|
||
| Gün Ortasında Karanlık Yabancılaşma ve Popüler Kültür Utku Kızılok Akıl tutulması Kapitalizm insanlığı derin bir bunalıma sürüklemiş durumda. İnsanlığın üzerine koyu bir sis çökmüş bulunuyor; gün ortasında karanlık yaşıyoruz. İnsan soyu yarattığı bunca maddi ve kültürel birikime rağmen, kapitalizm tarafından neredeyse önünü göremeyecek bir hale getirilmiş bulunuyor. Geleceğin nesilleri bugünü incelediklerinde muazzam çelişkilerle yüklü bir toplum görecekler karşılarında. Bugünkü maddi ve kültürel olanaklar sayesinde her alanda bilimsel gelişmeleri izleyip, müdahale ederek daha da geliştirebilecek, entelektüel, ruhsal ve fiziksel gelişmenin ve yetkinleşmenin ileri aşamalarına geçebilecek insan soyu, üzerine çöken karabasandan dolayı kıpırdayamıyor. Kapitalizmin karabasanı insan bilinci üzerine oturduğundan dolayı toplum gerçekten de bir akıl tutulması yaşıyor. Bir tarafta teknoloji ve bilim, öte tarafta korkunç bir gericilik, yozlaşma, mezhepsel sapkınlıklar ve cahillik. Toplumsal ilerlemenin alabildiğine yavaşladığı bu gericilik döneminde insanlar, insanın doğa karşısındaki savaşımından doğan ve zihinsel tasarımının ürünü olan, kendi suretinden yarattığı tanrının esiri oluyorlar. Marksizmin kurucularının ortaya koydukları gibi, bireylerin bilincini belirleyen onların üretim ve yaşam tarzıdır. Bugün yaşanan gericilik, yozlaşma, bencillik, yabancılaşma, en temel insani değerler de dahil birçok şeyin metalaşmasının sorumlusu kapitalist üretim tarzıdır. Tüm bunlar toplumsal yaşamda ifadesini popüler kültür olarak buluyor. Popüler kültür genişletilmiş meta ekonomisinin topluma dayattığı ve yarattığı yaşam biçiminin doğrudan bir ifadesidir. Popüler kültür genelleşmiş meta kültürüdür Genelleşmiş meta ekonomisi demek olan kapitalizmde üretilen tüm ürünler genelde değişim amacıyla üretilirler. Üretimin amacı toplumun ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr elde etmektir. Daha fazla ürün üretmek ve bunları pazarlara sürerek, bu ürünlerde kristalleşmiş olan işçinin ödenmemiş emeğini realize etmek her kapitalistin gerçek hedefidir. Sanayi devrimiyle manifaktür üretim tarzının yerini makineli üretim almıştır. Fabrikaların çoğalması, yeni sanayi kollarının gelişmesiyle kentler devasa ölçüde büyümüş ve bununla da kalmayarak sanayi merkezlerini çevreleyen yeni kentler de kurulmuştur. Kırın çözülerek kentlere akmasıyla şehir nüfusu daha da büyümüş ve milyonlarca insanın yaşadığı şehirler, kapitalistler için muazzam bir tüketim pazarına dönüşmüştür. Makineli üretim ve şehrin toplumdaki egemenliği ile birlikte, eski kültürlerin yerini toplumun bu yeni yaşama biçiminin kültürü almıştır. Her çağın verili üretim ve mülkiyet tarzı o çağın toplumsal ilişkilerini ve kültürünü belirler. Marx, bir buçuk asır önce “bireylerin yaşamlarını ortaya koyuş tarzı, onların ne olduklarını çok kesin olarak yansıtır” diyordu. Çünkü diyordu Marx, “onların ne oldukları, demek ki, onların üretimiyle, ne ürettiklerine uygun düştüğü kadar onu üretiş biçimlerine de uygun düşer. Demek ki, bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.”1 Zira üretim tarzı bireylerin veya toplumların eylem tarzlarını, buna binaen yaşam ve bilinçlerini belirler. Kültür, sanat, ideoloji de bu yaşama biçimlerini belirleyen üretim tarzının bir yansımasıdır. İngilizcede “halka dair” anlamına gelen “popüler” sözcüğü genelde “çoğunluğun veya halkın beğendiği” manasını içerir. Yani güncel karşılığı ve gerçek anlamı “yaygın” olandır. Kapitalizm öncesi toplumlarda hiçbir kültür yaygınlık kazanarak bir dünya kültürüne dönüşemedi. Fakat dönüşemezdi de; bütün ulusları birbirine bağlayan, onları kendi yalıtık, kapalı ekonomik ve toplumsal yaşamlarından kopartarak ortak bir üretim tarzının, dolayısıyla da yaşama biçiminin parçası yapan kapitalizmin bir dünya ekonomisi yaratmış olmasıdır. Böylelikle kapitalist üretim tarzı kendi kültürünü yaratırken, bir taraftan da burjuvazi, tüm eski ve yerel kültürleri kendi örsünde döverek, onları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden üretmiştir. Ne var ki kapitalizmin bir üretim tarzı olarak yaşlanıp bunamasına ve emperyalizm çağında artık her alanda yozlaşma yaratmasına bağlı olarak bugünkü popüler kültür de tamamen bu durumu yansıtmaktadır. Örneğin, futbol gibi bir oyunun metalaştırılarak yaygınlaştırılması ancak kapitalizmle mümkün olabilmiştir. İşgücünün meta olduğu böylesi bir üretim tarzı, toplumsal ilişkiler de dahil olmak üzere toplumdaki maddi veya maddi olmayan her şeyi sermayenin çıkarları açısından değerlendirir. Kitleler maddi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya giriştiklerinde bunu, bu alanlardaki metaları satın alarak yaparlar. Yiyecekten giyeceğe, eğlenceden entelektüel ihtiyaçların karşılanmasına değin hemen her alanda ilgili metalarla ilişki içine girerler. Giyim, konut gibi maddi geçim araçlarını doğrudan pazardan satın alan kitleler, müzik, eğlence, tiyatro-sinema, resim entelektüel bilgi gibi sosyal ihtiyaçlarını da, yine pazardan meta formunda satın alarak giderirler. Meta ekonomisinin egemen olmasıyla ticaretin sınırları hayal edilemeyecek ölçüde genişlemiştir. Üretici güçlerin gelişmesi sonucunda ürünler bollaşmakla kalmamış, fiyatlar düştüğü için kitlesel tüketim de olanaklı hale gelmiştir. Bununla birlikte ürünlerin içeriği değişmiş ve piyasaya maddi ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak yeni ürünler çıkmıştır. Örneğin otomobil sadece kendinden ibaret bir tüketim nesnesi değildir; otomobilin bileşimini oluşturan maddelerin üretimi kısa zamanda devasa sektörler yaratmıştır. Petrol üretimi ve petrole sahip olma savaşı bunun en çarpıcı örneğidir. Otomobilin bulunması şehir kültüründe büyük değişiklikleri de beraberinde getirmiştir; tüm şehirlerin mimarisi asfalt yolların yapımı başa alınarak değiştirilmiştir. Otomobil denen aygıt, zamanla, bir meta olarak kapitalist toplumda öylesine fetişleştirilmiştir ki, tüm toplumun ve hatta şehir planlamasının üzerine çıkarak yeni bir yaşam tarzı yaratmıştır. İnsanların saatlerce arabalarının içinde kalarak trafikte beklemeleri ve trafiğin hayatımızın ürkütücü bir parçası olması, oluşan bu yaşam tarzının ne menem bir tarz olduğunu göstermektedir. Ürünlerin çeşitlenmesi ve bollaşmasıyla kitlelerdeki tüketim kalıpları keskin bir değişime uğrar; kitleler o güne kadarki tüm alışkanlıklarını (otomobil örneğinde olduğu gibi) bir kenara atmak zorunda kalırlar. Meta kültürünün popüler kültür olarak tezahür ettiği diğer bir alan ise televizyondur. Televizyonun icadıyla kitlelerin yaşama biçiminde çok büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Bu görüntülü “sihirli” aygıt, insanların kendi aralarındaki iletişim bağlarını çözmüş ve herkesi kendisine bağlamıştır. İnsanların birbirleriyle iletişiminin yerini TV ile iletişim almıştır. TV’ler öylesine bir egemenlik kurmuştur ki toplumda, hemen herkes böyle bir aygıta/metaya sahip olmadan yapamaz hale gelmiştir. TV’ler toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelirken, burjuvazi her eve doğrudan ulaşmanın yolunu döşemiştir. Böylece burjuvazi insanları TV’lerinin başında edilgen bir şekilde yakalayarak onları bilinç ve ideolojik olarak fethetmekle kalmamış, reklâm filmlerini kullanarak tüketimin sınırlarını genişletmeyi de başarmıştır. Popüler kültür üretiminin yapıldığı alanlara bakıldığında bu alanlarda devasa endüstrileşmenin olduğu görülür; futbol ve basketbol muazzam bir sermaye yatırım alanına dönüşerek dev bir sanayi sektörü yaratmıştır; keza reklâm sektörü de başlıca kâr getiren dev bir sektördür artık. Televizyonculuk, sinema, tiyatro, müzik, borsayla iç içe geçerek sermaye için kârlı bir sektöre dönüşmüş, bu alanda tekelleşme üst boyutlara sıçramıştır. Müzik sanayiinin kolları her yere uzanabilmektedir. Sonuç olarak, kapitalist üretim tarzının her şeyi metaya dönüştürmesi zemini üzerinde gelişen popüler kültür, sanat, sosyal ilişkiler, ideoloji, burjuvazinin egemenliğinde şekillenmiştir, şekillenmektedir. Meta fetişizmi ve toplumsal yabancılaşma Marx, Kapital’de meta fetişizmine değinir. Kapitalist toplumda metaların amuda kalktığını söyleyen Marx, “İnsanın, çalışmayla, doğanın sağladığı maddelerin biçimini, kendisine yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açıktır. Sözgelişi ağacın biçimi, masa yapılarak değiştirilir. Ama gene de masa, o alelâde günlük şey olmaya, ağaç olmaya devam eder. Ne var ki, meta olarak öne çıkar çıkmaz tamamen başka bir şey olur. Yalnız ayakları üzerinde yerde durmakla kalmaz, tüm öteki metalarla ilişki içerisinde amuda kalkar ve o tahta beyninden, ‘masa yürütmek’ten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar” der.2 Gerçekten de kapitalist toplumda metalar öylesine bir fetişleştirmeye tâbi tutulurlar ki, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak nesneler olmaktan çıkarak kendinde bir amaca dönüşürler. Bir kişilik kazanan metalar, insanların arasında adeta bir hayalet olarak dolaşırlar. Meta tüketiminin kışkırtılması bir taraftan sermayeye yeni yatırım alanları sunarken, diğer taraftan bu kışkırtma işinin kendisi devasa endüstriye dönüşür. Örneğin reklâm sektörünün amacı meta tüketimini kışkırtmak, kitleleri tüketime zorlamak ve sermayenin kâr alanını genişletmeye dönüktür. Lâkin reklâm sektörü sadece bununla sınırlı kalmaz; kısa zaman içinde dev bir sektöre dönüşür; tüketimi kışkırtmak üzere kurulan bir sektörün kendisi aynı zamanda başka amaçlara da hizmet eder. Burjuva toplumunda insan, kapitalistlerin ihtiyaç diye dayattığı tüketim kalıplarının sarmalına çekilmek istenir. Böylece tüketim ve tatminsizlik birbirini tetikleyen, karşılıklı üreten iki yabancılaşma unsuru gibi olur. Bu sarmal, insanı bönleştirip ufkunu daraltmakla kalmaz, sürekli bir koşuşturma içinde insanın ayaklarını yerden keserek kapitalizmin vahşiliğine teslim eder. Uyuşturucu, seks, teknolojik eğlenceler toplumsal yabancılaşmanın ve bönleşmenin tezahürleridir. Roma’da gladyatörlerin birbirleriyle dehşetengiz dövüşünü, yenilenin ölüme mahkûm edilmesini, seyircilerin “öldür” “öldür” çığlıkları tamamlardı. Dövüşü izleyenler ölüm sahnelerinden korkunç bir haz alıyor, tatmin oluyorlardı. Bu, insan bilincinin ne denli çarpıldığını, yabancılaşmanın ne boyutlara vardığını gösterir Durum bugün de farklı değildir. Esasında kapitalizm kocaman bir gladyatörler arenasıdır. Popüler kültür aracılığıyla burjuvazi ideolojisini yeniden üretir Burjuvazi günlük hayatın her alanını yeniden ve yeniden örgütler. Kültürel, ideolojik ve baskı (devlet) aygıtlarını elinde bulunduran burjuvazi, kitleleri kontrol ederek yönlendirir. Marx’ın dediği üzere “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, entelektüel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirlerinin içine girmişlerdir ki, kendilerine entelektüel üretim araçları verilemeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildirler…”3 Burjuvazi emekçi yığınları bilinç olarak fethetmeyi ve örgütlenmenin nesnel zeminlerinin oluşmasını yok ederek sınıf mücadelesinin yollarını tıkamayı amaçlar. İletişim aygıtlarını ve kültürel aygıtları –televizyonlar, radyolar, gazeteler, sinema ve tiyatro– elinde bulunduran burjuvazi, bu sayede günlük hayatı da örgütler. Burjuva ideolojisi kitlelerin bilincinde çeşitli vesilelerle yeniden ve yeniden üretilir. Burjuvazi tüm bu süreçlerde işçi-emekçi yığınlara “kapitalizmin ölümsüzlüğünü” ve “ebediliğini” kanıtlamaya çalışır. Kapitalist toplumda günlük hayatın her alanına metalar damgasını basar; gözümüzü çevirdiğimiz her köşe de çeşitli metaların kışkırtıcı reklâmlarıyla karşılaşırız. İzlediğimiz birçok filmin içeriği burjuva ideolojisiyle doldurulmuştur. Meta/markaları üreten şirketler bu filmlerde yer alabilmek amacıyla milyonlarca dolar akıtırlar sinema endüstrisine. Zira herhangi bir konuyu anlatan film yıldızlarının giydikleri elbiselerden yiyeceklerine ve kullandıkları otomobil markasına değin her şey önceden tasarlanmış olarak seyirciye ulaştırılır. Filmi izleyen bir izleyici film aracılığıyla her gün hayatına girmeye çalışan meta/markalarla yeniden karşı karşıya gelir. Böylelikle kültürel aygıtları kullanan burjuvazi kitleleri bir taraftan metalar aracılığıyla sararken, öte taraftan da filmin konusu aracılığıyla izleyiciyi ideolojik olarak fetheder. Burjuvazi bu amaç için çeşitli yollara başvurmaktan geri durmaz. Mitolojileri, masalları, destanları günlük hayatla iç içe geçirerek kullanan egemen sınıf, böylelikle sömürü sistemini kitlelerin bilincinde meşrulaştırmış olur. Örneğin, bu noktada sinema endüstrisi burjuva ideolojisinin üretimi için çok büyük bir rol oynar. Sinema öylesine bir araca dönüşmüştür ki, tarih yeniden yazılabilir, kitlelerin bilincindeki simge ve semboller baş aşağı çevrilebilir. Örneğin Amerikan sinema endüstrisi bu uğurda bir hayli ilerlemiş bulunuyor. Son senelerde yapılan filmler aracılığıyla ABD emperyalizmin açtığı tüm savaşlar haklı ve meşru gösterilmeye çalışılıyor. Troya, Büyük İskender, Yüzüklerin Efendisi gibi gişe rekorları kıran filmler adeta ABD’nin gerçek hayatta yaptıklarının bir kopyası. Gerçekler tarihsel bağlamından kopartılıp bugünkü emperyalist savaşla bağı kurularak ve emperyalist savaşı meşrulaştıracak öğelerle donatılarak çarpıtılıyor. Diğer taraftan ise filmlerde sürekli savaş sahneleri öne çıkartılıyor, kan gövdeyi götürüyor; böylelikle savaş, korkunç ölçüde yıkıcı ve yok edici bir gerçek olarak değil, alışıldık bir oyun gibi sunularak kanıksatılıyor ve toplum hissizleştirilmeye çalışılıyor. Aynı filmlerin içine dini simgeler, İncil’den alıntıları içeren imgeler de yedirilmekten geri durulmuyor. Vietnam’da yıllarca işlediği katliamları emekçi yığınların bilincinde meşrulaştırmak amacıyla “Rambo” sembolünü kullanan ABD emperyalizmi, sinema sektörünü devreye sokarak tarihi yeniden yazmaya kalkmıştır. Kapitalizm son bulmadan insanlık kurtulamaz Gezegenimiz üzerinde insanlığın geliştirdiği üretici güçler sayesinde müreffeh, barış içinde yaşayan, doğanın kör güçlerine karşı üstün gelmiş, hastalıkları yenmiş, doğayla uyumlu yepyeni bir toplum kurmanın tüm olanakları mevcut. Ancak ne mümkün! Böylesi bir toplumun nesnel olanakları yeterince gelişmesine karşın insanlık, esiri olduğu kapitalist üretim tarzı tarafından âdeta her geçen gün daha fazla çürümeye terk ediliyor. Kapitalizm her alanda epey zamandır bir krizin içine yuvarlanmış durumda. Üretici güçlerin sınırsız gelişimi engelleniyor; bilimsel gelişmeler insanlığın yararına değil, örneğin, savaş gibi yıkıcı bir gücün hizmetine koşuluyor. Kapitalist üretimin devamını sağlamak ve sermaye sınıfının kârını artırmak amacıyla üretim sürecinde ve enerji üretiminde kullanılan zehirli kimyasal maddeler hızla doğanın kirlenmesine neden oluyor, doğa iklimsel değişime uğruyor. Ve tüm bu yaşananlar düzenin sahipleri tarafından kayıtsızlıkla izleniyor. Dünya toplumu göz göre göre yıkıma sürükleniyor. Ekonomik durgunluk ve buhran sonucunda işsizlik artıyor, açlık ve sefalet büyüyor. Milyonlarca insan sağlıksız konutlarda, milyonlarcası ya evsiz ya da açıkta, sokakta yaşıyor. Üretim bolluğuna rağmen sırf fiyatlar düşmesin ve kapitalistlerin kâr oranları azalmasın diye ya ürünler tahrip ediliyor, ya çürümeye bırakılıyor veya üretici güçlerin tüm potansiyelleri kullanılmıyor. Diğer bir yandan ise tüketim sonuna kadar kışkırtılıyor, insanlar sınırsız bir tüketime teşvik ediliyor; var olan insan ilişkileri de dahil olmak üzere her şey alınıp satılacak, tüketilecek şekilde metalaştırılıyor. Açlık ve sefaletin kucağına atılmış kitleler, burjuvazinin şişirdiği tüketim duvarını aşamayarak varlık ile yokluk arasında derin bir çelişki yaşıyorlar. İnsanı insan olmaktan çıkaran, bir meta haline getiren, ona her türlü yoz kültürü dayatarak gelişim sınırlarına ket vuran kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça, insanlığın kurtuluşunun da mümkün olmayacağı çok açıktır. bu yazı Marksist Tutum dergisinin Temmuz 2005 tarihli 4.sayısından alınmıştır. Alıntı; http://www.marksist.com/MT/Gun_Ortasinda.htm |
||
|
||
| şunu anlamıyorsunuz: kapitalizm türeme değildir. özel mülkiyet ve sermaye tabanlı sosyal ilişkiler ise bahsedilen kapitaliz, o neredeyse insanlık tarihi ile birlikte devam edegeldi. kapitalizmi doğru tanımlamadıkça ve dinamiklerini hala belirli güç merkezlerinde arasanız olayı çözemezsiniz. öncelikli sorun kapitalizm genellemesi ile gerçek sorunların önünde bulut yaratmaktır. kapitalizm sorun değildir. sorun mikro ölçeklerdedir. mikro ölçeklerde ve tabandan tavana giden bir çözüm arayışı yoluna gidilmelidir. kapitalizm yeldeğirmenlerine saldırarak farkında olmadığımız bişeylere alet oluyormuşuz gibime geliyor.. |
||
|
||
| Deniz, kapitalizmi kapitalizm yapan nitelikler özel mülkiyet ve sosyal ilişkiden ibaret değil. Özel mülkiyet ve bunun çeşitli getirileri sınıflar oluşmaya başladığı andan itibaren vardır, ama kapitalizm diye tabir edilen günümüz sistemi o zamanlar yoktu. Kapitalizm sorun olmayıp sorunun mikro lçeklerde olduğunu söylüyorsun, bu bir bakıma doğru; o birbirine bağımlı mikro ölçeklerin toplamıdır kapitalizmi oluşturan. Fakat senin anlamadığın konu da şu ki ancak sistem tüm ayrıntılarıyla anlaşıldığı zaman, nitelikleri ve dinamikleri teşhir edilebildiği zamandır (buna foyasını ortaya çıkarmak da diyebiliriz) ki o sisteme karşı somut adımlar atabiliriz. Bu olmadığı zaman ancak karanlıkta yalpalarız diye düşünüyorum. Alıntı kapitalizm yeldeğirmenlerine saldırarak farkında olmadığımız bişeylere alet oluyormuşuz gibime geliyor.. Alet olduğumuzu düşündüğün şey nedir?
|
||
|
||
| Ayrıca kapitalizm hakkında uzun bir makale içeren bir başlık açtım Komünizm bölümüne, oraya göz atmanı tavsiye ederim, belki kapitalizm konusunda ki fikirlerin değişir; http://sifirforum.com/forum/index.php?topic=6284.from1126733081;topicseen#msg70648 | ||
|
||
şunu anlamıyorsunuz: kapitalizm türeme değildir. özel mülkiyet ve sermaye tabanlı sosyal ilişkiler ise bahsedilen kapitaliz, o neredeyse insanlık tarihi ile birlikte devam edegeldi. kapitalizmi doğru tanımlamadıkça ve dinamiklerini hala belirli güç merkezlerinde arasanız olayı çözemezsiniz. öncelikli sorun kapitalizm genellemesi ile gerçek sorunların önünde bulut yaratmaktır. kapitalizm sorun değildir. sorun mikro ölçeklerdedir. mikro ölçeklerde ve tabandan tavana giden bir çözüm arayışı yoluna gidilmelidir. kapitalizm yeldeğirmenlerine saldırarak farkında olmadığımız bişeylere alet oluyormuşuz gibime geliyor.. Sevgili Admin, Ben senin ne demek istediği anlıyorum kapitalizmin birilerinin iradesi ile gökten zembille inen yapay üretilmiş ve türetilmiş bir tarz olmadığını hayatın dinamikleri sonucu belki de kaos sonucu bir virüs gibi toplumsal ekonomik yaşamı sarıp sarmaladığını hepimizi kuşattığını bu bakımdan kapitalizme bir iradeyi yansıtan herhangi bir özneye karşı çıkar gibi karşı çıkmanın onu ahlaki ölçütlere vurmanın gerçekçi olmadığını söylemek istediğini düşünüyorum. Ancak, 1) Kapitalizm bir iradenin temsili olmasa bile sonuçları itibarıyla onu ahlaki (doğanın talanı, sömürü, katliam, açlık, yoksulluk, kölelik, savaşlar vb. gibi) ölçütlere ait eleştirel süzgeçlerden geçirmememiz mi gerekir? 2) Bu kaotik sistemin ortaya koyduğu mekanizmalardan yarar sağlayan onu kullanan, tetikleyen hatta yönlendirip çoğunluğun aleyhine çıkarlar elde eden sınıf ve katamanların yine bu ahlaki ve sosyal eleştirilerden pay almaması mı gerekir? 3) Kapitalizm sorun değildir, sorun mikro ölçeklerdedir diyorsun; ama bence kapitalizm sorundur. Eğer bu dediğini asıl sorun kapitalizm değildir onun dayandığı, üzerinde yükseldiği mülkiyet ilişkileri ve hukukudur diye okursak bile kapitalizm sorun olmaya devam edecektir tabiiki kapitalizmden ne anladığımızı açmak kaydıyla... 4) Özel mülkiyet ekonomisinin ve hukukunun son aşaması olarak kapitalizmin öncülü olan diğer mülkiyet ve ekonomik sistemlerden farkını iyi anlayabilirsek kapitalizmi de kafamızda bir yerlere (doğru bir yere) oturtabiliriz. Bence kapitalizmin diğer arkaik mülkiyet ve ekonomik sistemlerden en büyük farkı salt sömürünün yada üretimin yoğunlaşması değil, teknolojik meta üretimi ile sermayenin kendini yeniden üretiminin örtüşerek bireyin ve toplumun kapitalist yeniden üretimin ve sınırsız meta tüketiminin kendi ihtiyacının birer parçası birer aracı haline gelmesi, mülkiyet ilişkilerinden, üretim ilişkilerine, sosyal davranışlardan, ahlaki değerlere, kültürel değerlerden estetik değerlere, hatta inançlara kadar tüm toplumsal ve iktisadi yapının meta ekonomonisin birer unsuru haline gelerek sistemin adeta devasa bir canlı organizmaya habis bir kanser tümörünün tamamen kanserli bir organizmaya dönüşmesi ve sağlıklı olan her şeyi yiyerek kendi egemenliği altına almasıdır. Bu o kadar kaotik bir şeydir ki endüstrileşen giderek merkezileşerek teknolojik yoğunluğunu arttıran bu sistemin rantını yiyen kapitalistlerin bile kişisel iradelerinden bağımsızlaşan onların subjektif niyetlerine göre değil kendi yasalarına göre hareket edeerek büyüyen ve hayatımızı çepeçevre saran hal alır. Kapitalizmin bu gelişmesi karşısında en güçlü geleneğe sahip olan egemenlik aygıtı devlet bile kapitalizme ayak uydurmak ve onun ihtiyaçlarına göre şekillenmek reorganize olmak zorunda kalır. Kapitalizmin temelleri fi tarihlerde mikro ölçeklerde atılmış olsa bile bu durumun artık eskisinden nitelik olarak farklı bir şey yeni bir durum ihtiyaç üreten ve tüketimi ekonomisine herşeyi nesne edinebilen (aşağıdaki makalede yazıldığı gibi popüler kültür ve reklamlar yoluyla) kontrol edilemez bir sistemdir. Bunu basitçe kendi yarattığı canavarın kurbanı olan Dr. Frankeshtein tarjedisine de benzetebiliriz. Uygar yaşama bel bağlayan nsanın konfor arzusu ticaret kar ve aşırı üretim üzerinden yoğunlaşarak onun kontrolünden çıkmış çok başlı bir canavarı kapitalizmi doğurdu ve kendi salgıladığı narkotik özlerle (tüketim çılgınlığı, teknoloji tutkunluğu vb.) herkesi kendine bağımlı hale getirmiştir bütün mesele budur. sağlıcakla,
|
||
|
||
Alıntı Ben senin ne demek istediği anlıyorum kapitalizmin birilerinin iradesi ile gökten zembille inen yapay üretilmiş ve türetilmiş bir tarz olmadığını hayatın dinamikleri sonucu belki de kaos sonucu bir virüs gibi toplumsal ekonomik yaşamı sarıp sarmaladığını hepimizi kuşattığını bu bakımdan kapitalizme bir iradeyi yansıtan herhangi bir özneye karşı çıkar gibi karşı çıkmanın onu ahlaki ölçütlere vurmanın gerçekçi olmadığını söylemek istediğini düşünüyorum. evet doğrudur.Alıntı 1) Kapitalizm bir iradenin temsili olmasa bile sonuçları itibarıyla onu ahlaki (doğanın talanı, sömürü, katliam, açlık, yoksulluk, kölelik, savaşlar vb. gibi) ölçütlere ait eleştirel süzgeçlerden geçirmememiz mi gerekir? bunları micro ölçekte değerlendirmek lazım. her biri bağımsız konular olmakla birlikte itiraf edilebilir ki birbirleriyle sıkı organik bağlara da sahipler.ancak bunlar sistemle alakalı değil. güçle alakalı gücü eline geçiren kendi çıkarları ve konforu için sonuna kadar kullanmaya çalışır. sanıyor musnuz ki maksist yada arzu edilen herhangi bir sistem böylesi güçleri eline geçirince farklı davranacak. Alıntı 2) Bu kaotik sistemin ortaya koyduğu mekanizmalardan yarar sağlayan onu kullanan, tetikleyen hatta yönlendirip çoğunluğun aleyhine çıkarlar elde eden sınıf ve katamanların yine bu ahlaki ve sosyal eleştirilerden pay almaması mı gerekir? yukardaki cevapla ilintili bir soru bu. tüm hükümdar güç odakları sahipleri eleştiri merkezi olmalıdır. ama bu kadar. kapitalizm tu kaka diyerek hedef saptırması yapılıyor. hep düşünürüm herkes eleştirir; devlet kötü, sistem kötü, geçmişimiz kötü, şu kötü bu kötü. hiç mi sokaktaki insanın kabahati yok. en fazla suçlu insandır. çok güçlü olanları özellikle. Alıntı 3) Kapitalizm sorun değildir, sorun mikro ölçeklerdedir diyorsun; ama bence kapitalizm sorundur. Eğer bu dediğini asıl sorun kapitalizm değildir onun dayandığı, üzerinde yükseldiği mülkiyet ilişkileri ve hukukudur diye okursak bile kapitalizm sorun olmaya devam edecektir tabiiki kapitalizmden ne anladığımızı açmak kaydıyla... evet altı çizili kısım sorunlara yataklık ediyor gibi gözüküyor. insan varolduğundan beri hiç bir sistem güce sınırlama getirmeyi düşünmedi. bu yüzden anarşizm harici tüm düşünceler sabıkalıdır. kaptalizmden ne anladığım konusunda "kapitalizmi anlamak" konusunda ve buralarda bişeyler yazdım. kapitalizm sermayeden sınırısız pay kaparak hükümdarlık kurmayı meşrulaştıran sistemdir bana göre. senin de dediğin gibi tüm sosyal olgular (din, estetik-kültürel değerler, teknoloji vs.) bu amaca hizmet ederken hiç bir etik gözetilmez. yapılacak olan şudur. güç birikiminin önüne geçilmesi. bu sağlandığında kapitalizmin yerinde yeller eser ![]() |
||
|
||
evet altı çizili kısım sorunlara yataklık ediyor gibi gözüküyor. insan varolduğundan beri hiç bir sistem güce sınırlama getirmeyi düşünmedi. bu yüzden anarşizm harici tüm düşünceler sabıkalıdır. kaptalizmden ne anladığım konusunda "kapitalizmi anlamak" konusunda ve buralarda bişeyler yazdım. kapitalizm sermayeden sınırısız pay kaparak hükümdarlık kurmayı meşrulaştıran sistemdir bana göre. senin de dediğin gibi tüm sosyal olgular (din, estetik-kültürel değerler, teknoloji vs.) bu amaca hizmet ederken hiç bir etik gözetilmez. yapılacak olan şudur. güç birikiminin önüne geçilmesi. bu sağlandığında kapitalizmin yerinde yeller eser ![]() Güç birikimi dediğin hiyerarşi ve tahakkümün önüne geçilebilmesi keşke o sorunu tesbit edebildiğimiz kadar yapılması kolay olsaydı. Zaten bu güç birikimi dediğin tahakküm kapitalizmin dediğimiz küresel tekno-endüstriyel uygarlığımızın nedeni olduğu kadar aynı zamanda onun sonucudur da. Yani burada karşılıklı bir etkileşim var. Kapitalizm öncesi arkaik biçimler (feodalizm, merkantilizm vb.) kapitalizmin anası olmuş olsalar bile bu bugün kapitalizm dediğimiz küresel tekno-endüstriyel sistemin ulaştığı yoğunlukta eknonomik sömürünün de ötesinde uzmanlaşma yoluyla bireyi maksimum noktada yabancılaşmaya ve yalnızlaşmaya, maksimum noktada toplumsal manüplasyona ve simülasyona zorladığını bu anlamda tahakkümü katmerleştirdiği de bir başka gerçek olarak kabul etmek gerekir. Bir sistemi ele alırken kendi bütünselliği içinde ele almalıyız. Onun her bir parçası her bir yapı taşı canlı bir organizmanın DNA şifrelerini taşır gibi o sistemin genetik özelliklerini taşırlar ve ilk fırsatta o tek hücreden kapitalizm yada tahakküm (her ne ise) kendi organik yapısnı yeniden kurar. Buna meydan vermemek için o DNA şifrelerini içermeyen başka yapı taşlarından oluşan genetik kodlarında özgürlük ve adalet yazan yeni bir ahlak ve yaşam felsefesi ortaya koymak dahası onu hayata geçirmek zorundayız. (Vay be çok ajitatif oldu bu da) :rolleyes: Sen kapitalizmi anlarken ben de seni anlayabilirim yalnızca kapitalizme karşı yapılan tüm eleştirileri (dogmatik dinci, ortodoks marksist ve radikal özgürlükçü vb.) aynı sepete koymaman aradaki çok önemli olabilecek nüans ve uslüp farklılıklarını atlamaman koşuluyla... sağlıcakla,
|
||
|
||
Alıntı Güç birikimi dediğin hiyerarşi ve tahakkümün önüne geçilebilmesi keşke o sorunu tesbit edebildiğimiz kadar yapılması kolay olsaydı. hayır bu henüz farkına varılabilmiş değil. hala anarşistler de dahil olmak üzere güce yoğunlaşıyorlar. halbuki önemli olan bilinçler ve benliklerdir. güç insanın vaktini, cesedini vs. yi esir alabilir ama 'insan' a asla sahip olamaz. insanları bilinçlerine rağmen yönlendirmek güç gerektirir. ama bunun sonucu özgürlüklerin daraltılmasıdır ve nihayetinde şikayet ettiklerimiz. başta da dediğim gibi bu durum tespiti çok önemli ve çok az insan bunun farkında. teşhisi netleştirip yaygınlaştırmak ve çözümler üretmek gerek. |
||
|
||
| kapitalizmi sadece iktisadi temelde düşünerek ve yorumlayarak anlamak mümkün değildir. çünkü çıkış noktası ve özü iktisadi olmakla birlikte, kapitalizm kendi gelişim sürecinde diğer bütün ekonomik sistemlerden daha fazla sosyo-kültürel hayata müdahale eden bir yapıya bürünmüştür. hatta kapitalizmin iktisadi devamı bir ölçüde onun sosyo-kültürel yapıyadaki hakimiyetine endekslenmiştir. bu bağımlılığın en önemli sebeplerinden biri bulunulan çağ ve dönem itibariyla insanların iletişim ve etkileşim ilişkileri içinde en rahat ve kolaylıkla bulunabileceği bir dönemin egemen sistemi olmasıdır. gelişen teknoloji sayesinde insanların birlik oluşturması ve beraber hareket etmesi her dönemde olduğundan çok daha kolayken kapitalist sistem kendisinin devamı için bu noktada çözümler geliştirmiştir. öyle ki bu enformasyon ve iletişim ağı içinde her dönemde olduğundan çok daha az birlik ruhu ve birlikte hareket etme eylemi vardır. sistem öncelikle her bireyin kendi hayatıyla ilgili hiç bitmeyen bir mücadele vermesini gerektirmektedir. sosyal tabakalar arasındaki hareketlilik bireylere hiç bitmeyen bir umut vadetmekle birlikte sistemin hayatın her alanında kurumsallaşması ve meşrulaşması sürekli bir koşturmaca, mücadele, diğer bireylerle yarış içinde kendisine propagandası yapılan konuma ulaşmak için çaba harcarken hayatın ulaşılması gerekne o konuma ve standartlara endekslenmesine sebep olmaktadır. ve ulaşılması gereken konumlar hiç bitmez. her zaman daha fazlası daha iyisi daha kalitelisi mevcuttur ve mücadele bu doğrultudadır. birey bu iyi ve kaliteli olan konum ve durumların sistem tarafından belirlendiğini farketmeden bunlar hayatın kendiliğinden doğal basamaklarıymış algısıyla hareket eder. sistemi sorgulamamak kapitalizmin kendi kenidini yeniden üretmesinin temel yoludur. dinde olduğu gibi dogmatik bir biçimde değil ama öncelikle bireylerin bütün enerjilerini hayat standartlarını yükseltmek için kullanarak, hayatın her alanında (sosyal- kültürel- siyasal, ekonomik ve sanatsal) tampon bölgeler, düşünceler, akımlar, kurumlar yaratarak ve bireyleri bu tampon bölgelerde yığınlar halinde oyalayarak kendini tekrar ve tekrar üretir. mülkiyet ilişkilerine, bireyin ve azınlıkta olan bireylerin (çıkar gruplarının) mülkiyetine dayanan iktisadi bir sistemde kapitalizmin ancak bireyleri ele geçirerek ve onları kendi içinde eritip sisteme dahil ederek kendisini devam ettirebileceği çok açıktır. yoksa azınlık ve çoğunluk durumundaki dengesizlik yüzünden kapitalist sistemin çökmesi kaçınılmaz bir sondur. bu sonu önlemenin tek yolu çoğunluğu eritmektir. onların çoğunluk olduklarının farkına farmalarını engellemektir. bu noktada çoğunluğu oluşturan her bireye birgün azınlıkta yer alma umudu ve hırsı aşılayarak, bunun mümkün olduğuna dair söylemler üreterek yani bireyi yüceltip, bireysel kurtuluşu öğütleyerek kapitalist sistem çoğunluğu eritir. tüm bu olgulardan hareketle kapitalizmin hayatın her alanında kendi kurum, düşünce dizgesi ve kendi yapı taşlarını üretme zorunluluğu olduğu açıktır. öyle ki birey felsefe, sanat hatta siyasete yönelse bile bunları kapilatalizme hizmet eden tampon bölgeler içinde yerine getirmelidir. işte bu nedenle kapitalizm her yerdedir ve baktığımız çoğu yerde kapitalizm vardır. işte bu nedenle birçok olgu ve olayın sebebi kapitalizmdir. bu ezbere bir söylem değildir. aksine herşeyin sebebini kapitalist sistemde aramanın ezbercilik olduğunu söylemek kapitalist sistemin tuzağına düşmek ve farkında olmadan ona hizmetkarlık yapmaktır. güç sadece otorite ve geniş hiyerarşi tabaklarından oluşmaz. güç çok farklı şekillerde yeniden ve yeniden tanımlanabilir ve kenidini başka başka şekillerde yeniden üretebilir. kapitalist sistem bugün liberal ve neo liberal söylemlerle iktisadi hayatta, postmodernist düşünce dizgesiyle sosyal ve sanatsal alanda, gelişen teknoloji sayesinde iletişim, enformasyon alanlarında gücünü en temel olarak bireycilikten alır. bireycilik bireyin gelişimini yüceltmekten, hayat standardını yükseltmek için bireyin yaşamasal mücadelesine kadar çok geniş bir yelpazede değerlendirilmelidir. güç kendi başına değerlendirilebilir ve yorumlanabilir, hayatın merkezine oturtulabilir bir kavram olsaydı, her sistemin onu kullanış şekli birbirinden bu kadar farklı olmazdı. güç ancak sistemlerin onu ne şekilde elde ettikleri ve kullandıkları farkedildiği zaman anlamlı ve tartışılmaya değer bir kavram olabilir. |
||
|
||
| ne diyim ki. hiç bişey anlamıyorsunuz. aldığınız eğitimin detaylandırılmasından öteye gidemiyorsunuz. benim bir kuralım var yine tekraralıyacağım. herşey olan hiç bir şeydir. kapitalizm herşeydir demek sorunlardan gözleri kaçırıp insanları yeldeğirmenlerine yönlendirmektir. çözüm bulunacaksa burada bulunacak. çözüm için devrimci yöntemlere kışkırtmak için yukardaki demagojiler işe yarayabilir. hatta intihar bombacılarını da bir adım ötesinde üretebilirsiniz ama tüm bunlar iyilikileri radikalleştirmekten toplumca reddinden başka bir işe yaramaz. kapitalizm dediğiniz şey nasıl ki tüm katmanlara sızarak işini yapıyorsa (ki bunda başarılı olduğunu tarafınızca tastik edilmiş oluyor) becerebiliyorsan sen de aynı işi yapmalısın. kapitalizm denilen şeyin başarısının sadece güçten kaynaklanmadığını ayrıca yarattığı kısmi özgürlüklerin de bunda etkili olduğunu görmek gerek. ey devrimciler siz ne kadar özgürlük veriyosunuz yöntemlerinizde ve amaçlarınızda... |
||
|
||
| Sen ne biliyorsun deniz? Ne kadar biliyorsun ki böyle bir iddiada bulunabiliyorsun? Solcuların popolarından salladığı bir kavram diye nitelediğin kapitalizm hakkında ne okudun şimdiye kadar ki bunu bu kadar sert şekilde yok sayabiliyorsun??? Sert çıkışlar ancak çıkışılan şeye karşı somut, net bir eleştiri getirilince anlam kazanıyor, gerisi de hikaye ve palavra olarak kalıyor. "Herşey olan hiçbirşeydir" diye bi cümle uydurmuşsun kafandan ve bunu evrensel gerçek diye dayatıyorsun. Üstüne üstlük bir de "ey devrimciler" diye küçümseyici bir şekilde seslenmek de neyin nesi? Kendini komik duruma düşürmekten başka birşey yapmıyorsun... ;D | ||
|
||
| şimdi yanıtmıydı bu .. başka bişey kalmadı mı
|
||
|
||
Valla başka birşey bırakmadın ki bir üstteki mesajın herşeyi bitirdi. Bu denli geniş ve derin bir fikri şiddetle inkar edip karşısında da somut hiçbirşey koyamayan ve açık fikirli olmadığı için kafasının dikine gitmekten başka birşey yapamayan biriyle ne kadar tartışabiliriz? Benim için tartışma noktalanmıştır.
|
||
|
||
bu senin fikrinin derinliğinin olmamasının işareti. deva mettiremedin çünkü buna verilebilcek yanıtın yok. sürekli zaten bu konuda duvara tosluyorsunuz
|
||
|
||
Tam tersine, sen körsün. Sana gök mavidir deniliyor ama sen ısrarla yok öyle birşey, aslında gök diye de birşey yoktur vs... vs... diye saçmalıyorsun. Marks ve Marksizm hakkında istediğini düşünmekte serbestsin ama yaşamakta olduğumuz sistemin portresi niteliğinde olan Kapital gibi bir eseri kapitalistler bile çürütemezken (çünkü çürütülecek birşey değil), sen bir cümlenle yok sayabiliyorsun. Eh bravo sana Bir de sonra bizim sana söyleyecek lafımız yokmuş da duvara tosluyormuşuz... Gerçek apaçık karşısındayken bunu ısrarla görmek istemeyene ne denebilir ki?
|
||