|
||
| Tarih sahnesine çıkışından itibaren kapitalizm, gezegenimiz üzerinde sık sık yıkım ve felâketler meydana getirdi. Kapitalizm yaşadığı krizleri yıkımlar örgütleyerek ve bu yıkımları yeniden üreterek aşmaya çalıştı. Ancak bu sarmal yerini kendiliğinden bir başka ekonomik formasyona bırakamayacağından dolayı da, aslında sorun olduğu gibi devam ediyor: ekonomik yükselişler ve çöküşler. Aslında tüm bu yıkım ve felâket süreçlerinin anası kapitalist mülkiyet tarzından başkası değildir. Üretimin devasa düzeylerde toplumsallaşmasına karşın üretim araçlarının özel mülkiyeti, insanlığa giydirilmiş bir deli gömleğidir. Sermayenin yoğunlaşarak ve merkezileşerek tekelleri oluşturması kapitalizmin çelişki ve çatışmalarının daha yoğun ve üst düzeylerde yaşanmasına neden oluyor. Kapitalizmin en üst aşamasından başka bir şey olmayan ve dünya çapında kendi ilişkilerini egemen kılan emperyalizm, söz konusu çelişkileri daha üst düzeylere taşıyarak yeni ve devasa yıkımları örgütlemenin yolunu döşemekten ileri gidemedi. Kapitalist rekabet, tekeller düzeyine yükselerek şiddetli ve kıran kırana bir mücadeleyle karakterize oldu. Finans kapital, kapitalist üretim tarzının çelişkilerini 1914�te dünya üzerinde korkunç bir savaşı örgütleyerek ve böylece dünya pazarlarını yeniden paylaşarak çözmeye çalıştı. Fakat milyonlarca insanın ölümü ve üretici güçlerin tahrip olmasına karşın çelişkiler çözülememiş, katlanarak ve büyük yıkımları örgütleyerek sistem yoluna devam etmiştir. Çelişkilerin üst boyutlara çıkması ve katlanılmaz hale gelmesi tekelci kapitalizme korkunç bir saldırganlık özelliği verir. 1914-1918 savaşında çözülemeyen çelişkiler, 1939-1945�teki İkinci Emperyalist Savaşla çözülmeye çalışılmıştır. Ama bu çözüm, dünyanın bir kez daha emperyalistlerce yeniden paylaşılmasından ileri gidememiştir. Bugün dünya kapitalizminin içine yuvarlandığı kriz bir kez daha gösteriyor ki, kapitalizm kendi çelişkilerini aşmaya çalışırken, bu çelişkileri daha derin ve daha geniş bir ölçekte yeniden üretmekten ve felâketlerin yolunu döşemekten başka bir şey yapamadı ve yapamaz. Savaşın yarattığı devrimci buhran ve faşizmin toplumsal temelleri 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünya siyasal arenasında yaşananlar, daha sonraki tüm tarihsel süreci belirlemiştir. Emperyalist sistemin başlattığı kanlı savaş, büyük kapitalist güçlerin dünya pazarlarını ve nüfuz alanlarını güçleri oranında yeniden paylaşmaları amacını gütmüştür. Oysa savaş barut, ölüm ve kan olduğu kadar, aynı zamanda toplumsal bir harekettir de. O güne kadarki tüm devinimsiz yapıları, varlıkları harekete geçiren ve olayların içine katan bir devdir savaş. Savaşın toplumsal yanı kadar önemli bir yanı da, sınıfsal oluşudur. Savaş kapitalistler için korkunç kârlar ise, emekçiler için yıkım ve felakettir. Demek ki, savaşın gidişatı bu sınıflar için farklı anlamlar taşımaktadır ve savaş bu sınıfların etkisinin, müdahalesinin dışında kalamaz. Kitlelerin savaşla birlikte kaosun içine çekilmeleri ataletten ve biteviye yaşamlarından kurtulmaları, eski �kör� toplumsal ilişkilerden sıyrılıp çıkmaları demektir. Bu çıkış, emekçiler açısından savaşa bambaşka bir yön verir. Savaşın toplumsal yönü işte tam da bu noktada kendini açığa vurur. Savaş devrim-karşıdevrim anaforuna dönüşür. 1917 Ekim Devrimiyle Rus proleterleri silahlarını kendi burjuvalarına doğrultup siyasal iktidarı fethettiklerinde, savaş tüm dünyada bir devrimci buhranlar sürecini başlatmıştı. Rus Çarının kellesinin düşmesi, Almanya�da Hohenzollern�in akıbetinin de müjdecisiydi. Rus proleter devriminin ardından, Avrupa�da da finans kapitalin çıkarları için kan ve baruta bulanmış emekçi yığınlar yepyeni bir dünyayı kurmanın umudu ve heyecanıyla silahlarını kendi burjuvalarına doğrulttular. Avrupa�da peş peşe devrimci ayaklanmalar yaşanırken, sömürge ülkelerdeki �köle� halklar da silah elde savaş cephesinde yerlerini almış bulunuyorlardı. Rus proletaryasının devrimci ışığı, ulusal kurtuluş mücadelesi veren tüm halkların yolunu aydınlatmıştı. Dünya emperyalist burjuvazisi, aralarındaki ihtilaflar daha çözülmeden, pazarların yeniden paylaşımı henüz tamamlanamadan savaşa son vermek zorunda kaldı. Ancak her şeye karşın savaşın galipleri ve mağlupları vardı. Bir de savaştan istediklerini elde edemeyen emperyalist ülkeler! Alman emperyalizmi Antant ülkeleri[1] tarafından tam anlamıyla kolu kanadı kırılarak etkisizleştirildi. Bu koca bir devin elini ayağını bağlayıp ehlileştirmeye çalışmaktan pek de farklı değildi. 9 Kasım 1918�de Almanya�da gerçekten de Hohenzollern hanedanı yerle yeksan oldu. Savaş tüm işçi ve köylü yığınları açlık ve sefalete sürüklemişti. Ücretler düşmüş, temel ihtiyaç maddeleri temin edilemez olmuş, ısınma ve barınma en büyük çile haline gelmişti. Bunun yanında, savaşa şenliklerle uğurlanan on binlerce asker, cephelerde sapır sapır ölüyordu. Köylüler sefalete sürüklenmiş, bununla birlikte bir umutsuzluk dalgası tüm yığınları kaplamıştı. Kasım Devrimi[2] tüm ezilen kitleler için yepyeni bir umuttu. Kurtuluş nihayet gerçekleşecekti; açlık ve sefalet geride kalacak, köylüler topraklarına, işçiler işlerine, askerler evlerine ve kadınlar kocalarına kavuşacaktı. Devrimci işçi ve asker kitleler daha 9 Kasım öncesinde her yerde kendi öz-örgütlülüklerini kurup mücadeleye girişmişlerdi. 9 Kasım Devriminden kısa bir süre önce kurulan konseyler siyasal iktidarı eline alan tek güçtü. Ancak konseyler ihanetçi Sosyal Demokrat Partinin elindeydi ve SPD siyasal iktidarı alması için işçi sınıfına önderlik etmemekle kalmayıp, devrime ve işçi sınıfına ihanet etti. 1921�de Orta Almanya�da Zinovyev, Buharin ve Radek önderliğinde hazırlıksız ve zamansız bir devrim girişimi daha yapıldı ve o da başarısızlıkla sonuçlandı. 1923 Ekimindeki Alman Devrimiyse yine Komintern önderliğince harcandı. Alman emperyalizmi her ne kadar yenilen ve genç İtalyan emperyalizmi de ne kadar yenen tarafta yer almış olsa da, aslında, ikisi de aynı kaderi paylaşıyordu. Almanya yenilmişti ve boynuna boyunduruk vurulmuştu. İtalya ise savaştan istediklerini alamamıştı. İki ülkede de devrimci buhranlar baş göstermiş, işçiler, köylüler, askerler mücadelenin içine sonuna kadar dalmışlardı. Kitleleri harekete geçiren aynı toplumsal zemindi. 1920�de İtalya�da devrimci gelişmeler en tepe noktasına vardı. Eylül ayında başlayan fabrika işgalleri, her yerde konseylerin işleri kendi eline almasıyla tamamlanıyordu. Her şey tamamdı; iktidar fiilen işçilerin eline geçmiş ve köylüler büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koymuşlardı. Fakat bir tek şey eksikti: İtalya�da bir Bolşevik devrimci önderlik yoktu ve Sosyalist Parti Almanya�daki SPD�nin ihanetini tekrarlayarak siyasal iktidarı alması için proletaryaya önderlik etmedi. Oysa Almanya�da ve de İtalya�da keskinleşen çelişkiler, devrimci krizin derinleşmesine ve süreklileşmesine neden oluyordu. Devrimlerin başarıya ulaşamaması kitleleri umutsuzluğa ve yılgınlığa sürüklerken, askerden terhis olanlar, işten atılan işsizler, mülksüzleşen küçük-burjuvazi ve köyünü terk ederek kentin yolunu tutanlar, sokakları dolduran başı boş yığınlara dönüşmüşlerdi. İlerleyen günlerde karşı-devrim kampının saflarını bu umutsuzlar yığını dolduracaktı. Devrim ve karşı-devrim kampı arasında salınan bu yığınlar, devrim kampının yeni atılımlarının her başarısızlık anında, karşı-devrim güruhunun vurucu gücü olarak proletaryanın üzerine çullanacaktı. Daha sonra ise İtalya�da ve Almanya�da siyah gömlekleri giyerek düzenli çeteler haline geleceklerdi. Ne demişti Clara Zetkin: �faşizm, Rusya�da başlamış devrimi devam ettirmediği için, proletaryanın çekmek zorunda kaldığı bir cezadır.� Troçki 1933�te Nasyonal Sosyalizm Nedir makalesinde faşizmin ortaya çıkış koşullarını ve toplumsal tabanını inceliyordu: Savaş sonrasının kargaşası, zanaatkârlara, küçük tüccarlara ve memurlara da işçilerden daha hafif bir darbe indirmedi. Tarımdaki ekonomik bunalım köylüleri yıkıma uğratıyordu. Orta tabakaların çöküşü bunların proleterleşmelerini sağlamadı: proletaryanın kendisi de sürekli olarak bir işsizler ordusu üretiyordu çünkü. Kravatları ve suni ipek gömlekleriyle ancak örtünebilen küçük burjuvazinin yoksullaşması, bütün resmi inançları ve hepsinden çok da demokratik parlamentarizmi aşındırıp yok etti.[3] Kapitalist ekonominin yükseliş dönemlerinde sistem küçük-burjuva öğeleri yeniden ve yeniden üretir. Çünkü bu dönemler ticaretin geliştiği, ekonominin büyüdüğü, sermaye dolaşımının hızlandığı ve dolayısıyla yeni iş imkânlarının doğduğu bir dönemdir. Kapitalist ekonominin bu döneminde, küçük-burjuvazi kendini burjuvaziye daha yakın görür ve proleter saflardan nefretini ve küçümsemesini de gizlemez. Ancak aynı tabansız sınıf, büyük burjuvazi karşısında bir tapınma eğiliminden de kendisini alamaz. Küçük mülkü ve toplumsal statüsünden ötürü küçük-burjuvazi kendini dev aynasında görür. Kriz dönemleri ise küçük-burjuvazinin tam bir yıkıma sürüklendiği dönemlerdir. Bu yıkıma proleter devrim cevap olamadığında bu umutsuz yığınlar karşı-devrim kampının zeminini oluştururlar. Savaş, bozgun, tazminatlar, enflasyon, Ruhr�un işgali, bunalım, yokluk ve kinle kızmış bir atmosfer içinde küçük-burjuvazi, kendisini aldatan bütün partilere isyan etti. İflastan kurtulamayan küçük mülk sahiplerinin, bunlardan üniversiteden çıkıp da iş ve müşteri bulamayan oğullarının, çeyizsiz ve nişanlısız kalan kızlarının karanlık durumları ve bitmek bilmeyen yıkımları düzen ve otorite talebini doğuruyordu.[4] Gerek İtalya ve gerekse Almanya�da savaşın getirdiği toplumsal yıkım askerler üzerinde de kendini hissettirmişti. Mütareke sonrası terhis olan askerlerin sayısı İtalya�da 600 bini geçmişti ve Almanya�da bu sayı daha da yüksekti. Buna ayrıca subay ve astsubayları da eklemek gerekiyor. Uzun yıllardır savaşmaya alışmış bu askerlerin lümpen kesimleri toplumla bağ kurma yeteneklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdi. Askerler derin bir huzursuzluk içinde kıvranıp duruyorlardı. Birçok asker köyüne dönmemiş ve kentlerde başı boş dolaşır olmuştu. Çünkü onlara köyde çalışmak ağır geliyordu artık ve onca süredir savaşmalarına karşın kendilerine minnettar kalınacağına kaldırılıp sokağa atılmışlardı. Anna Seghers savaş sonrası ve faşizm üzerine yazdığı eserlerinde ortak özellikler taşıyan karakterlere vurgu yapar. O dönemki toplumsal ruh halini oldukça iyi anlattığı için, Seghers�den bir pasajı aktarmayı yararlı görüyoruz. Bitmişti savaş, evindeydi artık, kaçamazdı kurtulamazdı bu gerçekten. Daha ilk günün akşamı köyün meyhanesine atmıştı kendini. Allahın cezası meyhaneci ucuz şarap koymuştu bardağına. Önce içine kapanmış, sonra iyice kudurmuş ve �ben artık bu tezek yatağına döndüm. Berbat ettiler savaşı. Bizim dört elle sarıldığımız, tertemiz savaşımızın içine okudular. Ben şimdi nasıl inek sağarım? Bana yakışır mı? Ne yapayım yani? Atı tırnaklarımla mı tımar edeyim? Şu ellerime bir bakın, beş parmağıma bakın. Bunun ne işler başardığını sizler nerden bileceksiniz?[5] Söz konusu karakter Zillich, birkaç ay sonra karşı-devrimci faşizmin gömleğini, eski yüzbaşısıyla birlikte giyecekti. Askerlerin ve özelikle subay takımının ruh hali üzerine ise Troçki şunları yazar. Nasyonal Sosyalizm bayrağı eski ordunun orta ve ikinci dereceden kadrolarından gelen kişiler tarafından yükseltildi. Madalyalarla donanmış subay ve astsubaylar vatan için katlandıkları eziyetlerin ve kahramanlıkların boşa gitmiş olmasını ve en çok da kendilerine hiçbir minnettarlık gösterilmemesini kabul edemiyorlardı. Devrime ve proletaryaya duydukları nefretin kaynağı budur.[6] Mart 1920�de karşı-devrimci bir hareket olarak gelişen Kapp komplosunun başında bu subay-astsubay ve askerler vardı. Rus Kornilov�unun karşılığını Almanya�da Prusya valisi Kapp almıştı. Ama özünde her iki hareket de aynıydı: proletaryanın devrimci hareketini ezmek, örgütlerini dağıtmak, burjuvazinin düzeninin egemenliğini yeniden tesis etmek! Faşizm, hem İtalya�da ve hem de Almanya�da, küçük-burjuva yığınlara ve lümpen proleterlere istemlerinin savunucusu olarak kendini yutturmayı başardı. Bu yığınların ruhunu okşayan, düzen, otorite, üstünlük gibi demagojiler çeşitli motiflerle iç içe geçirilerek sunuldu. Faşizm kitlelerin aklına değil, inançlarına hitap etti. �Faşizmin dini vatanıdır�, �bizim mitosumuz millettir, milletin yüceliğidir�, �kutsal İtalya, tanrısal İtalya�, �Tanrım, Duçe�nin şahsında İtalya�yı kurtar� ifadeleri faşizmin amentüleriydi. �Kitleler� diyordu Mussolini �sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler.� Hitler ise kitleler hakkında şu vaazda bulunuyordu: Kim ki kitleleri elde etmek ister, kitlelerin kalbini açacak anahtarın ne olduğunu nerde olduğunu da bilmek zorundadır. Bütün tarih boyunca, en şiddetli devrimleri harekete geçiren güç, kitleleri kendine bağlayan bir bilimsel düşüncenin yayılmasından çok, kışkırtıcı bir fanatizmde ve kitleleri çılgına çeviren gerçek bir histeride saklıdır.... Akıl ve mantık size, bana yönelmemenizi salık verebilirdi: sizi bana getiren sadece imanınız oldu![7] Faşizmin kitleleri fethetmesinin nedenlerinden biri, umutsuzluğa kapılmış insanları yeni bir düzen kuracağına inandırmış olmasıdır. Otorite olmadan ise bu düzen mümkün değildi. Marksizme karşı mücadelemizin nedeni diyordu Goebbels, işçi hareketi olduğu için değil, işçi hareketinin kötü bir kopyası olduğu içindir, �Avrupa�nın tek gerçek sosyalistleri bizleriz.� İtalya ve Almanya�daki faşizm ideolojisi kişi kültleri üzerine kuruldu ve kendi uluslarından olan her şey kutsallaştırıldı. Alman ırkı ari ırktı ve saf Alman olmayanlar Alman olmayı hak etmiyordu. Almanlar ve elbette İtalyanlar en güçlü, en üstün ve en uygar milletlerdi. İnsan kendi imgesinden bir Tanrı, kendi suretinden tapınacak bir lider yaratıyordu. 1922�nin Ekim ayında Mussolini finans kapitalin saçtığı paralar altında Roma yürüyüşünü başlattı ve iktidarı ele geçirdi. Böylelikle karşı-devrim başarıya ulaşmıştı ve tüm işçi örgütlerinin ve siyasal önderliklerinin ezilmesinin yolu açılmıştı. Faşizm yeni bir burjuva diktatörlük biçimiydi ve tekelci sermayenin açık baskıcı diktatörlüğü olarak kendini örgütledi. İtalyan modeli, Nazi liderliği için paha biçilmez bir örnek teşkil etti ve faşizm Almanya�da katıksız haline büründü. Alıntı |
||