|
||
| Sınıf Mücadelesi ve Kadının Kurtuluşu Alan Woods Marksistlere göre, her çeşit baskının temel nedeni toplumun sınıflara bölünmesidir. Öte yandan, birçok feministe göre kadının ezilmesi, erkeğin doğasından kaynaklanır. Bu, toplumsal değil biyolojik bir olgudur. Bu, insan soyunun tamamen bilimsel ve diyalektik olmayan, statik bir kavranışıdır. İnsana ilişkin bu tarih dışı görüşten zorunlu olarak kötümser sonuçlar çıkar. Eğer erkeklerin doğasında kadınları ezmelerine yol açan bir şey olduğunu kabul edersek, mevcut duruma çare bulmak zordur. O takdirde buradan şu sonuç çıkarılmak zorundadır; kadınlar erkekler tarafından her zaman ezilmişlerdir ve bu nedenle ezilmeye devam edeceklerdir. Marksizm durumun böyle olmadığını açıklar. Burjuva ailenin de, tıpkı sınıflı toplum, özel mülkiyet ve devlet gibi her zaman var olmadığını, kadınların ezilmesinin toplumun sınıflara bölünmesi kadar eski olduğunu gösterir. Bundan ötürü, onun ortadan kalkması, sınıfların ortadan kalkmasına, yani sosyalist devrime bağlıdır. Bu, kadınların ezilmesinin, proletarya iktidarı aldığı zaman otomatik olarak ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Erkekle kadın arasında gerçek insani ilişkilerin kurulması için gereken toplumsal koşullar yaratıldığı zaman, sınıfsal barbarlığın psikolojik mirasının üstesinden de nihai olarak gelinecektir. Fakat proletarya kapitalizmi yıkıp, sınıfsız toplum için gereken koşulları hazırlamadıkça, kadınların gerçek kurtuluşu mümkün değildir. Sosyalist devrim için, işçi sınıfını ve onun örgütlerini, dil, din, ırk, ulus ve cinsiyet farkı gözetmeksizin birleştirmek zorunludur. İşçi sınıfı bir yandan her çeşit baskı ve sömürüye karşı mücadele verme görevini üstlenmeli ve toplumun tüm ezilen katmanlarının başına geçmeli, öte yandan onu bölmeye çalışan her türlü girişimi –hatta bu girişimler bizzat ezilen kesimlerden gelse bile– kararlı bir şekilde püskürtmelidir. Marksizmin kadın sorunundaki tutumuyla ulusal sorundaki tutumu arasında tam bir paralellik vardır. Bizler her türlü ulusal baskıya karşı mücadele etmekle yükümlüyüz. Peki bu, milliyetçiliği desteklediğimiz anlamına mı gelir? Kuşkusuz hayır. Marksizm enternasyonalizmdir. Amacımız yeni sınırlar yaratmak değil, tüm sınırları dünya sosyalist federasyonu içinde eritmektir. Burjuva ve küçük-burjuva milliyetçiler, ezen ulusun yıllarca uyguladığı baskı ve ayrımcılığın neden olduğu anlaşılabilir nefret duygularından yararlanarak, işçi sınıfının ulusal temellerde bölünmesinde ölümcül bir rol oynarlar. Lenin ve Rus Marksistleri, bir yandan her türlü ulusal baskıya, ama diğer yandan da burjuva ve küçük-burjuva milliyetçilerin ulusal sorunu demagojik amaçlar için kullanma girişimlerine karşı amansız bir mücadele verdiler. Ulusal soruna nihai çözümün yegâne gerçek garantisini sosyalist bir federasyon olarak görürken, her ulustan işçi sınıfının, toprak ağalığına ve kapitalizme karşı mücadelede birleşmeleri gerektiğini ısrarla savundular. Diğer bir deyişle, Marksistler ulusal soruna sınıfsal bir bakış açısından yaklaşırlar. Kadının ezilmesi karşısındaki Marksist tutum da bununla aynıdır. Her türlü ayrımcılığa ve baskıya karşı mücadele ederken, temel problemi sınıfsal sorun olarak değil, kadınla erkek arasındaki çatışma olarak gören burjuva ve küçük-burjuva feminizmini kesinlikle reddetmeliyiz. Gerçekten, hareketin tüm tarihi, sınıfsal sorunun birincil olduğunu ve devrimci bir değişim isteyen ezilen sınıfın kadınları ile, kadınların ezilme sorunlarını yalnızca kendi bencil amaçları için kullanan hali vakti yerinde “ilerici” kadınlar arasında daima keskin bir mücadelenin var olduğunu göstermektedir. Bu sınıfsal farklılık kendini her aşamada daha da keskin biçimlerde ortaya koymuştur. Bu noktayı açıklamak için birkaç örnek yeterlidir. 17. yüzyıl gibi erken bir tarihte, kadınlar toplumsal ve siyasal kurtuluşları için talepler ileri sürmeye başladılar. İngiliz Devriminde, monarşiye karşı ve demokrasi ve eşit haklar için verilen mücadelede kadınların artan oranda yer aldığı görüldü. 1649’da, Londralı Kadınların Dilekçesi’nde şunlar yazılıydı: “Tanrının suretinde yaratıldığımızı, İsa’nın bize erkeklerle eşit davrandığını ve ayrıca İngiliz İmparatorluğunun özgürlüklerinin eşit ölçüde paylaşılmasını güvence altına almak üzere bu onurlu meclise dilekçe verip, üzüntümüzü bildirdiğimiz için sizin tarafınızdan hor görülmek bizi şaşırttı ve üzdü. Haklar Dilekçesi’nde yer alan bu özgürlük ve güvencelerde ve bu ülkenin diğer iyi kanunlarında, bu ulusun erkekleri kadar hakka sahip değil miyiz?” (J. O'Faolain ve L. Martines’den, Tanrının Suretinde Değil, s. 266-7.) Kadınlar, kadınların da vaiz ve bakan olabileceğini savunan, devrimci hareketin solundaki radikal gruplarda ve dini mezheplerde aktif olarak yer alıyorlardı. Örneğin Mary Cary, “Beşinci Monarşi” hareketine katılmıştı. Yeni Kudüs’ün Zaferi’nde, Cary şöyle yazıyordu: “Eğer Yüce Ruhun ihsanıyla donatılmış erkek sayısı bu kadar azsa; kadınların hali nicedir! Hem de Yüce Ruha gerçekten mazhar olmuş bu kadar çok dindar kadın varken; ama bu kadınların oranı ne kadar da azdır? Bunlar ne kadar da zayıftır? Kehanette bulunmaktan ne kadar da uzaktırlar? İşte ben bu yüzden bundan, yani henüz gerçekleştiğini görmediğimiz, ama bu metnin onların bunu yapacağını söylediği şeyden söz ediyorum... Fakat bu vaadin gerçekleştirileceği zaman yaklaşıyor, Azizler şevkle dolacaklar; ve sadece erkekler değil, kadınlar da kehanette bulunabilecekler; sadece yaşlı erkekler değil, genç erkekler de; sadece yukarı tabakadakiler değil, aşağı tabakadakiler de; sadece üniversite eğitimi olanlar değil, olmayanlar da; hatta uşaklar ve hizmetçiler bile.” Gönderim Zamanı: 02 Ağustos 2005, 17:56:23 çok uzun bi yazı, bu yüzden hepsini koymadım. ama ilgilenenler için yazının geri kalanı: http://www.marksist.com/KAD/Feminizme%20Karsi%20Marksizm.htm |
||
|
||
| binaların hepsi boşaltıldı kimse ölmiycek sadece onlar özgür kalacak |
||