SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Bilim

Konu: Bilim ve Kapitalizm : Tehlikeli İlişkiler

Sayfa: [ 1 ]

15.07.2005 22:44:23
                                                  BİLİM VE KAPİTALİZM : TEHLİKELİ İLİŞKİLER


                                                                 Temel Demirer - Sibel Özbudun




Dünyanın başı, son yirmi-otuz yıl yıldır çevre sorunlarıyla belki de tarihinde şimdiye dek olmadığı ölçüde dertte. En iyimser çevrebilimciler, yeryüzüne -gidişatın böyle devam etmesi halinde- 40-50 yıllık bir ömür biçiyorlar. Dahası çevresel sorunların çok büyük bölümünün "insan imali" olduğu konusunda geniş bir uzlaşı da var. Ancak bu uzlaşı, başladığı yerde bitiyor. Duyarlı kişi ve çevreler, milyonlarca, milyarlarca gerçek ve potansiyel mağdur adına kaygı ve itirazlarını dile getirdikçe, büyük çoğunluğu özel şirketlerin finanse ettiği araştırma-geliştirme projelerinde çalışan ya da onlara danışmanlık yapan akademisyen/ uzman/bilimciler, bilimin hermetik dilinin tek ve kadir-i mutlak sahibi olmanın uçsuz-bucaksız özgüveniyle, "siz ne anlarsınız ki!" gülümseyişi dudaklarında, izahata koyuluyorlar: "Evet, kuşkusuz, çevresel riskler günden güne artmaktadır. Ancak dünya nüfusunun büyük bir hızla arttığı ve dünyamızın yakın gelecekte bir besin/enerji kriziyle karşı karşıya geleceği de bir gerçek. Çevre ile kalkınma arasında optimal dengeyi bulmalıyız. Bu nedenle, ideolojik değil, gerçekçi olmak ve "sürdürülebilirlik" kavramına yaslanmak gerek." İtiraf etmeli; ilk bakışta, topraklarında siyanürle altın çıkartılmasına karşı yıllardır kararlı bir mücadele yürüten Bergamalı köylülere rüşvet, jandarma dipçiği, gözaltı, "toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefet'ten dava açma, ya da "Alman ajanlığı'yla suçlama gibi" argümanlar'dan daha rafine ve ikna edici bir söylem gibi gözüküyor: "Tabii siz de haklısınız, ama dünya nüfusu artıyor; kaynaklarsa sınırlı... Bilim ve teknoloji, insanlığın hizmetinde, bu sorunlara çözüm arıyor. El birliğiyle "sürdürülebilir kalkınma?nın yollarını bulmalıyız." Bu kibar ve sözde "ideolojik-olmayan" söylemin, biraz sıkıştırıldığında fena halde "ideolojik" bir tona büründüğünü görmek içinse, alim olmaya gerek yok. (Güneş enerjisi, rüzgar, su gibi) alternatif enerji ve/veya (örneğin ekolojik tarım gibi) besin kaynakları arayışları, bu söylemin dilinde, kestirmeden "nostaljik/pastoral" ilan ediliveriyor örneğin. Bu arayışlara kafa yoranlar ise "kaçık-marjinal" damgası yemekten kaçınamıyorlar. [Meraklısına not: Akademia?dan bir kez bu damgayı yiyen bilimci, bir "dâhi" de olsa, yaşam boyu sürgüne ve suskunluğa yazgılanmış demektir. Bir enstitüde çalışıyorsa büyük bir olasılıkla sözleşmesi iptal edilecek ya da pasif göreve alınacak, eğer üniversitedeyse projesinin fonları kesilecek, teknik gereçlerden yararlanması engellenecek, öğrencileri kendisinden uzaklaştırılacak, akademik ilerlemesi durdurulacak, yazıp-çizdikleri akademik çevrelerce dikkate alınmayacak, bir dedikodu sarmalında tecrit edilecek; kısacası "Akademi?nin yazılı olmayan ceza yasasına göre, bir üst mahkemeye başvuru hakkı olmaksızın müebbet bir "unutuluş'a mahkûm edilecektir.] Şu halde, bu malumatfuruşlara önce, kadîm ve yalın, "kimin hizmetinde bir bilim ve teknoloji"? sorusunu yöneltmek gerekiyor. Sorunun "banal" ve "ideolojik" olduğunu söyleyerek dudak bükecekleri kesindir; aldırmayın; "banal" bulmaları son derece yalın oluşundan ileri geliyor;"ideolojik" bulmaları ise, yanıt vermede zorlanmalarından. Gerçekten de, kimin, neyin hizmetinde bir bilim ve teknoloji? 1991?de yayımlanan Dünya Koruma Stratejisi raporuna göre, Kuzey'de yaşayan insanlar dünya nüfusunun dörtte birinden azını oluşturduğu halde, ticaret ve enerji kaynaklarının yüzde 80?ini kullanıyor; nüfusun geriye kalan dörtte üçünün bulunduğu Güney ise enerjinin yüzde 20?sini kullanıyor... Dünya nüfusunun yüzde 20?si (Kuzey) toplam yeryüzü kaynaklarının yüzde 75-80?ini kullanıyor; aynı yüzde 20, yılda toplam et-tavuk-balığın yüzde 45'ini tüketiyor; dünyadaki özel otoların yüzde 90?ına sahip; dünya kağıdının yüzde 85'ini harcıyor; elektriğin ise yüzde 70?ini tüketiyor... Kim? Kuzeyli yüzde 20...? Hâl böyle iken, Malthus'cu "dünya nüfusu hızla artıyor, kaynaklar ise sınırlı, o halde...? tarzı bir argüman öne sürmek, "kim'in, "ne'yin bilimi oluyor" "Nüfus-kaynak" dengesi(zliği)nden söz etmek için öncelikle kaynakların dünya nüfusu içinde nasıl dağıtıldığına bakmak, bu bölüşümün adaletini sorgulamak gerekmez mi? Sahi, Kuzeyli toplumları kıskacına alan tüketim çılgınlığının dünya kaynaklarının tüketilmesindeki payı, bu çokbilmiş fütürologların ilgi alanına neden girmez? Uygarlığımızı oluşturan o devasa ve zehirli çöp yığınlarının (otomobil , TV, DVD, beyaz eşya, cep telefonu , teneke kutu, poliüretan, silikon, viskoz...) hayatımızı gerçekten kolaylaştırdığı mı, yoksa kaçınılmaz bir sona doğru cehennemî bir ivmeyle sürüklediği mi tartışması, akademik ciddiyetin çok mu uzağındadır? Dünya halklarının bir anda diyelim ABD ya da Alman ulusu kadar tüketmeye karar verdiklerinde dört-beş dünyanın kaynaklarının yetmeyeceği olgusu, fazla mı "ideolojik"tir? "Nüfusu hızla artan bir dünyayı besleyebilmek" uğruna, canlıların genleriyle, hormonlarıyla oynayan, toprağı/havayı/suyu zehirleyen ve bu faaliyetleriyle ÇUŞ'lara milyarlar kazandıran "bilim teknisyenleri", kaynakları "henüz" yeterli bir dünyada açlığın nedenlerini sorgulamaktan neden ısrarla uzak dururlar? Neden, örneğin Microsoft genel müdürünün yıllık gelirinin neredeyse Kara Afrika'nın herhangi bir ülkesinin yıllık GSMH'sına denk oluşunun "gerçekçi ve bilime uygun" olup olmadığını tartışmayı akıl edemezler? Ya da, az gelişmiş ülkelerin IMF ve Dünya Bankası'nın baskılarıyla kendi geçim temellerinden edilmeleri, borç sarmalında yoksullaştırılmaları, borç faizlerini ödeyebilmek için açlık ve yoksunluğa mahkûm kılınmaları, "konumuzun dışında" mıdır gerçekten? Son onyıllarda meydana gelen insan kaynaklı ekolojik felaketlerin büyük bölümünün perde gerisinde çokuluslu şirketlerin faaliyetlerini, yani sıradan, ilkokul mezunu bir Bergama köylüsünün görebildiğini görememek için acaba kaç diploma gerekir? Pek çok çokuluslu şirket adının ve faaliyet alanının bir çevresel felaketle birlikte anılması, bir rastlantı mıdır? Union-Carbide/Bhopal; Eurogold-Normandia/siyanür; kimya sanayii/hava-su zehirlenmesi, sera etkisi-ozon tabakası deliği; GSM/baz istasyonları/kanser riski; McDonalds?/sağlıksız beslenme/yağmur ormanları kıyımı; otomotiv sanayii/hava kirliliği... ve ilh. ve ilh. Ve nihayet, alternatif kaynak ve yaşam tarzı arayışlarını "nostaljik/pastoral" ve/veya marjinal olarak damgalamadan önce, hangi araştırma projelerine ne kadar kaynak ayrıldığına bakmayı neden ihmal ederler? Gözde üniversitelerin, enstitülerin, çokuluslu şirketlerce finanse edilen gelişkin araştırma birimlerinde, neden rüzgar, atık, güneş enerjisi gibi çevreye ve hayata zarar vermeyen, ancak ucuz, kolay erişilebilir projelere sembolik sayılabilecek kaynaklar tahsis edilirken, öncelikler ve olanaklar her zaman büyük yatırımları gerektiren ve kâr marjı yüksek projelere yönlendirilmektedir? Ve neden genom projesi, "yüksek bilim ve teknoloji?nin gözünde, örneğin "organik tarım?a göre her zaman daha prestijlidir" Sakın "bilimsel prestij" dev şirketlerin sağladığı araştırma fonlarına ve diğer olanaklara endekslendiği için olmasın? Evet, "cui bono"? (kimin yararına?) sorusu, günümüzde bilim ve teknoloji sözkonusu olduğunda, hayatî bir önem kazanıyor. Ve bu soruya verilecek yanıt, artık emeğin sömürüsüyle yetinmeyen, ?sürdürülebilmesi? yeryüzü kaynaklarının büyük bir hızla tüketilmesine, havanın-suyun zehirlenmesine, toprağın yok edilmesine, iklim dengelerinin değiştirilmesine, biyo-çeşitliliğin yok edilmesine, dünya nüfusunun büyük bölümünün "artık" ilan edilip kendi kaderine terk edilmesine, kaynakları ele geçirme savaşlarında milyonların göz kırpmadan ölüme sürüklenmesine ... bağlı olan küresel kapitalizm karşısındaki tavrın deklarasyonunu da kaçınılmaz kılıyor. Bilim, "kâr maksimizasyonu'na ilişkin teknik bir "girdi" değil de insan(lığ)ın refah ve mutluluğuna adanmış bir serüven olacaksa eğer, bilimci, kapitalizm'in değil, hayatın sürdürülebilirliğinden yana tavır almalıdır.


Sayfa: [ 1 ]