SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sosyoloji

Konu: Dünyaya Sömürgecinin Gözüyle Bakmak

Sayfa: [ 1 ]

KARGA 14.09.2005 22:04:19
Fikret Başkaya'nın "Çığırından çıkmış bir dünya" adlı eserinden.

“Batı, dünyayı kazandıysa, bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların ekseri unuttuğu, diğerlerinin de asla akıl etmediği gerçek budur...”
Samuel P. Huntington


12 Ekim 1492'de, Kristof Kolomb Amerika toprağına ayak bastı. 3 Mayıs 1493'de Papa VI. Alexandre şu fetvayı yayınladı: “Keşfedilen ve keşfedilecek dünyalar İspanya ile Portekiz arasında paylaşılmalı, din ve Katolik îmânı yüceltilip yayılmalı (...) ve barbar halklar boyunduruk altına alınıp Hıristiyanlaştırılmalıdır.” 1 ‘Barbar halkları' Hıristiyanlaştır-ma ve boyunduruk altına alma süreci hızlı başladı. Kolomb, Amerikan adalarına ayak bastığında, Kıta'nın nüfusu yaklaşık 80 milyondu, on altıncı yüzyılın ortasında, (60 yıl sonra) Amerika'da yaşayan nüfus 10 milyona inmişti... Hıristiyan ‘Batılılar' yaklaşık yarım yüzyılda 70 milyon insanı ‘Hıristiyan Cennetine' göndermeyi başarmışlardı... XVI'ıncı yüzyılın başında dünya nüfusunun yaklaşık 400 milyon civarında olduğu düşünülürse, yarım yüzyıllık bir dönemde 70 milyon insanı yok etmek ‘büyük bir başarı' olmalıydı... Batı'nın ‘başarıları' ondan sonra da devam etti... XV'inci yüzyılın son on yılında başlayan macera, izleyen yüzyıllarda da hep aynı minvâl üzere yol almaya devam edecek, retorik değişse de Batılı'nın misyonu değişmeyecekti: Uygarlık yoksunu vahşileri, Hıristiyanlaştırmak, uygarlaştır-mak, onları Batı'nın bir benzeri olmayan “üstün” uygarlığıyla tanıştırmak, kalkındırmak, modernleştirmek, ‘uyumlandırmak', küreselleştirmek, velhasıl ‘adam etmek'!

Aslında beşyüz yıldır, Batılı ‘Uygar', Hıristiyan Beyaz Adam'ın' yaptığı insanlık suçu işlemekten başka bir şey değildi. Lâkin, neyin suç, neyin sevap, neyin iyi neyin kötü olduğuna da Uygar-Beyaz Adam karar verdiği için, olup-bitenlerin ne anlama geldiğinin anlaşılması pek mümkün olmadı. Zamanla, sömürgeleştirilen, köleleştirilen, boyun eğdirilen, tarihleri, kültürleri ve kimlikleri tahrip edilip, belleksizleştirilen halklar, efendinin gözünü kendi gözleri sandılar ve onun gözüyle bakmaya başladıklarında, Batılıların egemenliği güçlü bir temele oturmuş, zafer kazanmıştı... Artık, Efendi'nin gözünden başka gören göz kalmamış, sömürgecilik içselleşmişti . Zira, asıl sömürgecilik, bilincin sömürgeleşmesidir.. . Başka türlü söylersek, insanın kendine, kendi gerçekliğine, kendi toplumuna yabancılaşmasıdır. O kritik eşik aşıldıktan sonra, sömürgeleştirilmiş halkların insanları da, kendilerine ve başkalarına, Batılı efendinin gözüyle bakar oldular... Elbette söylediğimizi nüanse etmemiz gerekir. Sömürge halkları, ya da yarısömürge halkları, hiç bir zaman Batılı Beyaz Hıristiyan sömürgecinin dayattığını kabul etmedi. Onlardan, kendi kendilerinin celladı olmaları beklenemezdi... Daha ilk günden başlayarak, köleleştirmeye, aşağılanmaya, katliama ve sömürüye baş kaldırdılar ve bu yüzyıllar boyu aralıksız sürüp gitti. Tarih, efendiler ve onların ideolojik uşakları tarafından yazıldığı için, mazlumların çığlığı yankılanmaya-cak, suskunluk okyanusunda boğulup gidecekti... Sömürgeciliğin ‘içselleşme-si' için, Franz Fanon'un Beyaz Zenciler , Ali Şeriatî'nin Asimile Maymunlar dediği, ‘yerli unsurların', ‘yerli misyonerlerin' devreye girmesi gerekti. Zira, bilincin sömürgeleşmesi, ancak ‘gönüllü kabullenme' durumunda mümkündür. Eğer, sömürgecilerle, işbirliğinden çıkarı olan, yerli aydınlanmış elitler olmasaydı, sömürgecilik yerleşemez, emperyalizm zafer kazanamazdı... Üçüncü Dünya, ya da ‘kibarca' Güney denilen ülkelerin eğitim görmüş kesimleri (bunlara bir de ‘aydın' deniyor) yerli misyoner işlevini sürdürmeye devam ediyor... Üçüncü Dünya Ülkeleri'nde okullar ve eğitim sistemi, her zaman sömürgeciliğin yerleşmesinde, ideolojik yabancılaşmanın üretilip-sürdürülmesinde başat rol oynadı. Şimdilerde medya, okullara ve bir bütün olarak eğitim sistemine eşlik eden etkin bir araca dönüştü... Artık eğitim sisteminin pis misyonu güçlü bir müttefike sahip...

Daha baştan Batılı-Hıristiyan-Beyaz Adam, farklılıkları bir yükseklik-alçaklık kategorisi olarak görme eğilimindeydi. Onlara göre başkaları, ‘ötekiler' farklı değil, aşağı idi... Ve oradan hareketle bir slogan ürettiler: Aşağı ise yok edilmesi gerekir ... Artık tarihin ilerleyen sayfaları, ardı arkası kesilmeyen katliamların, jenositlerin, kıyıcılığın tarihi olacaktı. ‘Vahşileri adam etmek' üzere yola çıkanların barbarlığı, vahşeti ve kıyıcılığı, insanlık tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş bir kapsam ve yoğunluğa ulaşmıştı. Bu yüzden, ırkçılık ve faşizm, Batı uygarlığının özünde içerilmiş iflah olmaz bir virüstür. Faşizm, kesinlikle arizí, istisnaî bir yol kazası değildir. Irkçılık ve faşizm, Batı kimliğinin, Batılı'nın kollektif bilincinin temel yapıcı unsurlarından biridir. XX'nci yüzyılın ilk yarısında, Avrupa'da ortaya çıkan ve adına Faşizm ve Nazizm denilen vahşet örnekleri, asla bir istisna değildi. Sadece, beş yüz yıldır dünyanın başka yerlerinde (Amerika, Afrika, Asya, Avustralya, vb.) yapılanların Avrupa'ya taşınmasıydı. Yaklaşık beş yüz yıldır dünyanın başka yerlerindeki sıradanlaşmış vahşet ve kıyıcılık, ilk defa Avrupa'nın göbeğinde arz-ı endam ediyordu ve ‘uygar Avrupalı' bu duruma şaşırmış gibiydi! Herhalde şöyle söylemek istiyorlardı: Bu başkaları için değil miydi ? Yahudilere ve öteki aryan olmayan ırklara yönelik jenosit eylemi, bir mahkemede (Nurenberg) Nazi suçlularının yargılanmasıyla geçiştirilecek cinsten değildi. Nitekim, 1948'de fanatik pro-naziler Güney Afrika'da iktidara geldiklerinde, ‘uygar dünyanın' desteği tamdı... İlginç, ama gözden kaçan, fakat bizim için asla şaşırtıcı olmayan birşey de, Siyonist İsrail'in de fanatik ırkçı Güney Afrika rejimine tam destek vermesiydi...

Öyleyse iki şey: Birincisi, soykırımın, ırkçılığın ve faşizmin yaklaşık beş yüz yıllık geçmişi var; İkincisi, bu öyle köklü bir illet ki, bir kaç celselik mahkemelerde yargılayıp, lâfzen mahkûm etmekle, kınamakla, vb. yok olması mümkün değil... İnsanlık suçu sayılıp mahkûm edilen jenosidin, ırkçılığın ve faşizmin çok uzun bir geçmişi var, ama 1948'den önce sözlüklerde bu kavramlar yer almıyordu! Batı Avrupalı ‘sıradan insanlar' da, soykırımlardan, kıyıcılıktan, sömürü, yağma ve talandan pay alıyorlardı. Bu yüzden, tam bir açıklık, samimiyet ve kesinlikle ırkçılığı ve onun ürettiği faşizmi, kıyıcılığı, terörü mahkum etmeleri kolay değildir. Zira, açıkça ifade etmeseler de, suç ortağı olduklarını biliyorlar. Zaten İtalya'da faşizm, Almanya'da Nazizim, ‘demokratik seçimler' sonucunda iktidara gelmişti... Öyleyse, en iyisi ayıbı açığa çıkarmamaktır... Ve tüm araçlar devreye sokularak ayıbın üstü örtülmek isteniyor, ama nâfile... Eğer Faşizmi, Nazizmi, Frankizmi, vb. anlamak istiyorsanız, Amerikan yerlilerine yönelik jenosidi, Afrikalı siyahların nasıl köleleştirilip sürgün edildiğini, on milyonlarcasının nasıl hunharca katledildiğini, Asya'da sömürgeciliğin yaptığı tahribatı ve kıyıcılığı, vb. hatırlamanız gerekir... Terör, şimdilerde siyasetçilerin, ‘biliminden sual olmaz', ‘bilimi kendinden menkul' Batılı ideologların ve akıl hocalarının yaymaya çalıştığı gibi, Üçüncü Dünya'ya özgü aşırılıklardan ibaret değil. Batı uygarlığı hep teröre dayandı ve terörle var oldu... Terörün asıl kaynağı, terörle mücadele ettiğini söyleyenlerin tarafındadır... Batılı emperyalistler, kendi terörlerini terör saymadılar, kendi yaptıkları terör sayılmıyordu zira, onların yaptığı ‘uygarlaştırmaydı', modernleştirmeydi, kalkındırmaydı... Şimdilerde de küreselleşme... Siyonist rejimin vahşetinin terör eylemi sayılmayışı, ama, Siyonist teröre ve kıyıcılığa karşı mücadele eden Filistinliler'in ‘terörist' sayılması da aynı talihsiz yaklaşımın sonucu değil midir?

Sosyal teoriyi, sosyal düşünceyi ya da aynı anlama gelmek üzere, ‘sosyal bilimi angaje eden bir sorun söz konusu olduğunda, nasıl konumlandığınız, nerede durduğunuz, velhasıl nereden baktığınız kritik bir öneme sahiptir. Örneğin, Amerika'nın keşfedildiği söylendi ve insanlar buna yüzyıllardır inanıyor... Kolomb, Karaib adalarına ulaştığında, Kuzey, Orta ve Güney Amerika'da yaklaşık 80 milyon insan yaşıyordu. Bu insan toplulukları yabana atılmayacak uygarlıkların da yaratıcısıydılar. Eğer dünyaya Avrupa'dan, Avrupa'yı merkez alarak bakarsanız, farklı, başka yerden bakarsanız farklı şeyler görür, farklı bir manzarayla karşılaşırsınız. Tersi olsaydı, önce Amerikalılar Avrupa'ya ulaşsaydı, Avrupa Amerikalılar tarafından keşfedilmiş mi sayılacaktı? Kolomb'un macerasını izleyen yaklaşık 500 yılda, Avrupa merkezli bir ‘ideolojik bakış' oluştu ve bu ‘bakış' dünya'nın egemenlik altında tutulan bölgelerine, sömürge ve yarısömürge halklarına dayatıldı, zamanla onlar tarafından da içselleştirildi . Kölenin, efendinin bakışını içselleştirmesi, onu özümsemesi , artık kölenin hep köle olarak kalması, köle-efendi ilişkisinin olağanlaşması, sıradanlaşmasıdır... Güçlünün söylemi kural haline geldiğinde, artık ilişkinin karşı tarafında bulunanın ufku, egemenin ufkudur. İdeolojik olarak kötürümleşmiş bir insan, bir birey, bir sosyal sınıf, bir topluluk, bir ulus, artık önünü görmekten, yolunu bulmaktan âcizdir. Zira, tasavvur dünyası işgal edilmiştir... Artık, egemenin ona sunduğunu kabullenmek dışında bir çıkış yolu bulmayı akıl bile edemez durumdadır. Bu bakımdan, söylem (retorik) önemlidir ve egemenliği asıl ayakta tutan ve yeniden üreten de çıplak şiddet veya kaba kuvvet değil, ideolojik egemenliktir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeciliğin tasfiye edildiği söylendi ve neredeyse herkes buna inandı... Oysa, tasfiye edilen sömürgecilik değil, onun bir biçimi olan doğrudan sömürgecilikti . Sömürgeciliğin doğrudan biçiminin tasfiye edilmesi, sömüren-sömürülen ilişkisinin de değiştiği anlamına gelmiyordu.

İlerleyen sayfalarda, Avrupamerkezci ırkçı ideolojinin kendini nasıl yeniden ürettiği sorusu tartışma konusu yapılacak. Birinci altbölümde, Avrupamerkez-ciliğin ne tür argümanlara dayandığı, ne tür tahrifatların ‘ürünü' olduğu ve ne demeye geldiği üzerinde kısaca durulacak. Batı emperyalizmi ve sömürgeciliği, kendini hep bir ilerleme söylemiyle meşrulaştırdı. Bu ideolojik dayatmanın ne anlama geldiği, ikinci alt-bölümün konusu olacak. Nasıl olup da ilerleme ideolojisinin burjuva uygarlığının laik dini mertebesine yükseltildiği üzerinde durulacak. Nihayet, üçüncü alt-bölümde, tam bir efsane (mit) demek olan, evrensel-nesnel sosyal bilim safsatası üzerinde durulacak. Yazık ki, emperyalist odaklı ideolojik kurgular, sanki her zaman her yerde geçerliliği olan, hikmetinden sual olunmaz bilimsel hakikâtlermiş gibi sunuluyor ve Üçüncü Dünya'nın beyinleri esir alınmış ‘bilim erbabı' ve ‘aydın' denilen diplomalılar taifesi tarafından da tartışmasız doğrular olarak kabul ediliyor. Oysa, böylesi bir dünyada, her yerde, her zaman ve herkes için geçerli bir sosyal teori mümkün değildir.

KARGA 14.09.2005 22:06:47
1. Avrupamerkezcilik veya Sömürgecinin Sunduğu ‘İnsanlık Fotoğrafı'!

Bir tarih versiyonunu empoze etmenin yolu, ‘eskiyi' unutturmaktan geçer! Tarihsel belleğin yitirilmesi, kendi tarihini, kendi geçmişini ‘unutma' veya kendi geçmişine yabancılaşma, sayısız olumsuzluklara kaynaklık ediyor. Bu konuda Franz Fanon, Yeryüzünün Lânetlileri adını taşıyan ünlü eserinde şöyle yazmıştı: “Sömürgecilik, halkı pençesine almakla, yerlinin beynini her tür biçim ve içerikten boşaltmakla kalmaz. Bir tür sapkın mantıkla, o halkın geçmişine de döner ve o geçmişi çarpıtır, şekilsizleştirir, yok eder.” Geçmişi ‘silinmiş' bir insan toplumu, artık bu gününü tahlil etme, anlama ve yorumlama yeteneğinden yoksundur. Eğer sömürgecilik, kılık değiştirerek yol almaya devam ediyorsa, ve eğer anti-sömürgeci ‘ulusal kurtuluş' savaşları sonucu ortaya çıkan ‘ulus devletlere' rağmen, hiç bir şey değişmiyor, tam tersine sömürü ve yağma daha da derinleşiyorsa, bunun nedeni, ideolojik-entellektüel köleliktir. Zira, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele etmesi gerekenlerin bilinci de, sömürgeleştirilmiş, iğdişleştirilmiş, içi boşaltılmış durumdadır. Eğer, bugünün dünden ne farkı var sorusu, sorulamaz duruma gelinmişse, bunun nedeni, sömürgecinin imâl ettiği ideolojik safsataların (yanlış bilincin densin), sömürge statüsüne indirgenmiş halklar tarafından içselleştirilmesi, özümsenmesi, kabullenilmesidir.. . Bir zamanlar, sömürge halklarını, sömürgeci-emperyalist devletlerin adamları yönetiyordu. Şimdilerde aynı işi yerli unsurlar yapıyor. Dün yapılan bu gün de yapılıyor, üstelik sömürgeciler için daha etkin, daha kolay , daha az zahmetli olmak kaydıyla... Klasik veya doğrudan sömürgeciliğin amacı, söz konusu toplumların sahip olduğu beşerî ve doğal zenginliği sömürmek, yağmalamak, bu amaçla yeni pazarlar açmak değil miydi? Şimdilerde, sömürgecilerin adamları olmadan da, aynı şey, dev şirketler tarafından yapılıyor. Üstelik yabancı düşmanlığını da üzerlerine çekmeden... Artık her bir ülkede, sömürgeci güçlerin genel, valileri, siyasi, komiserleri, generalleri, yargıçları, askeri birlikleri, sağlık personeli, vb. bulunmuyor. Sonuncuların yerini stratejik bölgelerde konuşlanmış, Amerikan üsleri, NATO, Birleşmiş Milletler Barış Gücü, vb. almış durumda. Diğerlerinin yerini de Birleşmiş Milletler Örgütü misyonları, ‘danışmanlar', IMF ve Dünya Bankası bölge ve ülke sorumluları, masa şefleri, ‘daimî temsilciler', insan haklarından sorumlu ‘uzmanlar', işlevleri sömürgeciliğin ve emperyalizmin tartışılmasını engellemek ve kabullendirmek olan ‘Sivil Toplum Örgütü' (NGO), vb. denilenler almış durumda. Aslında genel bir çerçevede, NGO'lara küresel kapitalizm çağının ‘çağdaş misyonerleri' demekte bir sakınca yoktur...

Öyleyse bunu nasıl başardılar? Bu sorunun cevabını verebilmek için, Avrupamerkezcilik kavramı üzerinde kısaca durmak gerekecek. Avrupamerkezcilik, sömürgeciliğin ve emperyalizmin başlangıcından bu güne geçen zaman diliminde, Batı Avrupalılar'ın kendileri ve ‘başkaları' hakkında oluşturdukları, düşünceler, tasavvurlar, teoriler, yakıştırmalar, hezeyanlar, safsatalar, hurafeler, yalanlar, tahrifatlar yığını olarak tanımlanabilir. Avrupamerkezciliği, Dünya'nın Batı Avrupalılar tarafından algılanışı ve bunun dünyanın geri kalanına yayılması, başka toplumlara ve kültürlere nüfûz etmesi , onlar tarafından içselleştirilmesi olarak da tanımlamak mümkündür. Öyle bir ideolojik kurgu ki, Avrupa'yı ve Avrupalı'yı ‘dünyanın merkezi', bu dünyada iyi, güzel, olumlu, akla uygun ne varsa kendi eseri ve kendinden menkûl sayıyor. Kendi dışındakiler ‘ötekilerse', bütün bu hasletlerden, yeteneklerden, olumlu şeyler üretme kabiliyetinden yoksun, uygarlık üretme konusunda özürlü insanlar ve toplumlar sayılıyor... Eğer öyleyse, ‘ötekinin' kurtuluşu, Avrupalı'nın ona gösterdiği yoldan gitmek, Avrupalı'ya benzemek, ‘batılaşmaktır'... Bu gün, bu ‘benzemişliğin', ‘benzetilmişliğin', ‘batılaşmanın' yıkıcı, aşağıla-yıcı, sefil sonuçlarını yaşamaya devam ediyoruz. Farklılığın, üstünlük-alçaklık, fazlalık-eksiklik, iyilik-kötülük, akıllılık-akılsızlık, yeteneklilik-yeteneksizlik, ilericilik-gericilik, bilimsellik-bilim dışılık, gelenekçilik-modernlik, kabalık-incelik, vb. olarak algılanması, Avrupamerkezciliğin derin çekirdeğini oluşturuyor. O zaman, nasıl olup da kendileriyle (Avrupalı) başkaları arasında böylesi bir değerler hiyerarşisi olduğunun ‘kanıtlanması' gerekiyordu. İşte, Avrupamerkezli uyduruk ideo-lojinin tarihsel misyonu budur: Ötekini tanımlamak, kendi gönlünde yatan ne kadar olumsuz, kötü, aşağılayıcı nitelik varsa, ötekine izâfe etmek, ve bunu vahşi, barbar, uygarlık yoksunu, vb. dediği ötekilere empoze etmek! İşte bu aşamada ‘ileri' batı düşüncesi, batı bilimi, batı akılcılığı, batı düşünce tarzı devreye sokuluyor... Fakat, yapılanların ne anlama geldiğine de kendileri karar vermek koşuluyla... Velhasıl, emperyalist Batılılar oldum olası, hem savcı hem de yargıç olageldiler. Bu, bir dizi vahşetin ‘gerekliliğine' ve ‘yararlılığına' kendilerini inandırmalarını ve ‘ötekilere' dayatmalarını kolaylaştırmıştı.

Batılı -Hıristiyan -Beyaz Adamın, tarihi yapanın sadece kendisi olduğuna, kendi uygarlığının (tabii tarihinin) özgün (tek) olduğuna, başka uygarlıklardan iktibas yapmadığına, 1492 öncesinde de Avrupa'nın diğer uygarlıklardan ve kültürlerden üstün olduğuna inanması gerekiyordu ve inandı. Şimdi sıra, başkalarını da inandırmaya gelmişti. Avrupamerkezli ideoloji bu amaçla üretildi ve başkalarına nüfûz etmesi için yoğun bir çaba harcandı. Batı Avrupalı 1492 sonrasındaki katliamları, jenositleri, köleleştirmeyi, sürgünü, bir ‘yıkım' olarak değil, uygarlığın yayılması olarak görüyordu... Başlarda kendisi hakkındaki kuruntuları ve hezeyanları, dinî bir temele dayandırılmıştı. Hıristiyan Tanrısı'nın kendilerini ‘özel yeteneklerle' donatarak yarattığına, insanlık âleminin efendisi olduklarına, diğerlerinin, ötekilerin ‘aşağı' olduğuna inanılıyor ve yapılanlar öyle meşrulaştırılıyordu. 150 yıl öncesine kadar Batı'daki ders müfredatları bu tür safsatalarla doluydu. Burjuva devrimlerinden, özellikle de sanayi devriminden sonra, ideolojik ‘meşrulaştırma' refe-ransları dinden ırka kaydı. Avrupalı üstün ırk olduğu için diğerlerinden üstündü. Öyleyse, ‘başkalarına' hükmetmek sadece hakkı değil, aynı zamanda göreviydi... Boynunun borcuydu. .. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, faşizmin ve ırkçılığın lâfzen mahkûm edildiği, sömürge halkların ‘şeklen' bağımsızlıklarını kazandıkları koşullarda, ırk üstünlüğü argümanı işe yaramaz hale gelmiş, aşınmıştı. Şimdilerde dine ve ırka eskisi kadar gönderme yapılmıyor. Artık, batı üstünlüğü, kültürel üstünlüğün sonucu sayılıyor...

Batı'nın zenginliği, dünyanın geri kalanının boyunduruk altına alınmasının, köleciliğin, yağma ve talanın, sömürgeciliğin ve emperyalizmin sonucudur, ama, Batılılar bunu hiçbir zaman kabul etmediler. Tam tersine, kendilerini hep ‘büyük insanlık' karşısında alacaklı saydılar. Oradaki mantık da kabaca şöyleydi: Avrupalı, “öteki halklara” manevî şeyler veriyor, onları medeniyete sokuyor, kendi medeniyetinin ürünlerine onları ortak ediyordu... Oysa, sömürgelerden gelen maddi şeylerdi ve hiçbir zaman kendi sunduğu yüksek manevi değerlerin karşılığı olamazdı... Aslında bu, egemenlik ilişkisinin değişmez kuralıdır. Egemen olan, manevî zenginliğinin taşıyıcısı ve sahibi olduğunu düşünür ve maddi zenginliğe de sahip olmaya hakkı olduğuna inanır... Şimdilerde bu anlayışın aynı yoğunlukta sürüp gittiğini söylemekte bir sakınca yoktur. ‘İnsânî yardım ' söylemi boşuna üretilmemiştir...

Elbette Avrupa dışı uygarlıkların sömürgeleştirilmesi, tahakküm altına alınması, kültür ve kimlik erozyonuna uğratılması, oralarda Avrupamerkezciliğin egemen kılınması, bu günden yarına gerçekleşmedi. Başlarda tahribat, Amerika ve Afrika'nın belirli bölgeleriyle sınırlıydı. Nitekim, İberyalılar (İspanyolar ve Portekizliler) Amerika macerasına başladıklarında, Osmanlı İmparatorluğu, sadece Orta ve Doğu Avrupa'da değil, Ortadoğu ve Afrika'da da şanlı yayılmasını sürdürüyordu. Çin, Hindistan, İran, Afrika'nın bir bölümü, ancak XIX. yüzyılda Avrupa'nın egemenliği altına sokulabildi. Rahatsız edici, ama aynı zamanda şaşırtıcı olan husus, zamanla, doğrudan sömürge olmayan yerlerde de (Osmanlı İmparatorluğu, Mısır, vb.) sömürge bilincinin, Avrupamerkezli ideolojinin tam bir egemenlik kurmayı başarmasıdır. “Bu nedenle, diyor Edward Said, geçmişin bu günkü kültürel tavırlar üzerindeki etkisi, geçmişin kendisinden daha önemlidir” 2 Giderek sömürgecilerin oluşturduğu bilinç, tüm dünya elitlerini, yönetici sınıfları ve mekteplileri etkisi altına aldı. Avrupalılar'ın oluşturup sunduğu tarih versiyonu, yerli elitler tarafından da içselleştirildi . Okullarda okutulan tarih, genel bir çerçevede hâlâ Avrupalılar'ın ürettiği tarih versiyonudur ve genel bir çerçevede, Üçüncü Dünya Ülkelerinde okullarda okutulanlar, Avrupa-merkezli egemen batı ideolojisini kafalara sokmaya, modern sömürgeciliği (küreselleşme densin) meşrulaştırmaya, yaymaya, kabullendirmeye yarıyor...

J. M. Blaut, Avrupamerkezciliğ'in bir tahlilini ve eleştirisini yaptığı eseri, The Colonizers Model of the World–Geographical Diffusionism and Eurocentric History' de, Batı Avrupalıların, Avrupa ile Avrupa dışı dünya arasında şöyle bir karşıtlıklar hiyerarşisi oluşturduğunu yazıyor: “Avrupalı icatçı-keşifçi, akıllı (rasyonel), yüksek zihinsel-entellektüel kapasiteye sahip, soyut düşünebilen, teorik egsersize yatkın, zihinsel olarak üstün, disiplinli, mümeyyiz (reşit), sağlıklı, bilime ve ilerlemeye yatkın... “Diğerleri', ‘Ötekilerse', bunların hepsinden yoksun... Yaratıcı değil, icat ve keşif yeteneğinden yoksun, akılcı (rasyonel) değil, duygusal, daha çok içgüdüleriyle hareket eden, teorik ve soyut düşünme yeteneğine sahip olmayan, ancak somut düşünebilen, mümeyyiz (reşit) olmayan, sağlıksız, büyücü, durağan...” 3 Sömürgecinin bu bakışı, sadece sömürge yöneticilerinin görüşü değildi. Yüzyıllardır Avrupalı ortalama insanın içselleştirdiği bakış da budur. Domeniko tarikatına mensup bir rahip olan Tomas Ortiz, Amerikan ‘yerlileriyle' ilgili olarak şunları yazmıştı: “İnsan eti yiyorlar, hiçbir millette olmadığı kadar oğlancılar, adalet nosyonundan mahrumlar, hepsi çıplak, ne aşka ne de bekârete saygıları var, aptal ve şaşkınlar, sebatsızlar, tedbirsizliğin ne olduğunu bilmiyorlar, çok pisler ve yeniliği seviyorlar (...), kabalar, kendi zaaflarını yüceltmeyi seviyorlar, gençler yaşlılara ne saygı gösteriyor ne de itaat ediyor, oğlunun babasına saygısı yok, ders almaktan, bir şeyler öğrenmekten a-cizler, onları cezalandırmak bir işe yaramıyor (...), örümcek dahil ne bulurlarsa çiğ çiğ yiyorlar, hiçbir zanaat, hiçbir sanayi icra etmiyorlar. Ne zaman dinin efsanelerini öğretmeye kalksan, bunun İspanyollara ait olduğunu, kendileri için bir anlam taşımadığını, adetlerini değiştirmeyeceklerini söylüyorlar. Sakalları yok, bazen azıcık çıktığında da yoluyorlar, koparıyorlar (...) Yaşlandıkça akıllanacaklarına daha da kötüleşiyorlar. On-on iki yaşlarına geldiklerinde, sanki uygarlaşacakmış, biraz erdemli olacakmış izlenimi veriyorlar, ama daha sonra tam bir hayvana dönüşüyorlar. İfade etmeliyim ki, Tanrı hiçbir zaman, kötülük ve hayvanlık timsali, asgari iyilik, güzellik kırıntısından, kültürden yoksun böylesi bir ırk yaratmamıştır (...) Yerliler eşeklerden de aşağı bir hayvan, bu yüzden de ilgiyi haketmiyorlar...” 4

Tomas Ortiz'den yaklaşık iki yüzyıl sonra, İngilizler Hindistan'ı işgal edip sömürgeleştirdiklerinde, Beyaz Adamın bakışı değişmiş değildi. Edward Said bu konuda şunları yazmıştı: “Sömürgelerin nasıl yönetileceği ya da bazı sömürgelerin bırakılıp bırakılmayacağı konusunda tartışmalar olduğu doğrudur. Ancak, kamu önündeki tartışmaları ya da politikayı etkileme gücü olan hiç kimse, Avrupalı beyaz erkeğin temelde üstün olduğu ve her zaman üstte kalması gerektiği konusunda kuşkuya düşmüyordu. ‘Hindular doğuştan, yapıları gereği yalancıdır ve törel cesaretleri yoktur' türünden önermelere katılmayan pek az kişi, bu arada daha az Bengal valisi vardı; aynı şekilde, Sir H.M. Elliot gibi Hindistan tarihçileri, kitaplarının planını yaparken, temel kavram olarak Hintli barbarlığını alıyorlardı: İklim ve coğrafya Hintlilere bazı belirgin özellikler dayatmıştı. Hintlileri yönetenler içinde en netameli-lerden biri olan Lord Cromer'e göre, doğulular kaldırımdan yürümesini öğrenemez, doğru söyleyemez, mantık kullanamazdı; Malezya yerlileri özleri itibariyle tembeldi, tıpkı Kuzey Avrupalılar'ın özleri itibariyle enerjik ve becerikli olmaları gibi, V. G. Kiernan'ın daha önce de andığım The Lords of Human Kind adlı kitabında, bu görüşlerin ne kadar yaygın olduğu dikkate değer bir biçimde ortaya konuyor. Yukarda da belirttiğim gibi, sömürge iktisadı, antropoloji, tarih ve toplumbilim bu sözlerden yola çıkılarak kuruluyor ve sonuçta, Hindistan gibi sömürgelerle uğraşan hemen tüm Avrupalılar, değişme ve ulusçuluk gibi olgulardan yalıtılıyordu. Michael Edwardes'ın The Sahibs and the Lotus' unda inceden inceye betimlenen– kendi bütünsel tarihi, mutfağı, lehçesi, değerleri, mecazlarıyla – bütün bir deneyim, Hindistan'ın bereketli ve çelişkili gerçekliklerinden az ya da çok ayrılarak, aldırışsızca sürüp gitti. Karl Marx bile kendini, değişmeyen Asya köyü, tarımı ya da despotizmi ile ilgili düşüncelere kaptırdı.” 5

Sömürgeciliğin ve emperyalist egemenliğin yerleşmesi ve sürekliliğinin sağlanması için ‘Batılılaşmış', ‘aydınlanmış' dünyaya sömürgecinin gözüyle bakan bir yerli elit oluşturmanın önemi, sömürgeciler tarafından çok önceden anlaşılmıştı. Dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini emperyalist sömürüye açmak için ‘ilerlemenin', ‘modernleşmenin', ‘aydınlanmanın', ‘kalkınmanın', şimdilerde küreselleşmenin timsâli, beyinleri Avrupamerkezli ideolojik safsatalar tarafından dağlanmış, kendi gerçekliğine, kendi toplumuna külliyen yabancılaşmış yerli azınlıklar, hep emperyalizmin, sömürge ve yarı-sömürgelerde, şimdilerde Üçüncü Dünya'daki adamları-ajanları oldular. Dolayısıyla, sömürgeciliğin içselleşmesinin iki veçhesi veya iki dayanağı vardı: Emperyalizmle kurulan ilişkilerden (ticaret-yatırım) toplum çoğunluğu aleyhine çıkar sağlayan, ‘kendi' halkı yoksullaştıkça zenginleşen ‘ayrıcalıklı yerli azınlıklar' ve bunu meşrulaştıran ‘aydın' denilen eğitim görmüş kesimler... Bu iki yerli unsurun emperyalizmle çıkar ortaklığı, sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin devamını sağlıyor. Zamanla söylem değişse de ilişkinin yönü değişmiyor, özü hep aynı kalıyor... Genel bir tarihsel perspektiften bakıldığında, Üçüncü Dünya elitlerinin oldum olası ihanet içinde olduklarını söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette yaptıklarının gerekli, önemli, zorunlu ve seçeneksiz olduğuna inanıyorlardı, şimdilerde bu inancı yitirdikleri sanılmasın... Ama, bizi ilgilendiren beyinleri sömürgeleşmiş, izânı köreltilmiş, söz konusu ‘aydınlanmış' taifenin kuruntuları, hezeyanları, saplantıları değildir. Aslında Üçüncü Dünya'daki ‘yönetenler sınıfı', ait oldukları, temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumların, halkların değil, emperyalizmin çıkarlarının hizmetindedirler. Emperyalist çıkarların bekçiliğini yaparken, sömürü ve yağmadan pay alıyorlar. Dar sınıfsal çıkarlarını da toplumun çıkarı (ulusal çıkarlar safsatası) olarak sunmayı ne yazık ki, şimdilik başarıyorlar... Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı, gerçek yüzlerini gizlemenin ideolojik aracı işlevini görüyor ve bu alandaki ideolojik yabancılaşma, gerçek durumun anlaşılmasını önlüyor. Hindistan'da, 1857 ayaklanmasından sonra, İngiliz politikacıların ve ‘bilim adamlarının' en önemli tartışma ve kaygı konusu, gelecek dönemde benzer karışıklıkları önlemek için, ülkeyi süresiz işgal etmek mi, yoksa İngilizleşmiş bir yerli elit oluşturmak mı gerektiğine' dairdi. 6

Baştan beri söylediklerimizi, Edward Said'den yapacağımız aşağıdaki uzun alıntıyla sürdürelim: “On dokuzuncu yüzyıl sonları Avrupalılar'ına, tümü de yerlilerin boyunduruk altına alınıp, kurban edilmesine dayanan, bir dizi ilginç seçenek sunulmuştu. Bunlardan biri, güç (uzak ülkeleri ve halkları gözlemleme, yönetme, elinde tutma ve kâr etme gücü) kullanımından, kendini unuturcasına duyulan hazdır. Bu kullanımdan, keşif gezileri, lüks mal ticareti, yönetim, ilhak, bilgin kurullarının keşif gezileri ve sergileri, yerel sahne sanatları ve yeni bir sömürge yöneticileri ve uzmanları sınıfı ortaya çıkıyordu. İkinci seçenek, yerlilerin yönetilecek ve üzerinde egemenlik kurulacak birileri durumuna düşürülerek, yeniden yapılandırılmasına yönelik i-deolojik mantıktı. Thamos Hodgkin'in Nationalism in Colonial Afrika/Sömürge Dönemi Afrikasında Ulusçuluk adlı yapıtında belirttiği gibi, egemenlik kurmanın çeşitli biçimleri var: Fransız Dekartçılığı, İngiliz deneyciliği, Belçika Platonizmi. Bunların damgasını, insan bilimleriyle ilgili girişimlerde de - Afrika'nın ve Asya'nın her yerinde, yerli seçkinlerin yarattığı ve çekip çevirdiği çeşitli sömürge okullarında, yüksek okullarda ve üniversitelerde– bulabiliyoruz. Üçüncü seçeneği oluşturan ise, Batı'nın, “uygarlaştırıcı görevi” yoluyla selameti ve kefareti fikridir. Fikir işçileri (misyonerler, öğretmenler, danışmanlar, bilginler) ile modern sanayi ve iletişim alanındaki uzmanlar tarafından ortaklaşa olarak desteklenen, geri kalmışları batılılaştırma biçimindeki bu emperyal düşünce, tüm dünyada kalıcılık kazanmış ve Michael Adas ile daha başkalarının gösterdiği gibi, her zaman tahakkümle el ele yürümüştür. Dördüncü seçenek, fetihçinin, kendi uyguladığı şiddetin hakikatine derinlemesine bakmamasını sağlayan bir durumun yarattığı güvenliktir. Arnold'un incelikli kıldığı biçimiyle, kültür fikrinin bizzat kendisi de, uygulamayı kuram düzeyine çıkarmak, ülke içindeki ve dışındaki isyancı öğelere karşı uygulanan – dünyevi ve tarihsel olandan soyut ve genel olanına kadar – ideolojik zorlamayı serbest bırakmak üzere tasarlanmıştır . “Düşünülenin ve yapılanın en iyisi”, ülke içinde ve dışında sarsılmaz bir konum sayılmıştır. Beşinci seçenek, yerlilerin kendi topraklarında kendi tarihsel yerlerinden edilmelerinin ardından, tarihlerinin de yeniden ve emperyal tarihin bir işlevi olarak yazılması sürecidir. Bu süreçte, birbiriyle çelişen anıları dağıtıp, şiddeti özümsemek için anlatı biçimi kullanılmakta – merakın çekiciliğiyle, gücün vurduğu damganın yerini egzotik olan almakta-, emperyal gücün varlığı ise, tarihsel zorunluluktan ayrılmasını sağlayabilecek her türlü çabayı olanaksızlaştıracak ölçüde ağır basmaktadır. Tüm bunlar, üst üste ele geçirilip egemenlik ve tahakküm altına alınmış, sakinlerinin hiçbir kaçışı olmayan, Avrupa iradesinin yaratıları olarak kalmaya yazgılı görünen topraklara ilişkin bir anlatı ve gözlem sanatları karışımı yaratmaktadır.” 7

Hıristiyan-Batılı-Beyaz Adam, gerçekten yaptıklarının ilerleme, uygarlaştırma, vb. olduğuna inanmış mıydı? Leroy- Beaulieu şöyle demişti: “Sömürgecilik, deneyim okulunda okunan bir sanattır... Sömürgeciliğin amacı, yeni bir toplumun en iyi refah ve ilerleme koşullarına kavuşturulmasıdır... ” 8 Batılı sömürgecinin kuruntularının genel - geçer doğrular sayılması ne anlama geliyordu? Batılı sömürgecileri harekete geçiren asıl sâikin ne olduğu, ne tür kötülüklere kaynaklık ettiği, kimin için ne anlama geldiği hiçbir zaman yeteri kadar anlaşılamayacaktı! Bir yanda ilerlemeden ‘aydınlanmadan', özgürlükten, eşitlikten, evrensellikten, sivil haklardan, vb. söz edip, bu tür kavramlar dağa taşa yazılırken, öte yanda dünyanın geri kalanına da-yatılan vahşet, kıyıcılık, yok etme, akıl almaz yağma ve talanın at başı gitmesini ‘açıklayan' ne idi? Artık, durum eskisi gibi değil, şimdilerde Batılı'nın şifa diye içirdiğinin, nasıl bir zehir olduğunun anlaşılmasının koşulları oluşma yolundadır. Zira, Batılı'nın üretip yaydığı, hikmetinden sual olunmaz bilim diye sundukları, artık şüpheyle karşılanıyor... Velhasıl paradigma çökme yolundadır... Kendini ilericiliğin, Batı ‘aydınlanmasının' timsâli sayan bir Fransız armatör, köle ticaretinde kullandığı gemilerinden üçüne, Voltaire, Rousseau ve Toplumsal Sözleşme 9 adını vermişti... Aslında söz konusu armatör için, renkleri kendi rengine benzemeyen kara derili insan, gemisiyle taşıdığı başka mallardan farklı değildi! Zira, derisinin rengi kendi derisinin rengine benzemeyeni insan soyundan saymıyor, onu herhangi bir mal gibi görmek işine geliyordu... Eğer öyleyse, ilerleme, aydınlanma ne idi ve kimin içindi? Aslında sorun, olup-bitenlerin, toplumsal olguların ve süreçlerin kimin tarafından nasıl tanımlandığı , nasıl değerlendirildiğiyle ilgilidir. Orada söz konusu olan, bir iktidar ilişkisi kategorisidir . Gücü elinde bulunduranın kelâmı, güçten neşet ediyor, dolayısıyla, söylemle iktidar arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir . Biri diğerini besliyor ve yeniden üretiyor... Yüzyıllar boyu Batı modernitesi , ya da aynı anlama gelmek üzere Batı egemenliği, kendine karşı çıkan herkesi, her düşünceyi şeytanlaştırdı. Sorgulayanı yok saymayı, unutturmayı yeğledi. Direneni ezmek ve susturmak için hiçbir zaman şiddete ve teröre başvurmaktan geri kalmadı... Elbette buna entellektüel terör de dahildir... Eğer, yenik düşen, yenilgiyi kabul ederse, yazacağı tarih, kendini yenilgiye uğratanın zaferini anlatmaktan öteye geçemez... Bununla, bilincin sömürgecilikten kurtulmasının ne kadar önemli olduğunu söylemek istiyoruz... Artık, insanlığın geleceği, Uygar-Beyaz Adam'ın üretip-dayattığı, insanlığın ufkunu karartan Avrupamerkezcilikten, sömürge bilincinden kurtulmaya bağlı...

KARGA 14.09.2005 22:07:42
Avrupamerkezli ideoloji, bir Doğulu bir de Batılı (Avrupalı) imajı yarattı ve bu imaj, sömürgeciliğin içselleşmesini sağladı. (Şimdilerde Doğulu-Batılı ikileminin veya karşıtlığının yerini Güneyli-Kuzeyli ikilemi almış durumdadır.) Sömürüye maruz kalanların sömürgecinin ona dayattığı, tarih, toplum, bilgi, ‘bilim', sanat, yöntem, değerleri ve üslûbu içselleştirmesi genel bir çerçevede, sömürge bilincinin Avrupa dışı halklara egemen olması demekti. Sömürgeleşmiş insan için sorun, sömürgecinin oluşturup yaydığı ideolojiyi içselleştirmesi, kendi geçmişine ve bugününe yabancılaşması demektir. Dününden olmak, bugününden ve geleceğinden de yoksun olmak demek, ufkunu yitirmektir. Zira, kendi gerçekliğine başkasının (sömürgecinin) gözüyle bakmaktadır ve görebileceği şeyleri sınırı, sömürge bilinci tarafından belirlenmektedir . Tarihsel belleği boşaltılmış olan halklar ve insanlar, kendi geçmişinde değerli hiçbir şeyin olmadığı, ‘iyi', ‘güzel', ‘anlamlı', ‘değerli', ‘mâkûl' olanın ona ancak egemen öteki tarafından verilebileceğini düşünür hale gelir... Üçüncü Dünya'nın hemen her yerinde, özellikle de ‘mektepli taife', Avrupalı doğmadığı için sürekli hayıflanma halindedir. Kendi kimliğini ve geçmişini yücelttiğinde bile, ona öykünmekten ve aşağılık duygusundan kurtulmuş değildir. Zaten kendi geçmişini inkâr etmenin, kendi geçmişini yok saymanın, ona yabancılaşmanın, psikolojik travma yaratması kaçınılmazdır... Sonuç olarak, sömürge bilincinin içselleştirilmesi, sömürge insanını zihinsel-entellektüel olarak kötürümleştiriyor . Artık, kendi kafasıyla düşünemez, kendi eliyle tutamaz duruma gelmiştir... Kaçınılmaz olarak, tutan el sömürgecinin eli, düşünen kafa ve gören göz sömürgeci/-emperyalistin gözü, kafasıdır. Artık, ‘kendi kendini' yönetemeyeceği, bir başına hiçbir şey olduğu söylemine inanmaktadır. İşte sömürgeleşmişlik durumu (coloniality) denilen budur...

Kabaca, Avrupamerkezciliği oluşturan argümanlar şunlardı: Avrupa uygarlığı üstündür, diğer uygarlıklar geridir, durağandır veya gerilemeye mahkûmdur. Avrupa, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin taşıyıcısı olarak, Antik Yunan, Roma, feodalite evrelerinden geçerek kapitalizmi yaratmayı başarmıştır. Bu, özgün bir evrim çizgisidir. Avrupa diğer uygarlıklardan iktibas yapmamıştır. Avrupa üstündür zira, onu yaratan ‘ırk' üstündür. Avrupa'yı üstün kılan bir şey de, onun coğrafyası, fazla sıcak ve kurak, fazla soğuk olmayan bol yağışlı iklimidir, toprağı verimlidir. Avrupa'nın beyaz ırkı, tüm ırklardan üstündür. Avrupalı keşiflere, icatlara yatkındır. Akıllıdır (rasyonel) ve bilimsel teknik ilerlemeye ehildir. Avrupa'nın ilerlemesinde, Kilise'nin ve Hıristiyanlığın önemli rolü olmuştur... Avrupa'da özel mülkiye çok önceden beri vardır ve bu bir ilerleme faktörüdür. Avrupa feodalizmi, ‘Batı demokrasinin' gelişmesine kaynaklık etmiştir. Avrupalı cesur ve maceraya yatkındır... Oysa, söz konusu argümanlar bütünüyle uydurmadır. Hiçbir ‘bilimsel-mantıkî-tarihsel-nesnel geçerliliği yoktur. Tarih boyunca uygarlıklar birbirlerinden iktibas yapagelmişler ve bu iktibaslar (almalar) uygarlığın ilerlemesini sağlamıştır. Uygarlık ve bilim insanlığın ortak mirasıdır ve öyle olması gerekir. Batı Avrupa'nın dinamik, diğerlerinin durağan, ilerleme yaratma yeteneğinden yoksun olduğu tezi de tam bir safsatadır. Zira, 1492 öncesinde tüm toplumlar ve uygarlıklar benzer istikamette ‘ilerleme', ‘gelişme' halindeydiler. Üretim teknikleri ve uygarlık düzeyi çoğu yerde Avrupa'dan asla geri değildi. Zaten Avrupa'nın ileri gitmesinin bir nedeni de büyük Orta Doğu ve Asya uygarlıklarından yaptığı iktibaslardı. Antik Yunan, Mısır, Hint, Fenike, Çin'den, Müslüman–Arap Uygarlığı Antik Yunan'dan, Avrupa da Müslüman–Arap Uygarlığın'dan iktibaslar yapmıştı... Asıl sorun, 1492 öncesiyle değil, 1492 sonrasıyla ilgilidir. Zira, 1492 sonrasında Batı Avrupalılar, jenosit, köleleştirme, katliam, sömürü, yağma ve talan sayesinde sadece diğerleriyle arayı açmakla kalmadılar, aynı zamanda onların gelişmesinin önünü de kestiler. Avrupa'nın göz kamaştıran zenginliği ve maddi refahı, dünyanın geri kalanının yoksullaşması pahasına gerçekleşmişti. Bugün de değişen bir şey yoktur. Sömürü, yağma ve talan, üslûp ve tarz değişse de, hızını ve kapsamını arttırarak yol almaya devam ediyor.

Bir insan toplumunun ya da uygarlığın, kültürel-teknolojik ilerlemenin araçlarını mutlaka kendisi üretmesi gerekmez. Başkalarından iktibaslar yaparak da bunu gerçekleştirebilir. Tarih boyunca birinin ilerlemesi, diğerlerinin de ilerlemesinin koşulu oldu. Tâ ki, burjuva uygarlığına gelinceye kadar. Burjuva uygarlığı, başka uygarlıklardan iktibaslar yaptı. Bir dizi üretim tekniğini dönemin büyük uygarlıklarından aldı. Bir bakıma yaptığı ithal ikâmesiydi... Üstünlük sağladığı andan itibaren de, diğerlerinin gelişmesini engelledi. Bu, kapitalizmin doğasında içerilmiş, kutuplaştırıcı nitelikle ilgilidir. Eğer dünyanın geri kalanı, tarihsel bir durağanlığa mahkûmsa, o zaman sömürgecilik sadece gerekli değil, arzulanır bir şey de olmalıydı. Zira, durağan, ‘miskin,' ‘geleneksel' Doğu toplumlarını ‘kımıldatmanın', ‘tarih yoluna sokmanın', ‘ilerletmenin' yegâne yolu, bu ülkelerin sömürgeleştirilmesi olabilirdi! Bu görüş, Avrupa solunun da görüşüydü. Zira Avrupa solu da Avrupamerkezli virüs tarafından iğfâl edilmişti. Avrupalı sosyalistler de Avrupamerkezli ideolojik safsataların üretildiği ortamın insanlarıydılar. Aldıkları eğitimle, taşıdıkları bilinçle hesaplaşmaları sanıldığı kadar kolay değildi ve tam bir hesaplaşma da hiçbir zaman mümkün olmadı... En radikalleri bile ırkçılığa karşı çıkıp, sömürgelerdeki kıyıcılığı ve ‘aşırılıkları' mahkûm ettiklerinde, uygarlaştırıcı misyonu kabullenmişlerdi. Taşıdıkları Avrupamerkezli bilinç, başka türlüsünü tasavvur etmelerine engeldi...

İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeciliğin tasfiye edildiği söylemi de tam bir mittir (efsanedir). Aslında sömürgelerde ulus-devletlerin ortaya çıkması, sömürgeciliğin sonu değil, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, biçim değiştirmesiydi. Kurulan ulus-devletler, içi boş kabuktan başka bir şey değildi. Aslında metropol-sömürge veya merkez-çevre ilişkisinde hiçbir köklü değişiklik ortaya çıkmamıştı, ama, bu ‘yeni durum', ideolojik manipülasyona uygun koşullar yaratmaktan da geri kalmamıştı. Eğer, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün ‘eşit ve saygın üyeleri' söz konusuysa, sömürgecilik ve emperyalizm kavramlarından söz etmeye gerek kalır mıydı? Artık tam bir vicdan huzuruyla ‘sömürgeciliği ve sonuçlarını' mahkum edebilirlerdi... Zira, 1492'yi izleyen yaklaşık 450 yılda, çevre-merkez, veya aynı anlama gelmek üzere, metropol-sömürge ilişkisi öylesine kökleşmiş, kutuplaşma derinleşmişti ki, radikal bir paradigma kayması olmadan durumun değişmesi mümkün değildi. Zira, daha önce nehrin yatağı değiştirilmişti, şimdi yeniden değiştirilmesi gerekiyordu... Yapılmayınca da nehir eskiden olduğu gibi akmaya devam etti. Zira, sömürgeleşmişlik durumu (coloniality) dediğimiz şey, her yere sirayet etmiş, içselleşmiş, bir bakıma küreselleşmişti... Öyle bir uluslararası işbölümü ve uzmanlaşma ortaya çıkmıştı ki, onu köklü değişikliğe uğratmadan, geçerli paradigmanın dışına çıkmadan, ezen-ezilen ilişkisini dönüştürmek mümkün değildi. Kaldı ki, hiyerarşi ve eşitsiz ilişkiler sadece ekonomik-ticari alanı angaje etmiyordu. Asıl önemli olan, ideolojik-entellektüel-kültürel hegemonyaydı. Daha önce de kısaca değindiğimiz gibi, ideolojik planda bir ‘kurtuluş savaşı' verilmeden, sömürgecilik statüsünün dışına çıkmak mümkün değildi. Zira, emperyal egemenlik, sadece ekonomik bir kategori değildir. Kaldı ki, ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik unsurlar her zaman diyalektik bir bütünlük oluşturuyor. Toplumsal sürecin bir veç-hesini diğerlerinden soyutlayarak anlamaya çalışmak, burjuva ideolojisinin bir dayatmasıdır... Biçimsel bağımsızlıktan sonra da, Avrupamerkezli ideoloji olduğu gibi yerinde kalmaya ve yıkıcı işlevini sürdürmeye devam etti...

Görüntü değişmiş gibiydi, ama, gerçek olduğu gibi yerinde duruyordu. Yegâne değişiklik, sömürge ve yarı sömürge halkların yaşadığı bölgelerin, artık tek bir emperyal gücün ‘korunmuş alanı' ve nüfûz bölgesi' olmaktan çıkıp, tüm emperyal güçlerin kollektif etkinlik alanı, nüfûz bölgesi, sömürgesi durumuna gelmesiydi. Kimi zaman ‘yeni sömürgecilik ' de denilen yeni bir sömürgecilik statüsü ve ona işlerlik kazandıran kurumlar ve mekanizmalar yaratıldı. Yukarda kısaca sözünü ettiğimiz BM ve çevresinde oluşturulan ‘insânî ve siyasî kurumlar (BM Genel Kurulu, BM Güvenlik Konseyi, Dünya Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Tarım Örgütü (FAO), Dünya Çocuk Fonu (UNICEF), UNESCO, vb., Dünya Bankası ve IMF gibi finansal kurumlar, NATO, CENTO, SEATO gibi militer paktlar, dünyanın birçok stratejik bölgesine yerleşmiş Amerikan üsleri, her an müdahaleye hazır Amerikan Hava Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri... Yakın tarihe az-çok ilgi duyanlar, emperyalist çıkarlar tehlikeye girdiğinde yukarda sözünü ettiğimiz kurumların nasıl devreye sokulduğunu iyi bilirler... XV'inci yüzyılın sonundan, XX'nci yüzyılın ortasına kadar tarihi Batı'nın yaptığı, ama, klasik/doğrudan sömürgeciliğin tasfiyesiyle bu durumun değiştiği görüşü, sadece sömürgelerin biçimsel bağımsızlık sonrasında yönetimi devralan yerli kliklerin konumunu meşrulaştırmaya yaradı...

Bağımsızlığa kavuşan ülkelerde bir tersinden merkezcilik , Asya ve Afrika merkezcilik oluşturma zorlamasına girişildi... Bağımsızlığa yeni kavuşan ülkelerin yönetici elitleri (ki, bunlar Batı'nın rahle-i tedrisinden geçmişlerdi) kendi geçmişlerini yüceltip, asıl uygarlığı yaratanın kendi ataları olduğunu ileri sürerek, Avrupamerkezciliği ve milliyetçiliği tersinden üretme yoluna gittiler. Hayalî bir “şanlı geçmiş” yaratma zorlamasına giriştiler ve yarattıkları ideolojik mistifikasyon, kitlelerin bilinci manipüle etmek, yanılsama yaratmak içindi... Böylece emperyalizmin ‘yerli adamları' olduklarını kitlelerin gözünden uzaklaştırmak mümkün olmuştu. Zira, her alanda Batı'yı kopya ediyorlardı... Yeni yönetici seçkinler, sözde Batı'yı inkâr eder, lânetlerken, emperyal bağımlılık ve hakimiyet ilişkilerini yeniden üretiyorlardı. Oysa, Batılı'nın yaptığının bir benzerini yapmak hem marifet değildi, hem mümkün değildi hem de arzulanır bir şey olmamalıydı... Üçüncü Dünya milliyetçiliği, ancak emperyalizmin ekmeğine yağ sürebilir, emperyalizmi yeniden üretmenin bir aracına dönüşebilirdi... Velhasıl, milliyetçiliğin her türünün işlevi yerli yönetici elitlerin suç ortaklığını gizlemeye yaradı... Karşı çıkıyormuş gibi yapıp kitleleri aldatarak, emperyalist sömürüyü meşrulaştırdı, tartışılmasını, anlaşılmasını ve aşılmasını engelledi...

Şimdilerde, ‘Westfalya Barışı' sonrasında oluşan, ulus devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde ‘iç işlerine karışmama ' kuralı geçerli değil. Birleşmiş Milletler Örgütü de artık yanılsama yaratamaz durumda. ABD'nin şahsında Uygar Beyaz Adam, hiçbir uluslararası hukuka saygı göstermeye yanaşmıyor, hiçbir uluslararası teamüle uymuyor. Üstelik bunu bir ‘hak' olarak görüyor... Bir ‘gerekçe üretip' istediği ülkeye savaş açıyor, bu vesileyle yeni silahlarını denemek, nükleer-rakyoaktif atıklardan kurtulmak olanağına kavuşuyor. İstediği yeri işgal ediyor. Modern sömürgeciliğin başlangıcında, Hıristiyanlık, daha sonraları uygarlık götürmek için ülkeler işgal edilir, halklar katledilir, boyunduruk altına anılıp, sömürgeleştirilirdi. Şimdilerdeyse, ‘insânî yardım', ‘demokrasi', ‘insan hakları', vb. götürmekı üzere aynı şeyi yapıyorlar... Sovyet sistemi gibi dengeleyici bir unsurun sahneden çekildiği koşullarda, artık emperyalizm kendini rahat hissediyor... Şimdilik köpeksiz köyde değneksiz gezebileceğinden de kuşku duymuyor... Lâkin, köyün köpeksiz olmadığını, değneksiz gezmenin de pek kolay olmadığını hayretle göreceklerdir. Filistin halkı öyle olduğunu on yıllardır gösteriyor... Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı yüzyıllardır direnen mazlum halklar buharlaşmadığına ya da bu dünyadan göçmediğine göre... ABD (ve müttefikleri), Somali rejiminden hiçbir talep gelmeden Somali'yi “insanî yardım” gerekçesiyle işgal etmişti, onu daha niceleri izledi. Afganistan da insanlığı ‘terör belasından kurtarmak gibi hâlisane kaygılarla işgal edildi. Irak'ın ihtiyacı da demokrasiydi ve demokrasi çoktan ulaştırıldı... Beyaz Adam, Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya, Afrika'dan Güney Asya'ya, Demokrasi, barış, istikrar, insan hakları, refah, kalkınma, vb. götürmeye devam ediyor. “İnsanî yardım” her yerde hâzır ve nâzır! Emperyalist çıkarlar tüm insanlığın çıkarı sayılıyor ve emperyalist Batı dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda hâlâ dizayn etmeye devam ediyor...

Uygar, Beyaz adam, insanlığı kötülüklerden kurtarmaya, açları doyurmaya, onlara refah ve barış götürmeye kaldığı yerden devam ediyor. Beyaz adam ‘insanlığa olan borcunu' öde-meye devam ediyor. Bu, ‘Beyaz Adam'ın yükü'ne ‘boynunun borcu' olanın gereğini yapmaya, Rudyard Kipling'in şiirinde sözünü ettiğine geri dönüldüğü anlamına mı geliyor? Uygar-Beyaz Adam bundan hiç vazgeçmedi ki, şimdilerde geri dönmüş olsun! Ne düşündüğünü, ne yapmak istediğini de gizlemiyor... Amerikalı tarihçi Paul Johnson, 1994 yılında New York Times 'da Batılı'nın “insânî misyonunu” hatırlatırcasına şunları yazmıştı: “Otuz yılı aşkın bir zamandır uluslararası toplum (uluslararası toplumdan kimin kastedildiği mâlum- F. B.) hastalığın nedenleriyle uğraşmak yerine, emarelerle, sonuçlarla ilgilenmekle yetiniyor. Kimse açıkça ifade etmese de, sonuçları yaratan nedenler apaçık ortada: Bazı devletler kendi kendilerini tek başlarına yönetecek yeterli olgunluğa sahip değil. Böyle sürüp gitmesine izin vermek, bu durumun yaratacağı terörü ve alçaltıcı sonuçları sineye çekmek olur. Bu, komşularının istikrarı için bir tehdit ve bizim vicdanımıza da bir saldırıdır. Söz konusu olan ahlâkî bir sorundur: Uygar dünya bu çaresiz, sefil ülkelere yardım etmek, bu amaçla da onları bizzat yönetmek zorundadır” 10 Velhasıl sorun ‘uygar dünyanın' vicdanını rahatlatmakla ilgili... Bu amaçla şimdilerde Ortadoğu halklarına ve başkalarına demokrasi, özgürlük ve insan hakları götürmek için yanıp tutuşuyor...

*Not Bu yazı Fikret Başkaya'nın Çığırından Çıkmış Bir Dünya adlı kitabının birinci bölümünden alınmıştır

1 Ignacio Ramonet, Cinq siècles de colonialısme , in Manière de Voir, Polémiques sur l'histoire coloniale, Juillet - Aout 2001, s. 6.

2 Kültür ve Emperyalizm. Kapsamlı Bir Düşünsel ve Siyasal Sorgulama Çalışması, Çeviri, Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 1995 s. 56.

3 J. M. Blaut, The Colonizer's Model of the World. Geographical Diffusionism and Eurocentric History , The Guilford Press, New York/ London, 1993, p. 17.
4 Rosa Ameila Plumelle-Uribe, La Férocité Blanche, des non-blancs aux non -aryens, Génocides occultés de 1492 à nos jours, Albin Michel, Paris 2001, pp. 47-48.

5 Edward Said, Kültür ve Emperyalizm ... a.g.e. s. 236.

6 Bkz: D. K. Fieldhouse, Economics and Empire, 1830 to 1914. Macmillan, London, 1984.

7 Kültür ve Emperyalizm ... ss. 209-210. İtalikler bize aittir.
8 In Hubert Deschamps, Les Méthodes et les doctrines coloniales de la France du XVI' e siècle à nos jours. Armand Colin, Paris, 1953, pp. 126-127.

9 Bkz: Michel Beaud, Kapitalizmin Tarihi (Çeviri, Fikret Başkaya), Dost Kitabevi, 2003, s. 55.

10 Bu makalenin Fransızca çevirisi, 29 Ağustos 1994 tarihli Libération gazetesinde yayınlandı. Alıntı Libération 'dan yapıldı.

KARGA 14.09.2005 22:09:58
2. Burjuva Uygarlığının Laik Dini: İlerleme...

Claude-Henri de Saint Simon 1814 de: “İnsan soyunun altın çağı geçmişte değil, gelecekte, sosyal düzeninin mükemmelleşmesindedir”(11) demişti. Victor Hugoda 1859'da: “Yüzyıldan yüzyıla insan neslinin serpilip gelişmesi, insanlığın karanlıktan ideale yolculuğudur” diyordu. Sefiller adını taşıyan ünlü eserinde de ilerlemeyle ilgili olarak: “İlerleme insanlığın âlemidir. İnsanlığın genel hayatının adı ilerlemedir; insanlığın artık adımının adı ilerlemedir; insanlığın ortak adımının adı ilerlemedir. İlerlememe yürür; tanrısal, kutsal olana doğru insan bakımından, dünya bakımından büyük yolculuğunu yapar... Bu uyuyan ilerlemeyi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak düşünürün en iç sızlatan kaygılarından biridir...Umutsuzluğa kapılan haksızdır. İlerleme kaçınılmaz olarak uyanır... Evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır” 12 demişti. Elbette geleceğin mutlaka geçmişten daha iyi olacağından şüphe etmeyen düşünürler sadece Saint Simon ve Victor Hugo değildi. Spinoza da, “Hâl, âtiye gebedir, (bugün geleceğe gebedir)” demişti. 13 Aydınlanma dönemi düşünürlerinin ezici çoğunluğu için de ‘yeryüzü cennetinin' gerçekleşmesi için fazla zaman gerekmeyecekti. Yarının dünden ve bu günden mutlaka daha iyi olacağına dair sarsılmaz inancın gerisinde de bilimsel ve teknik gelişmenin, insanlığa sunduğu imkânlar ve avantajlar bulunuyordu. Mantık silsilesi de kabaca şöyleydi: Bilimsel –teknik ilerleme, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini artıracak, bu olanak, üretim artışına ve maddi refaha neden olacak, bu da siyasi sistemi iyileştirecek, daha fazla maddi refahı, daha çok özgürlüğü, barışı, toplumsal uyumu ve demokrasiyi mümkün kılacak, insanın insan üzerindeki egemenliği artık geçmişin bir anısı olarak kalacaktı! Velhasıl, ilerleme öyle bir şeydi ki, hastayı sağlıklı, kötüyü iyi, yanlışı doğru, olumsuzu olumlu yapardı... Aslında Aydınlanma filozofları ilerlemeyi bir tür din mertebesine yükseltmişlerdi. Fakat, söz konusu laik din, aslında bilime tapınmaktan başka bir şey değildi. Bilim, her sorunu çözecek ve her şey iyi ve güzel olacaktı... Modernite, bilimsel ve teknik gelişmenin, insan aklının, rasyonalitenin eseriydi ve modern olan (bu gün mevcut olan) kaçınılmaz olarak eski olandan daha iyiydi. Zira, sahip olduğu bilimsel ve teknik donanım, eski nesillerin sahip olduğundan daha büyüktü. XVII'inci yüzyılın başında İngiliz filozofu Francis Bacon'dan sonra ilerleme kavramı içerik değişimine uğradı. Latince progredior, ileriye yürümek, ilerlemek anlamına geliyor. Bu, insanın bir yere ulaşması için yol alması demektir. İngilizce'deki progress de, önceleri krallığın bir memurunun resmi seyahati demeye gelirdi. Latince porgressus, bir mekan değiştirme anlamında kullanılırdı. Francis Bacon, avancement kavramını uydurdu ki, bu kavram progresse sözcüğünü tam karşılamıyordu.
Aslında hem bilimsellikten söz etmek, hem de bilimi ve ilerlemeyi bir din mertebesine yükseltmek, aydınlanma dönemi filozoflarının temel çelişkisiydi... Eğer insanlığın ileriye doğru ilerleyişi mutlaka iyi bir şey, üstelik kaçınılmazsa, bir ‘zorunluluksa', o zaman insana o yolda ilerlemekten başka seçenek kalmıyor demektir. İnsan soyu ilerlemeye yazgılı ve bu kaçınılmazsa, demek ki, ilerlemek, insan iradesini aşan bir şey, bir tür yazgıdır. Bu anlayışa göre ilerleme, insanlık durumunun iyileşmesi, bir bütün olarak mükemmelleşmesidir ki, bu süreç, doğrusal, birikimli (kümülatif), sürekli, zorunlu, geri dönüşsüz ve sınırsızdır... Aslında ilerleme dini bir tuzaktı. Eğer, ilerde her şey mutlaka iyi olacaksa, demek ki, aslolan gelecektir. O zaman önemli olan yaşanan an değil, ilerde yaşanacak olandır. Bu bir bakıma, tek Tanrılı dinlerin söylediğinden farklı değildi. Onlar da asıl mutluluğun ve nihaî kurtuluşun bu fânî dünyada değil, öteki dünyada olduğunu vaazetmiyorlar mıydı? Laik ilerleme dininin peygamberlerinin yaptığı, sadece bir mekan değişikliğinden, bir tür kaydırmadan ibaretti. Zira, büyük tek Tanrılı dinler nihaî ve sürekli mutluluğun öldükten sonra gerçekleşeceğini vaazeder. İlerleme ideolojisi bunda küçük bir değişiklik yaparak, mutluluğun, nihai kurtuluşun, ve mükemmelliğin bu dünyada ama ‘gelecekte', ‘ilerde' mümkün olacağını söylüyor. Kutsallıkta ve Tanrısallıkta bir kayma yaratılıyor. Yegâne değişiklik de Cehennemsiz bir Cennet vaadidir ve Cennet bu Dünya'ya taşınmıştır! Din, bu Dünya'da olup bitenleri önemsemiyor, bu dünyadaki kısa yaşamın, zorunlu bir durak olduğunu söylüyor. Eğer öyleyse, çekilen acılar da önemsizdir. Olupbitenler Öteki Dünya'ya hazırlıktır ve herkesin kaderine boyun eğmesi gerekir... İlerleme, aynı şeyi başka türlü meşrulaştırdı: Önemli olan gelecektir ve geleceğe ulaşmak için çekilen acılar, katlanılan kötülükler, sadece daha mutlu bir gelecek için ödenmesi gereken bedeldir. İlerleme ideolojisinin vaadettiği mutlu gelecek artık ufukta bir çizgidir, yaklaşıldıkça uzaklaşan bir çizgi... İşte yüzyıllardır sayısız vahşet, sömürü, yıkım, katliam, jenosit, sömürgecilik ve emperyalizm, bilim ve ilerleme adına böylece meşrulaştırılageldi. Aslında Aydınlanma felsefesinin vaadettiği evrensellik, çelişik olarak, sömürüyü, Avrupa sömürgeciliğini, emperyalizmini ve yıkıcılığı meşrulaştırıp-kabûllendirmenin aracına dönüştü...
Zira, François Partant'ın veciz bir şekilde ifade ettiği gibi: “Batılı sadece canlılar arasında bilimsel var sayılan bir hiyerarşi yerleştirmekle kalmadı. İnsanlık için de aynı olduğu varsayılan hiyerarşiyi oluşturdu. İnsanlık çok farklı toplumlardan oluştuğu için, batılı bu farklılıklarda eşitsizlikler gördü. Bu eşitsizlikler de insanı tarih öncesinden çağdaş insana götüren yolda, toplumların az ya da çok yol almış oldukları, bu itibarla da (insanlığın), insanlığın az ya da çok evrimleşmiş olduğu görüşüne dayanmaktadır. Evrimleşmişliğin ölçütü de toplumun bilgi düzeyi (sadece “bilimsel” bilgiye indirgenmiş) ve tekniğe egemen olma durumlarıdır. Belki bu bilimsel ve teknik ilerleme ölçütünün kendisi de bilimsel değil, fakat bir değeri var: Batı toplumunun üstünlüğünü haklı gösteriyor.
Farklılıkların yorumlanışı, insanlığın evriminin tek bir çizgi izlediği gibi bir ön kabule dayanıyor. Bu da fiilen insanın izlediği tek yönlü çizgidir. Sonuç olarak bütün toplumlar Batı toplumu gibi evrimleşeceklerdir, çünkü onlar da bir gün bu gün Batının ulaştığı uygarlık seviyesine ulaşmaya eğilimlidirler. Böylece, Batı toplumunun, geri oldukları kabûl edilen toplumlar üzerinde kurduğu egemenliği, uygarlaştırıcı bir eser olarak görmek mümkün olabilmektedir. Söz konusu olan; insanlığı batının nihayetinde yer aldığı yolun tek ve gerekli doğrultusunda itmek veya sürüklemektir”. 14
Aydınlanmacı ideolojinin yaydığı düşünce tarzı şöyleydi: İnsan toplumları farklı gelişmişlik evrelerinde bulunuyor, gelişmenin en üst basamağında olan Batıdır, zira bilimsel-teknik planda onlardan üstündür. Onun oluşturduğu ‘model' ileridir, öyleyse, geriden gelenleri de, ileri, modern, müreffeh, uygarlık timsâli Avrupa'nın seviyesine yükseltmek, geride kalmış olanları ilerletmek Avrupalı Uygar Beyaz Adamın tarihsel misyonu, boynunun borcudur. Artık sadece Avrupa'da işçi sınıfının maruz kaldığı akıl almaz sömürü ve baskı değil, Avrupa dışı dünyanın ‘geri halklarına' dayatılan kıyıcılık, jenosit, köleleştirme ve sömürgecilik de, ilerleme, modernleşme, uygarlaşma adına meşrulaştırılıp dayatılabilirdi. Aslında XIX'uncu yüzyılın sosyal evrimciliği, emperyalist sömürgeciliği meşrulaştırma işlevi görüyordu. Şimdilerde neoliberal küreselleşme ideolojisi, çoktan iflası ‘kanıtlanmış' olan ilerleme, modernleşme ideolojisini yeniden hortlatma zorlamasından başka bir şey değildir... Max Horkheimer, Akıl Tutulması adını taşıyan ünlü eserinde şunları yazmıştı: “İlerleme doktrini doğrudan doğruya doğa üzerindeki egemenlik düşüncesini mutlaklaştırır ve sonunda kendisi de statik ve türemiş bir mitolojiye dönüşür. Devinim, toplumsal bağlamından ve insânî amacından soyutlanınca, sadece bir devinim yanılsaması haline, mekanik yinelemenin köklü sonsuzluğu haline gelir. İlerleme en yüksek ideal olarak yüceltilirken, her türlü ilerlemenin, hatta dinamik bir toplumdaki ilerlemenin bile çelişkili bir nitelik taşıdığı gözden kaçırılır.” 15
Bilimsel-teknolojik ilerlemenin kendiliğinden ve mutlaka herkes için daha çok maddi refah, daha iyi bir siyasi sistem ve demokrasinin koşulu olduğu görüşü, yazık ki, son birkaç yüzyılın kuruntusu olmaya devam etti. Bu gün bu kör inanç eskisinden daha da çok yıkıma ve kötülüğe kaynaklık ediyor. Zira, her ileri aşama daha büyük yıkıcılık demektir. Bilimsel-teknik gelişme, kapitalist sınıfın daha çok sömürmesinin, daha çok zenginliğe el koymasının, daha çok kâr etmesinin hizmetindeyse, insanlık durumunun iyileşmesi nasıl mümkün olabilirdi? Son birkaç yüzyılın deneyleri, bilimsel-teknolojik gelişmenin refahı değil, sistemin yıkıcı-yok edici dinamiğini güçlendirdiğini yeterince kanıtlıyor. Kaldı ki, sınıflı bir toplumda ne herkes için aynı anlama gelen bir bilim olabilir, ne de bilimsel-teknik ilerleme herkes için arzulanır sonuçlar ortaya çıkarabilir. Burjuva uygarlığı koşullarında, ta baştan itibaren bilimsel-teknik ilerleme, gücü elinde bulunduranların hizme-tindeydi. Bu yüzden bu alandaki her ilerleme, toplum çoğunluğu aleyhine ve doğa tahribatının derinleşmesi pahasına gerçekleşti. Dolayısıyla, vadedilenle gerçekleşen arasında bâriz bir uyum-suzluk söz konusudur. Yegâne amacı dar bir kapitalist sınıfı zenginleştirmek, onun egemenliğini güçlendirmek olan bir bilimsel-teknik ilerlemenin, hâlâ gerektiği gibi tartışılmıyor oluşu, bilim ve teknoloji konusunda yaratılan efsaneyle, fetişizmle doğrudan ilgilidir. Yazık ki, kapitalist yağma ve talanın, sömürgeciliğin ve emperyalizmin hizmetindeki bilimsel-teknik ilerlemenin hâlâ refah ve ‘mutluluk' kaynağı olduğuna inanan geniş bir kitle var. Max Horkheimer, bu konuda şöyle diyor: “Teknolojinin körce gelişmesinin toplumsal baskı ve sömürüyü güçlendirmesi yüzünden, ilerleme her an kendi karşıtına, barbarlığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Statik ontoloji de, ilerleme doktrini de –yani nesnelci felsefeler de öznelci felsefeler de – insanı unuturlar.” 16 Aslında Max Horkheimer'ın zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, burjuva uygarlığı ‘insanın unutulduğu' bir uygarlıktır. Lâkin, ideolojik kölelik asıl tartışılması gerekenin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelliyor...
Bilim ve teknoloji fetişizmi öylesine köklü ki, bu lânet olası fetişten kurtulmak sanıldığı kadar kolay değil. Bu vesileyle Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'yla (1992 Rio, ‘Yeryüzü Zirvesi') ilgili yazdığımız bir yazıya gönderme yapmakta yarar var: “Durum böyleyken, bilim adamlarının bir bölüğü hâlâ bilim ve teknoloji fetişizminden kendilerini kurtaramıyor. Kapitalist üretimin hizmetindeki bir bilim ve teknolojinin yıkıcı sonuçlarını ısrarla görmezlikten geliyorlar. Çokuluslu şirketlerin kârlarının düşmesi olasılığı bile onları telaşlandırıyor... Nitekim Rio Konferansı'nın başında, aralarında 59 Nobel Ödülü sahibinin de bulunduğu 400 bilim adamı, bir bildiri yayınlayarak, “XXI. yüzyılın arefesinde irrasyonel bir ideolojinin ortaya çıkmasından duydukları kaygıyı” dile getirdiler... Böylece, çevre ve ekolojik sorunlara duyarlı bilim adamlarını, “gericilik ve irrasyonellikle” suçladılar, Bildirinin öncülüğünü Dr. Michael Salomon'un yaptığı Heidelberg Grubu'nun bu tavrı, iki konuda düşünmeyi gerektiriyor: Birincisi, Nobel Ödülü'nün değerinin tartışılması; ikincisi de, bilim adamlarının yüceltilmesinin saçmalığıdır. Burjuva toplumunda bilim adamlarının “yüceltilmesi” boşuna değildir. Fransız genetisyen André Langenay'ın Rio Konferansı'na karşı bildiri yayınlayan ünlü bilim adamlarıyla ilgili yazısının başlığını: Bir Devekuşu Çetesinin Mutlak Körlüğü olarak koyması, gerçekten yerindedir... Yazar, François Jacob'un sık sık ‘ünlü bilim adamları arasında da herhangi bir sosyal grupta olduğu kadar ahmak ve pis herifin bulunduğundan' söz ettiğini yazıyor. Burjuva dünyasında ağacı görüp ormanı görmeyen adamlar da pekâlâ Nobel Ödülü alabiliyor. Ve tabii otorite sayılıyor. Artık ondan sonra her söylediğinde bir kerâmet aranacaktır... Kapitalist toplumda (ister doğa bilimcisi, ister sosyal bilimci olsunlar) ünlü bilim adamlarının iki temel işlevi var: Artı-değerin artırılmasına katkıda bulunmak ve sömürü düzenini meşrulaştırmak.” 17 Elbette Heidelberg Grubu'nun kuruntularının ve taşıdıkları sarsılmaz îmanın geri planında iki yüzyıllık ideolojik kurgu vardı. Daha 1803'de Saint Simon şunları yazmıştı: “Dostlarım, bilgin, öngörü sahibi olandır, akla dayalı bilim, öngörü olanağını ve araçlarını sağlar ve neyin yararlı olduğunu önceden haber verir, dolayısıyla bilginler, tüm diğer insanlardan üstündür.” 18 Aslında her zaman yapılan aynı: Önce bir alanla, bir sorunla ilgili bir yanılsama ya da aynı anlama gelmek üzere bir yanlış bilinç oluşturuluyor, sonra da bunun bilimin, bilimselliğin, rasyonalizmin bir gereği olduğu kafalara sokuluyor. Artık, böylece oluşturulan ideolojik kurgu , şüphe edilmekten, sorgulanmaktan, tartışılmaktan muaf oluyor ve giderek egemenin söylemi, itiraz edilemez mutlak hakikât mertebesine terfi edip, dokunulmazlık kazanıyor...
Yeni olan eski olandan, geride kalmış olandan, mutlaka daha iyidir görüşü, burjuva uygarlığının efendilerine, insanlara kötülükleri kabullendirmenin etkin bir aracıdır. Daha çok makina, ortalığı daha çok ıvır-zıvırla doldurmak neden mutlaka daha iyi olsun? Eski uygarlıkların insanları, bugünün reklam ve dizi film yiyicilerinden neden mutlaka daha geri olsun? Makina parkı günden güne doluyor diye, insan düşüncesi ve insan toplumu da mutlaka ilerlemiş mi sayılacak? Makinayla toplumsal refah ve ‘mutluluk' arasında doğrudan ve doğru yönde bir ilişki olduğunu, makinanın ve teknolojinin her sorunu çözeceğini ileri sürmek, ilerleme dinine tapınmanın sonucudur. Şimdilerde iletişim teknolojisi harikalar yaratıyor da insanlar arasındaki iletişimsizlik sorunu çözülmüş mü sayılacak? Burjuva uygarlığının insanı insanlıktan çıkardığı koşullarda, her insanın eline bir telefon verip, yirmi dört saat konuştursanız ne değişirdi? Üretimin amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak, bu amaçla kullanım değeri üretmek olmadıkça, maddi üretimin mutlaka refah yaratacağı diye kesinlik yoktur. İnsanın insanca yaşaması için elbette asgari maddi olanaklar mutlaka gereklidir ama, maddi zenginlik arttıkça, insan mutluluğunun, özgürlüğünün, insanlığının da aynı oranda artacağı diye bir kural yoktur. Son yüzyılda yaşananlar, öyle olmadığını yeterince kanıtlamış olmalıdır... Çoğaldıkça ortalığı kirleten, çirkinleştiren, doğal görüntüyü bozan makinalarla, eşyalarla dolu bir yerde mi, yoksa, (sefalete düşmemek şartıyla) mütevazı, ama insan ilişkilerinin insana yaraşır olduğu, zenginliğin maddi zenginlikle özdeş sayılmadığı, şarkı söylemenin bir uzmanlık konusu olmadığı, herkesin şarkı söyleyebildiği, ve şarkının parayla satılmadığı bir ortamda yaşamak mı isterdiniz? Kaldı ki, kapitalist üretim tarzı geçerliyken, zenginlik ancak küçük bir azınlığın zenginliği olabilir...
Şimdilerde ileri teknolojinin timsâli ABD'de insanlar daha çok tüketiyorlar diye (Orada da on milyonlarca yoksul, evsiz, işsiz, sefalete terkedilmiş insan yaşadığını unutmadan) insanlar daha mı mutlu, Amerika daha mı demokratik? Ortalama bir Amerikalı kendi ülkesinin ‘demokratik' olduğundan asla şüphe etmez. Demokrasinin ne olduğu, ne olması gerektiğini bilme-yince, milyarderleri, milyonerleri, Senato'ya ve Temsilciler Meclisi'ne ‘göndermek' üzere dört yılda bir önüne sandık konmasını demokrasi sanıyor. Daha da vahim olan, dünyanın geri kalan kesiminde de, insanların Amerikan demokrasisi diye bir şeyin varlığına inanmasıdır... Dünyada üretilen uyuşturucunun yüzde kaçı ABD'de tüketiliyor? ABD, dünyanın suçluluk oranı en yüksek olan ve cezaevlerinde nüfusa oranla en çok ‘mahkum' bulunduran ülkesi değil mi? Sinir ilaçlarının çoğu ileri ülkelerin insanları tarafından tüketilmiyor mu? “Birçok bilge, çok sınırlı ihtiyaçların tatmini durumunda da mutluluğun mümkün olabileceğini söylemiştir. İnsan ilişkilerindeki zenginliğin yeniden keşfedildiği, dingin, birlikte yaşanabilir bir dünyada, sadelik ve yetingenlik koşullarında daha az maddi tüketimle de yaşamak pekâlâ mümkündür. “ Mutlu bir insan” diyor Hervé Martin, “sinir ilaçları (antidepresanlar) kullanmaz, psikiyatriste gitmez, intihara kalkışmaz, mağazaların vitrinlerini kırmaz, gün boyunca dükkan dükkan dolaşıp işe yaramaz, ama, pahalı ıvır-zıvır satın almaz, kısaca toplumun ekonomik faaliyetine olabildiğince az katılır.” 19
İlerleme inancı, bir amaca yönelik toplumu hayal etmek anlamına geliyor ve her ilerlemenin de mutlaka daha iyi olacağı görüşünü içeriyor. Bu niteliği itibariyle Mesihçi bir temele dayanıyor: Gelecek güzel olacak, bundan şüphe etmek gereksiz... Francis Bacon, bilgi stokundaki her artışın, doğa üzerideki insan hakimiyetini artıracağını ve bu sürecin her ileri aşamasının da mutlaka bir öncekinden daha iyi olacağını ileri sürmüştü. Bu yüzden, bilimsel plandaki gelişme ilerlemeyle özdeş sayıldı. XIX. yüzyılın tek düşüncesi, ya da paradigması, XX. yüzyılın ilk on yıllarından başlayarak şüpheyle karşılanır olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, sömürgeci –emperyalist yayılma, jenosit, faşizm-nazizm, Hiroşima, Nagazaki, onu izleyen Kore Savaşı, soğuk savaş, Vietnam Savaşı, Çernobil'e, vb. uzanan süreçte, sermayenin büyümesi, kapitalist egemenliğin güçlenmesi dışında hiç bir etik kaygı taşımayan bir bilimsel-teknik gelişmenin nasıl bir yıkıma dönüştüğü ortadadır... Şimdilerde ilerleme dininin müritlerinin sayısı giderek azalıyor... İlerleme gerçekleşmiyor ama ilerleme denilenin kanıtları insanlık için bir övünç kaynağı olacak cinsten değil... Anlam kaybı, değer ölçüsünün kaybolması, nirengi noktasının yok olması, çevre tahribatı, kaos, uyuşturucu ticaretinin devasa boyutlara ulaşması, bireysel ve kollektif şiddet, etnik dini temizlik, mafya bakısı, terör, devlet terörü, işkenceci rejimler, nükleer-radyoaktif riskler, finansal spekülasyon ve finansal risk, sosyal-kültürel-etik plandaki yozlaşma... Bilimsel-teknolojik hârikalar, geride harika sayılacak pek bir şey bırakmıyor. Her yeni şeyin, sadece yeni olduğu için mutlaka ‘daha iyi' olması neden kural olsun? Pierre-Joseph Proudhon, “İlerleme teorisi özgürlük trenidir” 20 demişti. Şimdilerde trenin nereye doğru ilerlediği konusunda kafalar karışık... Sadece ekolojik planda ortaya çıkan yıkım bile, ilerlemenin, apokalipse yolculuk olduğunu göstermiyor mu? Kapitalist toplumda teknoloji, insana hizmet edemezdi, ama onu köleleştirebilirdi ve şimdilerde öyle olduğu görülüyor.
Buraya kadar söylediklerim, asla kötümserlik şırıngası yapmakla, kötümserlik tohumları ekmekle ilgili değil. Buradaki temel kaygı, olabildiğince fotoğrafı olduğu gibi görme kaygısıyla ilgilidir. Zira, iyimserlik-kötümserlik ikilemi bizim problematiğimiz dahilinde olan bir şey değildir ve öyle olması da gerekmiyor. Georges Bernanos'un söylediği gibi: “İyimserin de, kötümserin de ortak noktası, şeyleri dolduğu gibi görmeme aymazlığıyla ilgilidir. Kötümser mutsuz bir ahmak, iyimser de mutlu bir ahmaktır.” 21 Dolayısıyla sorun, iki tür ahmaklık arasında seçim yapmakla ilgili değildir. Sorun, geçmişi karalayarak, karanlık geçmişi bu günün kötülüklerini meşrulaştırmanın aracına dönüştürme saplantısından kurtulmakla ilgilidir. Ne geçmişi karalamak, ne de bu günü ve geleceği yücelmek, ama geçmişi ve bu günü anlamaya çalışmak. Aksi halde geçerli süreçleri ve eğilimleri durdurup, tersine çevirmek için gerekli iradenin vaktinde müdahalesi mümkün olmayabilir...

3.“Evrensel, Nesnel, Sosyal Bilim” Efsanesi...

Bugünün dünya kapitalist sistemi, esas itibariyle iki sömürgecilik aşamasında oluştu ve şimdilerde geçerli ‘egemen ideoloji' veya aynı anlama gelmek üzere geçerli ‘sosyal düşünce'de bu iki sömürgecilik döneminin eseridir. Birinci aşama, İspanyollar'ın ve Portekizliler'in Amerika'ya ayak bastıkları 1492 sonrasıdır. Bu dönem yaklaşık 1650 yılına kadar devam etti. Bu ilk sömürgecilik, Hıristiyan – Batılı – Beyaz Adamla diğerleri arasına ilk farklılığın, ilk ayrımcılığın yerleşmesinin, Avrupalı ile Avrupalı olmayan arasındaki hiyerarşinin oluşmasının başlangıcıydı. Başka türlü ifade etmek istersek, Avrupalı'nın bu macerası, insanlık toplumu içinde köklü bir ayrımcılığın temellerinin atılmasıyla sonuçlandı. Tâbir maruz görülürse, Avrupalı bu tarihten sonra kendisiyle başkaları (kanları, ırkları, renkleri, kültürleri, uygarlıkları farklı olanlar) arasına kalın duvarlar örmeye başladı. Ve zamanla bu duvar kalınlaşmaya, güçlenmeye devam etti. Duvarın yıkıldığının söylendiği iki dönemde bile (XIX. yüzyılın başında Latin Amerika'nın İspanyollar'dan ve Portekizliler'den ‘bağımsızlaşması' ve XX. yüzyılın ortasından itibaren Asya ve Afrika halklarının doğrudan sömürgecilikten ‘kurtuldukları' söylendiğinde) duvar yıkılmış değildi. Zira, söz konusu olan gerçek anlamda bir ideolojik, siyasi ve ekonomik kurtuluş anlamına gelmiyordu. Fakat Avrupalılar (ilk aşamada İspanyollar ve Portekizliler) sadece kendileriyle başkaları arısına bir duvar örmekle kalmadılar. İşe, içerde de benzer bir duvar örerek başladılar ve bu ikisi az-çok eşzamanlı olarak tezahür etti. Amerika kıtasında yaşayan ‘yerli halklar ve köleleştirip Amerika'ya taşıdıkları Afrikalılarla kendileri arasına ayrımcılığın yerleştirilmesiyle içerde de Müslümanlara ve Musevilere yönelik ayrımcılığın dayatılması, eşzamanlı olarak ortaya çıktı. Müslümanlar ve Museviler İberya yarımadasından atıldı. Bu uygulama Avrupalı-Hıristiyan- Beyaz Adamın kan temizliği (Pureza de la sangre) gerekçesine dayandırılacaktı...
Sömürgeciliğin ikinci aşaması, Batı hegemonyasının ya da sömürgeciliğin ağırlık merkezinin İspanya ve Portekiz'den Kuzey-Batı Avrupa'ya, Hollanda, İngiltere, Fransa ve Almanya'ya kaymasıdır. Dolayısıyla, ikinci aşama yaklaşık 1650'den XX'nci yüzyılın ortalarına kadar devam edecekti. Bu ikinci aşamada sömürgecilik statüsü, üç kıtaya (Latin Amerika, Afrika ve Asya) yayıldı ve ‘evrensel bir olgu' niteliği kazandı. İspanyollar'ın ve Portekizliler'in macerasıyla başlayan ırkçı ayrımcılık, artık evrensel planda geçerli bir kategori halini almıştı. Zamanla Avrupa'yla Avrupa dışı dünya arasındaki ırkçı ayrımcılığa eşitsiz bir işbölümü de eşlik etti. Irkçı-kültürel hi-yerarşiyle, ekonomik hiyerarşi veya eşitsiz işbölümü, birbirlerini besleyen kategoriler haline geldiler. İspanyollar'ın ve Portekizliler'in Amerika'ya doğru yayılmasında Hıristiyanlık ve ırkçılık başat rol oynadı. Başlarda Avrupalının üstünlüğü dine, kana, ırka dayandırılıp dayatılırken, ilerleyen dönemde üstün uygarlık, dolayısıyla uygarlaştırma misyonuna dayandırı-lacaktı... Artık bir sömürgeci bilinci oluşturulmuş ve insanlığın ezici çoğunluğuna dayatılmıştı. Batılı Beyaz adamın ve onun uygarlığının üstünlüğü söylemi, sadece sömürgecilerin değil, sömürgeleştirilmiş halkların da hayal dünyasını istila etmişti. Hiyerarşik bir dünya toplumları imajı yaratıldı ve Avrupalı kendini merkeze yerleştirdi. Sömürgeciliğin birinci aşamasında Batı üstünlüğü genel geçer düşünce ve tasavvur kategorisi haline getirilip, bir tür Oksidantalizm yaratıldı. İkinci aşamada da bir Doğu ve Doğulu imajı yaratılacaktı: Oriyantalizm...
İşte, modernleşmenin dünyanın geri kalanındaki görüntüsü böyleydi. Avrupa'nın modernleşmesinin öteki ayağı Avrupa dışı dünyanın sömürgeleşmesiydi. Dolayısıyla, bir yerde ‘modernleşme' olarak tezahür eden, başka yerdeki sömürgecilik ve sömürgeleşmeydi. Velhasıl ‘modern dünya' denilen, sömürgecilik farklılığı ya da ayrımcılığı (sömürgeci-sömürge) üzerine inşa edilmişti. Başka türlü ifade etmek istersek, sömürgecilik dışında bir modernleşme ya da modernite söz konusu değildi. Eğer buraya kadar söylediklerimiz doğruysa, bu gün yaşadığımız dünya da, sömürgeciliğin geçerli olduğu bir dünyadır. Ve eğer öyleyse, geçerli sosyal, düşünce, sosyal teori veya aynı anlama gelmek üzere ‘sosyal bilim' denilen de bir sömürgecilik ürünüdür. Böyle bir dünyada da her yerde, her zaman geçerli bir evrensel-nesnel sosyal bilim mümkün değildir. Durum böyledir ama üretilen sosyal düşüncenin evrensel geçerliliğe sahip bir bilim olduğuna dair yaygın bir anlayış geçerli olmaya devam ediyor. Bu anlayış da Batı-merkezli, Avrupamerkezli tasavvurların, anlayışların, söylemlerin ve stratejilerin ve politikaların diğerlerine kabullendirilmesini sağlıyor. Ta baştan sömürgeciliğin yarattığı sosyal-ekonomik-kültürel ayrımcılığın devamını sağlayıp, olup-bitenleri meşrulaştırıyor. Oysa, söz konusu ayrımcılık, asla bilimsel geçerliliği olmayan, akıl ve mantık dışı bir dizi safsataya dayanıyordu: Batılı-Batılı olmayan, kadın-erkek, beyaz-renkli, Doğulu-Batılı, uygar-barbar, akıllı-ahmak, çalışkan-tembel, becerikli-beceriksiz, temiz-kirli, saf-pis, üstün-alçak.... Tabii, bunlardan birinciler Avrupalı'nın meziyetleri, ‘Ötekilerin' de zaafları, eksiklikleri olmak kaydıyla... Bu süreçte asıl tahripkâr olan, sömürgecinin ‘ötekiler' hakkındaki tasavvurlarının, düşüncelerinin, hezeyanlarının, mantıksız kurgularının belirli oranda ‘ötekiler' tarafından da içselleştirilmesidir. Bu durum, tam da benim sömürgeci-liğin derin çekirdeği dediğim şeydir ki, sömürgeciliği hem sıradanlaştırıyor hemde onu görünmezleştiriyor. Her yerde mevcut olan, heryerde hâzır ve nâzır olan, bir tür ‘hiçbir yerde olmayan'a dönüşüyor... Sanıyorum ki, içinde bulunduğumuz durumu kavramak için, bilincimizin nasıl oluştuğu, nasıl bir bi-linç olduğu, ne demeye geldiği, neye nasıl hizmet ettiği gibi soruları sorma basiretini ortaya koyabilmemiz gerekiyor. Taşıdığımız bilinç nasıl bir bilinçtir? Tartışmasız genel geçer doğrular olarak gördüğümüz ve öyle kabul ettiğimiz şeyler gerçekten öyle midir, vb. gibi soruları sorabilmemiz, kendimize ve çevremize dair gerçekliğe kuşkuyla bakmamız gerekiyor. Eğer bunu yapamazsak, sömürgeciliği içselleştirilmişliğinin talihsiz sonuçlarını yaşamaktan kurtulmamız mümkün olmayacak....
Evrensel denilen ve Batı'da Batılılar tarafından ‘imal edilen' sosyal bilim, sömürgecilikle yaşıttı ve daha baştan iflah olmaz bir ırkçılıkla malûldü. Söz konusu anlayış veya ‘düşünce dağarcığı', farklılıkları bir üstünlük-alçaklık kategorisi olarak algılamaya dayanıyordu. Başlarda biyolojik ırkçılığa ve soy temiz-liğine dayalı olan anlayış zamanla kültürel ırkçılığa dönüştü. Bir bakıma kana, ırka dayalı kaba ırkçılık, inceltilerek, kültürel farklılık açıklayıcı-doğrulayıcı argümana dönüştürüldü. Şimdilerde ‘Ötekilerin', Avrupa dışı toplumların ‘sevimsiz durumunun' genlerindeki, kanlarındaki zaaftan değil de, kültürel nitelikleriyle, kültürel mirasla ilgili olduğu görüşü dillendiriliyor... Sorunun zeka (IQ) geriliğinden çok, kültürel gerilikten, adet ve geleneklerdeki zaaftan, yetersizlikten, vb. kaynaklandığı görüşü egemen... Irkçılığın nedenleri ve tanımına dair kriterler zamanla değişse de ırkçılık olduğu yerde kalmaya devam ediyor. Bir zamanlar Amerikalı Protestan Beyaz Adam, Afrika kökenli kara derililere, ‘seni yok ediyorum çünkü siyahsın' diyordu, şimdilerdeyse, ‘seni mahkûm ediyorum çünkü siyahsın' diyor... Siz ABD'de polisiye filmlerde mahkeme başkanının ekseri ‘siyah' oluşuna aldanmayın... Şimdilerde kılık değiştirmiş bir ırkçılık, kaldığı yerden yoluna devam ediyor. Kan ve deri rengi ‘gerekçesinin' yerini ‘adet ve alışkanlık' farkı, zevk uyuşmaz-lığı, acılı yemekler, doğuştan kavgacılık, ilkel müzikten zevk alma, vb. gibi gerekçelerle yola devam etmek neden mümkün olmasın...
Sömürgeciliğin doğrudan/klasik biçiminin sahneden çekildiği II. Dünya Savaşı sonrasında ve öncesinde (Latin Amerika) ortaya çıkan ‘ulus devletler', aslında içi boş kabuktu ama hepsi o kadar değildi. Söz konusu ulus-devletler her bakımdan Batı suretinde oluşturulmuşlardı... Batı'yı her düzeyde taklit etmek için yanıp tutuşuyorlardı. Başka türlü ifade etmek istersek, Batı'nın alt-düzeydeki kopyalarıydı. Dolayısıyla, sömürgeci-emperyalist Batı'yı herşeyiyle taklit etmeye yöneldiler. Batı'nın dünya ölçeğinde oluşturduğu ayrımcılığın ve hi-yeraşinin bir benzerini, taklidini kendi bünyelerinde de oluşturdular. Metropoldeki ulus-devletin ideolojik-kurumsal planda taklit edilmesi, sadece sömürgecilikten kurtulmak değil, aynı zamanda ilerlemenin, kalkınmanın, refahın ve özgürlüğün de gerçekleşmesi olarak algılanır olmuştu... Irkçı ayrımcılılık artık lokal, yöresel düzeyde üretilebilirdi. Bu içi boş ‘ulus-devletlerin' her birinin de kendi zencileri, yerlileri, velhasıl “Ötekileri” oluşturulacaktı... Türkiye'de Kürtlere, Ermenilere, Rumlara yönelik ırkçı-ayrımcılık bunun tipik bir örneğidir. Cezayir'de Berberiler, Irakta Kürtler, Latin Amerika'da ‘yerliler' vb. Bu, Batı'nın Batı-dışı toplumlara bakışının diğerleri tarafından nasıl içselleştirildiğinin, sömürge insanının kendi suretini nasıl Batılı'nın ona tuttuğu aynada gördüğünün tipik bir göstergesidir. Türkiye'de aydın denilen taifenin ama asıl akademi cemaatinin pek hoşlandığı “Batı'ya rağmen batılaşma” söylemi, yukardan beri söylediklerimizi çok iyi açıklıyor. Bir şeye rağmen bir şey olmak mümkün müdür? Tepeden tırnağa sömürgecinin yöntem ve araçlarını taklit ederek, içselleştirerek, fanatik bir Batı hayranlığı ve Batı karşısında derin bir aşağılık duygusuyla sadece sömürgeleşme süreci derinleşebilirdi ve öyle oldu. Batı'ya rağmen batılaşma söylemi en iyi koşullarda bir edeb-i kelâm olabilirdi. Dolayısıyla, ‘Batıya rağmen batılaşma' da rağmen sözcüğü fazlalıktır. Doğrusu: Sömürgeleşmekle aynı anlama gelen batılaşmaktı. Fakat, ideolojik hegemonya asıl durumun ne olduğunun anlaşılmasını engelledi, yazık ki, bu gün de engellemeye devam ediyor.

KARGA 14.09.2005 22:14:41
Sömürgeleşmişlik bilinci taşıyan Avrupa dışı toplumların (Burada söz konusu edilen Avrupa coğrafi bir alan olmaktan çok, bir kültür kategorisi olarak anlaşılmalıdır, nitekim, ABD de Avrupa'nın uzantısı veya devamıdır.) ‘aydınlarının', akademi insanlarının, yazarlarının söylediğinin bir anlam taşıyabilmesi için, sömürgecilik durumunun yarattığı hiyerarşik ayrımcılıktan yakayı kurtarmaları gerekiyordu. Oysa, sömürgecilikten kurtulduğu tevatür edilen bölgelerin mektepli taifesi ve akademi cemaati, Batılı'nın ona öğrettiği hiyerarşik bölünmüşlüğü, yerel düzeyde yeniden üretmekten öteye gidemedi. Yeni ortaya çıkan ‘ulus-devletlerin' aydınları ve ‘bilim insanı' denilenler, sömürgecinin söylemini tekrarlamayı, onu bulunduğu yerden itibaren yeniden üretmeyi, onun söylemini dillendirmeyi, onun tellâllığını yapmayı bilim saydı ve saymaya devam ediyor. Böylesi koşullarda ‘üretilen bilginin' ve ondan kaynaklanan siyasi-toplumsal stratejilerin, Batılı'nın söylediğini yerli unsurlara söyletmekten öte bir kıymet-i harbiyesi olamazdı. Doçentlik için sunduğum tez reddedilmişti. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra tez jürisinden bir profesörle karşılaştım, biraz mahçup ve rahatsız ama yine de yüksek rütbeli olmanın verdiği cesaretle olacak: “İyi ama sen işin içine siyaset karıştırmışsın” demişti... Kendini ‘saf bilimin' koruyucusu sanıyordu ve saf bi-limi her türlü sapmaya karşı korumakla görevli sayıyordu... Oysa profesörün, “sen bizim paradigmamızın dışına çıkmışsın, ya da çıkma niyeti taşıyorsun, bizim kilisemizin öğretisi dışında düşünce sahibi olana kilisemizde yer yoktur' demesi gerekirdi... Üçüncü Dünya'nın aydınları, bilim insanları, edebiyatçıları, sanatçıları, vb. sömürgecilik virüsünden yakayı kurtarmadan, gerçekten kendileri olmadan, dünyaya kendi gözleriyle bakmadan, misyonlarının insanları olmaları mümkün değildir. Bu aşamada sorulması gereken soru da şu olmalıdır: Toplum nasıl tahlil edilmelidir? Ulus olgusuna, kültüre, sanata nasıl bakmalıdır, nasıl ele almalıdır? Son tahlilde daha temelli bir soru olan, uygarlık nedir sorusuna cevap aramak olmalıdır... Oradaki kritik sorun da, söz konusu sorunları ele alırken nasıl ve nerede konumlandığınız, soruna nereden baktığınızdır. Bu aşamada evrensel nesnel bilim denileni tartışmaya geçebiliriz...
Doğa bilimlerinden farklı olarak, sosyal bilim alanı değer yargılarından muaf değildir. Zira, doğa bilimleri doğrudan reel olguları ele alır ve orada nesnellik mümkündür. Oysa, sosyal düşünce alanı söz konusu olduğunda, ideolojiyle bilim arasındaki sınır belirsizdir. Başka türlü söylersek, sosyal bilim denilenle ideoloji arasında Çin seddi yoktur. Zira ideoloji, mevcut durumu koruma amaçlı (muhafazakâr) olabileceği gibi onu dönüştürme amaçlı da olabilir. Sosyal düşünce alanı, sosyal iktidar sorunundan bağımsız değil, tam tersine ona sıkı sıkıya bağlıdır. Ya mevcut durumu meşrulaştırma, geçerli iktidar ve hakimiyet ilişkilerini sürdürme amacı taşıyacaktır ya da ona karşı çıkıp değiştirmeyi, dönüştürmeyi amaçlayacaktır. Bu ikisi arasında bir ‘orta yol' mümkün değildir. Elbette egemenliğin meşrulaştırılması ve devamının sağlanması için sosyal düşüncenin değişen durumlara uyum sağlaması, kılık değiştirmesi olağandır ve hep öyle olagelmiştir. Sosyal bilim alanı, doğa bilimlerinden farklı olarak (fizik, kimya, biyoloji...) ideolojik değer yargılarından muaf değildir. Elbette bu doğa bilimlerinin her zaman ideolojik mücadele alanının dışında kaldığı anlamına gelmez. Nitekim, XV'inci yüzyıldan XIX'uncu yüzyıla kadar feodal/klerikal unsurlar, kendi ideolojik egemenlikleri için bir tehdit olarak gördükleri doğa bilimlerindeki gelişmeye şiddetle karşı koymuşlardı (Bruno ve Galileo'nun başına gelenler en çok bilinen örneklerdir).
XX. yüzyılda sosyal bilim alanına egemen olan yaklaşım, pozitivizmden esinleniyor (Bugün de bu alanda kayda değer bir değişiklik söz konusu değildir) ve ona dayanıyordu. Pozitivizm de XIX. yüzyılda Fransız düşünürler August Comte ve Emile Durkheim tarafından formüle edilmişti. Pozitivizmin temel tezine göre, doğa olaylarının tahliliyle sosyal olguların tahlili özdeş olmalıydı. Başka türlü ifade etmek istersek, herhangi bir doğa olayı nasıl tahlil ediliyorsa sosyal sorunlar da aynı biçimde ele alınabilirdi... Bu amaçla sosyal düşünce veya sosyal bilim alanında faaliyet gösteren bilim insanından istenen tek şey, ‘değer yargılarından', ‘önkabullerden', arınmaları, bilimi ideolojiden ayırdetmeyi bilmeleriydi... A. Comte: “Amacı sosyal olguları tahlil etmek olan bilime, sosyal fizik diyorum. Bu bakımdan onun amacı, aynı astronomik, fiziksel, kimyasal, fizyolojik olgular gibi değişmez doğal yasalara tâbidir ki, bu yasaları keşfetmek sosyal fiziğin amacıdır 22 diyor. Başka yerde de şunları yazmıştı: “Sosyal fizik, siyasal olguları ne yüceltip ne de kötülemeden, onları sadece basit birer gözlem konusu olarak görerek, her birini diğerleriyle birlikte uyum içinde ve geçmişle zincirleme ilişkide olan olgular olarak ele alır.” 23 Emile Durkheim da Sosyolojik Metodun Kuralları adını taşıyan eserinde: “En temel birinci kural, sosyal olguları da şeyler gibi ele almaktır... Söylendiği gibi, sosyal olgular da doğa olayları gibi doğal yasalara tàbidir. Oradan hareketle denebilir ki, onlar da şey niteliğine sahiptir, zaten doğada da sadece şeyler vardır” 24 diyor. Pozitivist düşüncenin temel tezi özetle şudur: Bir sosyolog, iktisatçı, tarihçi, vb. de, bir fizikçi veya kimyacı gibi hareket edebilir, etmelidir ve bu mümkündür... Velhasıl toplum, doğayla özdeş sayılıyor ve toplum insan iradesinden bağımsız olarak, doğal yasalara tàbidir ve doğal yasalar tarafından yönetilmektedir! Pozitivizmin kuramcılarının söylediklerinin gerçek dünyada hiçbir geçerliliğinin olması mümkün değildir. Bir kere insan şey değildir, irade sahibi bir canlıdır; ikincisi, insan bilinçli eylemiyle olayların seyrini değiştirebilir; eğer öyleyse ve üçüncüsü; ideolojik tercihlerden, koşullanmışlıktan değer yargılarından bağımsız bir sosyal düşünce, sosyal teori, sosyal bilim mümkün değildir.
Öyleyse nasıl oluyor da sosyal bilimin doğa bilimleriyle özdeşliğinden söz edilebiliyor? Elbette sorun, gerçek dünyada karşılığı olmayan bir şeyin söylenmesiyle ilgili değildir. Asıl sorun, kendilerini bilim insanı sayanların ve toplumun geri kalan ‘ilgili kesimlerinin'de nasıl olup da böyle bir safsataya inandığıdır... Oysa, sosyal olgular tarihseldir ve bu niteliğinden ötürü de insan eylemiyle dönüştürülebilir durumdadır. İkincisi, sosyal alan söz konusu olduğunda, ulaşılmak istenen bilgiyle, ona ulaşmak isteyen irade sahibi insan arasında kısmi bir özdeşlik söz konusudur. Üçüncüsü de, sosyal sorunlar, farklı sosyal sınıfların veya sosyal öznelerin birer çıkar çatışması alanıdır... Dolayısıyla, akademiye sirayet etmiş olan, bilim insanı tarafsız olmalıdır söylemi tam bir tuzaktır ve geçerli sömürü, bağımlılık ve hakimiyet ilişkilerini, ulusal ve küresel planda geçerli hiye-rarşik yapıyı meşrulaştırmaya ve yeniden üretmeye hizmet edi-yor. Şimdilerde dünya ölçeğinde geçerli hiyerarşinin kabullendirilip-sürdürülmesi, sayısız kötülüklerin dayatılabilmesi, büyük ölçüde Avrupamerkezli sosyal düşünce veya Avrupa kökenli ‘sosyal bilim' denilen sayesinde mümkün oluyor... Buradaki tuzak şudur: Önce Batılı'nın ürettiği ideolojik tezlere ‘tarafsız (nesnel) bilim” damgası vuruluyor. Bilim de evrensel olduğuna göre, artık uygarlık timsâli Batılı'nın her söylediğinde kerametler, hikmetinden sual olunmaz hakikâtler bulunacaktır... Batı'da üretilen ideolojik tezler ‘sosyal bilim' sayılıp dünyanın başka yerlerine, çevreye ihraç ediliyor. Batı egemenliğinin aracı olan ideolojik kurgular, şimdilerde Güney denilen ‘modern sömürgeler' tarafından ithal ediliyor ve sorgusuz sualsiz ‘kullanılıyor'. Aslında tâbir mâruz görülürse, Üçüncü Dünya Ülkeleri tarafından ithal edilen şey, bilim ambalajlı uyuşturucudur. Aynı esrar gibi, kokain gibi... (Elbette bununla Batı'da sosyal düşünce alanında üretilen herşeyin ideolojik safsatalar olduğunu söylüyor değilim). Bu da şu demeye gelir ki, Üçüncü Dünya'nın sosyal bilim alanında faaliyet gösteren kadınları, erkekleri, ithal mal tüketicileridir. Bilimsel üretimin üretici özneleri değildir. Elbette her zaman olduğu gibi orada da istisnalar vardır ama sadece istisnalar... Ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir... Bir akademisyene, ‘bu söylediklerin saçma' dediğimde, ‘yok yok, bunu ciddi bir Batı dergisinde okudum' demişti. Bizim akademisyen Batı'dan gelen herşeyin tartışmasız evrensel bilim olduğuna çoktan inanmıştı. Üstelik söylediği de ‘ciddi, saygın bir Batı dergisinde yayınlanmamış mıydı? Özgür Üniversitede verdiği bir konferansta Kadir Cangızbay, herzamanki, çarpıcı, ironik üslûbuyla, bu tür akademisyen taifesi için, literatür izleyici maymunlar demişti... Yaptığı yegâne şey izlemek... Ama, sürdüğü izin nereye götürdüğünü hiçbir zaman düşünmeden...
Söylediklerimizi birkaç örnekle sürdürebiliriz. Yukarıda sözünü ettiğimiz ve August Comte'la birlikte sosyolojinin kurucularından biri olan Émile Durkheim, Avrupamerkezli ırkçı dünya görüşünün bir temsilcisi olarak şöyle yazmıştı: “ Çağımız sosyal bilim metodunu yenileyen, ama, Montesquieu'nün bilmediği bir şey var ki, o ilerlemedir. Ne demek istediğimize açıklık getirelim: Eğer halkları birbiriyle mukayese ederseniz, toplumlara özgü bazı niteliklerin ve biçimlerin bazılarında daha çok gelişmiş, diğerlerindeyse daha az gelişmiş olduğunu görürüsünüz. Bazı özellikler kimisinde henüz rüşeym halindedir, diğerlerindeyse daha gelişmiştir. Kimisi geniş alanlara yayılmış olarak yaşar ve örgütsüzdür, başkaları daha büyük ve yoğundur. Kimisi merkezi bir iktidardan habersiz yaşar, diğerlerinde merkezî bir devlet idaresi mevcuttur ve devlet sosyal organizmanın her parçasını etkiler durumdadır. Ve bu iki uç arasında da sayısız basamaklar yer alır. Bu itibarla da, söz konusu toplumların hepsi aynı değerde, aynı saygınlıkta değildir. Birileri diğerlerinden üstündür... En ilerde olan diğerlerini peşinden sürükler...” 25 Sosyal düşünce alanını fizikle, kimya ile, biyolojiyle... özdeş sayan bir düşünürün, toplumlar arasındaki farklılığı bir ‘üstünlük-alçaklık kategorisi olarak görmesi neden şaşırtıcı olsun? Söze Batı toplumunun diğerlerinden üstün olduğu tespitini yaparak başlayan bir düşünürün, evrensel sosyal bilimin sadece bir temsilcisi değil, sosyolojinin kurucusu sayılması ne anlama gelecektir?
Alman Max Weber, Batı sosyal düşüncesinin, ‘sosyal biliminin' en saygın, en prestijli, en etkili adamlarından biriydi. Herhalde hiçbir düşünce adamı Max Weber kadar son yüzyılın burjuva akademik hayatını etkilememiştir... Fakat bu durum onun Avrupamerkezciliğin timsâli ve ırkçı bir düşünce adamı olmasına engel değildi. Weber, toplumsal ilerlemeyi düşünsel-entellektüel ilerleme olarak görüyordu. Her ileri aşamada toplumların daha gelişmiş kurumlara sahip olmasının temeline de rasyonelliği (aklî olma durumu, ussallık) yerleştiriyordu. Modern Batı toplumunun da sadece en rasyonel değil, aynı zamanda bunun Avrupalılar'ın ‘bilinçli tercihinin', Avrupalı'nın iradeciliğinin eseri olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre Avrupalılar daha ileri bir toplum düzeni yaratmayı başardılar zira, rasyoneldiler, Avrupa dışı toplumlar bunu başaramadılar zira, yeterince rasyonel değillerdi. Avrupa dışı toplumlar geleneksellikten kurtulamadıkları için, Avrupalı gibi rasyonel olamadıkları için, onun gibi bir irade ortaya koyamadıkları için geri kaldılar... Eğer, Avrupalı, oldum olası Ötekiler'den üstün idiyse, bunun sebebi ne idi? Weber'e göre bunun nedeni ırksal farklılık, ırsiyetti. Elbette Weber, ırkçı bir düşünürdü ama, çağının (XIX. yüzyıl sonu, XX. yüzyıl başı) diğer düşünürleri kadar kaba bir ırkçı değildi. Mesela Avrupalılar'ın genetik olarak diğerlerinden daha üstün olduğunu kabul etmekle birlikte, ırk faktörünü sadece diğer faktörlerden biri sayıyordu. Zira diyordu Weber: “Sosyal bilim henüz ırk faktörünü ölçebilecek yetkinlikte değildir.” 26 Fakat kesin olan şu idi: Afrikalılar açıkça ‘aşağı' idi. Zenciler, “fabrika çalışması için ve makinaları çalıştırmak için uygun değildir. Ekseri kataleptik uykudan 27 uyanamıyorlar. İşte ekonomik tarihin can alıcı noktası burasıdır ve bâriz ırksal farklılıklar gözle görülür duruma geliyor.” 28 Benzer bir değerlendirme ‘Amerikan Yerlileri' için de yapılıyor ve Weber, “Amerikan Yerlilerinin “Plantasyon tarımı için uygunsuzluğundan” 29 söz ediyor. Oysa gerçek durum tam da Weber'in ileri sürdüğünün karşıt zemininde bulunuyordu. Avrupa'nın zenginliğinin başlıca kaynaklarından biri, ‘Zenci' ve ‘Yerli' emeğinin aşırı ve gayri insânî sömürüsüydü... Çinlilere ilişkin yakıştırmaları, daha az ırkçı değildi. Ona göre Çinliler, “açıkça sinirsel duyarlılık yoksunuydular”, “geleneğe sıkıca bağlıydılar”, “tekdüzeliği (yeknesaklığı) olağan sayıyorlardı”, “olaylar karşısındaki tepkileri yavaştı”, “itaatkârlıkları mutlaktı”, “her söylenene safça inanırlardı”, “başkalarına dürüstçe davranamazlar”, “herkesten şüphe ederlerdi”. Weber buradan bir sonuç da çıkarıyor: Şu Çinliler, “Püriten mezhebine özgü vefakâr kardeşliğin güven ve dürüstlüğünden yoksundular...” 30 Weber bir uyarıda da bulunmaktan geri kalmıyordu: “her ne kadar Avrupalıyla, Avrupa dışı halklar arasındaki asıl farklılık biyolojik ırsiyete (soya çekim) dayansa da ve bu farklılık önemli sayılsa da, “genetik alanındaki gelişme henüz yeterli değil, dolayısıyla, vurguyu tarihsel ve sosyal nedenlere yapmak gerekir” diyor.
Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adını taşıyan eserinde şunları yazıyor: “Son olarak sorunun antropolojik yanı da düşünülmelidir. Defalarca, birbirinden bağımsız gelişmiş yaşam tarzı alanlarının yalnızca Batı'da belirli bir tür ussallığa ulaştığını gördüğümüzde, doğal olarak, farkın temelinde kalıtsal niteliklerin bulunduğu varsayımı kendini kabul ettirir. Yazar, kişisel ve öznel olarak, biyolojik kalıtımın önemini itiraf etme eğilimindedir. Antropolojik çalışmanın önemli sonuçlarına karşın burada araştırılan, gelişme içinde bir kısmının herhangi bir biçimde kesin ya da tahmini olarak imâ edebileceği bir yol görmüyorum. Önce, kader ve çevre etkileri ile ancak yeterince açıklanabilen olanaklı bütün etkileri ve nesnellikleri ortaya çıkarmak, sosyolojik ve tarihi çalışmaların bir görevi olmalıdır. Karşılaştırmalı ırksal nöroloji ve psikoloji bugünkü mevcut ümit verici başlangıçlarından daha da ileri giderlerse, insanlar belki ancak o zaman sorunlarına yeterli çözümler bulmayı ümit edebilirler. Bu arada bana o varsayım yok gibi geliyor ve kalıtımın dışlanması, bilginin bugün belki olanaklı sınırlarının ölçüsünün ve sorunun (hâlâ) bilinmeyen öğelere doğru itilmesi anlamına gelecektir.” 31 Netice itibariyle Weber, Avrupalı'nın ‘yüceliğini', ‘tekliğini', ‘benzersizliğini' esas itibariyle Avrupa ırkının üstünlüğüne dayandırıyor. Fakat, söylediklerini nüanse ederek, çağının yaygın fanatik ırkçılığıyla kendi arasına bir mesafe koyarak, ehven-i şer durumuna geli-yordu. Herhalde onun el üstünde tutulmasının nedeni de onun bu ‘ılımlı ırkçılığıydı'...
Weber, ‘Batılı düşünce dünyasının' tartışmasız katıldığı, Avrupa'nın her zaman ‘diğerlerinden üstünlüğü' tezinin ateşli bir savunucusuydu. ‘Avrupa Mucizesi' denilene, Avrupa'nın ‘mutlak üstünlüğüne' inancı tamdı. Bu ‘farklılığın' nedeni de Batı rasyonalitesiydi ki (Batı akılcılığı, Batı ussallığı), bu da ırsiyete dayanıyordu. Oysa, Batı dışı toplumlarla ilgili yazdıkları, Avrupamerkezciliğe özgü zihinsel bir kurgudan, gerçek dünyada bir karşılığı olmayan kuruntulardan, hezeyanlardan, yakıştırmalardan ibaretti. Zira, yaptığı tahlilde sömürgeciliğin ve emperyalizmin dünyanın geri kalanında yaptığı tahribat dikkate alınmıyordu. Sömürgecilik öncesi dönem Avrupa'sıyla öteki uygarlıkları karşılaştırsaydı, Avrupa lehine kaydedilecek pek bir şey olmadığını görebilirdi. Aslında bu körlük sadece Avrupalı-Amerikalı... düşünce adamlarına mahsus bir şey değildir. Üçüncü Dünya'nın okumuşları, ‘aydınları', akademis-yenleri, yazarları, sanatçıları, vb. de ekseri benzer bir körlük içindeler. Kendilerine baktıklarında, gördükleri fotoğrafın sömürgeciliğin ve emperyalizmin çektiği fotoğraf olduğunu göremiyorlar. Bu kesim, kendi tarihine, kendi geçmişine yabancılaştığı için, Avrupalı'nın kendi geçmişine ve ‘Ötekilere' dair uydurduklarından hareket ediyor. Max Weber, doğu despotizmi denileni bir veri olarak alıyor ve Avrupa üstünlüğünü kanıtlamak için, doğu despotizmi argümanına gönderme yapıyor. Aslında doğu despotizmi denilen, XVII. yüzyılda Avrupalılar tarafından Avrupa ‘ farklılığını', üstünlüğünü kanıtlamayı amaçlayan zihinsel bir manipülasyondu. Doğu despotizmi olarak bilinenin temel tezi özetle şudur: Mısır ve diğer büyük Asya uygarlıkları kurak bölgelerde ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerde tarımsal üretim ancak sulama sayesinde mümkündür. Sulama sistemi de ancak baskıcı, despotik bir merkezî idareyle yürütülebilirdi. Bu yüzden, büyük doğu uygarlıkları kaçınılmaz olarak, despotik, ceberrüt, totaliter, baskıcı olmak zorundaydı. Buradan iki sonuç çıkıyor: Birincisi, böyle bir devlet yapısı demokrasinin, özgürlüklerin gelişmesine, daha da önemlisi, kapitalizmin gelişmesine elverişli değildir; İkincisi, Avrupa'da bunun tam tersi bir doğal-coğrafi çevre mevcuttur. Avrupa'nın yağışlı iklimi, her çiftçinin üretimi için gerekli yağışı sağladığı için orada güçlü bir merkezî siyasî otoriteyi gereksiz kılmıştır. Bu da Avrupa'da demokrasinin, sivil hakların ve özgürlüklerin, dolayısıyla da kapitalizmin serpilip gelişmesine uygun önkoşulları yaratmıştır...
Oysa, Büyük Asya ve Afrika uygarlıklarının mutlaka merkezi sulama sistemine dayandığı, bu yüzden despotik oldukları tezi bir yakıştırmaydı. Weber, Çin'in ilerleyememesinin nedeni olarak, orada geçerli doğu despotizmini görüyordu. Doğu despotizmi bilimsel-estetik gelişme için de bir engel olarak görülüyordu. Oysa, Kolomb'un macerası öncesinde Çin ve Hindistan, matematik, teknoloji ve bilimsel planda Avrupa'dan geri değil, ileriydi... Weber, yazılı basının, edebiyatın, matbaanın, dergi yayıncılığının, vb. sadece Avrupa'da ortaya çıktığını söylediğinde, koskoca bir tarihî gerçekliği yok sayıyordu... Oysa Matbaa, Avrupa'dan çok önceleri, Çin'de ve Kore'de kullanımdaydı ve çok sayıda kitap ve dergi yayınlanmaktaydı... Weber, Avrupa dışı toplumları geleneksel, hâlâ klan, aşiret biçiminde yaşayan, bâtıl itikatlardan yakayı bir türlü kurtaramayan, bu niteliğinden ötürü de modernite yaratma yeteneğinden yoksun toplumsal kimlikler, zatiyetler olarak görüyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ısmarlama üzerine ‘imal edilen' veya uydurulan ‘Modernleşme teorisi” tam bu amaç için devreye sokulmuştu: Geleneksel Asya, Afrika, Latin Amerika toplumlarını ‘ezelî gelenek uykusundan uyandırmak', modernleşme ve kalkınma yoluna sokmak... Bugün söz konusu ülkelerin ‘gelenek uykusundan uyandırılmasının' ne anlama geldiği görülmüyor mu? Weber'le ilgili son iki şey daha söylemek mümkündür: Birincisi, sömürgeciliğin ortaya çıkardığı çok yönlü tahribatı dikkate almayan hiçbir tahlil bilimsellik iddiasında bulunamaz; İkincisi, Max Weber'in ileri sürdüğü gibi, tarihi yapan fikirler değildir...
Batılı düşünce adamlarının dünyanın geri kalanına nasıl baktığına dair bir örnek de (sayısız örnekten biri), günümüz dünyasından saygın ve revaçta bir teorisyenin İslam'a ilişkin görüşlerini kısaca hatırlatmak olabilir. John A. Hall, Powers and Liberties 32 (Özgürlükler ve İktidarlar) başlığını taşıyan eserinde, Avrupalı'nın İslam dinine ve İslam toplumlarına nasıl baktığının prototipini sunuyor. Söz konusu eserde, Islam and Postoralizm alt-başlığı altında özetle şunları söylüyor ki, bu tür argümanlar Hıristiyan Avrupalı'nın İslam hakkındaki geleneksel-standart bakışıdır... İslam toplumu, göçebe, izbırakmaz uçsuz-bucaksız çöllerde oradan oraya savrulan, zaman zaman yerleşik bölgelere akınlar düzenleyip yağma ve talan eden, ya da zorla insanları kendi acayip, fanatik çöl dinini kabul etmeye zorlayan, göçebe aşiretler toplamıdır. John A. Hall, İslam dini için “göçebe yüzlü tek Tanrılı din” diyor. Avrupalı'nın, onun uzantısı olan Amerikalının ve tüm Avrupamarkezli ırkçı ideolojiyi içselleştirmiş unsurların kafasındaki İslam toplumu imajı, fanatik göçebe güruhundan başkası değildir... Koskoca İslam dünyasını bir göçebeler yığını olarak görme isteği, gerçek dünyada öylesi bir gerçeklik olduğu için değildi. Çok geniş bir alanı kapsayan parlak İslam uygarlığını küçümsemenin, yok saymanın, kendini ve kendi geçmişini yüceltmenin bir aracıydı. Elbette koskoca İslam dünyasında göçebe halinde yaşayan topluluklar da vardı ama, bu ancak ağacı görüp, ormanı görmeme aymazlığı durumunda geçerli bir argüman olabilirdi. İslam uygarlığının yayıldığı devâsâ coğrafya, sadece çöllerden mi ibaretti? Bu tür argümanların hiçbir ‘bilimsel' değeri yoktu ama, Batılı'nın bir ihtiyacına cevap veriyordu ve bize göre asıl neden de odur. İslam dünyasına dahil olan toplumların sömürgeleşmesi, Sanayi Devrimin'den sonra, ikinci sömürgecilik döneminde gerçekleşebildi. Ve her yerde sömürgeciler aralıksız dirençle, başkaldırıyla, isyanla karşılaştılar ve bu süreklilik arz eden bir durumdu. Sömürgecinin boyunduruğunu kabullenmemek, sürekli başkaldırmak, Avrupalı'nın İslam toplumlarına yönelik ırkçı söyleminin oluşmasında ilave bir faktördü. Batılı sömürgeciler, İslam dünyasına dahil toplumlara uygarlık götürüyorlardı ve şu barbarlar sürüsü reddediyordu... Ana tez şu idi ki, “şu İslam toplumları hiçbir şekilde ve kendiliklerinden modernleşemezlerdi. Öyleyse Batılı şu çöl vahşilerini uygarlaştırmalı, adam etmeliydi... Aradan geçen zamanda değişen bir şey yok. Şimdilerde uygarlık timsâli Batılılar, ABD liderliğinde Büyük Ortadoğu Projesiyle sorunu çözmek üzereler... Nihayet, Kristof Kolomb'un torunları sayesinde, İslam Dünyası da medeniyete dahil olacak...
Oysa, son tahlilde din denilen ideolojiden başka bir şey değildir. Eğer genel bir din tanımı varsa, bir dinin diğerinden farkı, sadece detaylarla, nüanslarla ilgili olabilir. Ama bir ideo-loji olarak dinler, bir kültür ortamında ortaya çıkıyor. O toplumu biçimlendirdiği gibi, toplumsal kültür tarafından da belirleniyor, biçimlendiriliyor... Bir ideoloji olarak dinle, maddi kültürel bir kategori olan toplum arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir. Bu bakımdan farklı coğrafi bölgelerdeki İslam anlayışı, İslam yorumu, bölgesel kültürlerin ‘özgünlüğünden' ötürü, farklılıklar göstermiştir ve bu anlaşılabilir bir şeydir. Dolayısıyla din, kültürün sadece bir bileşenidir, tamamı değil... Bu bakımdan tek Tanrılı dinler arasındaki farklılık, abartılmaya müsait değildir. Hıristiyanlık da öteki dinler gibi bir dindir. Sınıfsal-siyasal güç dengelerine bağlı olarak, sürekli kılık değiştirmiştir. Oldum olası, mülk sahibi sınıfların iktidarını ve sömürgeciliğini meşrulaştırmanın bir aracı olmuştur... Bu her ideolojinin tâbî olması gelen zorunlu kuralın bir gereğidir. Eğer, tarihi fikirler yapar safsatasına kapılırsanız, dinlere, bu arada Hıristiyanlığa da, hak etmediği meziyetler, kudretler, işlevler vehmede bilirsiniz... Eğer, İslam dini, John A. Halle'ün ileri sürdüğü gibi, doğası gereği, irrasyonel idiyse, (İslam da Hıristiyanlık kadar irras-yonel veya rasyonel olabilirdi) gelişmeye kapalıysa, göçebe saldırıları yüzünden kent yaşamının ve kültürünün ve sanayileşmenin gelişmesine engel idiyse, İslam uygarlığı diye bir şey bir uydurma mıydı? İslam uygarlığının Avrupa modernleşmesine önemli katkısını yok saymak için de bu tür bir ideolojik manipülasyon gerekiyordu elbette... XV. Yüzyılın sonunda bile, Kahire, dünyanın en gelişmiş sanayi ve kültür kentlerinden biri değil miydi? İslam dünyasının geriliği, ne John A. Halle'ün ileri sürdüğü, İslam dininin ‘fanatizminden', ne de İslam toplumlarının uygarlık üretmedeki ‘zaafı', iklim koşulları, çöl ve göçebelik, vb. ile ilgili değildi... İslam toplumlarının bugünkü geriliğini, İslam dinine dayandıranlar, neden zahmet edip, Hıristiyan Latin Amerika'ya ve başka Hıristiyan Üçüncü Dünya Ülkele-rine bakmıyorlar? Neden sadece görmek istediklerini görüyorlar... Ve gördükleri evrensel bilim sayılıp, yere göğe konmuyor!
Felsefe ‘iyinin ve daha iyinin', sanat güzelin ve ‘daha güzelin' bilim geçeğin, peşinde olduğu zaman bilimdir, sanattır, felsefedir. Burjuva uygarlığı sömürünün etkin bir aracı haline getirdiği teknik bilimi yüceltti. Felsefenin ikinci, üçüncü plana atılmasıyla, giderek ‘iyi, daha iyi'nin ne ve nasıl olması gerektiği sorusu, sorulamaz, değilse yeteri kadar sorulamaz duruma geldi. Her şeyle birlikte estetik faaliyetin de paralılaşması, metalaşması, sanatın ve bir bütün olarak estetik alanın yozlaşması sonucunu doğurdu. Bilimle felsefenin birbirinden ayrılması, daha da ötede doğa bilimleriyle ‘sosyal bilim' denilenin birbirinden ayrılması gerçekliğin ‘anlamı' ve anlaşılması bakımından sayısız olumsuzluklara kaynaklık ediyor. Elbette doğa bi-limleriyle sosyal bilim denilen arasında yöntem bakımından bir farklılık olması doğaldı, ama, bu ikisi arasına kalın duvarlar örülmesi, insanın üretici faaliyetinin sonuçlarını bilince çıkarmayı zorlaştırdı. Eğer, doğa bilimleriyle ‘sosyal düşünce' arasına Çin duvarları örülmeseydi, şimdilerde yaşanan ekolojik felaketler ortaya çıkmayabilirdi... ‘Sosyal bilimin' de küçük küçük kompartımanlara ayrılması, toplumsal sürecin anlaşılmasını engelledi. Sosyal bilim alanı dar uzmanlık alanları haline dönüştürüldü ve uzmanlık hiçbir şeyden anlamamanın mazereti haline getirildi. Daracık bir alanda uzman olan, ama, tam bir kara cahil olan, ağacı görüp ormanı görmeyen insanlar, tam da burjuva düzeninin istediği tiptir. Akademi taifesi kendi uzmanlığı ölçüsünde cahil ve fildişi kulelere çekilmiş, dünyanın gerçekliğinden soyutlanmış durumda ama olup-bitenleri meşrulaştırmaktan da geri kalmıyor... Tam bir atâlet ve miskinlik içinde... Nihat Genç, akademi taifesinin bu sefil durumuna isyan ediyor ve şöyle diyordu: “Tarihi, insanı, toplumu toplumun değiştirmeyen, ilerletmeyen, insanoğlunun ruhunu kıpırdatmayan, kurumları zorlamayan bilimi, tartışmayı, bilgiyi.... ne yapmamızı istersiniz... 33 Zira, uzmanlığı ne kadar derinse, sosyal gerçekliğin bütününü kavramaktan da o ölçüde uzaklaşacaktır. Böylece, bilim denilen karşıtına dönüşüyor. Artık bilim sayılıp yüceltilen, gerçek anlamdaki bilime yabancılaşıyor. Burjuva düzeni, “seni uzman yaparım ama uzman gibi davranacaksın” diyor.

KARGA 14.09.2005 22:15:15
Yaygın kanı, bilimsel ilerlemenin bilgi birikimiyle, bilgi stoğundaki artışla doğru yönde bir ilişki içinde olduğu yönündedir. Bugün insanlığın sorunu bilgi stoğunun veya bilgi birikiminin yetersizliği değildir. Bu tarz bilgi üretimini sürekli artırarak durumun iyileşmesi de mümkün değildir. Zaten bilimsel ilerleme de bilgi stoğundaki artışla değil, paradigma kaymasıyla mümkündür ve bu gün insanlığın temel sorunu ‘bilimsel bilgi üretme' tarzında bir devrimi, bir paradigma değişikliğini gerektiriyor. Başka türlü ifade etmek istersek, bilimsel ilerleme bakışın değişmesi durumunda mümkündür. Bu alanda öncelikle yapılması gereken de, insan düşüncesini iğdişleştiren, insanlığın ufkunu karartan, Avrupamerkezli ideolojik yabancılaşmadan kurtulmaktır. Artık Avrupalı'nın, Amerikalı'nın, vb. her söylediğinin ‘evrensel bilim' olduğu safsatasından kurtulmanın zamanı çoktan gelmiş olmalıdır... Bu alanda en tipik örnek iktisat teorisinin durumudur. İktisat bilimi sayılıp üniversitelerde okutulanlar tam bir büyücülüktür... Dünyanın ve insanlığın gerçekliğiyle doğrudan ilgisi yok, ama, ‘saf bilim' olarak sunulmaya ve hâlâ öyle sanılmaya devam ediyor... Bu ‘sözde bilim' sadece dünyanın, toplumun gerçekliğinden kopuk değil, bir de kepazeliği meşrulaştırıyor... Öyleyse, Avrupamerkezcilik tarafından zehirlenmiş sosyal düşüncenin, ‘sosyal bilimin' bizzat kendisinin radikal bir eleştiriye tâbî tutulması gerekiyor. Zira ‘sosyal bilim' denilen, kendi misyonuna bütünüyle yaban-cılaşmış durumdadır. Şimdilerde Avrupamerkezciliğe iki yönlü eleştiri söz konusu: Bunlardan birincisi Üçüncü Dünya düşünürlerinin yönelttiği eleştiridir (elbette bu eleştiriye az da olsa Birinci Dünya sosyal düşünce insanları da dahildir); ikincisi, sosyal bilim dışından gelen ekolojik eleştiridir. Bu iki eleştiri daha şimdiden Avrupamerkezli ırkçı ‘sosyal bilimde' kayda değer gedikler açmış durumdadır ama gerçek anlamda bir paradigma kayması için yapılması gereken daha çok şey var. Bu bölümü bitirirken şunu söyleyebiliriz: I. Wallerstein'in34 da dediği gibi, XXI'inci yüzyılda sosyal bilim alanında bir ilerleme olacaksa, bu ancak Avrupamerkezciliğin neden olduğu sayısız olumsuzlukların ve ufuksuzluğun aşılmasıyla, velhasıl paradigma kaymasıyla mümkündür. Aksi halde geçerli paradigma insanlığın geleceğini karartmaya devam edecektir...


11 İn Pierre- André Taguieff, Du Progrès. Essai, Librio, Paris 2001, p. 5.

12 Sefiller, Cilt II, s 1053, Çeviri: Nesrin Altınova, Hayat Neşriyat Anonim Şirketi, 1973.

13 L'an 2440'dan aktaran Pierre-André Taguieff, Du Progrès. Essai, Librio, p. 28, 2001.

14 Kalkınmanın Sonu, Bir Alternatif mi Doğuyor? (Çeviri: Fikret Başkaya) Özgür Üniversite Kitaplığı, No: 35, 2002, ss. 45-46. (İtalikler bana aittir.

15 Akıl Tutulması ( Çeviri: Orhan Koçak) Metis Yayınları, 1986, s. 169.

16 Akıl tutulması, a.g.e. s. 170.

17 Fikret Başkaya, Sömürgecilik Emperyalizm Küreselleşme, Özgür Üniversite Kitaplığı no: 38, Genişletilmiş üçüncü baskı, 2003, ss. 79-80.

18 Claude-Henri de Saint Simon, Lettres d'un Habitant de Genève à ses Contemporains (1803), in: Oeuvres de Saint Simon et d'Enfantine, Paris, 1865-1878, t. XV, p. 83.

19 Serge Latouche, Sürdürülebilir Kalkınmaya Son. Yaşasın Birlikte Yaşanabilir Bir Dünya, (Çeviri, Fikret Başkaya), Özgür Üniversite Forumu, Sayı 19, Temmuz-Eylül 2002, s.33.

20 Philosophie du Progrès (1853), “Première lettre: De L'idée de Progrès” (1851), éd. Th. Ruyssen , Paris Marcel Rivière, 1946, p. 45. İn Pierre-André Taguieff, Du Progrès. Essai, a.g.e. s. 24.

21 İn Pierre-André Taguieff, Du Progrès. Essai, a.g.e. s. 147.

22 Considérations philosophiques sur la science et les savants”in Politique d'Auguste Comte, Colin, Paris, p. 71

23 Cours de philosophie positive, Schneider frères éd. Paris 1908, t. ıv, p. 214.

24 Les Règles de la méthode sociologiques, P.U.F., Paris 1956, pp. 15-19.

25 La Contribution de Montesquieu à la constituion de la science social in É. Durkheim, Montesquieu et Rousseau précurseurs de la sociologie, Paris, Marcel Rivière, 1966, p. 105.

26 Max Weber, General Economic History, New Brunswick: Translation Books, 1981, p. 379.

27 Weber, şöyle diyor: “Negroes... have not seldom sunk into a cataleptic sleep.” Bilindiği gibi katalepsi, adalelerin donması ile irade ve hissin birdenbire kaybolması hastalığıdır. (F.B.)

28 İbid.

29 İbidem.

30 Religion of China'dan aktaran J. M. Blaut, Eight Eurocentric Historians, s. 21.

31 Max Weber, Hıristiyan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev: Zeynep Gürata), a. g. e., ss. 28-29.

32 Powers and Liberties: Tha Causes and Consequences ot the Rise of the West, Oxford: Basil Blackwell, 1985.

33 Modern Çağın Canileri, İletişim Yay. İstanbul, 2001.

34 Bu konuda bkz: Eurocentrism and its Avatars: The dilemmas of Social Science ve Sosyal Bilimleri Düşünmemek, 19. Yüzyıl Paradigmasının Sınırları (çev: Taylan Doğa), Avesta, 1999.

deniz 14.09.2005 22:17:18
aslına bakarsan hemen tüm medeniyetlerin temelleri şiddet/gasp ile atılmış.

müslümanlar, romalılar, avrupalılar, amerika, .. hepsi medeniyetlerini şiddet/gasp ile kurdular.

bunun sebebi savaşlarla gelen refahın (sermayenin) o gücün yarattığı medeniyetin yaygınlaştırılması ve derinleştirilemesinde klavuzluk yapmasıdır.

ancak silah ve sermaye gücünü yitiren fikirler medeniyetlere beşiklik olma niteliklerini de kaybederler. tıpkı islam/endülüs medeniyeti gibi.

çok beğendiğimiz kibar fransızlar uçaklardan cezayirlileri canlı canlı attılar. fırsatını bulduklarında yine atarlar.

adaletin/doğru davranışın temeli güç ile atılmaz. dolayısıyla güç ile gelen sistemlerin yarattıkları medeniyelerin tesis ettikleri adalette güce bağımlıdır. bu yüzden aşırı kanunlar ve polisiye güç gerektirirler.

güç yok, medeniyet yok... o halde sorun da yok Wink



KARGA 14.09.2005 22:22:12
Alıntılar; http://www.ozguruniversite.org/baskaya%20Cirin.htm
            http://www.ozguruniversite.org/baskaya%20Cirin.htm

Bu uzun metin Başkaya'nın "Çığırından çıkmış bir dünya" adlı eserinin birinci bölümü olup, kitap tam 10 bölümden oluşuyor. Dahasını merak edene kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Fikret Başkaya'nın tüm eserleri; http://www.ozguruniversite.org/bas%20to.htm

KARGA 18.09.2005 01:39:22
Deniz, hoş güzel yazmışsın eyvallah da bu yazı batımerkezciliğin kökeni, ve bunun sonucu olan bilincin sömürgeleştirilmesi ile ilgili. Bilindik medeniyet tarihi makalelerinden farklı bir perspektifle yazılmış bir yazı... Yorum yapmadan bu yazıyı da okumanı tavsiye ederim Smiley

Leonardo 18.09.2005 19:58:02
tunç çağında ırak endülüs vadisi dünyanın en gelişmiş yeriydi. ortaçağda islam uygarlığı batıdan güçlüydü. antik çağda doğu batı iç içe geçmişti. bütün büyük dinlerin kaynağı yakın doğu.

bugünde çin-japonyada belli bir ayaklanma görülse de ilmin kaynağı çoğunlukla batıda. bu hintlilerden çok iyi matematikçi-fizikçi çıkmasına adamların kendi nükleer silahlarını yapmalarına engel olmuyor.

da bana sonraki hayatımda hintli bi raja mı olmak istersin yoksa belcikalı bi işci mi diye sorsalar belcikalı olmayı yeğlerim.

sonra ABD de bir batı medeniyeti da amerikalı olmayı hiçbişeye tercih etmem. aslına bakarsan türk olduğum için alaha şükr ediyorum.

da aydınlanmadan beri adamlar yapmış. Şeyh bedrettin Karl Marksdan daha eski. 1300 lü yıllarda mülkiyetin kalkması gerektiğini savunmuş. ama matbaa olmadığından bugün bile bu adamın kitaplarını bulsan bulsan milli kütüphanede falan bulursun.

batı aydınlanmasının sebepleri var, sanayileşmenin vs açıklamaları var. osmanlı imparatorluğunun çöküş sebepleri dersinde bunlar anlatılmış.

Batı belli bi dönemde aşırı güçlenmiş. güç dengeleri tamamen değişmiş. ve tabi bu arada bu adamların insalığın geri kalanından daha "medeni" olmalarını bekleyemezdin. şimdi de bekleyemezsin. hepimiz aynı gökyüzünün altındayız. osmanlı nasıl kesip biçtiyse bunlar da kesip biçti hatta daha fazla belki daha gaddarca kesip biçti, o sözü edilen üstünlük kompleksi herifleri tanrıdan uzaklaştırdı belki...

bi sürü sebebi var bunlar olmuş. forum ortamında tıkır tıkır anlatılcak gibi değil. da cebiri nasıl araplar bulduysa felsefeyi yünanlılar bulmuş, aya ilk ayak basan adam amerikalıymış ve MIT öğrencileri tıp alanında hacetepe öğrencilerinden daha çok şey öğreniyo. Oxfordun sosyoloji bölümü ODTÜ nünkinden daha iyidir...

solcular niye bi türlü sadete gelmiyo ki?

mesela niye kimse asgari ücretten söz etmiyo? benim kuzenlerim mesela 350 milyona inşaata çalışacağıma babamın emeklilik parasıyla geçinir gideriz diyo. heriflerin yaş 30 a dayandı.  eli mahkum olmayan kimse o paraya çalışmaz. ülkede bi kesim parayı nasıl harcıycağını bilmiyo, diğer kesim 2 depo benzin parasına çalışıyo.

sol partiler de ya bölücülük yapıp ülkenin nasını nasıl kriz diye düşünüyo ya da kafayı amerikaya batıya takmış onlara taş toprak kürek sallıyo...

bu ülkede asgari ücretin bu durumda olmasını tek düşünen ankara ticaret odası mı? 

20.10.2005 17:29:43
Fikret Başkaya'nın "Çığırından çıkmış bir dünya" adlı eserinden.

“Batı, dünyayı kazandıysa, bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların ekseri unuttuğu, diğerlerinin de asla akıl etmediği gerçek budur...”
Samuel P. Huntington

güzel sölemiş eleman....
bu güzel bir şey...
biz yapsaydık zamanında... bizim olurdu dünya


Sayfa: [ 1 ]