|
||
| Hindistan’ın Çin’in Batı sınırında yer almasına rağmen, Hint anarşizmi hiçbir zaman biçimsel olarak “anarşist” doğa şeklinde adlandırılanla gerçekte uğraşmadığından, her ikisinin anarşizmleri arasındaki bağlantı ve iletişim görece bilinmiyordu. Hindistan’da, anarşizmin odağı esasen ulusal ve toplumsal özgürlük için önemli hareketler üzerinde anarşizmin temel perspektiflerinin derin etkisindedir. Hindistan’daki şiddetli anarşist Satyagraha hareketinin gelişimini anlayabilmek için kişi, öncelikle bunun geliştiği nesnel yerel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Taşıdığı bir milyardan fazla insanıyla Hindistan, dünyadaki ikinci en fazla nüfusa sahip ülkedir. Antik Hindu düşüncesine geri dönecek olursak gerçekte, devletsiz bir toplum kavramının öncellerini bulabiliriz; örneğin Satya Yuga, aslında, insanların dharmanın evrensel doğal kanunlarına dayanarak kendi kendilerini yönettikleri muhtemel anarşist bir toplumun tarifidir (Doctor, 1964, sf. 16). Fakat devletsiz bir toplumun olası göründüğü dönemde, Hindu politik düşüncesinin çoğu insanoğlunun içsel olan şeytani doğası ve bu yüzden insanlara kötülükten korunma sağladıkları sürece kralların hükmetmekteki “ilahi hakkı” üzerine odaklanır. Fakat Dharma temelinde yönetmezlerse Chanakyasutras izin verir: “bir krala sahip olmamak disiplin isteyen birine sahip olmaktan iyidir” (sf. 26). Bu, tabiî ki, Batı’nın sonuçlarına bakılmaksızın krallara ait evrensel bir ilahi hak anlayışı ile büyük bir çelişkidir. Anarşizm, Hindistan’da kendisinin ilk ve en fazla bilinen ifadesini Mahatma Gandhi’nin şu beyanında bulur: “Devlet şeytanı, aynen deniz dalgalarının fırtınanın nedeni değil sonucu olması gibi, toplumsal şeytanın sonucu değil nedenidir. Hastalığı iyileştirmenin tek yolu nedenin kendisinin yok edilmesidir” (sf. 36). Başka bir deyişle, Gandhi şiddeti tüm toplumsal problemlerin kökü ve devleti, otoritesi şiddetin yasal kullanımının tekeline dayandığından, bu şiddetin açık bir manifestosu olarak gördü. Bu yüzden ifade etmiştir ki “insanların en az yönetildiği devlet mükemmel ve şiddetsizdir. En saf anarşizme en yakın yaklaşım şiddetsizlik üzerine dayandırılmış demokrasi olacaktır (sf. 37)”. Gandhi için böylesine tamamen şiddetsiz bir devlete (ahimsa) varmanın süreci, onları yöneten devletin değişmesinden ziyade insanların kafalarının ve kalplerinin değişmesinden geçer. Öz-yönetim (swaraj), Gandhi’nin satyagraha teorisi boyunca belirleyici prensiptir. Birçoklarının yazdığı gibi bu sadece Hint ulus-devleti için politik bağımsızlık kazanmak anlamına gelmez, aslında gerçekte tam aksidir. Yerine, swaraj ilk önce bireyden başlar, köy seviyesine oradan da ulus seviyesine hareket eder; temel prensip diğer tüm düşüncelerin üzerinde bireyin ahlakî özerkliğidir (sf. 38). Gandhi’nin kolektif özgürlük tutkusu, öncelikle ve en başta bireyselliğin tamamen anarşist bir anlayışından kaynaklanmaktaydı; onun görüşüne göre, gerçekte bireyin bilinci hükümetin tek meşru formudur. Kendisinin de belirttiği gibi “bireyler kendi kararlarını bir çoğunluğa teslim etmek zorunda olursa swaraj bir saçmalık olacaktır”. Bu, hükmetmenin Batılı anlayışlarını açıkça hiçe sayarken Gandhi, eğer çoğunluğun fikri geçersizse nüfusun %99,9’undan ziyade tek bir geçerli fikrin çok daha faydalı olduğunu ileri sürdü. Gandhi’nin hem parlamenter politikayı hem de politik partileri ve onun yasama araçlarını reddetmesine neden olan yine bu swaraj bireyciliğidir. Gandhi, gerçekten herkes için daha iyi bir dünya isteyenin, bunu yapmak amacıyla özel bir partiye katılma ihtiyacı duymaması gerektiğini düşünmüştür. Bu, Raj-Niti (devlet siyaseti) ve Lok-Niti (halk siyaseti) arasındaki farktır. Swaraj bireyciliği her şeyin yeniden düşünülmesi gerektiği anlamına gelir; örneğin, bireyin daha büyük organizasyonların iyiliği için var olduğu anlayışı, daha büyük organizasyonların bireyin iyiliği için var olduğu anlayışı lehinde azledilmelidir ve bir kişi her zaman ayrılmakta ve bir konuda farklı düşünmekte özgür olmalıdır (sf. 44). Fakat, anarşizmden etkilenmiş olanlar arasında bile Gandhi’nin swaraja giden pasifist bir yol anlayışına karşı çıkanlar vardı. 1920’den önce, benzer ve daha açık bir şekilde anarşist olan bir hareket, Hintli anarşist-sendikalist ve yeni ufuklar açan özgürlük lideri Bhadat Singh tarafından temsil edildi. Singh, bir dönem Batılı anarşizm ve komünizmlerden etkilendi ve bu şekilde yaklaşımlara son derece kötü bakılan bir ülkede sözünü sakınmaz bir ateist oldu. İlginç bir şekilde, yoğun olarak Bakunin üzerinde çalıştı; fakat, Marks ile daha az ilgilenmesine rağmen “kendi ülkelerinde bir devrime sebep olmakta başarılı olan” Lenin ve Troçki’nin yazılarıyla oldukça ilgiliydi. Yani toplamda Singh Anarşist-Leninist -eğer böyle bir terim kullanılmayı hak ediyorsa- gibi bir şey olarak hatırlanabilir. İngiliz idaresine karşı Hindistan özgürlüğü için savaşan popüler anti-kolonyal örgütlenmelerin organizasyonuyla etkin bir şekilde meşgul olduğu için Hint siyasi tarihinde Singh, bugün, Gandhi pasifizmi ve terörizm arasında bir yere yaraşır olarak anılmaktadır. Ama aynı zamanda Gandhi’nin “bomba tapınıcılığı”-tabii ki deklare ettiği, özgürlüğü kazanmak amacıyla şiddet kullanmanın Batılı kavramına dayanmaktaydı- olarak göndermede bulunduğu bir çevrenin parçasıydı. Tepki olarak Hintli devrimciler, Gandhi’nin şiddet karşıtı fikirlerinin de Batı kökenli olduğunu, bu fikirlerin Leo Tolstoy’un olduğu ve bu yüzden onların aslında Hintli de olmadığı şeklinde karşılık verdiler (Rao, 2002). Gerçekte bu Singh’in toplumsal değişimin Batılı yorumundan etkilenmesine benzer bir şekildeydi; Japon akranı Kotoku Shusui gibi, Singh’in yoldaşı ve danışmanı Kartar Singh Sarabha, her ikisinin de hayatlarını dünya çapında Hintlilerin özgürleşmesine adamasına yol açan, San Fransisco’da Güney Asyalı işçileri örgütledi. Bu çevrenin arasında kayda değer olanları, Singh’in de yer aldığı, gençlik örgütlenmesi Neujawan Bharat Sabha ve Hindistan Cumhuriyetçi Cemiyeti’ydi. Daha önceki gönülsüzlüğüne rağmen 1920’lerin ortalarında, Singh İngilizleri ülke dışına atabilmek amacıyla genel Hint nüfusunun silahlanma stratejisini benimsemeye başladı. Bu misyona hizmet etmek amacıyla süreç içinde büyük bir taraftar kazanıp halkın militanlarını örgütleyerek ülke boyunca seyahat etti. 1928’de Singh’in bağımsızlık taraftarı gazete Kirti’de yayınladığı bir makalede, bu örgütlü silahlanmış isyan stratejisi, bireysel terör ve şehitlik hareketlerine açık bir destek vermesine neden oldu. Aynı gazetenin diğer sayılarında, anarşizm üzerine bazı makaleleri olduğu kadar “niye bir Ateistim?” üzerine yazdığı ünlü yazısını da yayımladı. Anarşist makalelerinde Singh, genellikle dışsal herhangi bir otoriteden bağımsızlık kazanmanın öncelikli önemine odaklanarak geleneksel “evrensel kardeşlik” Hint düşüncesini anarşist “yönetenler yok” prensibi ile eşit saydı. Lenin ve Troçki’nin yazılarından etkilenmiş olmasına rağmen Singh, kurulmasından sonra altı yıl daha yaşamış olduğu halde hiçbir zaman Hindistan Komünist Partisi’ne katılmadı (Rao, 2002). Muhtemelen bunun nedeni fikirlerindeki anarşist etkiydi; her şekilde anarşist fikirler (anarşist ideoloji tamamen olmasa bile) swarajda hem Gandhi hem de Singh taraftarı hareketlerde büyük bir rol oynamıştır. alıntı |
||