SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Milliyetçilik

Konu: İstikrar ve Emperyalizm

Sayfa: [ 1 ]

Narcotic 15.08.2004 20:41:33
Türkiye egemen güçleri onyıllardır istikrar sözcüğünü telaffuz ederler. İstikrar isterler. İstikrarsızlıktan şikayet ederler. Kuşkusuz bu istikrar halkın değil egemenlerin istikrarıdır. Ama tüm çırpınışlara, cuntalara, baskılara, katliamlara rağmen, bu istikrarı bir türlü yakalayamamışlardır. Egemen güçler arasındaki iktidar savaşları da hep bu istikrar kavramı etrafında dönüp durmuştur. Hemen bütün burjuva partileri istikrarı kendilerinin sağlayacağından söz ederek halkı aldatma yoluna gitmiştir.

12 Eylül cuntası ile istikrar ve demokrasi vaadeden generaller daha büyük bir istikrarsızlığın temellerini atmışlardır. Düşündükleri programladıkları hemen hiçbir konuda başarılı olamamışlardır. Özellikle 1950’lerden sonra emperyalistler, baskıcı hemen tüm iktidarları desteklemiş, tekellerin gelişmesini istemişlerdir. Gerek oligarşinin baskı yöntemleri, gerekse bunu ekonomik siyasi ve askeri olarak destekleyen emperyalistlere rağmen, Türkiye oligarşisi istediği istikrarı hiçbir zaman sağlayamamıştır. Onların istikrarsızlık dedikleri bunalımdır. Egemen güçlerin bir türlü bunalımdan çıkamamalarıdır. Cuntalar, demokrasicilik oyunu hep bu istikrar için sürdürülmüştür.

İstikrarsızlığın maddi nedenleri düzenin ve devletin niteliğindedir. Bu düzen ve devlet bir avuç azınlığın istikrarını düşündüğü sürece hiçbir zaman geniş halk yığınlarına bir şey veremez. Veremediği için de halkın mücadelesi, hak ve özgürlük istekleri inişli çıkışlı da olsa her zaman gündemde olacaktır. 12 Eylül’den sonra yaşanan budur. Ne ‘82 Anayasası, ne MGK’nın kurumlaştırılması hiçbir baskı yöntemi ve yasalar halkın mücadelesini engelleyememiştir. Öyle bir hale gelmiştir ki; oligarşinin yöneticileri yönetememeyi, devletin çöktüğünü itiraf etmişlerdir.

Emperyalistler özellikle de ABD emperyalistleri için her zaman baş tehlike devrimciler olmuştur. Düzenin istikrarının, işbirlikçi iktidarlarının devamının sağlanması için ülkemizde ve dünyanın her tarafında önce devrimcileri yok etmek istemişlerdir. Bu doğrultuda da ABD emperyalizmi Türkiye oligarşisinin her türlü kirli işini bizzat yönetmiş, eğitmiş, finanse etmiştir. Bu anlamda Susurlukun, katliamların, kayıpların, işkencenin mimarı Amerika’dır. Kuşkusuz Avrupa bunun dışında değildir. Ama başrolü oynayan Amerika’dır. Emperyalizmin tüm desteğine rağmen, oligarşi bunalımını giderememiştir.

Emperyalistler, kendi çıkarları gereği işbirlikçi iktidarları yeterince kullanabilmek için istikrarsızlık dayatırlar. Bunun için çeşitli güçleri kullanırlar. Bunun yetmediği yerde, işbirlikçi iktidarın nispeten istikrarını sağlayıp, kullanma yolunu seçerler. Onlar için her zaman belirleyici olan tekellerin çıkarları ve kendi hakimiyetlerini sağlamaktır. Bunun için her yol mubahtır. Programlar yapılır. Stratejiler oluşturulur. Bir ülkeyi yakıp yıkmak gerekirse uçaklar, askerler gönderilir. İnsan hakları, kültürel haklar, demokrasi savunulması gerekirse bu söylemlere de rahatlıkla başvurabilirler. Yeter ki kendi çıkarları olsun.

Emperyalist politikalar artık açık yapılıyor. Türkiye’nin niçin önemli olduğundan açıkça söz ediliyor. Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Kafkaslar’a müdahaleden söz ediliyor. İşte bu bölgelerde tekellerin hakimiyet kurma kavgası, emperyalistler için Türkiye’yi cazibe merkezi haline getiriyor. Türkiye bu bölgelerde emperyalistlerin karargahı, uçağı, gemisi, askeri olabilmelidir. Amerika ve Avrupa bu pazar paylaşımında hakimiyet kavgasını sürdürüyor. Amerika, askeri, siyasi ve ekonomik gücü ile Türkiye oligarşisini büyük oranda teslim almıştır. “Terörizme karşı mücadele” diyerek her türlü yardımı oligarşiye yapmış ve kendi hakimiyetini çok daha fazla güçlendirmiştir. Son olarak, Kosova’ya müdahale ile bu etkisini Avrupa Birliği dahil dünya ölçeğinde güçlendirmiştir. Türkiye iktidarı, bugün esas olarak İsrail ve Amerika ile işbirliği halinde, Amerika’nın her zaman kullanabileceği bir güç haline gelmiştir. Avrupa Birliği, ABD ile pazar kavgasında güçsüz düşmüş ama bu kavgayı bırakmamıştır. Alman Başbakanı’nın, Kosova’ya müdahale konusunda, “Amerika olmadan müdahale edemedik” sözleri bu gerçeği açıklamaktadır. Ama Avrupa Birliği, ABD ile olan pazar kavgasını bırakmış değildir. Avrupa Birliğinin geliştirilmesi, Avrupa ordusunun oluşturulması girişimi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınma çalışmaları bu pazar kavgasının sonuçlarıdır. Avrupa, dünya hakimiyetini Amerika’ya bırakmak istememektedir. Kafkaslarda, Ortadoğu’da kendisi de söz sahibi olmak istemektedir. İşte Türkiye’nin bütün istikrarsızlığına rağmen, ABD’nin teşviki ve Avrupa’nın isteği ile adeta zorla çekilip Avrupa Birliği’ne dahil edilmesi, Yunanistan ile çelişkilerinin çözüm sürecine sokulması veya yumuşatılması bunun içindir. ABD, Türkiye üzerindeki egemenliğinden emin olduğundan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden çekinmemektedir. Tersine Avrupa Birliği içinde de Türkiye gibi ülkeler aracılığı ile güç olacak, kendi gücünü ve kararlarını Avrupa Birliği’ne de taşıyacaktır.

Oligarşi istikrar derken kendi işbirlikçi iktidarının devamını istiyor. Emperyalizm istikrar derken, Ortadoğu’da, Kafkaslar’da kendi toprağı, kendi ordusu, kendi ekonomisi gibi işlev görecek bir ülke istiyor. Önlerindeki tek engel devrimci güçler olmuştur. Bunun için her dönem devrimci güçlere karşı hepsi birleşmiştir. Bu engel yok edilmeden veya etkisiz hale getirilmeden, bunalım üreten, baskı ve yoksulluktan başka hiçbir şey bilmeyen bu devletin geleceği olamaz. Geleceği olmayan bu devleti emperyalistlerin istediği gibi kullanması, sonuç alması mümkün değildir.

ABD’nin ve Avrupa’nın, Türkiye’yi dünyada daha etkin kullanma operasyonu 28 Şubat kararları ile birlikte hızlanmıştır. 28 Şubat kararları esas olarak, oligarşiyi istikrara kavuşturma, Türkiye’yi bölgede emperyalistlerin üssü haline getirme kararlarıdır. Çürüyen, kendi ifadeleri ile çöken devlet yeniden düzenlenecek, oligarşi partileri denetim altına alınacak, böylece tekeller ve emperyalistler için gerekli her türlü yasal düzenleme yapılacak, tasfiye edilmesi gerekenler edilecek, devlet yeni bir imajla, yeniden kurtarıcı rolü ile, demokrasi maskesi ile, istikrar sağlayan hükümetlerle halkın karşısına çıkacak. Böyle yapıldı.

Oligarşi ve emperyalizm için istikrarsızlık yaratan güçler şunlardı;

a- ABD ve işbirlikçi oligarşi sosyalist sistemin yıkılmasıyla büyük bir moral güç elde ettiğini sandı. Ve artık Türkiye devrimci hareketinin bir daha varolamayacağını vaaz etmeye başladı. Ama Parti-Cephe geleneği, zor koşullarda bir çıkış yolu bulmanın, yeniden kendini var etmenin, kitlelere gitmenin yollarını her zaman bulmuş bir harekettir. Herkesin bunalım teorileri yaptığı, emperyalizmin teorilerinin şu veya bu biçimde egemenliği altına girdiği koşullarda, Parti-Cephe geleneği bir kez daha dostlarını ve düşmanlarını yanıltmamış, bağımsızlık ve sosyalizm bayrağı ile, bu olumsuz koşullarda emperyalizm ve oligarşiye karşı savaşını yükseltmiştir. Bu savaşı yok etmek için emperyalizm, oligarşiyi ideolojik, teknik, silah her konuda destekledi. Emperyalizm ve oligarşi bütün gücü ile saldırdı. Türkiye’ye dalga dalga yayılan bu sesi imha ile yok etmek istedi. Yok edemedi. Ama yayılma hızını yavaşlattı, geriletti. Emperyalizme ve oligarşiye karşı olduğunu söyleyenler, kıran kırana süren bu savaşı, hiç kimsenin ödeyemeyeceği bedellerin ödendiği, kahramanlıkların yaratıldığı bu savaşı sessizce izlediler. Hatta bu savaşın yok olması için oligarşinin ağzından konuştular. Her fırsatta; nasıl çelme takarız, nasıl yok ederiz diye düşündüler, hesaplar yaptılar. Biz yok olursak siyasi arenanın kendilerine kalacağını sanıyorlardı. Hesapları tutmadı. Ama Türkiye devrimci hareketi darbe yedi, zarar gördü.

b- Kürt milliyetçi hareketi; Kürt milliyetçi hareketi başlangıçta sol söylemleri de kullanarak arenaya çıktı. Bütün küçük burjuva milliyetçilerinin yaptığı gibi, onlar da kendi özgüçlerine değil, hep dışlarındaki güçlere güvendiler. Sosyalist sistem henüz ayaktayken onlara güvendiler. Sosyalist sistem ile emperyalistler arasındaki çelişkiden faydalanarak milliyetçi iktidarlarını kuracaklarını düşünüyorlardı. Sosyalist sistem yıkılınca, büyük bir yetenek göstererek hızla emperyalistlere güvenmeye başladılar. Teori ve pratik yavaş yavaş emperyalizmin desteğini almaya göre şekillendi. Bu mesajı alan emperyalizm dünyanın hemen her yerinde milliyetçi hareketin önünü açtı, destekledi. Türkiye oligarşisine karşı da, Kürt milliyetçi hareketinin niteliğinden faydalanarak üzerinde baskı unsuru olmaya çalıştı. ABD, Türkiye oligarşisine “Kürt sorununu çöz” derken, Kürt Milliyetçilerine “benim istediğim kadar milliyetçi olacaksın” diyerek kuşatmaya başladı. Devrimci anlayıştan yoksun Kürt milliyetçiliği bu kuşatmaya karşı devrim bayrağını yükseltip, kuşatmayı yarma yerine teslimiyeti seçti. Devrimcilik dışında ne varsa her şeyi kullandı. Milliyetçiliği yaymak için hiç dillerinden düşürmedikleri ‘kirli savaş’ın hemen bütün unsurlarını kullandılar. Tıpkı oligarşi ve emperyalizm gibi kitleleri bölmek için, kendi ifadeleriyle ‘bloklaştırmak’ için halkı katletmek dahil her şeyi yaptılar. Devrimci ilkeleri, ahlakı, adaleti yerle bir ettiler. Emperyalizme ve oligarşiye yıllarca kullanabilecekleri kadar malzeme verdiler. Onların nezdinde devrimcilik karalandı. Kirletildi. Kitleler bloklaştırıldı. Düşmanlık tohumları atıldı. Oligarşi, milliyetçiliğin bu tavırları üzerinde maharetle politikalar yaptı. Ve Kürt milliyetçi hareketini soyutladı, belirli bir bölgeye hapsetti. Türkiye devrimci hareketi, Türkiye oligarşisinin ve Kürt milliyetçiliğinin devrimciliğe karşı, propaganda ve pratikte birleştiği bu zeminde, milliyetçilik zemininde bloklaştırılan halk kitlelerine devrimci gerçekleri anlatamadı. Kürt milliyetçiliği emperyalizme ve oligarşiye onyıllarca çalışsa başaramayacağı kadar malzeme vermişti. İşte bu zeminde egemen güçlerin istikrarı yeniden sağlanmalıydı. Halk, milliyetçiliğin politikaları nedeni ile karşı-devrim saflarına itilmişti.


Kürt milliyetçiliğinin bütün stratejik, taktik hesapları yerle bir olmuştu. Kurtuluş devrimci olmakla mümkündü. Ama milliyetçi bir kafa devrimi düşünemez. Düşünemediği için de devrimci bir muhasebe yapamaz ve karar alamaz. Kararsızlık içinde büyük ve müthiş taktikler adına zaman kazanmaya çalıştılar. Amerika’ya, Avrupa’ya, Papa’ya yalvardılar. Sosyalist olmadıklarına yeminler ettiler. Emperyalistlerin ve tekellerin çıkarlarına zarar vermediklerini, vermeyeceklerini defalarca haykırdılar. Hatta inandırıcı olabilmek için emperyalistlere ve tekellere karşı savaşanlara “ajan” dediler. Tekellere övgüler dizdiler. Emperyalizm ve oligarşi, Kürt Milliyetçilerinin beynini teslim almıştı. Emperyalistlerin Kürt milliyetçiliğine ihtiyaçları yoktu artık. Yeterince kullanmış, Türkiye oligarşisinden istediklerini elde edebilecek durumdaydılar. Türkiye oligarşisinin istikrarını sağlamak adına, istikrarsızlık unsuru olacak görünen Kürt milliyetçiliği artık yok edilmeliydi. İşte Öcalan’ın Suriye, Roma ve İmralı macerasının özü budur. Türkiye oligarşisi önünde istikrarsızlık yaratan unsurlardan biri daha etkisiz hale getirilmiştir. Kürt milliyetçiliği bununla da yetinmemiş emperyalizme ve oligarşiye, istikrar için Balkanlar’a, Kafkaslar’a emperyalizm ile birlikte açılmayı önermiştir. Devrimci değil ama kurnazlığı var. Yağ çekince emperyalizm ve oligarşinin kendisine bir hak vereceğini sanıyorlar. Tabi ki, emperyalizm dünyanın her yerinde bu tür milliyetçi unsurları her zaman yedeğinde tutmak ister. Gerekirse bunun yolunu yaratır, ama şimdilik emperyalizmin tercihi Türkiye oligarşisidir. Kürt milliyetçiliği artık ABD ve oligarşinin hizmetinde istikrar unsurudur.

c- İslamcılar, şeriat devleti isteyenler: Bu gelenek cumhuriyetin kuruluşundan itibaren şeriat iktidarı istemini hep korumuştur. Dini politikanın aracı olarak kullanan bu kesimlerin hemen hiçbirinin gerçek anlamda inançlarla ilgileri yoktur. Takkiyeyi politika edinmiş bu gruplar için çıkarları uğruna her yol ve yöntem meşrudur. Yalan, hile, katliam, kontracılık akla gelen ve gelmeyen her türlü yöntemi uygulamaktan çekinmezler. Bu yöntemleri kullanarak, hemen her dönem burjuva partilerinde, iktidarda, mecliste, devlet kurumlarında yer almışlardır. Bütün burjuva partileri, generaller bu kesimleri kendi iktidarları için kullanmışlardır. Gerektiğinde bölmüş, parçalamış, baskı yapmış ve istedikleri gibi oynamışlardır. Özünde bu düzene karşı olmayan bu gruplar, bu ideolojileri nedeni ile, devletle ve emperyalizmle hiçbir zaman çatışmaya girmemişlerdir. Bunun yerine devletin yanında “komünizmle mücadele” diyerek, “terörizm” diyerek, “dinsizlik” diyerek devrimcilere karşı savaşmışlardır. Oligarşi de bu hizmetlerin karşılığında onları devlete taşımış, düzen içinde güçlendirmiş, finanse etmiştir. Bütün bunlara rağmen, ne oligarşi ne de İslamcılar birbirlerine güvenmiştir. İslamcılar hile ile iktidarı elde etmeyi benimsediklerinden egemen güçler hep bunu göz önünde bulundurmuş, bu güçlerin fazla palazlanmasını istememişlerdir. Biraz güçlendikleri koşullarda baskıyla geriletilmişlerdir. Bu süreç ve de İran Devrimi’nin etkileriyle, bazı İslamcı gruplar düzen dışı örgütlenmek gerektiğini savunmuşlardır. Ama bu güçler de takkiye ve devletle birlikte olma geleneğini terk etmemişlerdir. Bu kesimleri esas olarak iki gruba ayırabiliriz:

Birincisi; bugünkü Fazilet, Fettullah gibi örgütlenmelerdir. Bunlar kendi içinde bir çok gruba ve tarikata ayrılmasına rağmen, hemen hepsi devlete ve emperyalizme kendilerini ispat ederek, düzen içinde güçlenip iktidar olmak istemektedirler. Hemen hepsi devlet tarafından kullanıldığı oranda, devletin işine yaradıkları ölçüde yaşamalarına, hatta güçlenmelerine izin verilmektedir. Devletle işbirliği yapmayan bazı gruplar da vardır. Ama bu genel durumu değiştirmiyor. Geçmişte kısmen de olsa varolan anti-ABD, anti-batı söylemlerini de bir yana bırakıp emperyalizme de kendilerini ispat etmek istemektedirler. İspat ettikleri oranda emperyalizmin desteğini de almaktadırlar.

İkincisi; Düzen dışında örgütlenmeye çalışan çeşitli gruplardır. Bu gruplar esasta etkisizdirler. Düzen içinde mücadele eden İslamcı gruplar karşısında güçsüzdürler. Kendilerine siyasi arenada yer açmak istemekte ama bunu başaramamaktadırlar. Emperyalizme ve kapitalizme karşı olmadıklarından bunlar da tıpkı diğerleri gibi, devletin anti-devrimci anti-komünist söylemlerini tekrar etmektedirler. Hile ve bu anlayışların gereği güçlenmenin yolunu, devletin paralelinde devrimcilere karşı savaşmakta görüyorlar. “Devrimcilere karşı savaşırsak devlet örgütlenmemize dokunmaz, bu sürede örgütleniriz ve şeriatçı ayaklanmayı hazırlarız” diye düşünüyorlar. Bu nedenle devlet tarafından bir çok grup kontrgerilla misyonunu yerine getirecek şekilde kullanılıyor. Kullanılanlar hiçbir zaman istedikleri koşulları elde edemezler. Bugünkü hizbullah gerçeği tastamam budur. Devlet kullanmış, işi bitince ‘büyük terör’ edebiyatı kampanyaları ile yok etmek istemiştir. Hizbullah devletin çocuğudur. Devlet yetiştirmiş, kullanmış şimdi güç gösterisi yaparak yok etmektedir. Amaç güçlü devlet, istikrarlı devlet görüntüsünü yaratmak, haklı davaları lekelemek, kitleleri şartlandırmaktır.

İslamcılar açısından bu yaşananlar sessizce geçiştirilemez. Nasıl kullanıldıklarını, kime karşı olup olmadıklarını, ne yaptıklarını, dost ve düşmanlarını düşünmek zorundadırlar. Ya bu devlete karşı savaşırlar, ya da her zaman faşizmin kullandığı, halkın ve devrimcilerin katili olmaktan kurtulamazlar. Bu süreç bu kesimde de, bazılarına devlet ve düzen gerçeğini öğretecektir.

Düzen içi ve düzen dışı her iki kesim de bugün devletin istikrar unsurlarıdır.

d- Dışımızdaki sol:

İllegal örgütlenenler; Devrim düşünceleri, Marksist-Leninist söylem sürmesine rağmen, yaşananlardan ders çıkartmaktan uzaktır. Ciddi bir muhasebe, yaşananları analiz etmek, doğru bir tarih değerlendirmesi yapmak yerine hala küçük düşünmekte, grupçuluğu esas almakta ve kendi dünyasında yaşamaktadır denilebilir. Süreci doğru analiz edemediğinden yeni politikalar ve taktikler de üretememektedir. Kendi söylemi dışına çıkan herkesi hemen kolayca, en basit ve kaba bir biçimde suçlamayı esas almaktadır. Suçlarsam, hakaret edersem daha çok Marksist-Leninist olurum, gibi bir anlayışa saplanıp kalmıştır. Bir yandan da bunalım edebiyatı yapmakta ama hiçbir yeni tarzı getirememektedir. Bunların bir kesimi bu süreçte biraz daha sağa savrulacaklardır. Bunlar daha çok başkalarının güçleriyle varolmaya çalışan gruplardır. Daha önce dayandıkları güç gündemden çıkınca dayanacakları yeni güçler ararlar. Dayandıkları gücün etkisi altına girerler. Dayanacakları güç bulamayınca yok olurlar. Hep böyle olmuştur.

Bir kesimi artık adını bile duyuramayacak tümden silinecektir.

Bir kesimi eski çizgilerinde bir süre daha ısrar edecek, grupçuluğu doruğa çıkartacak, yüksek perdeden sağa sola küfür edecek ama bir gelişme sağlayamayacaktır. Gelişememe, sorunlara çare bulamama bunalımı derinleştirecek parçalanmaları, bölünmeleri gündeme getirecektir.

Ama bir bütün olarak bu gruplar bugün düzen ve devlet karşıtı güçler olup devrim saflarındadır.

Reformist sol; Bu grupların yaşam şartı silahlı devrimci harekettir. Silahlı devrimci harekete karşı, oligarşinin planları çerçevesinde bir süre gelişmelerine izin verilmiştir. Reformistler de, oligarşinin bu planlarını bilerek hareket tarzları oluşturmuş, MGK’nın politikaları çerçevesinde hareket etmişlerdir. MGK ihtiyaç duyduğunda önlerini açmıştır. Bir süredir ise oligarşinin topyekün saldırı planları çerçevesinde artık reformistlere de ihtiyacı kalmamıştır. Bu nedenle, reformistler de demokrasicilik oyunu gereği yaşamalı ama gelişmemelidir, düşüncesi ile hareket eden oligarşi bunlara da hemen hiçbir eylemlilik yaptırmamaktadır. Hemen bütün gruplar MGK’nın icazetini almalarına, düzen içi olmalarına, silahlı devrimci harekete küfür etmelerine rağmen, tıpkı İslamcılar gibi oligarşinin baskılarından kurtulamamaktadırlar. Şimdi bütün umutları; Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse “demokrasinin” geleceği ve bu demokraside rahat rahat örgütlenebileceklerini düşünüyorlar. Bu hayallerinin gerçekleşmeyeceğini de kısa sürede göreceklerdir.

Sol, bugün genel olarak halka değil, kendine, taraftarlarına, başka gruplara hitap ediyor. Yazılanlar, sözler hep bu temeldedir. Bu, solun halka gitmemesini, halk için düşünmemesini getirmektedir. Ufukları Cemevine kadardır, ötesi yoktur. Bu nedenle de sola bir gerçeği anlatmak da hemen hemen imkansızdır. Bu yapıdaki sol doğal olarak iddiasız, grupçu, hayal dünyasında yaşamaktadır. Bu olumsuzluk aşılmadan kitlelerle bütünleşmenin koşulları oluşmayacaktır.


Bu tabloda oligarşinin ve emperyalizmin planlarının gerçekleşmesi önünde büyük bir engel yoktur. Ama gerçek bu mudur? Gerçek bu olsaydı oligarşinin istikrarı cuntalara, büyük katliamlara ve baskılara rağmen, şimdiye kadar çoktan gerçekleşirdi. Buna rağmen, onyıllardır Türkiye’nin faşizmle yönetilmesi, emperyalizme bağımlılığı, yolsuzluk, zulüm hiç bitmedi. Bugünkü Türkiye tablosu halk kitleleri açısından on yıl öncesinden daha iyi değil. Katmerli biçimde kötüleşmiştir. İşte bu tabloyu ne Avrupa Birliği ne Amerika’nın desteği ne de devrimcilerin, kitlelerin geriletilişi değiştiremez. Halkımızın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm özlemlerinin temeli Türkiye gerçeği değişmedikçe sürecektir. Bu gerçeğin önünü kesmek isteyenler, baskı ve zulüm iktidarlarını -hangi biçime bürünürse bürünsün- sürdürecekler ve halk kitlelerinin çelişkileri her dönem artarak, eksilerek sürecektir. Bizim gücümüz, bizim varlığımız Anadolu tarihindedir, kültürümüzdedir. Bu tarihte isyanlar, katliamlar , kahramanlıklar, geri çekilişler, ihanetler vardır. Ancak bu tarihi bilmeyenler, reddiyeciler, halka inanmayanlar, maddi ve manevi servetlerimizi göremeyenler bunalımdan söz edebilir. Bu tarih, bu halk büyük isyanlar, büyük kahramanlıklar yaratmıştır. Türkiye devrimci hareketi bu tarihi mirası her zaman onurla taşımıştır. En zor koşullarda, herkesin inançsızlık yaydığı koşullarda devrimci çıkış yolu bulan geleneğimiz halk kitleleri ile yeniden buluşacak ve bu tabloyu değiştirecektir. Gücümüz maddi ve manevi servetimiz olan tarihimizdedir. Halkımızdadır. Oligarşinin ve emperyalizmin gücü ve propagandaları bu tarihi ne silebilir ne de değiştirebilir. Hiçbir saplantımız yok. Marksist-Leninist doğrultumuzda sağa sola sapmadan, halkımızın ihtiyacı olanı, devrim için gerekli olanı önümüze alıp savaşmaya devam edeceğiz.

Yaşananlar, bu savaştan dönenler, halka ihanet edenler her zaman çıkacaktır. Bizi, devrimi bugün bu dönenlerle vurmak istiyorlar. Her gün 24 saat bağırıyorlar, işte şunlar vazgeçti diyorlar. Doğrudur, tarihin her döneminde dönenler vardır, bunlar bizi güçsüz düşürmez güçlendirir. Olumsuzluktan olumluluk çıkartırız. Dönekliğin nedenlerini buluruz. Bunları halka anlatırız. Çok daha güçlü düşünceler, çok daha güçlü inançlar, çok daha güçlü mücadeleler ortaya çıkar. Dönekler her zaman adı üzerinde dönektir. Tarih onlarca ihanetin üzerinden yükselen kahramanlıklarla, isyanlarla doludur. Bizim halkımız da bunlardan öğrenecektir. Halkı aptal yerine koyup aldatmaya çalışanlar kendi aptallıklarını bugün görmüyorsa yarın mutlaka göreceklerdir.

Anadolu tarihi, Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Arap bütün halkımızın tarihi, bizim yakın tarihimiz olumluluklarıyla olumsuzluklarıyla hepsi bizimdir. Bu tarihte, bizim bedel ödemediğimizi, ödemekten korktuğumuzu söyleyecek ne dost ne düşman vardır. Bu bedelleri ödemeye devam edeceğiz. Bedel ödemeyi göze alan hiçbir gücün önünde kimse duramaz. Bu vatan toprağında devrimcilik, sosyalizm küçülmüyor, yok olmuyor tersine yaşananlarla, ihanetlerle, halka karşı tavır alanlarla, halkı katledenlerle her gün biraz daha büyüyor. Devrimci adalet her gün biraz daha beyinlere yerleşiyor. Bu ülkede, bu topraklarda devrimci adaletin, sosyalizmin yaşayacağını, devrimciliğin gelip geçici bir iş değil, bir yaşam boyu son nefesine kadar süren bir mücadele olduğunu herkes öğrenecektir
 laugh  Tongue  afro  


Sayfa: [ 1 ]