SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Martin Heidegger

Sayfa: [ 1 ]

deniz 14.07.2005 19:43:37
Martin Heidegger

(1889-1976) Felsefe tarihinin yatağını değiştirme amacı güden düşünceleriyle XX. yüzyıl Eelsefesine damgasını vurmuş, kimi felsefe çevrelerinde "varoluşçuluk"un kurucularından sayılan Alman fılozof. Başyapıtı sayılan Varlık i!e Zaman (Sein und Zeit) henüz 192Tde yayımlanmış olmasına karşın, Heidegger bütün yaşamı boyunca daha pek çok önemli yapıt vermiştir. Bu yazı üretkenliğinin altında hiç kuşkusuz Heidegger'in çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaların, verdiği derslerin başli başına bir kitap değeri taşıyor olmasının çok önemli bir payı vardır. 1933 ile 1934 yıllarında Hitler rejimine verdiği destek nedeniyle pek çok eleştiriye maruz kalan Heidegger, sonradan verdiği desteği temellendirmeye çalışmış; dönemin atmosferinin gerçek sorumlu olduğunu belirtmekle birlikte, özellikle Hitler'in ülkülerini desteklemek amacıyla yaptığı rektörlük konuşmasının ("Alman Üniversitesi' nin Kendini Doğrulamasi “yanlişliğını üstü örtük bir biçimde de olsa kabullenmiştir. Bir bütün olarak Heidegger 'in düşünceleri, görüngübilimden yorumbilgisine, yapısökümden yazın kuramına, insanbilimden tanrıbilime çok geniş bir alanda çok geniş yankılar uyandırmıştır ve uyandırmayı da sürdürmektedir. Heidegger 'in çoğu yerde izlemesi son derece güç diliyle (kendine özgü Almancası ile Yunancasından kendine özgü bir sözcükbilgisi türetmiş; her biri "çetrefıl" yüzlerce yeni kavram üretmiştir) ortaya koyduğu felsefeyi özetlemek bu düşüncelerin doğasıyla çelişkili bir durum oluşturmaktadır. Yine de düşüncelerine şöyle bir bakıldığında Heidegger 'in en genel anlamda "varlık" denilen şeyin ne olduğunu açıklıkla ortaya koymak istediği açıktır. Nitekim başyapıtı Varlık ile Zaman da bütünüyle varlığın anlaşılmasına yönelik olarak yazılmış bir kitaptır. Söz konusu yapıtında ortaya konan felsefeye Heidegger , genelde varlığın anlamını açıklığa kavuşturma amacı doğrultusunda insan varlığını (Dasein) dizgeli bir .biçimde bütün yönleriyle olduğu gibi kavramayı amaçlayan "temel varlıkbilgisi" adını vermektedir. Ne var ki başta tasarlandığının tersine kitabın yalnızca yansını oluşturan bölümleri yazılmıştır. Heidegger'in uğradığı dönüşüm ya da geçirdiği dönemeç (Kehre) nedeniyle kitabın geri kalan yarısı için öngörülen izlence büyük ölçüde başkalaşıma uğrayarak ilerleyen yıllarla birlikte dizgeli olmayan bir biçimde ele alınmıştır. Heidegger varlık (varolan herhangi bir şey) ile varlığın Varlığı arasında çok önemli bir ayrım yaparak işe koyulur. "Varlıkbilgisel ayrım" diye adlandırdığı bu ayrımın bir tarafında yer alan "varlığın Varlığı" ile Heidegger, insanın deneyimlerinde varlığın bulunuşuna anlam kazandıranı anlamaktadır. Heidegger 'in hep büyük harfle yazma gereği duyduğu Varlık, bir varlığı varlık yapan, onun nasıl öyle olduğunu tanımlayan, hep olduğu gibi olmasını sağlayandır. Bu bağlamda insanın varlık olmaktalığını öteki varlıklardan ayıran, varlık olmaktalığına değgin varoluşsal farkındalığıdır. Heidegger, Batı felsefesinin genelde varlığın anlamını ve özelde de insan tekinin varlığının doğasını baştan beri yanlış kavramış olduğu inancındadır. Kendi bakış açısına göre, bu iki şey iç içe geçmiş derecede birbiriyle bağlantılıdır. İnsan olmak buna göre olmakta olanın varlığını ortaya sererek anlamaktır. Dolayısıyla insan varlığının doğru ya da yanliş anlaşılması son çözümlemede başka her şeyin varliğının doğru ya da yanliş anlaşılması anlamına gelmektedir. Heidegger 'in "Dasein" diye adlandırdığı "insan varliğı", bu bağlamda geleneksel Eelsefenin söz- dağarağına yer etmiş kimi teknik terimlerle anlamlamayacak bir şeye karsılık gelmektedir. "Dasein", geleneksel felsefelerde temellendirilmeye çalışıldığı gibi ne bilinçtir, ne öznelliktir, ne de ussallik. "Dasein" kendine özgü bir varlik türü oluşuyla (her insan tekinin olduğu üzere) hem kendisini hem de öteki bütün varlikların varliğını açığa vurmaktadır. Heidegger bu özel varlığın varlığını "varoluş" olarak nitelendirerek, "Dasein" diye adlandırdığı bu insan varlığının en belirgin niteliği olarak "zamansal" oluşunu öne çıkarmaktadır. Burada zamansal oluştan anlaşılması gereken saatte içerimlenen "kronolojik" zamansallik olmayıp doğrudan varoluşun kendine özgü yaşamasının zamansallığıdır. Son çözümlemede varoluş ile aynı anlama gelen insan varlığı, öteki varlıklar arasında bir varlık olarak bu dünyada durağan bir biçimde ya da tamamlanarak son halini almış biçimde varolan bir şey değildir. Tersine insan olmak demek, Heidegger'e göre, olanaklar içinde geleceğe yansıtılmış bir biçimde kişinin oluşmasıyla, kişinin oluş içinde olmasıyla eşdeğerdir. Bundan daha da önemlisi, Heidegger bu oluş sürecinin seçime konu olmayıp doğrudan zorunlu olduğunu söylemektedir.

Dasein'ın kendi olanaklarında içerimlenen ufku önünde her zaman için geleceğe yönelmiş olduğunu söyleyen Heidegger, Dasein'ın zamansallığının bir başka yere değil, doğrudan doğruya kendi ölümüne doğru yönelmiş olduğunu belirtmektedir. Bir başka deyişle, insan varlığının varoluş sürecindeki enson olanağı, yaşamındaki bütün olanakların hepsini birden sona erdiren olanak "ölüm"dür. İnsan varlikları özünde sonludur ve zorunlu olarak ölümlüdür; dolayısıyla da kişinin oluş sürecindeki farkındalığı ölüm beklentisi içinde olmasından öte bir şey değildir. Nitekim Heidegger bu ölümlü oluşu "ölüme doğru olmakta olan varlik" diye adlandırmışar. Bu anlamda oluş içinde olunduğunu bilmek, daha açıkçası ölümlü olunduğunu bilerek, geleneksel felsefenin diliyle söylenecek olursa kişinin kendini bilmesine kar,ılık gelmektedir. Ne var ki Heidegger 'e göre, insanın varlığının sonlu oluşuna, kendi ölümüne doğgin varoluşuna değgin farkındaliğı, çoğunluk gündelik yaşam içinde karşılaşacağı şeyler içinde yitirilmekte; dolayısıyla da böylesine önemli bir varoluş gerçeğinin unutulması gibi son derece kabul edilemez bir durum doğmaktadır. Heidegger' in "bırakılmışlik" (Verlassenheit) ya da "fırlatılmışlik" (Geworfenheit) adını verdiği bu durum, gerçek anlamda şeylerle karşılaşmayı olanakli kılan oluşun da bütünüyle unutulmasına yol açmaktadır. Heidegger, böyle bir firlatılmışlik içinde insan varlığının unuttuğu sonluluğunu ona yeniden anımsatacak olanın kendisini ancak birtakım temel yaşantı biçimlerin- de açığa vurduğunu savunmaktadır. Bu en temel yaşantı biçimlerinin başında "içdaralması", "kaygı", "kuşku" ve "merak" gelmektedir. Söz konusu yaşantıların hepsinin de insanın buradalığının burada olmama zemini üstüne kurulduğunu göstermesi bakımından uyuyan "Dasein" üzerinde "ayıltıcı" bir etkisi vardır. Heidegger bu ayıltıcı etkiyi betimlemek amacıyla çoğunluk şiirsel bir dil söylemi içinde yarattığı özel eğretilemelere başvurma gereği duymuştur. Sözgelimi kaygıyı "vicdanın çağrısı" eğretilemesiyle anlamlandırma yoluna gitmiştir. Ancak burada "vicdan" ile denmek istenen geleneksel felsefede anlaşıldığı biçimiyle ahlâksal bir yeti olmaktan çok uyuklayan varlığın uyanmakta oluşunu, yani sonluluğunu anımsamaya başlayışıdır. Söz konusu vicdan çağrısı insan varlığının suçluluğunu anlayıp kabullenmesine yönelik bir çağrıdır aynı zamanda. Bu çağrıyı yanıtlamak Heidegger'e göre kişinin sonluluğunu seçmekle seçmemek arasında yaşanan bir çatışkı olarak yaşanır. Yani kişi çağrıyı olurlayarak sonlu olduğunu seçebileceği gibi, kendisine gönderilen bu çağrıyı olumsuzlayarak ya da göz ardı ederek sonlu olduğu gerçeğini çağrıyla bir dahaki yüzleşmesine değin erteleyebilir de. Burada seçilen ya da ertelenen Heidegger'e göre uyumayı sürdürmek ile ayılmayı istemek arasında verilecek bir varoluş kararıdır. Böyle bir durum karşısında, insan varlığının ağrıyı yanıtlaması kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de "sahicilik" (Eigentlichkeit) yaşanasına geçmesi anlamına gelirken, çağrının duymazdan gelinerek yanıtsız bırakılması sahici olmayan bir yaşana durumunda kalınarak sahici olmayan bir kendini anlamayla varolmak demektir. Heidegger , Varlık ile Zaman 'da şeylerin insan varlığına neden anlamlı bir biçimde sunuldukları yanında şeylerin insan varliğına sunulma biçimlerini de ayrıntılı bir biçimde incelemektedir. Buna göre insanın kendine yeter görüldüğü kuramsal "ben" tasarımına dayalı insan varlığı kuramlarının tersine, Heidegger insan varlığını hiçbir içkinlik varsayımında bulunmaksızın hep toplumsal etkileşim ile pratik ilgilerce belirlenen "dışarısı" olarak kavramaktadır. Heidegger, bu varoluş gerçeğinin en temel kanıtı olarak insanın her zaman için verili bir dizi ilişki ve ilgi içinde varolmasını göstermektedir. Bütün bu ilgi ve ilişkiler alanını "dünyâ' diye adlandırmasına karşın, burada Heidegger'in dünyadan anladığı kesinlikle belli varlıkların uzam ile zaman içinde varolduğu güneş sisteminde yer alan "yeryüzü" gezegeni değildir. Dünya daha çok bütün insan olanaklarının düzene konduğu dinamik bir ilişkiler evrenine karşılık gelir. Dünya'da insan varlığının ilişkide bulunduğu şeylere anlam ve önem kazandırılması söz konusudur. Tıpkı sanatçının dünyası, ressamın dünyası ya da filozofun dünyası gibi deyişlerle parmak basıldığı üzere, dünya anlam ve önem kazandırma yoluyla her anlamda yaratılan bir şeydir. Heidegger için insan çoğunluk birbiriyle örtüşen bu türden pek çok dünya içerisinde aynı anda yaşamaktadır. Ama bu dünyaların özünü oluşturan, Heidegger'in kendi deyişiyle "bütün bu dünyaların dünyaliklarını" belirleyen, insan ilgileri bağlamında şeyler üzerine kunılan olanakli anlamlandırmalardır. Heidegger bu düşüncelerini Sanat Yapıtının Kökeni nde (Der Ursprung des Kunstwerkes, 1960) Van Gogh 'un "Köylü Ayakkabıları" adli portresine ilişkin yaptığı açımlamalarla ayrıntılı bir biçimde dile getirmiştir. Buna göre köylü ayakkabılarında o ayakkabıları giyen köylünün bütün bir dünyası açıklıkla gözler önüne serilmektedir. Heidegger'e göre, burada kendisini gösteren dünya, doğrudan Varlığın kendisini göstermesi olarak anlaşılmalıdır. Buna karşı Heidegger, in- san varliklarına en yakın olan dünyayı "gündelik yaşam dünyası" diye adlandırmaktadır. Bu dünyanın en belirgin özetliği, insanın yaşamsal gereklerini yerine getirmek amacıyla oluşturulmuş bir dünya olmasıdır. Sözgelimi barınmak için bir ev yapma amacı böyle bir yaşamsal gereğin sonucudur. Bu anlamda gündelik yaşam dünyasının anlamlandırımı, birtakım araç-gereçlerin belli amaçlar doğrultusunda doğrudan ya da dolaylı olarak kullanılmasıyla kendisini gösteren yararlardan doğmaktadır.

Heidegger 'in düşüncelerinin önemli bir başka boyutunu da varlık ile dil arasında kurduğu özsel bağlantının temellendirilmesi oluşturmaktadır. Geleneksel felsefede hep yapılageldiği üzere dil ile varlik arasında öncelik sonralik ilişkisi doğrultusunda anlaşılması gereken bir ayrılık olmadığını savunan Heidegger, en iyi anlamını "Dil varliğın evidir" tümcesinde bulan ve dile hak ettiği saygınliğı yeniden vermeyi amaçlayan bir felsefe anlayışı geliştirmiştir. Varlığın ancak dilde kavranabileceğini, ancak dilde dile getirilebileceğini ileri süren bu görüş, daha sonra Heidegger in en önemli öğrencisi sayılan Gadamer tarafından "Anlaşılabilecek tek varlık vardır, o da dil" biçiminde yeniden dillendirilmiştir. Nitekim Heidegger dil ile anlama görüngüleri üzerine dile getirdiği düşünceleriyle yakın dönem çağdaş felsefenin gözde akımı yorumbilgisinin son biçimini almasına büyük katkılarda bulunmuştur. Heidegger bu bağlamda hemen bütün düşüncelerini, pratik deneyimler dünyasının varlıkların varlığının kavranmasına beşik oluşturduğu savı üstünden dile getirmektedir. Anlamanın her zaman için birtakım ilişkilere değgin bir farkındalık gerektirdiğini savunan Heidegger, insan varlıklarının daha en başta şeylerin varlığına yönelik kuram öncesi ya da varlik- bilgisi öncesi bir anlamaları olduğunu belirtmektedir. Yorumbilgici anlama buna göre bütün yönleriyle dünyada olmaktalığı, insanın olanaklar içerisine bırakılmışlığını ve bu bırakılmışlık içindeki yapıp etmelerini anlama çabasıdır. Bu anlamda "özne-yüklem" çatısı ile kurulan gidimli usyürütmenin tersine varlıkların varliğını, yani varlığın kendini açığa vurma biçimlerini anlamanın en temel yoludur. Bu noktada Heidegger , Eski Yunanca'daki aletheia sözcüğünün sunduğu çokanlamlılık olanaklarından hareketle "doğruluk"ya da "hakikat"in örtüsü kaldırılarak görülebilen bir şey olduğunu ileri sürer. Doğruluk insan anlaması önünde çelişik bir durum sergilemektedir. Doğruluğun bir yandan kendini açığa vururken öbür yandan kendini gizliyor oluşu, açıkça gidimli usyürütme yoluyla kavranamazlığının kanıtıdır. Özellikle son dönemlerinde Heidegger, felsefenin geleceği yolunda şiirsel düşünmenin gücünü öne çıkarmış, başta Georg Trakl ile Hölderlin 'in şiirleri olmak üzere şiir dilinin çok büyük olanaklar sunduğu düşüncesiyle çeşitli şairlerin şiirlerine getirdiği yorumlarla düşünme yolunu seçmiştir. Bunun en belirgin örneğini Dil Yolunda (Unterwegs zur Sprache, 1959) başlıklı kitabında görmek olanaklıdır. Heidegger neredeyse kitabın bütününde Trakl'ın "Tin gariptir şu yeıyüzünde" dizesine dayanarak insan varlığının dünyada olmaktalığını ne anlama geldiğini açık kılmaya çalışmaktadır. Heidegger’in kendine özgü düşünceleri kendinden sonra gelen düşünürler üzerinde çok önemli etkilerde bulunmuş olmakla birlikte, "gizemciliği", özellikle Soktates öncesi fılozoflar bağlamında kendisini gösteren "geçmiş özlemciliği", en önemlisi de siyasal bakımdan tutucu içerimleri bulunan varlık anlayışı büyük eleştiriler almıştır. Üretkenlik konusunda sınır tanımayan Heidegger'in başyapıtı Varlık ile Zaman dışında öteki önemli yapıtları şunlardır: Rickert ile Husserl 'in öğrencisi olduğu yılların hemen ardından doktora tezi olarak sunduğu ve Husserl 'in görüngübiliminden açık izler taşıyan ilk yapıtı Die Lehıe wom Urteil im Prychologirmus Ein krisisch-poritiver Beitrag zur L.ogik (Ruhbilimde Yargı Öğretisi: Mantığa Eleştirel- Olumlu Bir Katkı, 1914) Kant und das Pmblem derMetaphysik (Kant ve Metafizik Sorunu, 1929) ; Wast ist Metaphysikl (Metafızik Nedir?, 1929) Wom Wesen des Grundes (Temellendirmenin Neliği Üzerine, 1929) Hölderin und dıu Weren der Dichtung (Hölderlin ve Şiirin Neliği, 1936) Platons Lehre von der Wabreit (Platon'un Doğruluk Öğretisi, 1942) Brief über den Humanismus (İnsancılik Üzerine Mektup, 1947) Holzwege (Ormanyolu, 1950) Die Technik und die Kehız (Teknik ve Dönüş, 1950) Einführırng in die Metaphysik (Metafiziğe Giriş, 1953); Wast Beisst Denken (Düşünmek Ne Demektir?, 1954) Was ist das die Philasophie (Nedir bu Felsefe?, 1956) Der Satz wom GrıındTemellendirme Ilkesi, 1957) Identitüt and Differenz(Özdeşlik ve Ayrım, t 957) Nietzsche Kants These über dar Sein (Kant'ın Varlik Üstüne Savı, 1962).

Felsefe Sözlüğü- Bilim ve Sanat Yayınları
alıntı

deniz 14.07.2005 19:49:09
kitap:



Heidegger'de Varlık ve Zaman

Asa Kitabevi, Bursa, 2000
İkinci Baskıya Önsöz

Bu çalışma, 1997 yılında Asa Kitabevi'nden çıkan Heidegger'de Varlık ve Zaman adlı eserimin yeniden gözden geçirilmiş, geliştirilmiş ve çoğaltılmış şeklidir.
Martin Heidegger'in felsefesiyle olan ilgim çok eskilere dayanır. Henüz bir doktora öğrencisiyken, Heidegger'e olan ilgim onun üzerine bir doktora tezi yapmama neden oldu. Doktara tezimde Hedigger'in Descartes'in varlık anlayışını nasıl eleştirdiğini temele alarak Heidegger'in varlık kuramını önce açıklamayı ve sonra da eleştirmeyi denedim.
Bu çalışmadaki amacım Martin Heidegger'in felsefesini eleştirmek veya reddetmek değil, tam aksine onun felsefesini, temel görüş ve kuramlarıyla tanıtmaktır. Bu nedenle bu kitap, Heidegger felsefesine giriş çalışmasıdır. Bir giriş çalışmasında beklenen bütünlük ve genellik temelinde, çalışma beş bölümden oluşmaktadır.

1999-2000 öğretim yılının güz dönemi yaptığım "Varlık Felsefesi Problemleri" adlı yüksek lisans dersinde öğrencilerimle birlikte Heidegger'in büyük eseri Varlık ve Zaman üzerine yeniden durma fırsatı buldum. Değerli öğrencilerimle satır satır okuduğumuz Varlık ve Zaman bize Heidegger'in felsefedeki önemini yeniden hatırlattı. Bu nedenle, Birinci Bölüm, Heidegger'in varlık ve zaman anlayışına ayrıldı.
Yine bu derste öğrencilerimin Heidegger üzerine yazılmış kitaplardan yaptığı çevirileri gözden geçirme ve düzeltme fırsatı buldum. Bu çevirilerden birini kitabın Dördüncü Bölümü olan Tarih Felsefesi başlığı altında okuyuculara sundum.
1999 yaz dönemi TÜBA'dan aldığım bir bursla Amerika Birleşik Devletleri'nde teknoloji felsefesi üzerine bir araştırma yapma fırsatı buldum. Bunun sonucu olarak da, Heidegger'in "Teknolojiye İlişkin Soruşturma" adlı makalesini çevirerek, bu çalışmaya ekledim. Üçüncü Bölüm, teknoloji felsefesine ayrıldı.
Ayrıca bilim ve bilgi kavramlarının Heidegger için ne anlama geldiğini sorgulayan ve açıklayan bir başka bölüme de burada yer verdim. İkinci Bölüm olan bu bölümde Heidegger'in yanısıra Husserl ve Gadamer'in bilim görüşlerini, Modorn felsefeye geri dönerek hem açıklayıcı hem de eleştirici bir tavırla ele aldım.
Son bölümde ise, Heidegger'in düşün yaşamını ve eserlerini tanıttım. Bu çalışmanın basımında gösterdikleri titiz çalışmaları dolayısıyla Asa Kitabevi çalışanlarına çok teşekkür ederim.
   

Çalışmayı büyük titizlikle okuyan ve yanlış yazılımları düzelten değerli öğrencim Elif Nuyan, Metin Becermen ve Neziha Dalgıç'a ayrıca değerli dostum Alim Yanık'a çok teşekkür ederim.
Önsöz

Elinizdeki çalışmanın amacı Martin Heidegger'in felsefesini, temel görüş ve kuramlarıyla tanıtmaktır. Bu bir Heidegger felsefesine giriş çalışmasıdır. Bu nedenle Heidegger'in en büyük eseri olan Varlık ve Zaman aslına uygun olarak özetlenerek tanıtılmaya çalışıldı. Ayrıca, Heidegger'in çeşitli düşünceleri hakkında yayınladığım makalelerimi de burada bir araya getirdim.
Heidegger felsefesi hakkında ülkemizde yeterince yayın bulunmamaktadır. Türkiye Felsefe Kurumu'nun yayınladığı ve Yusuf ÖRNEK'in çevirdiği Metafizik Nedir?, Ali ILGAT'ın çevirdiği Nedir Bu-Felsefe ve Turhan ILGAZ'ın çevirdiği Profesör Heidegger'e 1933'te Neler Oldu? adlı eserleri Türkçemizdeki orjinal kaynaklardır. Bunun yanında Profesör Doktor Doğan ÖZLEM'in Heidegger üzerine çevirdiği iki kitap ve birçok kişinin yazdığı Heidegger üzerine makaleler mevcuttur. Dolayısıyla bu çalışmanın, Heidegger felsefesine giriş yapmak isteyenler için iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum.
Heidegger felsefesiyle uğraşanların da açıkca bildiği gibi, Heidegger'in kullandığı terminoloji derin bir felsefî anlam yüklüdür. O, sıradan Almancadan aldığı kavramlara felsefe yükleyerek, felsefeye kazandırmıştır. Bu ise Heidegger'i başka bir dile çevirmenin zorluğunun temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle burada bazı kavramların Türkçe karşılıklarını ilk kez kullanmayı denedim. Bu karşılıklar henüz kabul görmemiş bulunan ve belki de ilk defa benim tarafımdan önerilen karşılıklardır. Heidegger felsefesi üzerine ülkemizdeki çalışmalar çoğaldıkça Heidegger'in terminolojisine önerilen karşılıklar çoğalacak ve sonunda bazıları elenerek asıl anlamına daha yakın olanlar felsefe dilimize kazandırılacaktır. Bu amaçla çalışmanın sonuna bir sözlükçe konularak, Heidegger terminolojisi tanıtılmaya çalışıldı. Çalışmalarımın ve önerilerimin bu süreci biraz daha hızlandıracağını ve konu hakkında çalışmak isteyenleri cesaretlendireceğini umuyorum.
Bu çalışmanın basımında gösterdikleri desteğe ve titiz çalışmaları dolayısıyla Asa Kitabevi'ne ve sahibi Mecit Bilgin'e çok teşekkür ederim. Çalışmayı büyük titizlikle okuyan ve yanlış yazılımları düzelten değerli dostlarım Alim Yanık ve Caner Çiçekdağı'na ayrıca çok teşekkür ederim.
Giriş

Martin Heidegger, 20. yüzyıl düşüncesine en fazla etkide bulunan felsefecilerden biridir. Hayatı boyunca "Varlık'ın Anlamı Nedir?" sorusuna yanıt aramış, düşüncesini bu soru çerçevesinde yoğunlaştırarak, felsefe tarihini incelemiştir. "Varlık'ın Anlamı Nedir?" sorusuna sistematik bir yanıt verebilmesi onun engin felsefe tarihi bilgisine bağlıdır. Yıllarca Antik Çağ üzerine verdiği ders ve seminerler onun varlık karşısındaki tutumuna yön vermiştir. Felsefe tarihindeki uzun süren varlık incelemesi ve varlık kavramı üzerine yaptığı etimolojik araştırmalar onu, Sokrates öncesi doğa felsefecilerine yöneltmiştir. Heidegger, doğa filozoflarının varlığı önsel ve dolaysız bir biçimde kavradıklarını ileri sürmüştür. Fakat Platon'la birlikte varlığın önsel ve dolaysız kavranışı, metafiziğin etkisi sonucu üstünü kapanmış ve örtüsünün altına gizlenmiştir. Heidegger'e göre, Platon, Batı metafiziğinin de başlatıcısı olmuştur. Felsefe, artık metafiziğin varlığı açıklama evrenidir. Aristoteles'le devam eden bu metafizik varlık anlayışı Orta Çağ'da, dinsel anlam kazanarak, İlahî Varlık alanına dönüşmüştür. Descartes'la başlayan Modern Batı Felsefesinin, varlığı epistemoloji temelli bir metafizik anlayışla ele aldığını ileri süren Heidegger, en büyük karşı çıkışını Kartezyen geleneğe yapmıştır.
Heidegger'in amacı, Kartezyen geleneğe bağlı olan epistemoloji temelli düalist varlık anlayışını yeniden yorumlayarak (tahrip ederek), yerine ontoloji temelli varlık kuramı geliştirmekti. Bu amacını Varlık ve Zaman adlı eserinde gerçekleştirerek çağımızın varlık kuramlarını etkiledi. Martin Heidegger'i anlamak ve onun çağımızdaki konumunu belirlemek için ondan önceki felsefî gelişmeleri de anlamak gerekir. Özellikle Descartes'la başlayan felsefe ve sonraki gelişmeler varlık bağlantısı içinde yorumlanmalıdır.
Descartes'ı modern felsefenin kurucusu ve babası yapan nedir? Descartes felsefesinde ne vardı ki felsefenin akışı ve bakış açısı değişti? Niçin modern felsefeyi Descartes'la başlatıyoruz da Bacon, Galileo, Kopernik ya da Kepler'le başlatmıyoruz? Descartes'ı Descartes yapan nedir?
Yanıt tek kelimeyle "cogito" dur. Çünkü Descartes sonrası tüm filozoflar, felsefenin temeline cogito'nun değişik formlarını koyarak, felsefe yapmaya başladılar. Bunlar Spinoza, Leibniz, Locke, Hume, Berkeley, Kant, Fichte, Schelling, Hegel, Dilthey ve Husserl'dir. Heidegger'e göre, bu geleneği ilk defa cesurca tartışan ve reddeden son Batı metafizikçisi Nietzsche'dir.
Cogito'nun temele alınması ve bunun bilgi kuramsal bir ontoloji ile açıklanma çabası aynı zamanda bilimleri de ön plana çıkarttı. Çünkü cogito'da hiç sarsılmadan ve açık olarak var olan kesinlik, bilimlere matematik öğelerin kesinliği olarak yansıdı. Matematiğin doğruluğu, kesinliği, değişmezliği ve evrenselliği kendini bilimlerin yasalarındaki matematik ifadelerde buldu. Kartezyen gelenekle başlayan cogito merkezli felsefe ve bilim anlayışları 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti.
Cogito, Spinoza'da Bir, Leibniz'de monad, empiristlerden Locke ve Hume'da içi boş levha olan özne, Berkeley'de ruh, Kant'ta transendental özne, Fichte ve Schelling'te Ben ve son olarak Hegel'de de Mutlak Tin oldu. Tüm modern filozoflar cogito'yu öznenin değişik formları olarak kavrayıp onu açıklamaya çalıştılar. Heidegger'e göre, tüm modern felsefe aslında cogito felsefesinden ve epistemolojik felsefeden başka bir şey değildir.

Niçin varlık? 'Varlık' terimi çeşitli karşıtlıkları içerir. O, ilk olarak bilgi ve bilim ile çelişir. Heidegger'in zamanındaki ve daha önceki birçok filozof, özellikle de, Kant'ı takip ettiğini iddia edenler, "ne bilebiliriz?" ve "bilimlerin temelleri nelerdir?" gibi soruları sorarak, temelde epistemolojiyle ya da bilgi kuramıyla ilgilendiler. Heidegger epistemolojiye karşıydı. Bilgi kuramı sürekli bıçağını biler, fakat bir türlü işe başlayamazdı. Bilgi, özellikle bilimin sistematik bilgisi bir taraftan bilen, diğer taraftan hakkında bilinmek istenen obje ya da objeler alanı arasında bir bağlantıyı içerir.

Fakat tüm bu felsefeler bir şeyi unutmuştu. Unutulan zaman'dı. Cogito'nun tüm formlarında zaman ya göz ardı edildi, ya cogito'nun içine ya da cogito'nun dışına konuldu. Hiçbir biçimde, zaman ve cogito birlikte kavranılmadı. Bu bir eksiklikti, bu Dasein'ın kendisini gizlemesi, üstünü örtmesi ve kendisini yanlış yorumlamasından başka bir şey değildi. O halde "Varlık'ın anlamı" yeniden sorgulanmalıydı.
Heidegger'e göre, ilk defa Kant, cogito'yu zamanla birlikte ele aldı. Fakat Kant, kartezyen geleneğe olan aşırı sadakati sonucu zamanın, "Varlık'ın anlamı" olduğunu göremedi. Kant sonrası felsefeler, cogito'nun değişik formlarını ele alıp açıklamaya devam ettiler. 19. yüzyıl felsefe akımlarından Alman romantiklerinin temsilcileri Fichte, Schelling ve Hegel cogito merkezli kuramlarını iyice kavramlaştırıp, soyutlayarak "Varlık'ın anlamını" mutlak tinde aradılar. Zamanı da mutlak tinin açılımında ortaya çıkan tarih kavramıyla açıkladılar. 19. yüzyılın diğer bir felsefe akımı olan pozitivizm ise, zamanı nesnel bir yorumla ele alarak fiziksel olanla ilişkilendirdi. Sonuçta 19. yüzyıl felsefeleri zaman ve varlığın birbirleriyle olan bağlantısını kavramaktan çok uzak kuramlar ortaya koydular.
Heidegger, 19. yüzyılın sonlarına damgasını vuran bir Danimarkalı ve üç Alman filozofuyla birlikte başlayan yaşam felsefesi anlayışının, epistemoloji temelli kartezyen geleneğini yerinden sarstığını öne sürer. Bunlar, Kierkegaard, DiltheyNietzsche ve Husserl'dir. Kierkegaard'ın Hegel'in sistem felsefesini eleştirmesi ve bireyin önemini vurgulaması, Dilthey'in tin bilimlerine önem vermesi sonucu yaşam ve tarih kuramlarını geliştirmesi ve Nietzsche'nin Batı metafiziğini ve kartezyen geleneği acımasızca eleştirmesi, Heidegger'in görüşlerini derinden etkilemiştir. Husserl'in fenomenolojik yöntemini kendine örnek alan Heidegger, varlık felsefesinin ancak fenomenolojik yöntem ile olabileceğini ileri sürmüştür.
20. yüzyıl artık kartezyen geleneğin terk edildiği yüzyıldır. Önce yaşam ve tarih felsefesi, kartezyen geleneği eleştirmeye başladı. Daha sonra varlık felsefesi, kartezyen geleneği tamamen reddetti. Heidegger'e göre, artık cogito merkezli felsefeler yerini varlık merkezli felsefelere bırakmalıdır. Bunun için epistemoloji temelli veya kartezyen geleneğe bağlı varlık felsefelerinden vazgeçilmelidir. Çünkü felsefenin Varlık'ı sorgulaması ve anlaması, epistemoloji ile olamaz. Felsefenin konusu, temel ontolojidir. "Varlık'ın anlamı nedir?" sorusu, temel ontolojinin sorguladığı tek sorudur. Böyle bir soru da ancak kendisinde Varlık'ı açabilecek bir varolanın sorabileceği sorudur. Kendisini kendinde Varlık olarak açan tek varlık Dasein'dır. O halde, temel ontolojinin, yani felsefenin görevi, Dasein'ın Varlık'ını serimleyerek, Varlık'ı açığa çıkarmaktır. Varlık'ı açmanın yöntemi, fenomenolojidir. Dasein'ın varoluşunun analitik serimlenmesinde Varlık'ın anlamının zaman olarak ortaya konulması fenomenolojinin görevidir. Heidegger'e göre, ontoloji, yalnızca fenomonoloji ile olanaklıdır.
Bu nedenle, Birinci Bölüm Heidegger'in varlık felsefesine ayrılmıştır. Bu bölümdeki amacım, Heidegger'in ünlü eseri Varlık ve Zaman'ı aslına uygun olarak ele alarak "Varlık'ın anlamı nedir?" sorusunu cevaplamaktır. Varlık ve Zaman bu bölümde ayrıntılı olarak incelenerek, sorumuzun aydınlatılması sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca çeşitli dergilerde yazdığım makalelerden ve kongrelerde verdiğim bildirilerden yararlanarak, bu bölüme bir çeşitlilik katmaya çalıştım. "Varlık'ın Anlamı Üzerine", "Zaman ve Varlık", "Descartes'ın Varlık Kuramının Eleştirisi" ve "İnsan Problemi" alt başlıklarıyla Heidegger'in varlık felsefesini değişik boyutlarda ele almak suretiyle, sorumuzun çerçevesini ve irdelenmesini geniş tutmaya çalıştım. Doğal olarak bu bölümde bazı tekrarlara rastlamak olanaklıdır. Zaten Heidegger'in yayınlarında da bu tür tekrarlar çokça yapılmaktadır. Bundan dolayı, Heidegger'i anlatmak ve açıklamak, bazı konuların tekar edilmesini zorunlu kılmaktadır.
İkinci Bölüm'de Heidegger'in bilgi ve bilim felsefesi ele alınmaktadır. Bilgi anlayışı doğrudan varlık anlayışıyla ilgili olduğu için burada araştırılan ve irdelenen yine varlığın kendisidir; çünkü Heidegger'e göre, bilgi ve bilim, ontolojiye göre ikincil olandır. Varlık'ın varoluşsal yapısı yine varlığın kendisinde serimlendiği sürece Varlık varolmasının farkına da varacaktır. O halde, Varlık'ın hakikati veya doğruluğu varolmanın kendisini açtığı varlıkta ortaya çıkacaktır. Bu açıdan bilgi ve bilim anlayışı ele alındığı zaman, yine varlık felsefesinde öne sürdüğümüz bazı açıklamaları bu bölümde de zaman zaman tekrarlamış olmaktayız. Geleneksel bilgi anlayışı ile Heidegger'in bilgi anlayışı karşılaştırılarak, açıklık doğruluk kuramının ne olduğu irdelenmektedir ve bu kuramın sanatla olan bağıntısı ortaya konulmaktadır.
Üçüncü Bölüm'de ise Heidegger'in teknoloji felsefesi yine varlık kuramıyla olan ilişkisi içinde irdelenmektedir. Heidegger'in yazdığı bir makale burada tam olarak çevrilerek, okuyucuya sunulmaktadır.
Dördüncü Bölüm, tarih felsefesine ayrılmıştır. Tarih felsefesine yapılan genel bir girişten sonra, Heidegger'in Varlık ve Zaman adlı eserini temele alarak yazılan iki kitaptan tarihle ilgili bölümler Türkçeye çevrilerek, sizlere sunulmaktadır. Buradaki amacım, varlığın tarihselliğini, zamansallığını, sonluluğunu ve göreceliğini açığa çıkarmaktır.
Beşinci Bölüm, Heidegger'in düşün yaşamı ve eserlerine ayrılmıştır. Heidegger'in düşüncesinin gelişim aşamaları kronolojik olarak serimlenerek, düşünceleri, eserleri ve söyledikleri tanıtılmaktadır. Heidegger'in yazdığı tüm eserlerin bir listesinin yanı sıra Türkçedeki eserlerinin listesi de verilmektedir.

alıntı

deniz 14.07.2005 20:21:23
Martin Heidegger:
Tarih, kalıtım ve yazgı
Richard Polt

Heidegger şimdiye kadar tarih üzerine fazla birşey söylemedi2, fakat o tarihi, Varlığımızın can alıcı kesinliği olarak gördü. Aslında bu konuyu niçin daha önce açmadığını anlamak için daha önce geçen birçok olgunu ayrıntılı yorumunu yapmalıyız. Varlık ve Zaman’ın ikinci bölümünün beşinci kısmında otantik varolmanın heyecanlı betimlemelerinde ve varlığımızın tarihsel karakter biçimlerinde
bu konuyu açmak işin hazırdı.

Heidegger yalnızca savaşların, denemelerin, politik hareketlerin ve benzerlerinin akademik araştırmaları olarak tarihi anlamaz. Gerçekte o, savaş ve diğer tarihi olguların kendilikleriyle öncelikle ilgilenmez. Onun asıl amacı, insan varlığının gerçekteki tarihi doğasıdır. Heidegger bunu tarihsellik (Geschichtlichkeit4) diye adlandırır. Geçmiş olayları ve durumları bize anlamlı yapan ve onların bilimsel incelemesini olanaklı kılan tarihsellik yöntemine şükran borçluyuz. Buna ilaveten her ne kadar tarihçi olmasak da, otantik varolmamızla tarihsel olabiliriz.

“Dasein’ın doğumdan ölüme doğru uzandığı” yola tarihsellik denilebilir. Tarihselliğimiz yüzünden yaşamımızın doğumdan ölüme uzanan hikaye ve dramaları oluşturduğunu söylemek olanaklıdır. (Diğer hayvanların yaşam formlarını biyoloji araştırırken insan yaşamı ise biyografyalarla anlatılır.) Heidegger’in daha önce belirttiği gibi, tarihsellik zamansallık olarak betimlenebilir; gerçekten
tarihselliğin yorumu, “zamansallığın sadece somut bir açığa çıkışıdır.”

Geçmişte atılmış ve şimdide geleceği planlayanlar olduğumuzu anlamaktayız. Heidegger, geçmişten çıkarttığımız projelerin oluşturduğu olanakları kalıtım olarak belirler. Yalnızca kendime dayanarak hayal edebileceğim bir projeyi veya planı basitçe ortaya koyamam. Olanaklı proje ve planların kaynağı, binlerce yıldır kültürümü oluşturan olanaklı kendi yorumumun zenginliği ve toplumda diğerleriyle paylaştığım kalıtımdır. Varlığın olanaklarına göre yaşamımın yönlenmesine fırsat veren bu kalıtıma teşekkürler; örneğin, tutucu ve devrimci olmak gibi. Diğerleri arasında bu yaşam biçimleri, kültürümde olanaklı rol modelleri olan halk tarafından bana olanaklı yapılır. Otantik varolma, bazı kalıtım olanaklarını devamlı ‘tekrar’ eder. Böylece, geçmiş otantikçe varolmak için fırsatların depolandığı yerdir: “her ‘iyi’ bir kalıtımdır ve ‘iyiliğin’ yapısı otantik varolmanın olanağının oluşmasını da sağlar.” Geçmiş nesne ve olaylar, bizim için anlamlı olabilirler ve tarihçiler onu araştırılabilir; çünkü yalnızca geçmiş hala bizimle ve kalıtım gibi hizmet eder. Bu nedenle, yabancı gibi gelse de, olanaklar tarihçilerin özenle ilgilendikleri şeylerdir.

Heidegger, geçmişte birisinin yaptığı şeyleri aynen yapmamız gerektiğini söylemek istemiyor – aslında bu da imkansızdır. Onun ‘tekrar’ kavramı (Wiederbolung – Stambaugh’un ‘retrieve’ terimi) geçmişin tekerrürü anlamına gelmez, fakat geçmişi özgürce ve yaratıcı olarak kendine uydurmaktır.

Örneğin, eğer Picasso’yu lider olarak seçmem, benim de mavi, pembe ve kübist dönemden geçeceğim anlamına gelmez. Gerçekte, Picasso’nun varolma yolunu kendi yaşamım için bir referans noktası ve bir model olarak seçerim. Yine, eğer birisi “İsa’yı
taklit ederek” konuşursa o kendisinin Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasında değildir, fakat İsa’nın yaşamı bireyin kendi koşullarına adapte olması için gerekli gücü elde etmesini sağlayacaktır. Heidegger, birinin kendi öz geçmişiyle ilgilenmesi ve ona aşırı duyarlı
olması zorunlu olarak onun tutucu olacağı iddiasını kabul etmez; aslında bu durum gerçek devrimi de olanaklı yapar. İşte Heidegger’in de Batı metafiziğinin tahribiyle yapmaya çalıştığı da tam anlamıyla budur.

Şu soru akla gelebilir: kendimizden çok, gelenek ve kalıtım ile uyum içinde olmak ne demektir? Acaba Batılı insan Zen Budist veya Afrikalı bir şaman mı olmak istiyor? – ve niçin olmasın. Böyle bir soruya Heidegger tüm bu olanakların Batılı için açık olduğunu, fakat Batılı genellikle kendi öz kültürüyle ilgili olanlarla ilgilenir diye karşılık verecektir. Japon veya Afrika kültürüne veya geleneğine katılma ancak Batı geleneğinde bu yolu açan bazı şeylerin olduğunu göstermektedir. Heidegger’e göre, günümüzdeki ‘çok kültürlülük’ bir tür otantik olmayan ve yüzeysel durumdur:

Bireyin kendisinde yabancı kültürü anlaması ve ‘sentez’ etmesi, Dasein’ın ilk defa gerçekten kendisini kendinde aydınlattığı görüşünü ortaya çıkartır. Çok yönlü merak ve hiç durmadan bir şeyi ‘tam olarak bilme’, Dasein’ın evrensel anlaması gibi sahteliktir.
Heidegger, Avrupalıların zorunlu olarak Avrupa-merkezli oldukları konusunda muhtemelen ısrar edecektir, çünkü onlar olanaklarını seçerken kendi kültürleri temelinde veya en azından ondan başlayan seçimler yapmak zorundalar. (Örneğin, Batılı anti-Batılı bir görüşü benimsediği zaman, Batının eşitlik ve hukuk kavramları bu benimsemeye isteksizce hizmet eder.) Heidegger tüm yaşamı boyunca Batı entelektüel geleneğin temelini sarsmak ve tahrip etmek için Batı düşüncesinin gizli veya örtülü olanaklarını yeniden sorgulamıştır. Bu sorgulama onun Doğu düşüncesini yok saydığı anlamına gelmez; Doğu düşüncesini büyük bir merak ve ilgi ile takip etmiştir.

Heidegger’in kalıtım kavramı birçok eleştirmeni de rahatsız eder; onlar bu kavramı özellikle de Heidegger’in 30’lu yıllardaki nasyonal politika düşüncesinde aşırı milliyetçi ve totaliter bulurlar. Öte yandan, diğer eleştirmenler ise, Heidegger’in düşüncesini ancak aşırı milliyetçiliğin tahribi için olanaklı bulurlar. Gelecek bölümde Heidegger’in felsefesinin politik sonuçları ve yorumları farklı bir şekilde ele alınacaktır.

Kalıtım kavramının yanı sıra iki kavram da ayrıca ele alınmaktadır: Kader ve yazgı.
Çoğu zaman bu iki kavramı, bizim isteğimiz ve kontrolümüzün ötesinde olan şeyler için kullanırız (“o kaderdir”). Fakat Heidegger özgürlüğü yok saymak veya göz ardı etmek niyetinde değildir. Diğer taraftan o, yaşamımız için tamamen yeni bir anlam yaratma ve çizmekle kendimizi belirleme özgürlüğüne de inanmaz. ‘Kader’ ve ‘yazgı’ terimleri, özgürlüğümüzün sorumluluk taşıdığını ve seçimlerimizin sınırlı olduklarını söylemektedir. ‘Kader’, otantik varolmanın diğer bir ismidir. “Dasein’ın kendisini kendine bağladığı, ölümden özgür olduğu ve olanaklarını getirdiği ve seçtiği yerdir” . Özgürüz, fakat özgürlüğümüz zorunlu olarak sınırlı; olanaklarımız, kalıtım veya geleneklerimizden çıkartılmalıdır ve daha fazla olanakların olmadığı olanaklarla her zaman yüzleşiriz. Okuyucu bu ‘sınırlı özgürlüğü’ anlarsa (436/384), Heidegger’in ‘kader’ tartışmasını ve yorumunu takip edebilir.

Yazgı, bir toplumun paylaşılan (ortak) tarihselliğidir  – grubun ortak geleneğinin çizildiği ve ortak kaderin ortaya çıktığı yoldur. Toplum, tek tek bağımsız bireylerin oluşturduğu bütünlük değildir. Duyguları, ilgileri, seçimleri paylaşırız ve tarihimiz ‘kuşakların’ hareketlerini takip etme eğilimindedir (bu kavramı –ç. kuşak- Heidegger Dilthey’dan alır). Örneğin, 1960’ların kuşağı her ne kadar farklı düşüncelere ve farklı olanaklara sahip olmalarına rağmen, belli bir olanak setini ve konularını paylaştılar. Heidegger’e göre, yazgı ‘iletişim’ ve ‘çabalama’ sayesinde açığa çıkar. Bu konuları yorumlama ve deneme çabasını ve kendimizle yüzleşmeyi anlarken, ortak karar ve yönlendirme işin içine karışır. Her ne kadar Heidegger yazgı üzerine Varlık ve Zaman’da az şey söylese de, onun sonraki düşüncelerinde çok yer işgal etmeye devam eden önemli bir olgudur.

Niçin kalıtım ve kader açısından değil de, tarihi hep olaylar yığını olarak düşünmekteyiz? – “Bir lanet şeyi diğer lanet şeyin arkasından düşünmekteyiz”? Yeterince tahmin edilebileceği gibi, Heidegger düşüş konusunda bu ortak görüşü suçlar (paragraf 75). Haberlerde rapor edilen şeyleri görürüz ve onların zaman çizgisine yerleştirilmesi sonucu oluşan dünya olaylarına, tarih adını veririz. Olaylar yığınının anlamı, yüzeysel ve sözce de yetersizdir – hiçbir anlamı olmayan bir masalın veya hikayenin bir deli tarafından anlatılmasını veya ‘onların anlık sağ duyularıyla dikta ettikleri basit yorumları klişe olarak adlandırırız. Heidegger dünyanın
geleceğimiz ve geçmişimizle ilişkili olarak bizim için nasıl açıldığına dikkat etmemizi ister. Geçmiş ve gelecek, doğum ve ölüm arasındaki bu yorum, tarihin gerçek orijinidir. Şu anın içine düşmenin yerine, bir kere şunu anlamalıyız ki, kararlı seçimler
yaparak olayların gerçek ve derin anlamını keşfedebiliriz.

Heidegger’in tarihsellik kavramı, tarihçilik ve tarihsel görecelik üzerine birçok önemli soruyu da açığa çıkartır. O bu soruları çok az bir sıklıkla doğrudan sorar, fakat bu sorular çok önemlidir. Heidegger bazen bir ‘tarihçi’ olarak tanımlandı. Bu tanımlamanın değeri, tanımlayanın bu tanımla ne demek istediğine bağlıdır.

Heidegger için bir tarihsel döneme ilişki kurmadan hiç doğru yoktur iddiasında bulunan birisine göre, bu tanımlama doğrudur. ‘Doğru’ farklı dönemlerdeki uluslar ve farklı insanlar için değişik açılımlara sahiptir, çünkü farklı kalıtım veya geleneğe dayanarak değişik kararlar vermekteler: olgular farklı zamanlarda değişik yollarla kendilerini Dasein’a açarlar. “Çünkü Dasein, kendi varolmasında (ç. varoluşunda) tarihseldir, varlıkların yorum tarzlarında ve belirgin olanaklarında, farklı tarihsel koşulların çeşitliliğinde kendi kendisiyle farklıdır”9 Hatta bilim bile ‘tarihselliğin pençesindedir’.

Buna karşılık, tarihin tüm dönemlerinde her görüş eşdeğerli olarak doğru olduğu iddiasıyla Heidegger yorumlanıyorsa, bu ‘tarihçi’ tanımlaması yanlıştır. O daima otantik olmanın otantik olmamadan daha açık olduğunu söylemektedir: Bu, varlıkların derin bir anlama sahip olduklarını bize göstermektedir. Buna ilaveten, bazı çağlar diğerlerinden daha mütavazi otantikliğe sahiptir. Böylece, hiçbir açıklık sonsuza kadar sürmezse ya da tarihten bağımsız olmazsa bile, açıklık meydana gelir (olur) ve bazı eylemler diğerlerinden daha iyi kendini açar veya gizemini kaldırır.

“2 + 2 = 4 eder mi?” diye sormak mümkündür. Kesinlikle ve mutlak olarak bu önerme doğru değil mi? ve tarihsel dönemler dikkate alınmadan bu önerme herkes için aynı değil midir? Heidegger böyle bir soruya, önermenin tarihsel (ç. zamansal) olmadığını söylemek suretiyle cevap verecektir. Başka varlıkları fark edebilen ve onlarla varolan varlık, var olabilendir. Fakat diğerleriyle var olabilmek, hem kendi geçmişiyle hem de geleceğiyle ilişkili olmaktır: başka bir söylemle, tarihsellikle varolmaktır. Buna ilaveten, geçmiş ve geleceğe ilişkin özgün doğamız, “2 + 2 = 4” önermesinin yorumunun doğruluğunu belirleyecektir; bu yolla yapılan yorum, bireyin tarihteki konumuyla ilişkili olacaktır. Çünkü, basit bir aritmetik doğrunun anlamı bile, yorumun konusudur. “2 + 2 = 4” önermesinin doğruluğu, sayıların nasıl ve ne olduğunun bazı önsel anlamalarını içerir. Hiç kimse iki artı ikinin beş ettiğine inanmaz ama sayıların Varlığı sorusu tartışmaya açıktır. Sayılar görünmez ve ebedi varlıklar mıdır? Onlar aklın yapıları mıdır? Farklı yer ve zamanda insanlar sayıların Varlığının gizemini açacaklar; bazıları, diğerlerinden daha çok mu onları aydınlatacak (gizemini kaldıracak)?

Birisi şöyle bir akıl yürütmede yapabilir: “Heidegger tüm hakikatların tarihsel olduğunu ileri sürer – fakat bu sav kendi kendinin evrenselliğini de sağlamaktadır. Çünkü, Heidegger tarihsel olmayan bir hakikat öne sürmektedir ve kendisiyle çelişmektedir.” Buna karşılık, Heidegger’e göre Dasein’ın bazı evrensel ortak yapılarının (tarihselliğin kendisi gibi) yorumlama şeklinin tarihsellikle uyuştuğunu kabul ederek, bu yapıları ortaya koymak suçsuzluk değildir. Yukarıda açıkladığımız gibi, her ne kadar matematiksel ilişkiler tarihsel değilse de, bu ilişkilerin gizemini açma (anlama) yolumuz tarihseldir. Aynı benzerlikle, 20. yüz yılın Avrupalısı olarak
Heidegger, kendi deneyimlerinden kaynaklanan bir tarzla Dasein’ın evrensel yapısını açıklayabilmektedir. Bu projede çelişkili bir şey yoktur, fakat Heidegger’in yanlış olabileceği olasılığı her zaman mümkündür; başka zamanlarda ve yerlerde başka düşünürler Dasein’ı daha iyi açıklayabilirler (ç. daha çok gizemin aydınlanmasını sağlayabilirler).

Bir tarihsel görüşün diğer birinden daha aydınlatıcı olduğunu söylemek veya öne sürmek çok zordur. Bazen iki değişik çağda, farklı yollarla şeyler aynı biçimde aydınlatılır, varlığın değişik konumları açığa çıkartılır. O halde, bir çağı diğerinin ölçüsü olarak yargılamak veya kabul etmek yanlıştır. Heidegger şöyle yazar: Galilei’nin nesneler hakkında öne sürdüğü serbest düşme kuramı doğru ve Aristoteles’in hafif cisimler yukarı doğru dikey hareket eder öğretisi yanlıştır, diyemeyiz; Yunanlıların mekan ve cisim kavramları ve nesnelerin farklı yorumuna bağlı olarak bu ikisinin arasındaki ilişkiyi anlamaları sonucu, doğa olaylarını sorgulamaları ve farklı bakış açıları oluşturmaları ortaya çıktı. Hiç kimse Shakespeare’in yazdığı şiirin Aeschylus’unkinden daha iyi olduğunu söyleyemez. Buna bağlı olarak, her hangi bir şey hakkında modern anlamanın, Yunanlılardan daha doğru olduğunu söylemek de mümkün değildir.

Bu alıntı Heidegger’in yazılarının içinde en göreceli olanlardan bir tanesidir. O her hangi bir yorumun, diğer bir yorum kadar iyi olduğunu söylüyor gibi gözükmektedir. –fakat bu tür bir yorumlama onun düşüncelerine karşı bir okumadır. Yunan ve Modern
fiziğin, deneyin değişik kısımlarını açığa çıkarttığını ve aydınlattığını söylemek, onu anlamayı daha belirgin yapar.11 Fakat bu varsayım biz modernlerin bir şekilde Antik Yunan dünya anlayışının parçası olduğunu ve bu görüşün gizemi kaldırdığını söylemektedir. Kendi öz görüşümüzü ya da yerimizi, anlamaya nasıl aktarabiliriz ve açıklığın bazı diğer kültürlerdeki yolunu nasıl tayin edebiliriz? Heidegger bunun olanaklı olduğunu açıkça düşünür; çünkü o bütün gücünü Yunanlıları anlamaya, onların düşüncesinde neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar vermeye adamıştır.

Fakat bu tarihin üzerinde yükselmeyi kapsamaz. Gerçekte, başkalarıyla karşılaşmayı ve iletişime girmeyi kapsar. Bu karşılaşma vasıtasıyla dünyanın diğer anlama biçimlerini öğreniriz. Heidegger’in öğrencisi Gadamer bunu şöyle ifade eder: anlamamız her zaman tarihsel bir sınırlılığa ya da “ufka” sahiptir, fakat diğer anlamalarla “ufku birleştirme” olanağı da mümkündür. Sonluyuz, fakat değişebiliriz.

Ve bir kere yeni bir yoruma giriş yaptığımızda, onun ne kadar olguyu bize açmaya yardım ettiğine karar vermeliyiz. Böylece varlıklar değişik zamanlarda farklı biçimlerde Dasein’da kendilerini açarlar. Varlık, varolanların oluşturduğu Dasein’ın farklılığıdır. O halde, “Varlığın kendisi tarihsel değil midir?” diye sormalıyız. Varlığın tek bir anlamını aramak veya sorgulamak bir anlama sahip midir? Bu sorulara Heidegger Varlık ve Zaman’ın birinci bölüm üçüncü kısmında cevap vermektedir. Sonraki eserlerinde Varlık ve
Zaman kadar ifadiği gibi, Varlığın tarihsiz anlamlarını bile bulabiliriz.

alıntı

19.01.2006 15:19:52
varlık probleminin cevabını zaman diyen enteresan bir adam...
zaman varlık değildir....


Sayfa: [ 1 ]