|
||
| DEVRİMCİ-SOL DAVASINDAN İÇERİ DÜŞEN VE DAHA SONRA ANARŞİST FİKRİ BENİMSEYEN BİR YOLDAŞIMIZIN İÇERİDEYKEN EŞİNE YAZDIĞI MEKTUPLARI... Bir Mahpusun Dışardaki Karısına Mektupları (Aşkı Unutanlara Küçük Bir Hatırlatma) "Aşkın yüzlerce türü vardır. Ve hepsi de acıtır" (Kumral Ada - Mavi Tuna) Benimkinin neresi acıtıyor? 9.7.2000 Bugünü hiç yaşamamışım gibi. Ya da, olur ya, o anı daha önce yaşamışsın gibi. Cezaevinin tek düzeliği insana bu duyguyu sık sık yaşatıyor. Bugün nedense o yaşamamışlık daha yoğun. Sanki dün akşam mektubun başından kalkmamışım. 10.07.2000 Sıcak çok sıcak. Havada en ufak bi esinti yok. Hava sanki, ağır, yapışkan, ılık bir madde gibi üzerimizde duruyor. Hareket ettikçe vıcık vıcık üzerimize yapışıyor. Sularımız akmıyor. Terden leş gibi kokuyorum. Dokunduğum herşey elime yapışıyor gibi.Konuşmaya bile gücüm yok. Bugün, doğum günümde senle birlikte olmayı ne çok isterdim. Düş kurmayı da hiç beceremem ki. Ne zaman düş kurmaya başlasam hep geçmişi anımsıyorum. Belki de bu yüzden yaşamdan bir beklentim yok. Geçmişte yaşamış olduğum mutluluklar yetiyor herhalde. Doğru dürüst düş kurmayı öğrenebilsem gelecekten de beklentilerim hedeflerim olurdu herhalde. Sanki yarın ya da bir ay sonra ne olacağını bilirsem, programlarsam yaşam beni boğacakmış gibi geldi . Ne diyordu şair "Her gün aynı yerden güneşin doğuşunu izlemek, ölmektir birazda. Her gün aynı göğün altında yürümek, eksiltir insanı" O yüzden düş kumayı da beceremedim hiç. Buna rağmen hep temkinli yaşadım. Hiç gidecek cesaretim olmadı.Ya da hep geçerli mazeretler buldum gitmelerime. Büyük sürprizler olmadı yaşamımda. Hep, "sabah kalktığında, şöyle bir bakınmalı insan, burası neresi diye", diye düşündüm. Ne aptalmışım, bir zaman seni bile sorumlu tuttum gidemememe. İstediğim şekilde yaşamama sen engel oluyormuşsun, nedenlerden biri senmişsin gibi. Oysa şimdi anlıyorum ki, bu tamamen yeterli cesaretimin olmamasındanmış. Hiç bir zaman ailemin, senin, sevdiklerimin istediği şekilde yaşamadım. Ama düşlerimin takipçisi de olamadım. Sabah kalktığımda hep nerede yattığımın farkındaydım. Şunu farkettim ki; aile kurumunu aşmak, insanları çiğneyip geçmek, devlete kafa tutmaktan, ölümle şakalaşmaktan daha zor. Vicdan dedikleri şey bu olsa gerek. Eğer arkama bakmamayı becerebilseydim çok farklı bir adam olurdum sanırım. Mutlu muyum? Evet. Ama öteki türlü daha mutlu olurdum gibi gelecek hep. Ve bu duygu, bu düş bütün yaşamım boyunca canımı yakacak. Buna adım gibi eminim. Bu durumu değiştirmeye ne gücüm, ne cesaretim var. 11.07.2000 Bazen ne yaptığını kuruyorum. "O, şimdi ne yapıyor? Şu anda, şimdi." Örneğin şimdi uyuyorsundur. Kollarımda uyuyor olmanı öyle isterdim ki.... Bana kızma ama sigarayı arttırdım bu günlerde... Yaşamımın üçte birden fazlasını senle geçirdim. On yıldır senleyim. Sendeyim. Sen de bendesin. Sanki bütün yaşamım senle geçmiş gibi. Bir parçam gibisin. Sensiz olmaz gibi geliyor. Burada bile hep yanımdasın sanki. Sanki akşam olacak, eve gideceğim, sen gelip "car car" edeceksin. Sanki hep gözlerin üzerimdeymiş gibi hissediyorum. Alışkanlıktan öte birşey bu. Söylendiği, anlatıldığı gibi aşk ta değil. Yaşamımmışsın gibi. Düşünüyorum da, yeni şeyler mi acaba bu duyduklarım... Değil. Yalnız, oturup üzerine düşünülmemiş, kendi kendime bile farkına varmadığım, ama birlikte yaşadığım duygular. Dışarda kendi kendine kalıp, muhasebe pek yapmadığım için isimlendiremediğim, böyle tanımlamaya uğraşmadığım tutkularım. Dışarıdaki hır gür, yaşam mücadelesi nasılda köreltiyor insanı. Kendine bile yabancılaşıyorsun demek ki. Emperyalizm yada YDD dedikleri şeyin en büyük başarısı da bu olsa gerek. Yabancılaşma. İnsan ne istediğinin, gerçekte neler hissetiğinin bile farkına varmıyor. Bazı güzellikleri ortaya çıkarmak için derine dalmak gerekiyo. Bir şeyleri kazımak gerekiyor üzerinden. Yaşamın hay huyu duygusal olarak da köreltiyor insanı. 12.07.2000 NE yalan söyleyeyim; dün hayal kırıklığına uğradım biraz. Doğum günüm diye, olamayacağını bilsem de belki görüşe gelirsin diye umut vardı içimde. Biraz da kırgınım sana. İnsan bir APS atar, bir faks çeker. Bilirsin önemsemem özel günleri. Ama demek ki burada bekliyor insan. BANA MEKTUP YAZ. Ya da Ersin'le evlenicem. O daha sık yazıyor. (Ağalar şimdilik bu kadar, devam edicem. Ne kadar sıkılırsanız sıkılın. Mapus böyle arpacık kumrusu gibi düşündürüyor adamı işte) ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Nerede kalmıştık? Neyse, boşver, Başka biryerden başlayalım bu sefer. 14.07.2000 14.07.2000 Müzmin bir muhalif olduğumu bilirsin. Benim muhalifliğim içgüdüsel bişey. Memnuniyetsizlik gibi. Yavaş yavaş problemi çözüyorum gibi geliyor. Sanırım benim derdim otoriteyle. Otoritenin olduğu yerde ezen ve ezilen var. Birisinin, iktidarın yada örgütün bana birşey yapmamı söylemesi, benim muhaliflik damarımın kabarmasına yetiyor. Otoritenin, iktidarın olmadığı bir dünya düşlüyorum. Her ne kadar olanaksızlığını bilsem de. Bir örgüt, bir ideoloji ne kadar mükemmel bir iyi niyetle kurulmuş, kurumlaşmış olursa olsun, insanda bulunan iktidar, güç güdüsü (bunların içgüdüsel olgular olduğunu düşünüyorum) vaad edilen dünya cennetine ulaşılmasını olanaksız kılıyor. İyi niyetli ve insancıl ideoloji ve örgütlerin başarısızlığını ve insancıllıktan makineleşmeye ve başka kurumlara dönüşmelerindeki nedeni bence burada aramalı. Örgütlerden uzaklaşmamın nedeni bu. OTORİTE. Otoritenin, örgütlenmenin, iktidar odaklarının bulunduğu yerde, insanın yabancılaştığını, insanlıktan, aşktan, sevgiden, tutkudan, iyiniyetten uzaklaştığını gördüm. Artık örgütsüzlüğü, bireyselleşmeyi, başıboşluğu savunuyorum. Otorite olgusu; her türlü insanlık dışı uygulamayı ve keyfiyeti birlikte getiriyor. Düşünce sistemimdeki uzun bir evrimden sonra buraya geldim. Bu uzun süreçli yıkımın ardından, bu enkazın yerine ne koyduğumu merak ediyor olmalısın. Tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum ama yazmaya çalışayım. "Vermediğiniz şeyi alamazsınız., kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, yada hiçbir yerde değildir." Ursula Guin (Mülksüzler) O ideolojinin, bu ideolojinin peşinde koşmanın bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyorum. Benim düşümdeki yaşamı kurmaya herhangi bir ideoloji yeterli değil. Benim ideolojimin teorisi de, ismi de, felsefesi de tek kelimeyle anlatılabilir. İyiniyet. Yapılması gereken kendi yaşamımızı kurmak ve çevremizi ona göre şekillendirmek. Pislikten, çıkar ilişkilerinden ne kadar uzak durursak düşüme o kadar yaklaşmışız demektir. Yani devrim falan yapmaya çalışmak en basitinden anlatımıyla zaman kaybı. Yapmamız gereken devrim olmak. Bu, aslında, bizim yaşamımıza pek uzak olan bişey değil. Elimizden geldiğince yapmaya çalıştığımız da bu. Sorun, aslında -sorun yanlış kelime- bunu nası geliştireceğimiz. 17.07.2000 Biraz önce yatakhaneye çıktım. Pencereden ay görünüyor. Dolunay. Pencerenin pervazına oturup bir sigara yaktım. Dışarıdan ağustos böceklerinin sesi geliyor. Ne sinir bozucu seslerdir bilirsin. Ne güzel geldi bana. Dışarısının herşeyini özledim. Senin herşeyini özledim. En çok da dost sohbetini. Olur olmaz yerde bir konu bulup konuştuğun sesini. En çok da sarılıp yatmalarını. En çok da sıcaklığını. En çok da ellerimi, yumuşacık saçında. En çok da gözlerinde yitip gitmeyi. En çok da elinden su içmeleri. En çok da uyanmaları kollarında. En çok da elin elimde gezmeleri. Yan yana bi barda şarkı söyleyip, içmeleri. Gitmeleri başın omuzumda uzaktaki dostlarımıza. Bir şehirden diğerine omuzumda çantamızla. Her şeyinle özledim seni. O ışıldayan gözlerin ardında ne varsa. Bazen, korkutuyor seninle ilgili duygularım beni. Sana yazdıklarımın ardında duramazsam diye.Söyleyip de ardında duramadığım her laf, yerine getiremediğim her söz,kendime olan saygımı sarstı hep. Ne olursa olsun dediğimi yapmam gerekiyor. Galiba içinde olduğumuz toplumun değer yargılarından biri bu. Her ne kadar verdiğin sözde durmanın erdem olduğu zamanları yavaş yavaş geride bıraksak da. Çocukluğumdan beri en ufak bir sözümü bile yerine getiremediğimde hep yerin dibine geçtiğimi hissettim. Bunca uzun zaman hep bunalımlara düşmemde içtiğimiz "Devrim Andları"nın da etkisi vardır. Sanırım. Bazen, korkutuyor seninle ilgili duygularım beni. Sana yazdıklarımın ardında duramazsam diye. Yine, yaşamın karmaşası içinde kendimi tekdüzeliğe kaptırıp, yaşamı bir alışkanlık gibi yaşamaya başlarsam. Duygularım körelirse. Yine alışkanlıklarımızı yaşamaya başlarsak akşam eve geldiğimizde, tutkularımızı değil de. Bu duyarlılığı korumanın bir yolu olmalı. Ne olur tekrar körelmeme izin verme. Bilenmiş bıçak gibi keskin olmalı tutkularımız. Ayakta tutmanın bir yolu olmalı. Bunu yapabilen kimse tanımıyorum. Birileri olmalı. Bizden daha ileri, çocuk kalabilmiş birileri. Nasıl yapıyorlar, öğrenmeliyiz. Korkuyorum tekrar körelmekten. Bazen seni kafamda değiştirmiş, yeniden yaratmış olmaktan korkuyorum. Gün geçtikçe hayali bir sevgiliye yazıyormuşum gibi geliyor. Lütfen bana uzun uzun yaz. Seni değiştirmekten, çıkınca kafamdakinden farklı bulmaktan korkuyorum. Herşeyi, olan biteni boşver. Düşlerini, beni anlat. Kendini. Yaşamın en kesin kuralı. "Değişim". Değişiyoruz, gerçek, bu. Birlikte, güzele doğru değişelim istiyorum. Tutkularımızla, düşlerimizle. Elli yaşımıza geldiğimizde yaşam yorgunu, ihtiyar bir çift olmak istemiyorum. Elinden tuttuğumda yine heyecanlanmalıyım. Yada bir yaramazlık yaptığımda bakamamalıyım gözlerine dik dik. Biz çok şey görüp yaşadık. Bilmiyorum ama kirlendik belki de. Farkında olmadan. Anne gibi herşeye rağmen adayamayız kendimizi gibi geliyor. Bir şeyler eksik kalır yaşamımızda. Belki yanlış düşünüyorumdur.Artık hiçbir şey bilmiyorum. (Devam edeyim mi ağalar. Sıkıntı veriyorum yoksa?) yandığım yalnızlık değil canım bu yalnızlık boş yere çekilen bir çile diye sabrın bütün gömlekleri yırtık gittikçe unutuluyor şarkılar anlıyorsan eğer mektuplarımdan artık sözedemiyorum sana aşklardan bilmem ki nasıl anlatsam burada insanlar rahatsız oluyor öten kuşlardan ilkbaharın yeşili sonbaharın sarısı birer birer öldürülüyor durmadan Adnan Yücel 20.07.2000 Seni anladığımı, duygularını duyduğumu ne kadar söylesem de eksik kalacaktır.Ne kadar yaşadıklarını tahmin etsem de, yüklendiğin yükün farkında olsam da, kimsenin seni gerçekte anlamadığını düşündüğünü biliyorum.Ama yaşadıklarını, duygularını, içinde olduğun psikolojiyi senin düşündüklerine en yakın olarak anlayan, duyan kişinin ben olduğumu bilmeni istiyorum. Yokluğumun, iç dünyanda yarattığının, vucudunun bir parçası yokmuş gibi bir duygu olduğunu senin yokluğunu yaşayarak içimde hissediyorum... İnan burada yaşamdan koparılmış olmak, yaşadığım sorunlar, mahrumiyetler, cezaevi değil, seni dışarıda yalnız bırakmış olmak yıpratıyor. Hiçbir şey yapamamak, çaresizlik.... .....Bugünlerin bizde derin, kapanmaz yaralar bırakmaması için çaba göstermeliyiz.... Sen, benim yokluğuna dayanamayacağım bir parçamsın. Bu ayrılığı dayanılır kılan bir parçamın hep senle olması. ... ....yaşamımda yeterince yaralar aldım. Senin de aldığını biliyorum. Yaşımız ilerledikçe yaralarımızı onarmamız zorlaşıyor. Artık yaralanmamaya çaba göstermeliyiz. ... ...Yaralanma. Özlemin neredeyse elle tutulacak kadar yoğun. 22.07.2000 ....Hiç havamda değilim bu günlerde. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Sürekli uyumak... .. Sana, herşeyi yazmanı söylüyorum. Ama kendi sorunlarımı sana yazmamaya çalışıyorum. Yanlış bir davranış. En azından samimiyetsizlik. Farkına vardım ve düzeltmeye çalışacağım. Bu aralar kendimi iyi hissetmiyorum. Kötüyüm. Klasik cezaevi bunalımı. Daraldım iyice. İnsanların her davranışı batıyo. Karamsa, melankolik bir adam olup çıktım.Ağlamak istiyorum. Eğer bu aralar yazamazsam kusuruma bakma. Birkaç güne atlatırım. Ama şu an kendimi çok güçsüz hissediyorum... Desteğine çok ihtiyacım var. Oysa yazmaya başlarken sana destek olmak, moralini düzeltmek için oturmuştum mektuba... 23.07.2000 "Kumra Ada-Mavi Tuna" isimli bir kitap okudum. "Aşkın yüz çeşidi vardır" diyor. "Hepsi de acıtır." Bizimkinin acıtan yönü neresi diye düşünüyorum. Düşünüyorum da, o kadar. Ne olduğunu bilmiyorum. .....Bazen boş konuşuyorum gibi geliyor. Sen orda bir sürü problemle didişirken, ben burada kendi, kendime felsefe yapıyorum. Ah çaresizlik! Ne kötü ki, elimden başka birşey gelmiyor. Hep aynı düşü kuruyorum bu aralar...Senle, bir gece bir kumsalda yan yana oturmuşuz. Deniz, yıldızlar, karanlık. Bir omuzumda senin sıcaklığın. Yalnızca ourmuşuz. Dalgaları dinliyoruz ve ne kadar mutlu olduğumu düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun? .. Ama kimse yok ve biliyoruz kimsenin bizi rahatsız etmeyeceğini. Sen, ben ve sonsuz bir huzur. (ne ütopya ama) Lütfen; gerçekçi olup bozma düşümü. Biliyorum... ... Senle bir bütünüm. Ve ben yalnızlığı beceremiyorum. Belki de benim bakışım yanlış. Seni bir parçam olarak, ben olarak değil de farklılıklarınla sevmeliyim... .....Yani; karşımızdakinde kendimizi bulduğumuz için mi aşık oluyoruz, yoksa ona aşık olduğumuz için mi kendimize benzetmeye çalışıyoruz. Nedir? Kızım filozof olucam burada, sonunda. Nasıl katlanacaksın bana bilmiyorum. Bizi acıtan yanımız buydu herhalde. Öyle değil mi? Düşünsene; sen beni, ben seni kendimize benzetmeye çalıştık. En azından istedik. Yani, sen çalıştın, ben istedim. Bu senin daha mücadeleci, çatışmayı göze alabilen, benimse uzlaşmacı yapımdan böyle oldu. Sen hep kendini dayattın, olmasını istediklerini söyledin, ben hep anlaşılmayı bekledim. Tartışmıyorum. Yanlış yada doğru saptaması yapmıyorum. Yalnızca olanı tanımlamaya çalışıyorum.... Anarchist_kara ne çektiyse dilinden 24.7.2000 Sevda içinde, aşık olduğun kişinin uydusu olmak güzeldir. Güzel de laf mı? Taa ki bir duvara çarpana dek. İnsan kendini hep evrenin merkezinde görür. Çünkü SEN varsın ve gerisi de yalan. Evren SEN'in etrafında varolur. Ve yokolur. Kendini bir şeye adadığında bile BEN bitmez. Uydusu olduğun kişi, olgu, ideoloji için yaptıkların bile aslında egonun tatmini ve yapmak istediklerindir. Bir gün kendinin farkına varırsın ve bir bakmışsın başka birinin yaşamını yaşıyorsun. Toparlanman zor olur. Toparlana bilirsen eğer. 27.7.2000 Bazen ne yaptığını, nasıl zaman geçirdiğini merak ediyorum. Tedirgin oluyorum açıkçası. Sanki çocuğunu sokakta yitirmiş biri gibi hissediyorum kendimi. Sanki her an başına kötü birşey gelebilirmiş gibi, sanki karşılaşacağın güçlüklere gücün yetmeyecekmiş, yıkılıverecekmişsin gibi geliyor. Kendimi avutmaya çalışıyorum. Böyle, olayların dışında, edilgen bir durumda olmam nedeniyle hiçbir avuntu rahatlamamı sağlayamayacak sanırım. Ne yapacağız, nasıl avunacağız? Bilmiyorum. Bu aralar, sanki, gün geçtikçe gücümü yitiriyormuşum gibi geliyor. 28.7.2000 Bana hep beni huzursuz eden, hep birşeyleri eksik bırakmışım gibi hissettiren alışkanlıklar edindiriyorsun. Eskisi gibi davranmamak için de sürekli yazmak zorunda olduğumu düşünüyorum. Senle birlikte olduğum zamanlar hep birşeyleri eksik bırakmışım gibi düşünürdüm. Gerçi böyle düşünmemde, hissetmemde senin davranışlarının etkisi de büyüktü. Bunu değiştirmeyi, eksiği tamamlamayı çok istediğim halde, ne kadar çabalasam da o eksiklik duygusu hiç azalmıyordu. Şimdi de ne kadar uzun yazarsam yazayım yeterli gelmiyor. Bizim aşkımızın beni acıtan bir yönü de bu galiba. Acıtan, diyorum da; aslında yeterli kelime değil. Acıtan yön, bir yandan da bizi birbirimize bağlayan bir etken aslında. Birbirimizle mücadelemiz yada benim eksikliğini duyduklarımı tamamlamaya çalışmam biraz da ilişkimizi sürdürmeye yardımcı olmuş gibi geliyor. du bakalım, zaman geçtikçe daha neler bulacağım! Anarchist_kara MAHKUM DAYANIŞMASI SİSTEMİN YIKIMINA YÖNELİK MÜCADELEMİZDE EN TEMEL ETKİNLİKLERİMİZDENDİR...ÇÜNKÜ HAYATLARINI ÖZGÜRLÜĞE ADAMIŞ OLAN İNSANLAR BUNU HAK EDİYOR... ÖZGÜRLÜĞE VE HUZURA AŞIK OLAN BÜTÜN ARKADAŞLARI ÖZGÜRLÜK MAHKUMLARIYLA DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ... İZOLASYONA KARŞI DAYANIŞMA... Uygarlığa Karşı'nın 3. ve 11. sayılardan... |
||
|
||
| olm,uzun yazılardan sıkılırdım,ama çok güzel,çok içtendi evet,aşkı da kendi gibiymiş,saf,duru otoriteye karşı duruşu ayrı güzelliği zaten,yazmaya bile gerek yok |
||
|
||
| ne denir ki. ölüm gibi kaçınılmaz hale sokmuşlar affetmemeyi ve çıkarlarına müdaheleyi cezalandırmayı. demek ki yapılacak çok şeyler var. |
||