SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist TEORİLER

Konu: Uygarlık Karşıtlığı Olarak Marksizm

Sayfa: [ 1 ]

Aşk&Nefret 26.07.2005 14:18:18
Uygarlık Karşıtlığı
Uygarlık karşıtlığı olarak Marksizm.
Peter Myers, 18 Ağustos, 1996; güncel 1 Mart, 2002.

Çocukken, Uygarlığın iyi olduğunu düşünüyordum. İlkokulumda her
öğrencinin
Antik Babil, Mısır, Yunanistan ve Roma hakkında öğretici kendi Sosyal
Bilimler kitapları vardı. Bu kitaplar ayrıca bana toplumun artan enerji
kullanımı, ve nükleer enerjinin iyi olduğunu öğretti. Ortaokulda
Latince
çalıştım. Diğer konularım Matematik I ve II, Fizik, Kimya, ve
Fransızcaydı. Bunlara din dersi de eklenmişti, çünkü Katolik bir okula
gidiyordum; fakat eğer din dersini saymazsak, altı konumun dördü
Matematik
ve Fen Bilimleri idi, ve yüksek bir standart gerektirdi. Lisede konu
olarak hiçbir zaman Antik Tarih çalışmadım, fakat bir hobi olarak
okurdum.
Amerika’dakileri de içeren Antik Uygarlıklar hakkında bir şeyler
öğretti.

Eğer liseden sonra üniversiteye gitmiş olsaydım, Mühendislik
okuyacaktım.
Onun yerine bu ilgilimin solduğu Katolik İlahiyat fakültesine girmeye
ikna
edildim, ve sikolastik filozof türünden bir şey oldum. Birkaç yıl sonra
okulu bıraktıktan ve üniversiteye gittikten sonra, hiçbir şekilde
matematik yada fen bilimleri konularını çalışmadım; onun yerine felsefe
ve
antropoloji çalıştım. Antropoloji bir bakıma teolojinin dinsel olmayan
karşılığıydı; fakat hemen hemen uygarlık karşıtıydı. Neredeyse
zihinlerimizi üzerine odakladığımız insanların hepsi Uygarlıklar
tarafından fethedilen yerliler veya kabilelerdi. Vurgumuz Uygarlığın
avantajlarına değil kötülüklerineydi. Aynı zamanda Marksist felsefe bir
çok Antropoloji ve Sosyoloji okutmanları arasında yaygındı. Marks,
Uygarlıkların hepsine saldırdı; en zeki saldırısı onları yeniden
tanımlamaktı. Onları Uygarlıklar olarak tanımlamanın yerine, onları
“Sınıflı Toplumlar” olarak adlandırdı.

Her biri küçük bir Yönetici Sınıf tarafından ve kendileri için
çalıştırılıyor ve geri kalan herkese baskı uygulanıyor. Engels, İlkel
Komünizm olarak tanımladığı yerli toplumların insan tarihindeki tek iyi
toplumlar olduğunu düşündü. Tüm ahlaki insanların amacı Komünizme
dönmek
için Sınıflı Toplumları (Uygarlıklar okuyun) yok etmek olmalıdır. Bu
sefer
ilkel ve yurtsuz değil, bir zamanlar yeni düzenin tüm düşmanlarını
zayıflatabilecek, bilimsel olan ve tamamen güçlü devlet kontrolündeki
bozguna uğratılmış oldu. Uygarlıklar, yalnızca içerden ve dışardan
onlara
karşı şiddetli savaşı sürdürerek yok edilebildikleri için, böyle bir
savaş
ahlaki olurdu, çünkü Uygarlıklar kendileri savaş üzerine kurulmuş, ve
kontrolü sürdürmek için şiddet kullanılmıştır, örneğin Uygarlığı
sürdürmek
için. Her uygarlığın bir din tarafından temeli oluşturulmuştur, ve
Marksizm tüm organize olmuş dini yok etmeyi amaçladı. Lenin gücü
aldığında, Mao’nun Çin’inin mal sahipleri ve keşişlerine
olduğu gibi aristokratlar ve papazlar idam edildi. Kızıl Muhafızlar
Budist
tapınaklarını yok ettiklerinde, yeni bir uygarlığı başlatarak Batı
emperyalizmini mi yok etmişlerdi, veya yalnızca eski bir uygarlığı mı
yok
ediyorlardı? Her Din kusurludur, fakat kesinlikle toplam imhaları için
tek
haklı neden kusursuz bir sistemin başlaması olabilirdi: ve o da,
kesinlikle Lenin ve Mao’nun Kızıl Muhafızları’nın yapıyor
olduklarını düşündükleri şeydi.

Komünist Parti tarafından yönetildiği halde, Çin’in Mao’dan
sonra değiştiğini söyleyebiliriz, çünkü şimdi antik kültürel
değerlerini
koruyor. Komünist Parti yönetiyor, kötü yanları ne olursa olsun,
Çin’i “Asya Krizi”ne sebep olan Batılıların tecavüzünden
koruyor.

Psikolojinin ve ayrıca Uygarlık karşıtlığının bilgi alanı içinde,
Freud’un bakış açıları zamanında çok güçlüydü. Marks Uygarlığın
düşük sosyal sınıfların Ezicisi olarak öğretirken, Freud Uygarlığın
doğal
arzularımızın baskı uygulayıcısı olduğunu öğretti, ki onun yerine
birinin
iki taraftan birini seçmek zorunda olduğu, toplumda devamlı bir sınıf
savaşı vardı; Freud aynı şeyi öğretti, bir kimsenin içinde: birlik olan
kişilikten daha ziyade, Vicdan ve Arzu arasında sürekli bir savaş
vardı.
Birlik ve Barış imkansızdı.

Psikologların Frankfurt Okulu (Theo Adorno ve iş ortakları) Hitler =
Stalin, Troçki ve siyonist durumu fikri ile başladı. Bu şeytanları
kovalayarak, toplum böyle Otoriter Kişilikleri gelişmeden nasıl alı
koyabilirdi diye sordular. Ve şöyle cevap verdiler, kişisel
“özgürlük”le, özellikle cinsel davranışa hükmeden tüm
tabuların parçalara ayrılmasıyla. Resmi olarak hedefleri Stalin’in
Komünizm markası, ve Nasyonel Sosyalizmdi, fakat ürettikleri sosyal
anarşi
hem Hitler hem de Stalin ile savaşmış Batı uygarlığının ta kendisini
eritmekteydi.

Bu kültürel yön ilk kez 1928’lerde Stalin’in tam gücüne
kavuşmasından önce, Sovyetler Birliğinin erken yıllarında tespit
edilmişti. Sovyetler Birliğinin erken “Troçkist” döneminde,
Freud’un fikirlerini Marks’ınkiler ile harmanlayan bir girişim
vardı: http://users.cyberone.com.au/myers/sex-soviet.html.

Freud ozamanlar Bolşevik sistemi ile işbirliği yaptı, fakat Stalin
Troçki’nin kovulmasının ardından Freud’u dışarı attı:
http://users.cyberone.com.au/myers/freud-bolsheviks.html.

Bu Troçkistler’in evlilği kaldırmak hakkında hiç endişeleri yoktu,
Evliliğin bilinen her Uygarlığın anahtar bir yapısal özelliği olmasına
rağmen. Böyle bir siyaseti takip edebilirlerdi çünkü geçmişin hiç ders
sunmadığını, insan topluluğunun nasıl inşa edileceği üzerine rehber
olmadığını düşündüler (negatif olanları dışında).

Batı’da, çeşitli sınıflamaların ilişkileri şu anda evliliğe eş değer
olarak ele alınır: Evlilik isimden başka yok edilmiştir.

Şu ana kadar bu rejim istikrarsızlık sunuyor, özgürleştirmiyor.
Evlilikler
arasıra meydana gelen cinsel/aşk ilişkilerini kurtarır; fiili ilişkiler
kurtarmaz. İnsanların yalnızca özgürlüğe ihtiyaçları var, fakat ayrıca
yaşamlarında, ailenin onları yetiştirmek için hayatta kalacakları
güvenle
çocuklarını doğurmalarına imkan sağlayan yapıya da ihtiyaçları
bulunmaktadır.

Radikal Feminizm, Markisizmin dışında gelişti. Marks Uygarlığı Sınıf
Toplumu olarak isimlendirirken, Radikal Feministler onu (çoğu
uygarlıkları) Ataerki olarak adlandırdı. Bir kez daha bazı gerekçeler
ile,
evlilik çoğu kez sahiplilik veya kontrol ile eş anlamlı olduğundan
dolayı.
Hatta heteroseksüelliğe saldırdılar, tamamlayıcılığın kendisi.

Üniversitedeki üçüncü yılım sırasında, neredeyse
“ayrılmıştım”; bu esasında uygarlık karşıtlığıydı. Ayrılmadım,
fakat üç yıl sonra, bir işe sahip olduğumda, ön kapağında bahçesini
kazan
bir köylü resmiyle sembolize ederek okuyucularını köylü yaşam tarzına
döndürmeye cesaretlendiren Earth Garden dergisini okumaya başladım. O
zaman Earth Garden dergisinin Sidney’in dış mahallesi
Epping’den basıldığını fark etmedim. Vaaz ettiğin şeyin uygulaması
hakkında konuş! Bu sefer gerçekten bıraktım, kendi kendine yetmeyi
takip
etmek için şehirden ayrılarak ve kırsal bölgede uzak bir alana giderek.
Sonuçta işsizlik yardımına vardım ve evliliğim sona erdi; bu “terk
eden” çoğu kişiye oldu.

Bilimsel Sosyalizm “Eski Sol” iken, Yeşil ve Radikal Feminist
Ütopyanizm “Yeni Sol”dur. Bizi nerede terk ederler? İlk olarak
şunu kabul etmek gerekir ki, bu hareketlerin her biri, kendi
teorilerinde
hemen hemen doğrudur; işte bu nedenledir ki bir çok insan kendi
çizgileri
sayesinde aldatılmaktadırlar. Ayrıca, ki eski düzene dönmeye çalışmamak
en
iyisidir, fakat yeni yüzyıl için yeni bir uygarlığı –sadece
toplumlar arasında değil toplumların içinde de savaşılmış olan Soğuk
Savaşın etkisi olmuş olan toplumuzun enkazından- yeniden yaratabilmemiz
için bu gibi gerçekleri kendi anlayışlarımıza dahil etmeliyiz. Bu, en
azından, bizim amacımız olmalıdır. Bu öneri, tez olarak düşünürsek Eski
Düzen Uygarlık ve bir antitez olarak düşünürsek, şu an sahip olduğumuz
Uygarlık Karşıtlığı arasında bir sentezi tasavvur eder, bu yüzden
oldukça
Hegelcidir.

Antik Dünyanın Uygarlıkları bize bir model sağlarlar, çünkü ırktan
ziyade
kültür üzerine temellenmişlerdir. Kültür üzerine temellendiler, fakat
çok
kültürlüydüler. Bu gerçek genellikle gizlidir çünkü Çoktanrıcılığın her
zaman çok kültürlü olduğunu görmekte başarısızdık. Çoktanrıcılığın
temel
fikri, senin tanrının (veya tanrıçanın, veya değer sisteminin) benimki
ile
uyumlu olduğudur. Bir diğeri ile birlikte bir arada var olabiliriz,
benim
değer sistemim ile seninki. Tektanrıcılık, onun yerine,
mono-kültüreldir,
herkes için geçerli olmayan fakat herkesçe kabul edilmesi gereken
değerlerin ayrı bir duruşu dayatılarak. Bu bakış açısında Marksizm ve
Radikal Feminizm’in tektanrıcılığın yeni bir türü olduğu
görünebilir. Marksizm’in tanrıları – tanrısallaştırılmış Marks
ve Lenin – ve diğer tanrılar asla barış içinde bir arada bulunamaz.

Son yıllarda, “Batı” uygarlığının parçalandığını hissederek,
onu “kurtarmaya” çalışıyordum. Fakat, hararetli bir
incelemenin altında, gözlerimin önünde ortadan yok olmuştu. Şu an
farkına
varıyorum ki, bir anlamda, asla böyle bir şey olmadı; bu Avrupalıların
dünyanın kalanını fethetmesini haklı göstermek için üretilen bir
uydurmasyondu. Uygarlıkların tümü diğer uygarlıkların enkazından inşa
edilmektedir. Sadece “dünya” uygarlığı vardır. Fikirler ve
esin için kendi geçmişimize bakmak zaman harcamaya değer, fakat
yalnızca
kendi geçmişimize bakmamalıyız; tüm kültüre dikkatimizi çekmekte özgür
hissetmeliyiz.

Tüm Uygarlıklar hem ekonomi hem de fikirler üzerine kuruldu. Ekonominin
önemi madencilik endüstrisinin ilk çağları, ve ihtiyaç duyulan
mineralleri
elde etmek için çıkılan uzun deniz yolculuklarınca doğrulanır,
gemilerdeki
okyanus yolculukları sazlar, kütükler, vs. den yapılmıştı. Tarihsel
kanıt
yalnızca Thor Heyerdahl tarafından sağlanmıyor, Raymond Dart, Cyrus
Gordon, ve Jim Bailey’i içeren bir çokları tarafından. Uygarlıkların
tümü okyanus aşırı da olsalar diğerleri ile bağlantılıdırlar. Aslında,
yalnızca tek bir Uygarlık Tarihi var.

Uygarlık içersinde fikirlerin önemi tanrılarının (ve tanrıçalarının)
önemiyle doğrulanır. Fakat fikirler her zaman yarı-mitti, ve bir miti
anladığımızda artık ona inanamazdık. Şu ara, hem İsa hem de
Marks’tan tanrılar olarak kurtulmuş olarak, inanabileceğimiz
mitlerden yoksunuz. Tanrısızız, tanrıları istemediğimiz için değil –
onlara ihtiyacımız var – fakat herhangi bir tanrı bulamadığımızdan.

Yalnızca inatla tutuculuğunu sürdüren bir kimse Germaine Greer’i
tanrıça olarak görebilirdi; kendisi daha çok haremağası gibi olmayı
kabul
eder (çünkü, rahmin ameliyatla alınması hadım etme gibidir dedi).
Fakat,
tarihe göre, Tanrının kadın olduğu inancı – Tabiat Anne - ,
Tanrının, “cennette”, erkek olduğu inancından – Gökyüzü
Baba – önce geldiği fikri gibi; bu yüzden, tarihe göre, Cennetteki
baba, erkek olarak Tanrı fikri, geçiciye benziyor. Yeni bir Tanrı
kavramı
bulmak zorundayız.

Hatta İsa ve Marks’ın “tanrısal” statülerinin kaybından
daha kayda değer olan Şeytan’ın “tanrısal” statüsünün
kaybıdır. Şeytan, Hıristiyanlıkta ve İslam’da, bir Tanrıdır; sadece
Tanrı’nın eşiti Tanrıyla dövüşebilir. Uygarlıkların çoktanrıcılığı
bütünüyle “iyi” veya bütünüyle “kötü” olmayan
insanlar gibi olan tanrılar ve tanrıçaları kapsar, düşmanlar savaş
zamanı
sırasında her zaman “kötü” olarak tarif edilebildiklerine
karşın. Evrenin zıt kutuplar üzerine temellendiği, iyi kutup ve kötü
kutup
arasındaki evrensel mücadele, Zerdüşti dini ile başladı. Pers
imparatorluğunun fetihlerine ilham verebilirdi, sonra İslam ve
Hıristiyan
fetihlerine ilham verdiği gibi, ve çok yakın geçmişte Soğuk Savaşa ve
radikal feministlerin Cinsiyet Savaşına ilham verdiği gibi.

Şeytan her zaman birinin düşmanları ile tanımlanmaktaydı. Batı Şeytana
inanmayı kestikçe, Hıristiyanlık parçalandı. Kiliseyi laikleştirme
girişimi onun Komünist Partiye benzer bir şey olmaya götürdü, Şeytana
inandığı zaman, önceden Kilisenin kendisinin de alttan desteklediği
“Batı Uygarlığına” saldırarak.

Marksizm, tüm geçmiş uygarlıklar ile kimliğimizi ve bağımızı yok etmeye
başlar. Onları “yıkım” ve cansız bileşenler içinde analiz
ederek başarılı oldu.

Geçmişi olmayan bir insan akrabaları olmayan bir çocuk gibidir,
öksüzdür.
Marksizm, kötü niyetlerine rağmen, genç nesillerin geçmiş hakkındaki
görüşlerini değiştirmede başarılı olmuştu. Bu çocuklarımızın neden rap
müziklerine yapıştıklarını veya ebeveynlerini küçümsediklerini veya
aldırmadıklarını açıklıyor.

Yapı çözümcülerin saldırılarına dayanabilecek, geçmişin yeni, daha
sağlam
anlayışlarını inşa etmek için hiç alternatifimiz yok.

2000 yıl için, şeytana karşı zafer kazanacak güçlü ve bilgili Tanrının
ellerinde, Batı tarihin akışının önceden belirlendiği fikri ile yaşadı.
Marksist hareket bile, “kaçınılmaz olanı meydana getirmeye yardımcı
olan” havarilerine seslenerek, kötülüğün bozguna uğratılacağına dair
kehanette bulunarak daha yüksekteki bir iktidar fikrini
resmetmişlerdir.
Zaferin katiyeti inançlı olanı cesaretlendirdi. Ama şimdi bu fikir
yavaş
yavaş yok oluyor ve geleceğin ne Tanrı tarafından yönetileceği ne de
yardımsever insanlığın iktidarında yönetileceği görülüyor. Eğer
meleklerin
veya UFO’ların elinden değilse, o halde kendi ellerimizle olmalıdır
– ve bizler mahduduz ve güvenilmeziz. Bizler nasıl açık bir
gelecekle yüz yüze gelebiliriz?

Madencilik endüstrisi toprak boyası, çakıl taşı, vs. arayan yerli
kabileler tarafından başlatılmıştı. Metal madenciliği, Eski Uygarlıklar
tarafından 3 yılın üzerine süren düzenli okyanus yolculukları ile
gemilerle yapıldı, (e.g. 1 Kings 10:22 bakın). Bu gibi uzun
yolculukların
Yeni Dünya bin yılına Kolombus’tan önce (Cyrus Gordon,
Kolombus’tan Önce; Jim Bailey, Tanrı Krallar & Devler, ve Cennete
Yelken Açmak kitabına bakın) ulaştıkları görülüyor, ve pek çok benzer
yerde bugün madencilik yapılmaktadır. Bugün, her ne kadar, çıkarılmış
olan
nicelikler çok fazla olsa da, ve 2 kilometre derinliğe inilse de,
ilerideki hiçbir uygarlık bizim izlerimizi takip etmeyecek, çünkü
bizler
hepsini tamamen almış olacağız; onların okyanuslarda, ayda,
asteroitlerde
ve gezegenlerde madencilik yapmak zorunda kalacaklar.

Hiçbir uygarlık gelecekteki insanlara bile bile birazını bile
bırakmayacak. Yeşil Sosyal Sorumluluk yandaşları bizim daha az
tüketmemize, ekonomimizi daraltmamıza teşvik ediyorlar, fakat Yeşil
oy-verenler esasen büyük şehirlerin orta sınıf beyaz yakalı
sakinleridirler. Diğerlerine göre zengin ve talep ettikleri düşük düzen
fedakarlıklarından diğerlerine göre daha az etkilenirler. Bunun Gönüllü
Güçsüzlüğü gerektirdiğini anladıkları zaman, Ivan Illich’in
savunduğu gibi, kim Gönüllü Yoksulluğu kabul edecek?

Çeviren : Elfun & BelaParatoneri



Sayfa: [ 1 ]