SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sosyoloji

Konu: Mimarinin insan yaşamı üzerine etkisi...

Sayfa: [ 1 ]

29.07.2005 19:31:51
 yazıcam çok şey var ama zamanım yokk yinede açıyım az bi şey niye rusya da 6 tankın geçebileceği sokakalar var veya dünysanın niye en büyük meydanı rusya.. ingilterede niye sokaka lar geniş...veya türklerde hep yuvarlak cami tarzı da... ecnebilerde gotik rokakka gibi abuk yapılar var... bunların insan yaşamı üzerine etkisi... faucolt yüksek binaları ve insan gözetleme süreci biz bu oluşumların neresindeyiz ne ölçüde bunlara direnebiliyoruz...

nicom 30.07.2005 01:37:56
toplumlar farklı cografi kosullarda yasıyor..farklı iklimlerde..oncelikle mimariyi etkileyen en onemli ozelligin bu oldugunu dusunuyorum..

kuzey kutupda nasıl gokdelenler goremiyorsak ,mısırdada igloo gorme şansımız yoktur..ancak bunu tek neden olarak gosteremeyiz.
cunku misal bugun turkiye'de aynı iklimi ve aynı topraklari paylastıgımız bolgelerde bile yapı olarak koy ve kent arasında buyuk farklılıklar var..izmir ile egenin kucuk bir koyunde aynı izleri bulmak ne mumkun..
buda teknoloji , gelişmişlik ekenomik imkanlar ve vizyon farklılıgı olarak acıklanabilir.sonrasında ihtiyaclar ve bazende inanclar mimariyi etkileyebilir..
ayrıca senin abuk olarak adlandırdıgın o yapılar o ulke tarihi icin onem tasıyan seylerdir Wink.bugun senin  Ayasofya cami'ni insanlar hayranlıkla izliyorsa bunda farklılıklar degil ortaya cıkarılan muthis gorkem yatar.Mimari yapılar bir cok ipucu verir toplumları anlamaya calısırken.


31.07.2005 13:42:02
     iklim farklarından filan bahsetmiyordum:) karadeniz de kerpiç ev doğu da tezek ev filan değil:)
şehirlerin yeni den insanlardan korunark yapılmasın dan bahsediyorum(bahsetmeye çalışıyorum:) 

10.08.2005 19:46:01
Benim dünya görüşümde rockefeler harabelerini saran sarmaşıkların tepesine tırmanıp aşağıdaki asfalt yolda et kurutan insanlara bakıyorsun ve şöyle diyorsun:" bu ne güzel bi mimari"

20.10.2005 17:38:34
insanın yaşamını çizmesi.....
insan mimari üzerinde etkili olmuştur
mimari insan üzerinde değil

nisan 15.07.2007 05:33:53
Onu bunu bilmem ama trailer'da yasamak insani mutlu ediyor ve her an doganin icinde yasamak  gibi birsey... Ayi korkusuna ragmen..

bittersalt 07.09.2007 15:38:28
aslında mimarlık sosyoloji psikoloji birbirleriyle çok yakından ilgili konular.Mimar bir yapıyı tasarlarken bir yaşam tasarlar aslında.Kafasında insanlar burdan geçsin şurda otursun şurdan burayı izlesin vs.. gibi. Pekçok akım mimaride de vardır ve bu insanların üzerinde bilinçaltını etkileyecek şekilde varolmuştur.
Mesela Bir eski osmanlı selçuklu evlerinin bulunduğu sokağa girdiğinizde kendinizi sarılmış gibi hissedersiniz orayı seversiniz sıcaktır büyüleyici bir tarafı da vardır mesleki nedeni ise insan ölçeğine yakın olmalıdır yani bir ev eger 2 veya daha fazla katlıysa mutlaka sokaga çıkan cumbaları vardır buda sizin sınırlarınıza yaklaşır.Ama new yorkta gokdelenlerın oluşturdugu bır sokaga gıdersenızde buyulenırsınız ihtişam sizi şaşırtır ürpertir ama sarmaz korkutur.
Sosyolojik yonude vardır. Mesela muslım ve gayrı muslımlerın beraber yaşadıgı sokaklarda ev planları hemen değişir.Müslim lerin ev planlarında mahremiyet on plandadır.Kocaman bir avlu evi saklar buyuk bır sofadan sonra odalara ulaşırsınız cumbalar kucuktur pencereleride ama bır gayrı muslım eveınde ıse daha cesur cumbalar ve geniş açıklıklar bulursunuz karşınızda.pek çok sosyolog ev planları ve mimarıi üzerinde araştırma yapmıştır.

son yıllarda amerika da yapılan bir araştırmaya göre Gökdelen konutlarda yaşayanların ozellıklede çocukluk gençlik gibi temeli oluşturan donemlerde yaşayanların inttihar sayısı normale gore oldukça fazlaymış.Gökdelende çalışanların stres oranı da normale gore haylı fazla. topraktan ve ınsan olceğinden kopmanın dolaylı etkisi bu psikolojik olarak.

Yada gerilimli olması için tasarlanmış yapılar var içine girdiğinizde sizi germek için planlanmış mesela yahudi soykırımı müzesi bunlardan biri. O kadar karamsar olmaya itiyorki sizi o vahseti daha iyi hissediyorsunuz.

Tabiki bunun bir akım olarak yapıldıgı yerlerde yok deıl... Siz farketmesenizde içinde bulundugunuz herşey bir şehircilik ve mimarlık ürünüdür. Bir yeri nedens,zce sevmenizin nedeni sadece anılarınız deildir oranın tasarımı çok buyuk bır oranda etkilemektedir.

Mimar eger başarılı bir mimarsa sizi istediği şeyi yapmaya zorlar başarısızları sadece anlamsızlıga neden olur türkiyenin en buyuk dezavantajıda budur.
Eskiden insalnalr tarafından yapılan şeyler aslında kültürün bireir uzantısıdır.
Ünlü bir sosyolog şöyle bri açıklama yapmıştı;
Gotik kiliselere girdiğinizde kendinizi korkmuş hukmedilmiş hissediyor ve tanrıdan korkmanız gerktiğiniz hissediyorsunuz sizi kilise boyutuyla eziyor sanki tanrının altında eziliyorusunuz ancak gecenler gittiğim bir mimar sinana camisinde(selimiye) tanrıyı sevdim çünkü yapı tüm büyüklüğüne rağmen bana çok yakındı ezmiyor haşmetli ama saran bir yapı.



12.09.2007 03:51:56
katılıyorum bitter.. bunun dışında mimar bir arkadaşımdan öğrendiğime göre mimarlıkta çok da sınırsız bir yaratıcılık kullanma şansınız yokmuş. yani o toplumun iklimsel, ekonomik yada sosyolojik özelliklerinin göz önünde bulundurulması bir yana; bunlara uygun olmayan tasarımlar yapmanız da pek kabul görmüyormuş. bu nedenleymiş ki pek çok zengin ve ünlü mimarın aykırı eserleri çöllerde insandan uzak yerlerde yapılıyormuş. tabi asıl mevzuya dönecek olursak; her mimari yapı belli sembolleri barındırıyor içinde. örneğin ülkemizde kamu binalarının yapısı, rengi(betonarme,monoton ve boz sarı oluşları-ki durağanlığın rengidir-) hep birer semboldür. yani renk seçiminden yapının tarzına kadar herşeyin belli bir anlamı yada önemi vardır. örneğin 1900lü yıllarda (tc ilk kurulduğu yıllar) genelde ülkemizde alman mimarisi hakimdir ki bunun nedeni tamamen türk-alman yakınlaşmasıdır. anıtkabir de dahil olmak üzere o dönemki pek çok yapı alman mimarisinin etkisindedir. alman mimarisinde de keskin, düzenli ve askeri bir havayı andıran ciddi yapılar vardır. bu özellikleriyle de otoriteyi vurgular.
şimdilik bu kadar aklıma gelenler..

bittersalt 16.09.2007 03:14:17
kesinlikle öyle ..Mesela rusyada komunist rejim var iken yapılan yapılar tamamen komunist rejimin izlerini taşır ve gene nazi almanyasında da bunu görmek mümkün. Yani insanoğlu aslında mimar ve şehircilerin oluşturduğu bir dünyada yaşıyor yürüdüğünüz sokak yaşadığınız ev hatta oturdugunuz bir park bile bu eserlerdir ve eğer böyle bir noktada etkisi olmadıgını söylersek bana gore son deredece yanlış olur.

UGraSHAMAN 11.10.2008 17:57:47
İkamet'in özü  / Sadık Yalsızuçanlar     

Biz ölümlüler yeryüzünde ikamet ederiz ama gökle çevriliyiz. Bizim ikametimiz, şeylerin kendi özlerindeki oturmasının sırrına uygun biçimde, sadece yeryüzüyle sınırlı değildir, göklerin ve kainatın bütün katlarının hakikatinde oturmaktır.
Heidegger, 'inşa etmek'e ilişkin nefis yazısında bunun denizine dalar: 'Yeryüzünde olmak', zaten, 'göğün altında olmak' demektir. Bunların her ikisi beraber 'Tanrısal olanların önünde kalmak' demektir ve bir 'insanların birbirlerine ait olma' durumunu içerirler. Dört: Bir içindeki Yeryüzü ve Gökyüzü, Tanrısal olanlar ve Ölümlüler, kökensel Birlik'e aittirler.' Mimari, bu kökensel birliğin formlara bürünmesinden başka nedir?Minyatür bir âlem olarak insan ile, büyük bir insan olan âlemin zerreden şemse bütün yapıları, kökendeki hakikatin mazmunlarıyla doludur.Biz faniler, ikamet ettiğimizde, Heidegger'in söz ettiği 'dörtlü'nün içindeyizdir.

İkametin özünü ise, 'koruma' oluşturur.

Her parçası bir 'ayet' olan bakir doğayı korumak, onun bir tür yansıması olan sokakları, caddeleri, evleri ve şehirleri korumak, göğü ve göklüleri korumak ve nihayet, insan olarak, onların özü içinde kendi özümüzün hakikatini korumak, ona uygun yaşamak.Heidegger'e göre, "yeryüzünü kurtarmak, onu sömürmekten ve sonuna dek kullanmaktan ibaret değildir. Yeryüzünü kurtarmak, onun efendisi olmak ve onu boyunduruk altına almak değildir, böyle bir şey onun yıkımına yol açacak son adım olacaktır.

Ölümlüler Gök'ü Gök olarak kabul ettiklerinde otururlar. Güneşi ve Ayı kendi yolculuklarıyla, Yıldızları kendi yollarıyla, mevsimleri yumuşak ve sert havalarıyla baş başa bırakırlar; ne Geceyi Güne ne Günü tedirginliğe çevirirler.

Ölümlüler Tanrısal olarak Tanrısal olanları beklediklerinde otururlar. Umutla, İlahi olanları umulmayanla karşılaştırırlar. İlahi olanların teşriflerinin ipuçlarını beklerler ve yokluk-eksiklik işaretlerini yanlış anlamazlar. Kendilerine tanrılar yapmazlar ve putlara tapınmazlar. Uğursuzluk içinde, hâlâ kendilerinden geri alınmış olan Uğur'u beklerler."

Bu uğurun ülkemizde sadece mimar olarak değil, bütünü kuşatan idrakiyle saf ve katışıksız bir 'entelektüel' olarak en seçkin tezahürlerinden biri, belki başta geleni, Turgut Cansever'dir.Yolu, 'ikamet'in, kutsal ve geleneksel sanatların, nihayet modern zamanlarda düçar olduğumuz belaların kavrayışından geçen her okur yazar bir gün mutlaka Cansever'in yazılarını, yapılarını ve sözlerini ziyaret eder.

'Dünyada mekan ahrette iman' sözünü Cansever kadar iyi bilen, anlayan ve anlatan ikinci bir mimarımız maalesef yoktur. Sedat Hakkı Eldem'in, Ekrem Ayverdi'nin ve daha birçok değerin önünde saygıyla eğiliriz lakin Cansever'in, mümeyyiz vasfı olan şiirden musikiye, mimariden resme, medeniyetin hemen bütün alanlarında; daima bütünü gözeten, parçaları bütün içindeki yerleri bakımından değerlendiren bakış açısı biriciktir.

Türk modernleşmesinin en patolojik sonuçlarının yaşandığı mimari üzerinden medeniyet krizimizin seyrini okuyan Cansever bize, mimarinin bütün bir varlık tabakalarının üzerine inşa edilmiş olduğunu, 'oturma'nın, Heidegger'in belirttiği üzere, 'varlığı özünde gözetmek' anlamına geldiğini gösterdi. Şehirlerin artık birer 'zorunlu iskan alanları'na dönüştüğü, bahçeli, ferah, doğal ve insani sivil mimari yapılarının yok olduğu, dar, tıkış tıkış, manevi/estetik değerlerden yoksun, soğuk, kaskatı, betonarme 'apartman'lara hapsolduğumuz bu kültürün de yüceltildiği bu süreci açıklamak için Cansever gibi nadide ruhlara ihtiyacımız var. Schuon'un dediği gibi, modern zamanlar, kozmik devirler bakımından bir 'bozulma, çürüme ve kokuşma' niteliği arz ediyor. Artık, diyor büyük bilge, insanlık demir çağına girdi, zaman bozulma yönünde geri döndü. Zamanın devrini tamamlaması, erken zamanların 'bozuk' olduğunu ima etmiyor, aksine, her şey kökenden uzaklaştıkça bozulma şartına maruz kalıyor. Cansever'e göre bizdeki 'bozulma' Tanzimat'tan hemen sonra, 1850'lerde başlıyor...'Çeşitli yasalarla başlayan bu bozulma süreci, Cumhuriyet döneminde Medeni Kanun'un kabulü ile zirveye ulaşıyor, Osmanlı toprak sistemi ortadan kalkıyor. Özel mülkiyetin her şeyin hakimi haline gelişi bir bakıma... Cansever şöyle diyor: 'Evler için özel mülkiyet var ama özel mülkiyet faydalanma hakkını devrediyor. Mülkün esasına sahip addedilirseniz, o zaman sizin yapma hakkınız esas oluyor...'

Dört yüz sayfa boyunca çeşitli konuşmalarında Turgut Cansever, insan-mekan ilişkisinin bütün boyutlarını, irfani bir geleneğin içinden okuyor, tartışıyor.

Sadece şehirlerdeki, şehrin yapısındaki, sivil, ibadet veya askeri yapılardaki bozulmadan değil, topyekûn medeniyet buhranımızdan söz ediyor, geleneksel mimarinin doğasını anlatıyor, yapılardaki metafiziksel doğayı yorumluyor, çeşitli kültürel alanların sınırlarını birbirine geçiriyor ve bütüncül bir bakışla bize, kendi hikayemizi, giderek insanlık durumunu anlatıyor. İnsanın mekanla ilişkisini, kendisini kuşatan doğal çevreyle ve hiç değişmeyen alemşümul ilkelerle açıklayan bu bakış açısı, her alanda olduğu gibi mimaride de 'tevhid' ilkesiyle doğrudan ilişkili olan geleneksel mimariyi doğru okumakla oluşabilir.

Hüseyin Nasr'ın isabetle belirttiği gibi, 'İslam mimarisi ve şehirciliği, tek tek Müslümanların olduğu kadar, bir bütün olarak İslam cemaatinin hayatını da biçimlendiren İlahi nizam'dan kaynaklanır. Bunun kaynağı vahiydir. Her ne kadar, vahiy kaynaklı öğretiler, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir mimari veya şehircilik düzeni koymuş değilse de, bu mimariye, üzerinde gelişip serpilebileceği toplumsal ve beşeri zemini hazırlamıştır.' İşte Turgut Cansever, bu zeminin bütüncül biçimde gözetilmeksizin, mimariye ilişkin sorunların doğru kavranamayacağını bize anlatmaya çalışan bir bilge mimar. Oda kelimesinin 'otağ'dan geldiğini ondan öğreniyoruz. Otağın iki odadan oluştuğunu, bunların arasında 'hayat' denilen bir alanın yer aldığını ve ön tarafta bunları birleştiren yerin neden örtük kaldığını bize Cansever açıklıyor. 'İslam şehri'nin özelliklerini okumamıza imkan veren söyleşisinin birinde şöyle diyor: ''İnsanlık tarihinin çok müstesna bir ürünüdür İslam şehri. Bu şehri iki özelliğiyle algılamak mümkün. Biri, hakim iradenin görünür olmaması, ikincisi de kendiliğinden oluşmuş bir güzellik olması. Bir birlik içinde görünür olan iki ifadenin bir toplumu, bir şehri yönetirken iki temel varlık realitesini gözden uzak tutmamak üzere girişilmiş teşebbüsler sonucunda vücuda gelmiş olmasıdır'

Modern zamanlarda Müslümanların da düçar olduğu 'bozulma'nın nasıl gerçekleştiğini izlerken, bir başka yerde ise şöyle diyor: 'Evrensel kültür bilincinin, yani İlahi iradeye kayıtsız şartsız uyma bilincinin, vahdaniyete inancın ve mutlak surette her türlü açık ve gizli şirkten kaçınma zaruretini idrak ederek sürekli teyakkuz halinde bulunmanın İslami ürünü vücuda getirmenin temel şartı olduğunu modern çağ ve İslam âlemi gözden kaçırmış gibi görünüyor. İslam şehirlerinin içerisine düştüğü durum ve İslam mimarisi, benzer yanılgıların meydana getirdiği felaketlerdir. Cami yapıp bunu göklere kadar yükselen üç şerefeli minarelerle donatmayı düşünen ve bunun için çaba sarf eden kişi, minareyi bu kadar yüksek yapmakla İslam'ı yahut o eseri meydana getiren kişileri kurtaracak bir güç vücuda getirdiği zannında. Bunun, bir bakıma 'şirk' koşmak olduğunu unutuyor. İslam kültürünün çok üstün vasıflı bir ürününün (örneğin Selimiye'nin) alınıp bugün tekrar edilmesinin çözüm olduğunu zannetmek, o ürüne ilahi bir güç atfetmek anlamına gelir. Onun, İslam'ın hangi evrensel prensiplerini yansıttığının, hangi tarihi ve mahalli sürecin yansıması olduğunun tahlil edilmemesi; bugün yapacağımızın hangi evrensel İslami değerlerin icabı olarak gerçekleştirilmesi lazım geldiğinin, hangi İslami çabanın, tarihi sürecin bugünkü hangi mahalli şartların ürünü olduğunun tahkik edilmemesi, eserin 'meselesi'nin bulunmadığını gösterir. Dolayısıyla hakikatin her şeyin içinde bulunduğunu, her anda ve her şeyde tezahür ettiğini tahkik etmek mecburiyeti vardır.'
 

sfer 12.10.2008 01:24:58
Kutu gibi binalar dikiliyor, bu binalar birbirinden bağımsız, ilişkisiz, her biri ayrı telden çalıyor, tamamen zevksiz, hiçbir derinliği ve güzelliği olmayan, hiçbir anlam barındırmayan binalar. Bu bir kültürel erozyonun, kültürsüzlüğün göstergesi. Belediyeler istedikleri gibi yolları değiştiriyorlar, köprüler, viyadükler yapıyorlar. Şehir planlamacılığı diye bir şey söz konusu değil. Selçuklunun, Osmanlının bir mimarisi vardı, genç Türkiye Cumhuriyetinin de bir mimarisi vardı; fakat ondan sonrası tam bir felaket, sizce de öyle değil mi? 1950’lerden sonra yapılan, mimari değeri yüksek birkaç yapıt söyleyebilir misiniz?

Kısaca ülkemizde mimariyle ilgili olarak zevksizlik diz boyu, mimariyi kim kaybetmiş ki biz bulalım. Mimari ülkemizde kimsenin umurunda değil, verin arabalarına LPG taktırsınlar, imparator Fatih Terim'in milli takımıyla ilgililer henüz. Oynat Uğurcum...

12.10.2008 01:48:39

üstüne üstlük  milyonlar çetwolkta buluşuyor hocam  ; hal böyleyken  estetik kaygılarınızdan dolayı sizi kutlarım


Sayfa: [ 1 ]