SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Milliyetçilik

Konu: Faşizm, Sivil Faşistler, Anti-Faşist Mücadele

Sayfa: [ 1 ]

Narcotic 15.08.2004 20:37:18
Açlık, yoksulluk, katliam görüntülerinin hiç eksik olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Hangi parti iktidar olursa olsun; ister seçimler yapılsın, ister cuntalar gelsin bu gerçek hiç değişmiyor. Son aylarda gündeme gelen Hizbullah vahşetinde tekrar tekrar gördük. O vahşetlerin izlendiği, mezar evlerinin, ölüm tarlalarının oluşturulduğu süreçler boyunca neredeyse tüm burjuva partileri iktidara gelip gittiler. Ama vahşet görüntülerinde değişen bir şey olmadı.
Şimdilerde "AB rüzgarları" esiyor. "Demokrasi", "insan hakları" masalları dillerden düşmüyor. Ama aynı açlık, yoksulluk, katliam görüntüleri yine eksik olmuyor. Belki biçimler değişiyor, komando düğümünün yerini domuz bağı alıyor. Katledilmiş insanlar sandık ve bavul yerine evlerin bodrum katlarına konuyor. Ama özünde hiçbir şey değişmiyor. Deşifre olmayan "Çatlılar" işlerine devam ediyorlar. Tüm bunları anlamak ülkemiz faşizm gerçeğini anlamaktan geçer. Bu anlaşılmadan ne cuntaları, ne hükümetleri ne de yaşanan süreci doğru değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye'de faşizm gerçeğini görmeyenlerin, doğru tanımlamayanların bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirmelerini yerli yerine oturtamayanların doğru politikalar üretmeleri, doğru temelde bir mücadele çizgisi oluşturmaları söz konusu değildir.
Ama şu da görülmektedir ki MHP'nin iktidar olup olmamasıyla açıklanmaya çalışılan bir faşizm anlayışı her zaman ülke gerçeğiyle uyuşmamakta, her zaman için ayakları havada kalmaktadır. Ülkemiz açısından ele alındığında; mevcut devletin yapısını tespit etmek, aynı zamanda faşizmi, faşizmin ülkemizdeki niteliğini ve uygulanış biçimini de tespit etmek anlamına gelir.
Ülkemiz solunun sürekli sağa savruluşunun esas nedenlerinden birisi de budur. Soldaki ideolojik savruluş, örgütsel yok oluş ya da yasalcılık batağına saplanışın temelinde, ülkemizdeki devlet gerçeğinin görülememesi, daha doğrusu görülmek istenmeyişi vardır. Faşizmin ülkemizde bir devlet biçimi olarak algılanmayışı, kimilerini faşist terör karşısında "faşizm tırmanıyor" diyerek, devletten bu "tırmanışı" engellemesini istemeye götürmüş, kimilerini de bir taraftan "mücadele" derken, diğer taraftan da halkı terör karşısında yalnız bırakma noktasına getirmiştir. Sözde ne denirse densin, her iki anlayışın özünde de sivil faşist hareketi devletten bağımsız görme anlayışı yatar. Bu yüzden, devlet cephesindeki gelişmeler karşısında şaşırmaktan, ve giderek yılgınlaşmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Faşizmi Tespit Etmek Ya Da Edememek
Faşizmin ülkemizdeki biçimlenişine geçmeden önce, genel olarak faşizmi, özel olarak da klasik faşizmi kısaca ele almak yerinde olacaktır. Çünkü faşizm konusunda solun büyük bir kısmının kafa karışıklığının temelinde faşizmin bizim ülkemizde kazandığı biçimlenişi görememek vardır.
Nedir Faşizm? En genel ve özlü tanımıyla Faşizm; tekelci burjuvazinin en gerici, en şovenist, en saldırgan kesiminin, açık baskıcı, kan dökücü diktatörlüğü, yönetimidir. Biraz daha açarsak; tanımdan da anlaşıldığı gibi faşizm bir yönetim biçimidir. Kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizm döneminde ortaya çıkmış bir diktatörlüktür. Devlet, tüm sınıflı toplumlarda egemen sınıfın ezilen sınıf üzerindeki baskı ve zor aracıdır. Ancak bu tüm egemen devlet biçimlerinin "faşist" olduğu ya da her baskıcı yönetiminin, her diktatörlüğün faşizm olarak nitelendirileceği anlamına gelmez.
Faşizm bir yönetim biçimi, aynı zamanda da devlet biçimi olarak emperyalizm döneminde ortaya çıkmıştır. Emperyalizm öncesi faşist bir yönetimden söz edilemez. Emperyalizmle birlikte artık gericileşen burjuvazi, halkın baskı ve sömürüye karşı mücadele ve örgütlenmesini engellemek için bir çok ülkede ardı ardına faşist yönetim biçimlerine başvurmuştur. Gerek Ekim Devrimi, gerekse de Avrupa'nın dört bir yanında gelişen devrimci mücadele burjuvaziyi fazlasıyla korkutmaya yetmişti. Ekim Devrimi'nden sonra Almanya ve Macaristan gibi Avrupa ülkelerinde sınıfsal mücadele yükselirken, İran, Çin, Türkiye gibi ülkelerde de Ulusal Kurtuluş Savaşları emperyalizme önemli darbeler indirdi. Tüm Avrupa'da "Komünizm hayaleti" dolaşıyordu. Burjuvazi temelleri çatırdayan sömürü düzenini ayakta tutabilmek için her türlü baskıyı, terörü kanlı bir şekilde uygulayan yönetimlere dönüştü. Tekelci burjuvazinin siyasal yapıdaki hegemonyacılığı, kendi düzenini koruma, ömrünü uzatma ve devrimleri engelleme kaygısıyla birleşince faşizm bir diktatörlük, bir zorbalık yönetimi olarak ortaya çıktı. Faşizm ilk olarak 1922 yılında İtalya'da 1933 yılında da Almanya'da iktidara geldi. Ayrıca Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya'da faşist diktatörlükler kuruldu.
Almanya ve İtalya gibi kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle geliştiği ülkelerde faşizm belli bir kitle desteğine dayanarak aşağıdan yukarıya doğru iktidar oldu. Faşist partiler kitlelerin sömürüye karşı tepkilerini, açlık ve sefalet karşısındaki memnuniyetsizliğini kullanarak sahte "kurtuluş"lar vaat ederek, iktidara geldiler. Milliyetçilik demagojilerini ise hiç elden bırakmadılar. Yalan ve demagoji de başlıca yöntem durumundaydı. Öyle ki Hitler sosyalizmin prestijinden faydalanmak için partisinin adını "Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi" koydu.
Yalan ve demagojilere inanmayanların karşısına faşizmin terörü çıkıyordu. Yine Almanya'da tekelci burjuvazi Hitler faşizmini iktidara getirmek için tüm olanaklarını seferber etti. Nihayetinde iktidara gelen Hitler ise tekelci burjuvazinin çıkarlarının katıksız savunucusu oldu. Kısacası; Almanya, İtalya gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde belli bir kitle tabanına dayanarak aşağıdan yukarı doğru iktidara gelen, klasik faşizmin özü budur.
Ülkemiz Solu'ndaki kafa karışıklığının temel nedenlerinden birisi burada yatar. Solun bir kısmı, faşizmden hep klasik faşizmi anlamış, ülkemizdeki oligarşik devletin faşist niteliğini ise reddetmiştir. Mantık bu olunca devlete karşı mücadele ertelenmiş, düzenin çizdiği sınırların dışına çıkılmamıştır. Kimileri de sözde bu gerçeği kabul eder gözüküp, özde aynı mantıkla hareket etmişlerdir. Sonuçta bu kafa karışıklığının bir çok yansımaları ortaya çıkmıştır.

Sömürge Tipi Faşizm
Bizim gibi yeni-sömürge ülkelerde devlet biçimi sömürge tipi faşizmdir. Sömürge tipi faşizm çarpık kapitalizmin, emperyalizme bağımlılığın gelişme seyri içerisinde şekillenmiştir. Tekelci burjuvazi dışa bağımlı olmasından dolayı zayıf ve çarpıktır. Prekapitalist unsurlarla ittifak yapmak zorundadır. Dışa bağımlı olmak bir ekonomik, sosyal, siyasal kriz içinde olmak demektir. Ülkede sürekli bir milli krizin bulunmasından dolayı oligarşi sömürüsünü burjuva demokratik yöntemlerle sürdüremez. Nitekim ülkemiz tablosunda bu gerçekliği her zaman için görmek mümkündür. Seçimler, ömrü aylarla ölçülen, bir gecede yıkılan hükümetler, cuntalar, hep birbirini izler. Oligarşi baskı ve zoru temel alarak düzenini sürdürmeye çalışır.
Sömürge tipi faşizm hem uygulaması hem de oluşumu bakımından klasik faşizmden farklılıklar gösterir. Ülkemizde faşizm, emperyalizmle girilen yeni sömürgecilik ilişkileriyle birlikte yukarıdan aşağıya doğru şekillenmiştir. Bu süreç esas olarak 1945'li yıllarda başlar ve 1950'de iktidara gelen DP ile birlikte hızlanır. DP'nin iktidara gelmesi o zamana kadar Kemalistlerden yana ağır basan "dengenin" artık oligarşiden yana değişmesi anlamına geliyordu. DP iktidarı ile birlikte bürokrasi, ordu, polis ve diğer kurumlar, emperyalizmin ve oligarşinin çıkarları gereği hızla faşistleştirilmeye başlanmıştır. Kemalistlerin ordudaki tasfiyesi hızlanmış, eski CHP'lilerin devlet kurumlarındaki etkisi kırılmaya başlanmıştır. Devletin bu niteliği daha '60'lı yılların sonlarına doğru THKP-C tarafından açıkça ortaya konmuştur.
O zamana kadar yaşanan ideolojik, siyasi keşmekeşlik, THKP-C ile birlikte, devletin yapısı, mevcut siyasi rejimin niteliği konusunda da netleşmeye başlamıştır. Mahir Çayan bu yıllarda ülkedeki demokrasinin göstermelik olduğunu devletin faşist bir niteliğe sahip olduğunu tespit eder. Halbuki o güne kadar sol geleneğe damgasını vuran TKP ve TİP gibi reformist-revizyonist partiler faşizmin, "F"sini bile ağızlarına almıyorlardı. Mahir Çayan devletin yapısına ilişkin olarak şunu söyler; "Bizim gibi ülkelerde oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan 'temsili demokrasi' ile icra edilir (gizli faşizm) ya da, sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir..." (Bütün Yazılar, s. 312)

12 Mart, Mahir Çayan'ın tespitlerini kanıtlar. Ekonomik siyasi krizi yükselen oligarşi, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda halka ve devrimci mücadeleye yönelik cuntaya, yani açık bir faşizme ihtiyaç duyar. Diğer yandan ise devletin faşistleştirilmesi, ordunun tamamıyla iç savaşa göre şekillenmesi süreci tamamlanmak istenir. 12 Mart faşizmin devlet eliyle kurumsallaştırılması sürecinin bir dönüm noktası olma özelliği taşır. Kimileri cuntanın "Atatürkçülük", "ilericilik" vb. demagojilerine inana dursun, THKP-C 12 Mart'a ilişkin şunları söyler; "Ülkemizdeki askeri diktatörlük, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki işgalinin aldığı son biçimdir. Bu, temsili demokrasinin rafa kaldırılması, düzen partilerinin rolünün asgariye indirilmesi demektir. Artık Türk ordusu, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü baskı politikasının açık ve doğrudan bir aleti olmuştur." (Bütün Yazılar, syf. 333)
Evet, süreç tam da THKP-C'nin tespit ettiği şekilde gelişir. THKP-C yalnızca tespit etmekle kalmaz, buna uygun bir mücadele hattını da ortaya koyar. THKP-C'nin eylemleri halkta büyük sempati uyandırır. Cuntaya karşı yürütülen silahlı propaganda eylemleri, 12 Mart'ın maskesini çabuk düşürür. l2 Mart'ın faşist bir cunta olduğu kısa sürede gözler önüne serilir. Bu anlamda cuntanın programı büyük oranda bozulur. Halkın büyük oranda teslim alınması önlenmiş olur.
Türkiye'de faşizm ve devlet gerçeğini tespit etmenin ortaya koyduğu en önemli sonuç şudur: Türkiye'de faşizm devrim sorununun bir parçasıdır. Bu, ülkemizde faşizmin yıkılmasının veya demokrasinin gelmesinin düzen içi iktidarlara değil, düzenin değişikliğine bağlı olduğu anlamına gelir. Diğer bir deyişle faşizme karşı demokrasi sorunu bizim ülkemizde anti-emperyalist, anti-oligarşik devrim sorunudur.

Devlet ve Sivil Faşist Hareket
(1945'ten 12 Mart Sonrasına)
Ülkemizde sivil-faşist hareketin ortaya çıkışı ve gelişimi devletin faşist yapılanmasıyla birlikte ele alındığında gerçek anlamını bulur. Faşist örgütlenmelerin dünden bugüne iki temel işlevi olmuştur.
Birincisi; Faşist devlete kitle tabanı yaratmaktır. Faşizm ülkemizde her ne kadar yukarıdan aşağıya örgütlense de bu kitle desteğine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez. Faşizm, her zaman için bir kitle tabanı yaratmaya çalışır.
İkincisi ise; devlet adına yüklendikleri vurucu güç olma misyonudur. Devletin, halkın mücadelesine karşı, yasal sınırlar içinde, teşhir olma kaygısıyla yapamadığı işleri sivil faşistler ve kimi İslamcı güçler üstlenmiştir. Ülkemizdeki birçok provokasyon, saldırı ve katliamlar sivil faşistler ve şeriatçılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ülkemizde sivil faşistlerin örgütlenmesi 1935'li yıllara kadar dayanır. O yıllarda daha çok Alman Nazileriyle işbirliği söz konusudur. Almanya faşizmi Türkiye'de bir faşist hareket yaratmak amacıyla 1939 yılında Franz Von Papen'i Ankara'ya Büyükelçi olarak atar. Von Papen bu işlerde "uzman"dır. Zira daha öncesinde de Avusturya'nın faşistleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Cumhurbaşkanı İnönü de Alman faşizmine sıcak bakarken faşistlerin gelişmesinin önünü açtı. Buna karşılık faşizme karşı çıkan solculara yönelik ise baskı, işkence politikaları hızla sürdü, tevkifatlar birbirini izledi. Von Papen daha çok ordudan bazı subaylarla ilişkiye geçerek 194I yılında "İhtilal Birlikleri" isimli faşist örgütlenmeyi oluşturdu. Bu örgütlenme içerisinde ağırlıklı olarak eski ittihatçılar ve Turancılar yer aldı. Ayrıca Almanya tarafından sivil faşistlere para yardımı yapıldı. Bu dönemde Bozkurt, Çınaraltı, Ergenekon, Gökbürü, Orhun gibi faşist dergiler yayınlanmaya başladı.
1943 yılınım sonlarında "İhtilal Birliği" Almanya'nın desteğiyle bir darbe girişiminde bulundu. Yine 1944 yılında da bir darbe girişimi daha olsa da darbe planının ortaya çıkması sonucu bu girişim de yarım kaldı. Alparslan Türkeş başarısız her iki darbe girişiminde de yer aldı. Hitler faşizminin II. Paylaşım savaşında yenilmesiyle faşist örgütlenmeler bir süreliğine köşelerine çekilirken İsmet İnönü tarafından müttefik devletlerine şirin gözükmek amacıyla faşistler hakkında göstermelik davalar açıldı. Bu süreçten sonra tıpkı oligarşi gibi sivil-faşistler de yönlerini ABD'ye dönerler. ABD yeni kıbleleri olur.
1945'ler sonrası ABD'yle girilen yeni sömürgecilik ilişkileriyle birlikte sömürge tipi faşizm Almanya ve İtalya gibi ülkelerden farklı olarak yukarıdan aşağıya doğru devlet kurumları aracılığıyla şekillendirildi. Faşizm esas olarak devlet kurumlarına dayanmakla birlikte bir kitle tabanı da yaratılmaya çalışılıyordu. Buna bağlı olarak sivil faşist harekette direk emperyalizm tarafından örgütlendi. Nitekim sivil-faşist hareketin önde gelen isimleri ABD'ye gidip eğitim gördüler. Bunların içerisinde yer alan Alparslan Türkeş 1948 yılında ABD'ye gitmiş, uzun bir süre eğitim almıştır. Bu dönemde CIA'nın desteğiyle 1954 yılında ilk "Komünizmle Mücadele Derneği" kuruldu. Bu ilk adımla birlikte Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri özellikle '60'lı yıllarda yaygınlaşacaktır. DP iktidarı '50'li yıllar boyunca hem sivil faşistleri hem de İslamcıları halka karşı kullandı. Çeşitli katliamlar, provokasyonlar sivil faşistler ve İslamcılar tarafından işlendi. DP döneminde oluşturulan Vatan Cephesi'yle faşizme kitle desteği sağlanmaya çalışıldı. 1958 yılında ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) kuruldu. 27 Mayıs sonrasında da sivil faşistlerin örgütlenme çalışmaları hızla sürdü. 27 Mayıs darbesinde yer alan ve daha sonra MBK'dan (Milli Birlik Komitesi) uzaklaştırılan Türkeş, Yeni Delhi Büyükelçiliğine danışman olarak atandı. 1963 yılında Türkiye'ye dönen Türkeş 1965 yılında CKMP Genel Başkanı seçildi. Bu tarihten itibaren sivil faşistler ABD politikaları doğrultusunda AP gibi partilere kadrolar yetiştirirler, diğer taraftan da yükselen devrimci mücadele karşısında düzenin vurucu gücü olarak hareket ederler.
'60'lı yılların sonlarında "komando kamplarında" eğitim gören sivil-faşistler birçok katliam gerçekleştirdi. 1968 yılında Türkiye'ye büyükelçi olarak gelen ve daha önce Vietnam'da pasifikasyon uzmanı olarak görev yapan R. Commer komando kamplarında binlerce faşisti eğitti. CKMP'nin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilirken; ABD'nin Ortadoğu politikaları doğrultusunda İslami söylemler de geliştirilmeye başlanmıştır.
12 Mart sonrası ise, daha organize, daha hızlı ve sorunsuz örgütlenmeye ihtiyaç duyan oligarşi MHP'yi daha fazla öne çıkardı. '45'lerden başlayan ve '60'ların sonlarına doğru MHP çatısı altında organize olan sivil faşist hareket bu süreçten itibaren kitlesel katliamlar yapacak, devrimci, demokrat, ilericilere saldıracak, devlet adına provokasyonlar düzenleyecektir. Ve tüm bunlar "milliyetçilik", "Türkçülük" vb. adına yapılacaktır.

12 Mart Açık Faşizminden Gizli Faşizme
Oligarşinin 12 Mart'tan çıkardığı derslerden birisi de, halk muhalefetine karşı ordunun doğrudan kullanılmasının yarattığı tehlikeydi. 12 Mart, toplumsal muhalefeti planladığı oranda ezememiş, özellikle de THKP-C'den etkilenen büyük bir potansiyel varlığını korumuştu. Ordunun gerçek yüzünün açığa çıkması, daha da yıpranma tehlikesi oligarşiyi yeni arayışlara itmiştir. Oligarşi bir yandan demokrasicilik oyunuyla faşizmi gizlemeye çalışmak, diğer yandan halk muhalefetini bastırmak için sivil faşist hareketi vurucu güç olarak aktif bir şekilde kullanacaktı. 12 Mart'ın resmi güçlerinin boşalttığı yeri sivil faşistler dolduracaktı. Zaten 12 Mart onları bunun için desteklemiş, gelişmelerin önünü açmıştı. Bu durum faşizmin ülkemizdeki karakteriyle tam bir uyum içindeydi. Çünkü '73 seçimleriyle birlikte gizli faşizme, Mahir Çayan'ın deyişiyle "sandıksal demokrasiye" geçilmişti.
'75-80 sürecinde oligarşinin politikaları iki temel hedefte odaklanmıştır. Bu politikaların birinci ayağında, devrimci mücadelenin terör yoluyla sindirilmesi ve oligarşinin faşist yönetimine kitle tabanı yaratılması hedefi vardır. Bu amaca MHP aracılığıyla varılacağı hesaplanmıştır. Oligarşinin politikasının ikinci ayağında ise, bir türlü yok edilemeyen sol potansiyelin reformist görünümlü bir partiyle kontrol altına alınması vardır. Buna da "sol" söylemleri dilinden düşürmeyen CHP yoluyla ulaşılacaktır. Her iki politika da devrimci mücadelenin teslim alınmasına hizmet edecektir. Bir yandan açık zor, baskı ve terör, diğer yandan ise faşizmin gizlenmesine, muhalefetin yedeklenmesine hizmet edecek demokrasicilik oyunu...
Aslında yaşanan tam bir "sömürge tipi faşizm" klasiğidir. 1973 seçimlerine sol sloganlarla giren CHP geniş bir potansiyeli, devrimcilerin örgütsüzlüğünü de fırsat bilerek geçici de olsa kendine çekebilmişti. Burada amaçlanan 12 Mart faşizmine karşı oluşan tepkilerin, ekonomik, demokratik, siyasal taleplerle yükselen mücadelenin, CHP aracılığıyla düzen potasında eritilmesiydi. Çünkü '71 silahlı mücadelesinin ortaya çıkardığı yoğun bir potansiyel vardı. 50 yıllık reformist-revizyonist gelenekten kopuş halkın düzen değişikliği talebini gündeme getirmiştir. Fakat faşizmin krizi büyüktür. Öyle ki oligarşinin içinde bulunduğu istikrarsızlıkta CHP'nin demagojik vaatlerini bile yerine getiremeyeceği çok geçmeden anlaşıldı. CHP hükümet olduğu 9 aylık süre içinde, faşizmi güçlendirmeden başka bir şey yapmamıştır. 12 Mart'ın faşist generallerini yaptıkları işkenceler ve katliamlardan dolayı yargılamak bir yana, ilerleyen yıllarda büyük holdinglerin , bankaların yönetim kademelerinde görevlendirilerek ödüllendirilmişlerdir. "Düzen değişikliği" vaadiyle halkı aldatan Ecevit'in programının düzeni güçlendiren bir program olduğu ortaya çıkmıştır.
1975'den sonra kurulan I. ve II. MC hükümetleri halka açılan savaşın yükseldiği dönemler olmuştur. Faşist saldırılar iktidarın desteğiyle hızla sürmüştür. Hayatın her alanı ve halkın yaşadığı her yer faşist saldırıların hedefi durumuna gelmişti. I. ve II. MC hükümetleri derinleşen milli kriz koşullarında yükselen sınıf mücadelesine karşı, oligarşinin en gerici ve baskıcı tavır alışının ifadesiydi. Oligarşi kendi bunalımını atlatmanın yolunu halka acımasız bir terör uygulamakta görüyordu. MHP bir yandan halka karşı saldırılarda bulunurken aynı zamanda devlette kurumlaşmaya gidiyordu. Sivil faşistlerin devlet mekanizmalarına hakim kılınması süreci MC hükümetleriyle başlar. MC hükümetlerinin politik planı; bir yandan açık terörle halkı sindirmek diğer yandan ise devlet kademelerinin sivil faşistlerle doldurulması üzerine şekillenmiştir. Bu aynı zamanda 12 Mart'ta yarım kalan devletin faşistleştirilmesini tamamlama çabasıydı. Devrimci demokrat ilerici olarak bilinen memur, öğretmen vb. kamu kesiminde çalışan herkes baskı altına alındı. Faşist teröre teslim olmayanlar sürgünlerle, cezalarla yıldırılmaya çalışıldı. Devlet daireleri "memur" sıfatındaki faşistlerce dolduruldu. Faşist tipte OBA tarzında örgütlenmeler, polis içinde POL-BİR vb. bu sürecin ürünüdür. MHP, tüm olanaklarını kullanarak örgütlenmesini yaygınlaştırdı. Kademeli olarak üniversiteler, eğitim fakülteleri, öğretmen okullarında faşist kadroları yaratma amacıyla örgütlendiler. Ülkü Ocakları, Ülkücü Öğretmenler Birliği, POL-BİR, MİSK, Ülkücü Teknik Elemanlar Birliği gibi faşist örgütlenmeler bu dönemde yayılmıştır.
Özellikle II. MC hükümeti MHP ve yan örgütlenmelerinin devletle daha da bütünleştiği ve bizzat hükümet olmanın getirmiş olduğu avantajları da kullanarak ilişkileri yaymaya çatıştıkları bir dönem olmuştur. AP'nin kendisi de MHP'lileşir. Demirel, "komünizmle mücadelemiz devam edecektir, gerekirse bu konuda şehadet mertebesine ulaşırız" diyerek, faşist "komandolar" gibi konuşur. Yüzlerce ilerici devrimci demokrat ve sıradan insan katledilmiştir bu dönemde. MHP'nin devlete "yardımcı" olduğu bir görünüm vardır. Tüm bunlar ise devletin yönlendirmesi ve inisiyatifi doğrultusunda gelişmiştir. Faşistler ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, tesadüfen yakalananlar ise serbest bırakılıyordu. Polisin korumasındaki ocaklar silah deposuydu. MHP ve Ülkü Ocakları binalarında her türlü işkenceler yapılıp, bir çok insan "komando düğümüyle" katlediliyordu. Her gün yeni bir bavul ve sandık cinayeti işleniyordu.
Faşistler tarafından katledilen devrimcilerin cenazelerine ise polisler saldırıyordu. Sivil faşist terör giderek devlet terörüyle büyüyor ve kitlesel katliamlara dönüşüyordu. MİT, kontrgerilla ve polis işbirliğiyle gerçekleştirilen 1 Mayıs katliamı faşist terörün sadece MHP kaynaklı olmadığını göstermenin yanında bundan sonra gelişecek olan kitlesel katliamların da habercisi olmuştur.

Sol Anti-Faşist Mücadelede Sınıfta Kalmıştır
'80 öncesi en çok tartışılan konulardan birisi de anti-faşist mücadelenin biçimi üzerinedir. Bu döneme damgasını vuran oligarşiyle ve halkın üzerine salınan sivil faşistlerle olan mücadeleydi. Emperyalizme ve Oligarşiye karşı devrimci mücadelenin '80 öncesi aldığı biçim, sol saflarda eğriyi ve doğruyu bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Anti-faşist mücadele konusunda ortaya çıkan farklı yaklaşımlar basit bir taktik hatası değildi. Ya da döneme özgü yanlış tespitler ve anlamalardan kaynaklanmıyordu. Yanılgı stratejikti. Temelinde ise anti-faşist mücadeleyi devlete karşı, dolayısıyla emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadeleden ayrı görmek vardı.
"... Oligarşik yönetime damgasını vuran nedir? Ordu, polis, bürokrasi kimin elindedir? 6 ayda bir hükümet değişikliği yapan bir yönetimin, faşizmden başka ne aracı olabilirdi? Ordu yönetimi, polis yönetimi, bürokrasinin üst kademeleri, Yarıaskeri yönetimin aracı Milli Güvenlik Kurulu, faşist yönetim biçiminin kendisi değil midir? Öyle bir aşamaya gelinmiştir ki, gelişen mücadele, ordu ve polis teşkilatının tabanında etkilenmeler yaratırken, ve de, Demirel kumandanlığındaki faşist güçler, Türkiye'nin dört bir yanında 'cihat' çağrıları yaparken, hala faşizmin tırmandığından bahsetmek, objektif olaylarla alay etmektir." (Devrimci Sol Dergisi,Temmuz 1980, sayı:3)
Bu süreçte "faşizm var mı yok mu" ikileminde olanlar soldaki çarpıklığın en uç noktadaki örneğini oluştururlar. Reformist, revizyonist TKP, TİP, TSiP, KSD ile karakterize olan bu yaklaşım Türkiye'de burjuva anlamda bir demokrasinin var olduğunu kabul eder. Onlara göre sivil faşist hareketle devletin niteliği arasında farklılıklar vardır. Eğer iktidarda Türkeş yoksa faşizm de yoktur. Faşizm ancak tıpkı Almanya, da olduğu gibi aşağıdan yukarı örgütlenerek gelebilir. O halde devletin bu "tırmanışı engellemesi" sivil faşist hareketin "üzerine gitmesini" istemek gerekir. Bu kesimlerin var gücüyle CHP'nin kuyruğuna takılmaları bu anlayışlarının sonucudur. Bu yüzdendir ki faşizme karşı mücadele etmek, halkın can güvenliği talebine sahip çıkmak diye bir dertleri olmamıştır. Onlara göre sivil faşistlere karşı şiddet uygulanması "provokasyona gelmek"ti, "anarşizm"di. Bu kesimlerim en ileri propaganda olarak sarıldıkları "faşizme geçit yok" sloganı da aslında çarpıklığın en üst boyuttaki ifadesiydi. TKP, yıllardır vazgeçmediği "bakar körlüğünde" ısrar ederek, "MHP, ÜGD kapatılsın" talebiyle sivil faşistlere karşı mücadeleyi faşist devletten bekleyecektir. "TKP, TİP, TSİP'in faşizm görüşü nedir? İki kelime: Faşizm tırmanıyor. Yıllardır 'tırmanan' faşizm, TİP'in il kongrelerine dahi müdahale ederken hala 'tırmanıyor'. Faşist planın kumandası, Demirel ve Türkeş iktidardayken, yine 'tırmanan faşizm'. (Devrimci Sol Dergisi, 1980, Sayı:3, syf. 8)
DEVRİMCİ SOL, reformist, revizyonistlerin yıllardan beri sürekli nükseden bu hastalığını böyle ifade ediyor. Halbuki devletin kendisi sivil faşistlerin kendilerinden bağımsız olmadığını çeşitli biçimlerde dile getirmektedir. II. MC döneminin MSP'li Adalet Bakanı "... yapılan mücadele, Türk devletine ve milletine musallat olan ve onun kirli emelleri uğruna yıkmaya çalışan vatan hainleriyle milletin varlığını korumaya azimli memleketseverlerin mücadelesidir..." derken Demirel, bilinen açıklamalarını yapar; "Ülkücü gençlik milletimizin teminatıdır. Ülkücüleri suçlayanların devleti yıkmak isteyenler olduğu bellidir." ... En hafif sözü ise "bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"dir.
MC hükümeti her fırsatta "memleketteki komünizm tehlikesine karşı birlik "oldukları"nı vurgulamaktadır. Her şey ortadadır ama, sol bunu duymamış, görememiş, bilmiyor gibi davranır. Görünürde devletin faşist olduğu tespiti yapan DY ve TDKP'nin pratiği de çok farklı değildir. Sivil faşistlerin devletin bir parçası olduğu görülmeyip sadece anti-MHP temelinde bir mücadele yürütülmüştür. Örneğin DY "sömürge tipi faşizm" tespiti yapıyordu. Ancak pratikte sivil faşist hareketle devleti birbirinden ayırmıştır. TDKP ise, faşizme karşı mücadeleden çok "Maocu bozkurt"larla mücadeleyi, onlarla çatışmayı yeğliyordu. Ne de olsa "faşist diktatörlüğü "anket" sonuçlarından hareketle tespit etmişlerdi. Faşizm derler, MHP'yi devletten ayrı görürler. Faşizme karşı mücadeleden söz ederler, bundan anladıkları, faşist saldırılara karşı kendini savunmaktır. Ama pratikte bunu yapmazlar. Sonuç olarak halkı, sivil ve resmi faşist terörün karşısında savunmasız bırakırlar. DY'nin "direniş komiteleri" bu mantığın örgütlenmeye yansımasıdır. DY bu örgütlenmeleri pasif bir savunma temelinde ele alır. DY'nin "iktidar nüveleri" olan bu örgütlenmeler, faşist saldırılar karşısında gerilemekten, mevzileri terk etmekten öte işlev görmez. DY faşistlerin etkili olmasını "direniş komitelerinin kurulmamasına" bağlar ama, bunları kurma, yaygınlaştırma diye bir tasası da olmaz. Ona göre "halk bunları kendi kendine kuracak"tır. İşte mücadeleden kaçışın, halkın mücadelesini ve şiddetini örgütlemekten kaçışın, mantığı böyle işler. Bu mantık, anti-faşist mücadelede sürekli geri çekilme çizgisini esas almıştır. Pratikteki yansıması ise faşistlere karşı "sen bana dokunma ben de sana dokunmayayım" şeklinde olmuştur. DY'nin düşünce tarzı, "ilginçtir" Doğu Perinçek'in o gün söyledikleri sözlerle paralellik gösterir. "Bugün durumu koruyabilmek, statükoyu koruyabilmek, gericilerin getirip dayattığı değişiklikleri önlemek başarı olacaktır. Daha açık bir deyişle, devrimciler bugün statükocu olmak durumundadırlar." (Aydınlık 13 Temmuz 1980, aktaran Devrimci Sol Dergisi sayı 3)
Bu durum, geldikleri son açısından bakıldığında, düzene giden yolun da düzlenmesine hizmet etmiştir. 12 Eylül öncesi anti-faşist mücadele pratiğinde ortaya çıkan eğilimlerin, "basit bir taktik hata" olmadığı 12 Eylül'ün mahkeme salonlarında tescillenmiştir.
Tam bu dönem içerisinde sivil faşist terör devlet terörüyle birleşmiştir. Onlarca insan sivil ve resmi faşist terör tarafından katledilir. Sıkıyönetim sonrasında ise sol sıkıyönetim halka mı faşistlere mi karşı yapıldı tartışmasını yapadursun sokak ortasında, okulda, işyerinde katledilenlerin, işkencelerden geçenlerin sayısı her gün artarak büyür. 16 Mart'ta, Maraş'ta, Çorum'da ise faşist terör kitlesel katliamlara yönelmiştir. "Alevi komünistler, şehrin içme suyunu zehirledi", "komünistler camiyi bombaladı" yaygaraları ve provokasyon çabalarının ardı arkası kesilmemiştir.
Tüm bunlar "faşizme geçit vermeyeceğine inanılan" CHP döneminde yaşanır. Halbuki CHP'ye ne umutlar bağlanmıştır. Faşizme karşı mücadeleyi seçim mücadelesine indirgeyen reformist sol, '77 seçimlerinde CHP'nin kuyruğuna takılmış ve iktidara getirmiştir. TKP ve DİSK'in başını çektiği uzlaşmacılık "Ulusal Demokratik Cephe" sloganıyla CHP'yi destekler. Buna birçok aydın da katılır. Beklenenler olmaz. CHP beklenenin aksine faşizmin kurumlaşmasına hizmet eder. Ancak CHP'ye umut bağlayanların aklı yine de başına gelmez. Şaşkındırlar. Şaşkınlık gazetelere yansır: "Ecevit iktidarının en yararlı desteği faşistler. Çünkü, tüm aydın kesimi 'artık illallah' diye ayağa kalkmıyor ve şu iktidara olanca gücüyle yüklenmiyorsa, bunun tek bir nedeni var: Faşistler hala ezilmedi. ECEVİT giderse onların devleti ele geçirme komplosu yine hızlanır kaygısı. Tuhaf ama gerçek. Bu hükümetin en büyük başarısızlığı, iktidarda kalmasını sağlayan en önemli etken oluyor." (Milliyet, 13.9. '79, Refik Erduran'ın yazısından aktaran Savunma, Cilt 1, syf 318)
Faşizm devletin ta kendisidir. Bu ülkede partiler hiçbir zaman gerçek anlamda iktidar olamazlar. Onların görevi açık faşizm koşullarında geri çekilmek, gizli faşizm koşullarında ise parlamentoyla birlikte demokrasi görüntüsünün bir parçası olmaktır. Yoksa her iki dönemlerde de iktidar olan; oligarşinin, ordunun kendisidir.
Evet, devleti tanımamak, CHP'yi de tanımamakla birleşince ortaya tam anlamıyla bir trajedi çıkmıştır. Keza, sıkıyönetim halka karşı ilan edilmiş, Ecevit'in sıkıyönetim için öngördüğü, önerdiği tüm karşı devrimci "tedbirler" 12 Eylül sonrası cunta tarafından yasallaştırılmıştır.


 :lol:  laugh  afro  

15.08.2004 22:15:12
Bu yazı galiba DHKP-C kaynaklı anladığım kadarıyla. Narcotic, rica edersem bu tür yazılar yapıştırdığın zaman bir de kaynak belirtir misin? Bazı yazılar ilgimi çektiği için, yazının bulunduğu siteyi de gezmek istiyorum.

Narcotic 15.08.2004 22:17:45
Buyur Azrail :
Bakbakalım
 

15.08.2004 22:43:31
Teşekkür ederim.

24.08.2004 13:59:11
Bu kurtulus online ile Kurtulus cephesi ayni mi?

24.08.2004 21:36:49
Kurtuluş cephesi?

20.10.2004 13:22:13
Bana faşist olan bir kurum-kuruluş söyleyin bi bakalım Wink

20.10.2004 15:22:07
Lan vatan hainleri , size düşünmek yaramıyor. Dediğim gibi size fazla geliyor şehir hayatı , insanlar , toplumlar ... Dağlara çıkın orda yaşayın hayvanlarla özgürce


Sayfa: [ 1 ]