sırrı onun süreç halindeki değer oluşunda gizlidir.

Kapitalist üretim süreci (kapitalist üretim tarzı) demek, sadece genişletilmiş bir temel üzerinde meta üretimi, maddi üretim veya nicel üretimin sürekli artması değildir. Kapitalist üretim, aynı zamanda bir nitel üretim ve yeniden üretim sürecidir. Başka türlü ifade etmek istersek, kapitalist üretim bu ikisinin diyalektik bütünlüğü olarak anlaşılabilir. Elbette söz konusu üretim süreci sorunsuz yol alan bir süreç değildir. Kapitalist sistem kendi özünde içerilmiş (mündemiç) unsurlardan ötürü, devrevi ve yapısal krizler üretmeden yoluna devam edemez. Üretilen sermayenin bir bölümü tahribedilerek yola devam edebilir. Ekseri sanıldığının aksine krizler kapitalizmin gençlik aşısıdır . Kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi için bir gençlik aşısı işlevi gören krizler, toplum çoğunluğu için ‘başka anlamlar taşır'. İşte bu tür kriz dönemlerinde, kapitalizm gerçek yüzünü daha çok gösterir.



1 Etienne Balibar ., La philosophie de Marx , La découverte ( Repères), Paris 1993, s.114. ( Altı Balibar tarafından çizilmiştir)

2 Bkz: Marx, Un chapitre inédit du capital, p. 264

[3] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, s. 71.

4 Karl Polanyi, a.g.e. s. 90.

5 İbid. s. 90

6 Sevim Belli (Çev) Sol yayınları Üçüncü baskı, s. 25. Ankara 1976.

* Günlük hayatta, derrs kitaplarında ve medyada kapitalist kavramı kullanılmaz. Bilinçli olarak ‘işveren' kavramı kullanılır. Buradaki amaç kapitalisti olumlamaktır...

7a Kapital I. S. 185.

7 Un chapitre inédit du Capital, taraduction Roger Dangeville, UGE, collection 10/18, Paris 1971, s. 165.

8 Karl Marx, Kapital, I. Alaattin Bilgi (Çev) Sol Yayınları 3. baskı, s. 201.

9 Kapital, I. S. 187.

10 Kapital I s. 202. ( Altı tarafımızdan çizilmiştir, F.B.)

11 Kapital I , s. 250-251.

12 Un Chapitre inédit du Capital, a.g.e. p. 2002.

13 Karl Marx, Le Capital, I, 3, p. 62' den aktaran Alain Bihr, La Reproduction du Capital. Prolégomènes à une théorie générale du capitalisme, Editions page deux, Lausanne, 2001, p. 62.

14 Kapital I , s. 54.

15 Kapital I, s. 103.

16 Kapital I, s.161. (Altını biz çizdik. F.B.)

17 Kapital I, s. 164.

18 Kapital I, s. 165-166.

19 Kapital I, s.168. ( Altını biz çizdik F. B.)

20 Kapital I, s. 183.

20 a Kapital III. S. 233.

* İnsanların alışverişi dışında kutsallaşmış şeyler. --- ç.

21 Kapital I, s. 146.

22 İbid.

23 Aktaran K. Marx, Kapital, a.g.e. s. 147.

24 Bkz; Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1941, s. 24.

25 Kapital I , s. 146.

26 Kapital III, s. 233.

27 Kapital II, s. 155.

KARGA 15.09.2005 00:24:41
Bu yazı Fikret Başkayanın Çığırından Çıkmış Bir Dünya Kitabının İkinci Bölümüdür.
Alıntı; http://www.ozguruniversite.org/baskaya%20Cirin%203.htm

15.09.2005 13:19:21
Sevgili admin,

Şimdi tabiiki kapitalizmin sayısız tanımı vardır. Aşağıda yaptığın alıntıda yapılan tanımlama da onlardan sadece biridir. Ki bana göre çok da radikal olmayan hatta yüzeysel zaman zaman kapitalizmi meşrulaştıran bir tanımlama...Zaten kullandığı jargona bakarsak (doğu bloku ve komünist ülkeler gibi) bu açıkça belli oluyor.

Ben kendi adıma ise kapitalizmi iktisadi-toplumsal yaşamın doğal bir akışının evrimin sonucu olarak kabul etmeme karşın meşru bulmuyorum. Onu meşru bulmak demek suçlarına ortak olmak anlamına gelir... ki gördüğüm kadarıyla sen de bu anlayışı kısmen de olsa paylaşıyorsun.

Kapitalizmle ilgili diğer eleştirilerimi de "gün ortasında karanlık" başlığı latındaki tartışmada açacağım.

sağlıcakla,

 Tongue

deniz 15.09.2005 13:41:22
evrim her zaman meşrudur, çünkü doğrudan şaşmaz  Wink
...

kapitalizmin iktisadi tanımlarının haricindeki varlığını kabul etmiyorum.
bu yüzden meşruiyetini kendi alanında iredelemek lazım.

ama yok sen tüm değerlerin paraya endekslenmesi, sermayenin altında insalık onurunun ezilmesi filan gibi şeylerden bahsediyorsan bunlar tabiiki meşru değil ve bunlara nokta çözümler geliştirlmeli.


15.09.2005 14:52:42
evrim her zaman meşrudur, çünkü doğrudan şaşmaz  Wink
...

kapitalizmin iktisadi tanımlarının haricindeki varlığını kabul etmiyorum.
bu yüzden meşruiyetini kendi alanında iredelemek lazım.

ama yok sen tüm değerlerin paraya endekslenmesi, sermayenin altında insalık onurunun ezilmesi filan gibi şeylerden bahsediyorsan bunlar tabiiki meşru değil ve bunlara nokta çözümler geliştirlmeli.



Sevgili adminim,

Maalesef senle farklı düşünüyoruz,

Neden maalesef çünkü sen liberal ve reformcu bir mantıkla kapitalizmin kaotikliğini vahşiliğini rasyonelleştirmeye onu ehlileştirmeye soyunuyorsun... Bu tür düşünen ilk kişi değilsin son da olmayacaksın.  :wacko:

Ama burada bir mantık hatası yapıyorsun. Kapitalizm bir özne değil bir sistem ve bu tahakkümcü hiyerarşik endüstriyel uygarlığımızın aldığı son biçim ve hayat tarzı... Bu bakımdan eşyayı adıyla çağırıyoruz yoksa kapitalizm Adam Smith'in anlattığı gibi sadece kapitalizm değildir. Biz kapitalizm derken hiyerarşik tekno-endüstriyel meta ekonomisine ve tüketim ilişkilerine dayanan post modern uygarlığımızı anlıyoruz... Bu bir sistem bir ahtapot gibi her yanımız sarmış bir canavar yani... Şimdi sen mikro planda nokta atışlarla iyileştirmeler öneriyorsun. Bu uymaz, ağacı görüp ormanı görmüyorsun, dahası değil bu tümünü görmek bizi sarmalayan kollarını bile göremiyor onun sadece canımızı çok acıtan vantuzlarını kopartalım yaktığı yerleri tedavi edelim diyorsun....

Ya hep ya hiç... ya kapitalizm ya adalet, ya tahakküm ya özgürlük olay bu çok slogansal oldu ama realite bu...
felsefi düşünce de bunu (gerçeği varması gereken yere kadar vardırmak gereğini) emreder zaten....
 
sağlıcakla,

 afro
 


deniz 15.09.2005 15:19:50
ormana bakarken ağaçalara toslamak var ama.
ormanı geçmek için ağaçları gözetmek gerek laugh

...

Alıntı
sen liberal ve reformcu bir mantıkla kapitalizmin kaotikliğini vahşiliğini rasyonelleştirmeye onu ehlileştirmeye soyunuyorsun.

hayır benim böle bir niyetim yok. niyetim doğru bir duruş ve strateji belirlemek. bunun içinde kavramları yerli yerine oturmaya çalışıyorum. bu işler marksdan miras kalan demagojilerle çözülmez  :wacko:

15.09.2005 16:07:32
hayır benim böle bir niyetim yok. niyetim doğru bir duruş ve strateji belirlemek. bunun içinde kavramları yerli yerine oturmaya çalışıyorum. bu işler marksdan miras kalan demagojilerle çözülmez  :wacko:

Umarım bunu benim için söylemiyorsundur.... yada benim için söylemiyorsan kimin için söyledin ve şimdi ne alakası var onu da bir açıklasan derim.

sağlıcakla,

 Sad

deniz 15.09.2005 17:06:25
neden alındığını anlamadım.

kapitalizmi ağızlarına sakız yapanlar genlede bunun banel demagojisini yapıyorlar. kastım da yukardaki kapitalizm yazısınaydı aslında.

...

- devrim yapalım.
- neye karşı.
- kapitalizme.
- ??

15.09.2005 17:27:26
neden alındığını anlamadım.

kapitalizmi ağızlarına sakız yapanlar genlede bunun banel demagojisini yapıyorlar. kastım da yukardaki kapitalizm yazısınaydı aslında.

...

- devrim yapalım.
- neye karşı.
- kapitalizme.
- ??

Bana karsi soylememis oldugunu tahmin etmeme karsin karsilikli tartistigimiz bir diyalaogun icine/sonuna bunu koymus olman benim de demogoji yapan taraflardan biri olmadigim hususuna aciklik getirmemis. Bu ifadeler ayni satirlari okuyan ucuncu sahislara karsi beni de savunmasiz birakiyor, yani  bir ifade hatasi var cumlede sorun ve alinganlik nedenim de bu...

neyse fazla uzatmayayim.

saglicakla,


KARGA 15.09.2005 20:01:59
Alıntı
neden alındığını anlamadım.

kapitalizmi ağızlarına sakız yapanlar genlede bunun banel demagojisini yapıyorlar. kastım da yukardaki kapitalizm yazısınaydı aslında.

...

- devrim yapalım.
- neye karşı.
- kapitalizme.
- ??
Ya yazı üşenmeyip okunur ve ardından yorum yapılır, ya da okunmaz ve dolayısıyla yorum da yapılmaz. Senin bu yorumun, o yazıyı okumadığını gösterir deniz ve dolayısıyla yorumun da yanlış ve anlamsız kalmış oluyor. Uzun bir yazı biliyorum ama okunmaya değdiği içindir ki onu özellikle foruma koymaya ihtiyaç duydum. Yoksa herhangi bir propagandif/ajitatif yazı olsaydı zaten sana oku demezdim çünkü biliyorum onu okumayacağını. Okumadan saçma sapan yorumlar yapmak aydın insana özgü bir nitelik olmasa gerek...

deniz 15.09.2005 20:40:38
yaw haklısın tamamını okumamıştım. özür. kabaca göz gezdirmiş ve öle kanaat geliştirmiştim.  0 (24)

biraz daha bakayım  coolsmiley

Leonardo 18.09.2005 21:55:10
tamam da... eylem olarak ne yapılabilir? ben bi nevi doydum yani kitaplara bu yazıyı o yüzden de okuyasım yok. sorun kapitalizm ise çözüm nedir?

Busha süikast mı düzenliyim? PKK ya mı katılayım?

devlet adamı da değilim. çocuk da değilim, büyüyüp büyük adam olup işleri yoluna koyacak,

yani hepimiz dertliyiz de... böyle yani.


Sayfa: [ 1 ] 2