|
||
| Weil: Mistik Bir Özgürlükçü Yaşar Çabuklu Fransız felsefecisi Simone Weil (1909-1943) Yahudi bir ailenin kızı. Felsefe öğrenimi görüyor. Görüşlerinden etkilendiği hocası Alain'in yanı sıra Descartes, Platon ve Kant'ın felsefelerine ilgi duyuyor. Spinoza'nın cesaretini, saf ve gururlu olmasını, bağımsızlığını seviyor. Weil ateist ama Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik düşüncesine sempatisi var. Daha çok etik temelinde bir ilgi bu, Hıristiyanlığın ilk başlarda "proleterlerin dini" olmasıyla ilişkili. Weil burjuvaları ve gündelik yaşamdaki burjuva kurallarını sevmiyor, kendisini yoksullarla ve ezilenlerle birlikteyken rahat hissediyor. Üniversitede okurken işsizlere ve grevdeki işçilere gönderilmek üzere para topluyor. 1929'da emek konusunda yazdığı bir makalede işçileri yüceltiyor ve "geometri işçi cesaretinin kızıdır" diyor. Halk temsilcilerinin görevleri üzerine yazdığı diğer bir makalede seçilenlerin ayrıcalıklı bir kast oluşturmamaları için alınacak önlemleri sıralıyor ve Paris Komününü örnek gösteriyor. Yoksulların yaşamına duyduğu yakınlık Weil'in hayatında bir yoksunluk olarak karşılığını buluyor. Kendisine ayırdığı asgari bir meblağın üzerindeki parasını işsizlere, fakirlere veriyor. Ucuz, sade, kadınlığını belli etmeyen "keşiş giysileriyle" dolaşıyor. Kadınlığını "gizleyen" Weil bir "erkek hayatı" sürüyor. Kendisine ilgi gösteren erkekleri kesin ama kırıcı olmayan bir biçimde reddediyor. Erkek arzusunun nesnesi olmak düşüncesi ona itici geliyor. Erkeklerin kadınlara hoşlanmadıkları şakalar yapmasından hazzetmiyor. Mutlak saflığa önem veren Weil sert içsel arınmaların kadını, tercihleri dışlamaları gibi kesin. Çelik iradeli, özkontrolü yüksek bir kadın, bir "dava kadını". Öte yandan "insan varoluşunun kırılganlığının" farkında ve içinde farklı hatta çelişik kişilik özelliklerini barındırıyor. Keskin ve saf bir duyarlılığa sahip olan Weil bir yanıyla akılcı, kararlı ve sakin bir görünüm sunarken öte yandan canlı, sevecen, naif, içten ve çocukça tepkiler gösteren bir kadın. Kişisel çıkarını ve arzularını önemsemiyor, özsevgisinin aldığı yaralara aldırmıyor. Sertliği kendine yönelik, başkalarına karşı kin ve öfke beslemiyor. Çevresindekilere yumuşak davranan, onların gönül sorunlarını paylaşan, fahişeler için üzülen bir kadın. Rosa Luxemburg'un kişiliğine hayranlık besliyor. Siyasî partilerin işçi sınıfını temsil edemeyeceğini düşünen Weil 1931'de Proleter Devrimi ve Halkın Sesi adlı, devrimci sendikacılığı savunan gruplarla ilişki kuruyor. Weil devrime inanıyor, ancak devrimin gücünü üretimden alan işçi örgütleri tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünüyor. Troçki'nin parti yönetimi altında devrim anlayışını eleştiriyor. 1932'de yazdığı "Sermaye ve İşçi" adlı makalesinde makineleşmeyi kapitalizmin en baskıcı öğesi olarak değerlendiriyor. Kafa ile kol emeği arasındaki farkın kaldırılmasına bugünden başlanması gerektiğini, işçilerin bilgi ve kültür alanlarına girmesinin hayatî önem taşıdığını söylüyor. Weil 1932-33 yıllarında Almanya'da kalıyor. Bu ülkedeki işçi hareketiyle ilgili gözlemleri görüşlerinde önemli değişikliklere yol açıyor. Weil'e göre var olan rejimin kabul edebileceği reformları dayatacak bir örgütlülüğe bile sahip olmayan işçi sınıfı nasıl olup da devrimle kapitalizmi yıkacaktır? İşçi sınıfı tüm önemli sorunlarda illüzyona ve yalana teslim olmuştur. Örgütlü olmayan işçi sınıfı eylemleri saflığını korumakta ancak başarısız olmaktadır. Komün tipi ayaklanmalar mükemmeldir ama yenilgiye uğramaktadır. "Başarılı" olan parti yönetimindeki ayaklanmalar ise Rusya örneğinde görüldüğü üzere bürokratik-askerî-polisiye aygıtın daha da güçlenmesiyle sonuçlanmaktadır. Devrimci sendikacıların bürokrasiye karşı olması sendikacılığın kendisinin bürokratik olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Weil 1933'te yazdığı, daha sonra "Baskı ve Özgürlük" adlı kitabının içinde yer alacak "Perspektifler" adlı makalesinde kapitalizmin tarihteki son tahakküm biçimi olmadığını ileri sürecektir. Rusya'daki rejim Troçkistlerin iddia ettiği gibi proletarya diktatörlüğünün bürokratik bir deformasyonu değil işlevin ve organizasyonun had safhaya ulaştığı yeni bir sosyal tahakküm biçimidir. XX. yüzyılda "başarılı olan" proleter devrim değil kadroların devrimidir. Weil'e göre Lenin ve Troçki binlerce insanın hayatı pahasına büyük kapitalistlerin kapitalizmin "ilerici" olduğu dönemdeki rolüne benzer bir rol oynamışlardır. Weil 1933'teki bir karşılaşmada Troçki'yi Kronstadlı denizcilerin ayaklanmasının bastırılması konusunda eleştirecek, buna karşılık Troçki de onu idealistlikle ve karşı devrimci fikirlere sahip olmakla suçlayacaktır. Weil aynı yıl yazdığı başka bir makalede Lenin'i ve Engels'i kaba materyalizmlerinden ötürü eleştirecek Marx'ın düşüncesinde ise tinsel bir boyut bulunduğunu ama Marx'ın bu boyutu geliştirmediğini söyleyecektir. Weil'in "heretik" tavrı onun artan savaş tehlikesi karşısında yazdığı, daha sonra "Tarihî ve Siyasî Yazılar" adlı kitabının içinde yer alacak olan "Savaş Üzerine Düşünceler" adlı makalesinde bir kez daha ifadesini bulur. Weil bazı savaşların devrime hizmet ettiği görüşüne karşıdır. Amaç halkların kurtuluşu olsa bile savaşın araç olarak kullanılması tersine hizmet eder. Savaşa angaje devrim ya karşı devrimin kollarına düşer ya da kendisi karşı devrim olur. Weil'e göre Alman Komünist Partisinin Hitler'in başarısında büyük sorumluluğu vardır. Weil'in toplumsal gelişmeyle ilgili karamsarlığı gittikçe artmıştır. Ona göre bir şey üretmeyi bilen toplumlar baskıcı bir biçimde örgütlenmiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde işçiler Rusya'daki kadar baskı altında değildir. "İktidar sendikalara" sloganı yanlıştır çünkü sendikalarda iktidara sahip olan işçiler değil Stalinist bürokratlardır. Weil'in devrimin özgürleştirici erdemlerine olan inancı da azalmaya başlar. Spontane bir kitle hareketine sıradan bir nefer olarak ama hiçbir sorumluluk üstlenmeden katılacağını söyler; çünkü kan boş yere akacaktır, yenilgi baştan bellidir. Weil 1934'te Georges Bataille'ın devrime yaklaşımını eleştirir. Weil'e göre Bataille'da devrim irrasyonelin zaferi, katastrof ve (patolojik) içgüdülerin özgürleşmesi anlamına gelirken kendisinde sırasıyla rasyonelin zaferi, zararın sınırlandığı metodik bir eylem ve üstün bir ahlak anlayışı olarak ifade bulmaktadır. Bataille ise Weil'i Hıristiyan sıfatıyla suçlamış, onu yaşayan bir kadavraya benzetmiştir. Bataille'ın Türkçeye de çevrilen Göğün Mavisi adlı kitabındaki Lazarus Simone Weil'dir. ('Lazarus' cüzamlı anlamına da gelmektedir.) Daha önce liselerde felsefe öğretmenliği yapan Weil işçilerin üretim sürecindeki konumunu içeriden bir gözle değerlendirmek için 1934-35 yıllarında fabrikalarda işçi olarak çalışır. Bu deneyimle ilgili makaleleri daha sonra "İşçinin Durumu" adlı kitapta toplanacaktır. İşçilerin kurtuluşunun çalışma koşullarıyla bağlantılı olduğunu düşünen Weil üretim araçlarının ve işin organizasyonunun işçilerin eleştirel bir bilince yönelmesi için nasıl bir biçim alması gerektiği konusunda kafa yorar. Ona göre sanayi köleliğini koşullandıran iki temel faktör hız ve iş talimatlarıdır. Weil'in fabrika deneyiminden edindiği izlenimler hayli kötümserdir; işçinin fabrika içindeki varlık koşulları onun insanlık onurunu, özsaygısını tahrip etmektedir; fabrika düzeninin katı kuralları işçiler arasındaki ilişkilere de yansımaktadır; işçiler toplumsal sorunlarla, sendikayla, partiyle ilgilenmemekte, burjuva gazetelerini okumaktadırlar. Fabrika deneyimi sonunda Weil artık ne devrime ne de reformizme inanmaktadır. Daha sonraları fabrika deneyiminde neşesini kaybettiğini ama bu deneyi yaşadığı için memnun olduğunu söyleyecektir. Gerçekten de 1935'ten sonra Weil daha ciddi, kaygılı, ağırbaşlı, sakin, yumuşak, daha az öfke dolu bir kişilik yapısı edinecektir. Savaşa karşı olan ama savaşın engellenemediği durumda ezilenlerin yanında savaşılması gerektiğini düşünen Weil İspanya'da iç savaşın patlak vermesi üzerine Frankocu güçlere karşı savaşmak üzere İspanya'ya gider. Ancak Cumhuriyetçilerin yer yer gereksiz yere kan dökmesi onu rahatsız eder. Weil'e göre spontane bir ayaklanma organize bir savaşa dönüşürse devrimin yerine diktatörlük geçer. Franko güçlerinin kaybettiği bir İspanya muhtemelen yeni bir Rusya olacaktır. Weil Fransa'ya geri döndüğünde pasifist bir yazı yazar ve bu yazıda iç savaşı uluslararası bir savaşa dönüştürmek isteyenleri eleştirir. İspanya'da barışın sağlanması gerektiğini söyler. Weil'e göre savaşın zorunlulukları baştaki amaçları -adalet, özgürlük, insanlık- yok eder. Savaşsız yenilgi kazanılan savaştan daha iyidir. Weil 1937-38 yıllarında daha sonra "Tarihî ve Siyasî Yazılar" ile "Baskı ve Özgürlük" adlı kitaplarının içinde yer alacak olan ve Marksizmi eleştiren makaleler yazar. Marx'taki ilerlemeye, tarihe ve kitlelere yönelik inancı eleştirir. Weil belirli tarihsel anlarda kitlelerin baskıya karşı yekvücut olduğu gerçeğini kabul eder, ancak bu anlar uzun sürmemekte, kitle tekrar çözülmekte ve zayıflık hissiyle iktidara yeniden boyun eğmektedir. Weil'e göre itaat etmeye alışmış olanlardaki bu güçsüzlük duygusu doğaldır. Öte yandan Weil'e göre Marksizmin tarihteki devrimlerle ilgili tahlili ile "gelecekteki özgürlükçü devrim" inancı arasında çelişki vardır. Devrim yapacak sınıf süreç içinde olgunlaşır ve var olan kurumsal yapıyı yıkar. Oysa kapitalizm içinde işçiler tamamen makine sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Durum böyleyken işçi sınıfı bir ayaklanmayla nasıl hâkim sınıf haline gelecektir? Eğer işçi sınıfı üretimsel ve toplumsal koşulları dönüştürecekse bunu ayaklanmadan önceki uzun bir süreç içinde ortaya koymak zorundadır. Devrimci olmak gelecekteki bir katastrof, bir altüst oluş anına endekslenmek değildir. 1938'den itibaren Weil düşünce ve duygu itibariyle Katolikliğe yakınlaşmaya başlar. İncil'in dışında Doğu dinlerini de inceler. Nazi tehdidi nedeniyle Paris'i terk ederek ülkeden ayrılmak isteyenlerin toplandığı yer olan Marsilya'ya gider. 1940-41 yıllarında bölgedeki direnişçilerle ve Hıristiyan düşünürlerle ilişki kurar. Yaşamı boyunca yaptığı gibi çok az bir gıdayla beslenerek parasının geri kalanını ihtiyacı olanlara verir. Hıristiyan İşçi Gençliğinin toplantılarına katılır. Weil'e göre bu toplantılarda güç saplantısı ve emir cümleleri yoktur. İşçiler fabrikada maddenin insan üzerindeki baskısını dile getirmekte, İsa'nın proleter olmasından heyecanlanmakta, Hıristiyanlığın kölelere doğaüstü bir özgürlük veren gücünü hissetmektedirler. Weil ileride "İşçinin Durumu" adlı kitapta yayımlanacak olan bir yazı yazar. Bu yazıda ruhu boşalttığı için Taylorizmi eleştirir. İşçiler için maddenin monotonluğuna katlanmanın tek yolunun ebediyetin ışığı, din olduğunu söyler. Öte yandan Weil toplumsal bir kurum olarak kiliseye karşı mesafelidir, onun vatanseverliğini itici bulur. Haçlı Seferlerini onaylayan azizleri, engizisyonu eleştirir. Kilise de Weil'i heretik bulur. Weil yalnız kalmanın, bu dünyada yabancı ve sürgünde olmanın kendi kaderi olduğunu düşünür. 1941-42 yıllarında Weil yetersiz beslenmeden ve hayatı boyunca çektiği migren ve diğer hastalıklardan dolayı yarı çökmüş bir haldedir. Tarım işçisi olarak çalışmak ister ve bir dostunun aracılığıyla Katolik yazar Thibon'un çiftliğine gider. Bir süre sonra ayrıcalıklı bir muamele gördüğünü düşünerek çiftliğin yakınındaki yarı yıkık bir evde kalmaya başlar. Ancak bu yeni durum da Weil'i tatmin etmeyecek, Thibon'a kimsenin onu tanımadığı bir çiftlikte çalışmak istediğini söyleyecektir. Sadece emeğiyle kazandığıyla beslenmek isteyen Weil fiziksel emeği bir tür arınma olarak görmektedir. Tanınmadığı yeni çiftlikte cılız ve çökmüş halde olmasına rağmen olağanüstü bir tempo ve enerjiyle çalışacaktır. 1942'de New York'a geçen Weil'de çilecilik, unutulma, benliğini yok etme eğilimleri güçlenir. Daha sonra "Defterler" içinde yayımlanacak bir mektubunda Tanrı'ya kendisini her türlü iradeden yoksun kılması, duyularını ve aklını köreltmesi, bedenini ve ruhunu alması için yalvaracaktır. "Kökleşme" adlı kitabında yer alacak bir yazısında ise ancak mutsuzluk içinde olduğu durumda tanrısal esinin kendisine ulaşabileceğini söyler. Emeğin tinsel merkez olacağı bir uygarlık kurmak gerektiğini belirtir. Weil 1942-43 yıllarında Londra'da yaşar. Fransız direniş hareketiyle ilişki kurar ve Fransızların karneyle alabildikleri kadar yiyecek tüketmeye özen gösterir. 1943'te tüberküloz teşhisiyle hastaneye yatırılır. Doktorların yeterli besini almazsa öleceği yolundaki tüm uyarılarına ve baskılarına rağmen çok az yemek yemekte direnir. Bir süre sonra yetersiz beslenmenin yol açtığı güçsüzlüğe bağlı olarak kalp yetmezliğinden ölür. Weil'in proleter devrime olan inancından vazgeçerek dine yönelmesini bir kopuş ya da bir "döneklik" olarak görmemek gerekir. Weil mutlak iyiliğin ve mutlak iktidarsızlığın peşindeydi. İktidar ilişkilerinin, bürokrasinin bulaştığı parti ve sendikalar gibi örgütleri gözden çıkardıktan sonra umudunu, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlara, proletaryaya yöneltti. Kendisi de ömrü boyunca bir proleter hayatı sürdü. İşçilere entelektüellerin onları yönetmelerine izin vermemelerini söyledi. Ancak zaman içinde proletaryanın da iktidar ilişkilerinin dışında olmadığını gördü. Proletarya savaşlarda millî burjuvazileri destekliyor, burjuva partilerine ya da Stalinist bürokrasilerin denetimindeki parti ve sendikalara onay veriyordu. Örnekler saymakla bitmiyordu. Bütün bunların yol açtığı kötümserliğe rağmen Weil ezilenlerin mücadelesine katıldı, destek verdi, başarı şansı olmadığını düşündüğü bir dava, imkânsız bir gelecek için savaştı. Bu nedenle "davasına ihanet eden" veya "dönek" bir özne aranacaksa bunun Weil değil proletaryanın kendisi olduğu söylenebilir. Weil'in tüm toplumu saran iktidar ilişkilerini dinsel olmayan bir biçimde, "objektif" bir açıdan eleştirmesi beklenebilirdi belki. Ancak bu tür şeyleri insanın kişisel tarihinden, ruhsal ihtiyaçlarından bağımsız olarak düşünmek pek mümkün değil. Ayrıca bu tür "objektif", "tavizsiz" eleştirilerin çoğu tinsel boyutlarındaki zayıflık nedeniyle "sözle" ilişkilerini kaybediyorlar. Eleştirmenin, konuştuğundan farklı, "nesnesine" karşı mesafeli yazı dili kendisini eleştirdiği gerçekliğin taşıdığı acının ayrılmaz bir parçası olarak hissettiremiyor. Eleştirmenin kişiliğinin izinin silindiği bir dil acıyı okuyucuya "aktarıyor", "sunuyor". Ama Weil'in dili yazarın kendini, "ben"ini yok etmek istediği noktada bile bizleri acının, boşluğun, hakikatin, tinselliğin çekim alanına sokuyor, ortak ediyor. Din konusuna gelirsek, Weil'in Tanrı anlayışının klasik anlamda dinle bir ilişkisi bulunmadığını, daha ziyade insan varlığına yapışmış dünyasal iktidar ilişkilerinin tavizsiz eleştirisinde hiçliği ve boşluğu temel alan bir referans noktası oluşturulmasına imkân veren bir dayanak olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım. Weil "Yerçekimi ve Tanrının Lütfu" adlı kitapta yer alan yazılarında dünyevî kötülüğe karşı mutlak iyiliği savunur. Var olan tüm toplumsal ilişkiler iktidar ilişkileridir ve bu bağlamda kötülüğü yansıtırlar. "Bitkisel ve toplumsal iyiliğin girmediği iki alandır." (s. 165) Kötülükler yerçekiminin yani içinde yaşadığımız dünyanın yasalarına tabidir. İnsanın tinsel beslenme kapasitesi yok olduğunda tüm kötülükler mümkün hale gelir; acı çeken kişi başkasının da acı çekmesini ister. Kötülük insanın kendi içindeki boşluğu onu başkasında da yaratarak doldurmasıdır. "Tamamen altta olan, kimsenin acımadığı, kimseye kötü davranma gücü olmayan (onu seven çocuğu veya kimsesi yoksa) kişinin ızdırabı kendi içinde kalır ve onu zehirler." (s. 34) Dünyadaki kötülük çoğul ve parçalıdır, iyilik ise tektir çünkü ancak mutlak olarak var olabilir. Dünyadaki iyilikler kendilerini kötülüklere karşıt olarak konumlandırdıkları için üstün iyilik alanı içinde olamazlar. "Kötülük seviyesinde ele alınan ve onunla zıtlaşan iyilik ceza yasasının iyiliğidir." (s. 89) Görev gibi yapılan iyilik kötülükle aynı düzeyde var olur. Bu koşullarda bir iyilik edimi çelişik koşullar ihtiva eder ve bu nedenle saf anlamda imkânsızdır. "Dikkatini gerçekten bu imkânsızlık üzerine sabit tutan ve bu şekilde hareket eden kişi iyilik yapacaktır." (s. 113) Ancak tinsel bir ışık altında gerçekleştirilen iyilik saf bir niteliğe kavuşur. Ezilenlerin iktidara geçmesiyle kötülük yok olmaz çünkü yine erk-ezilme ilişkisinin sınırları içinde kalınmaktadır. Devrimin değişmez yanılgısı, gücün kurbanları, oluşan şiddetten sorumlu olmadıklarından, güç ellerine geçerse, bunu doğru kullanacaklarına inanmaktan kaynaklanmaktadır. Ama azizliğe çok yakın olanların dışındaki kurbanlar cellatlar gibi güçle kirlenmişlerdir. (...) Bu şekilde tepeye konan ve değişimle coşan kurbanlar, aynı ölçüde veya daha fazla kötülük yapmakta ve kısa zamanda düşmektedirler. (s. 178-9) Bu durumda toplumsalın taşıdığı kötülüğü sınırlamaya çalışmak önemli bir görev olarak ortaya çıkmaktadır. Haksızlıkların sürekli bir salınım içinde birbirlerini cezalandırması ve toplumsal güçler arasındaki denge büyük kötülüklerin işlenmesini engeller. Kötülüğün bizi yoksun bıraktığı iyiliğin tarafındaki yaşamsal değerlere dünyada şiddetin yerine etkin şiddetsizlik konarak sahip çıkılmalıdır. İnsan gücünü şiddetten uzak durarak en verimli bir biçimde kullanmalı, dünyayı şiddetsiz var olunabilecek bir yer haline getirmeye çalışmalıdır. "Bu aynı zamanda rakibe bağlıdır." (s. 102) Dünyada var olan şeyler Tanrı'ya doğru olan aracılardır, metaxu'lardır. Bu "görece ve karışık mülkler (yuva, vatan, gelenekler, kültür vb.)" insan ruhunu ısıtır ve besler. Ancak metaxu'ları tinsel bilinçlenmenin koşulları olarak görmek ve onlardan vazgeçmeye yönelmek gerekir. Aynı şekilde arzu karşılıklı olduğu durumda bile bir kötülük ve yalan içerir. Ancak birey lütfun yardımıyla mutlağa ve sonsuza varma yolunda arzularını yönetebilir ve onları kullanırken yok edebilir. Öte yandan "arzu imkânsızdır; arzu nesnesini yok eder. (...) Arzuladığımız her şey ona bağlanan koşullara veya sonuçlara zıttır." (s. 110) Aynı imkânsızlık aşkta da söz konusudur. İnsan bu imkânsızlığın bilincine vardığı ölçüde arzulanan şeyin içinden kavranılamazı kavramayı arzulamaya doğru itilir. Lütfu da arzu etmemek gerekir çünkü o zamanı gelince yerçekimi kanununa bağlı olmadan "iner". Arzuyu bütün sahiplenmelerden kurtarmak ve beklemek gerekir. Boşa arzulamak, temennisiz arzulamak, nesnelerin, her şeyin ötesinde boşluğu istemek; bu aynı zamanda mutlak iyiliğe yönelmek anlamına gelir. "Boşlukları doldurucu, acıları hafifletici inançları, ölümsüzlük inancını ... olayları Tanrı'nın yolladığına inancı -kısaca dinde aranan 'avuntuları' terk etmek gerekir." (s. 41) Kişi zihinsel boşluk ya da ahlaksal boşluk anları aracılığıyla bir parıltı süresince doğaüstüyle temas kurma imkânını bulur. Ancak bu boşlaşma sırasında insan kendini çevreleyen dünyanın tüm baskısına maruz kalır ve düşme riski altına da girer. Weil boşluk gibi mutsuzluğun da kurtarıcı bir etkisi olduğunu düşünür. "Fiziksel ıztıraplar (ve yoksunluklar) cesaretli insanlar için ... insan sefaletinin duyarlı bir tanığı olmalıdır." (s. 59) Mutsuzluğun neden olduğu alçalma insan sefaletinin anlaşılmasını sağladığı için bilgeliğin kapısını açar. Mutsuzken mutsuzluğu gözlemleyebilmek için insanın doğaüstüyle beslenmesi gerekir. Bu durumda insanın dünyayla ilişkisini askıya alıp ona dışarıdan bakabilmesi için mutsuzluk tesellisiz olmalıdır. Gelecek, hayalî yücelmelere olanak sağlayarak mutsuzluğun kurtarıcı etkisini engeller. Öte yandan "İspanyol anarşistlerin ideali gibi tamamen imkânsız bir gelecek, mümkün bir geleceğe göre, çok daha az alçalır ve ebediyetten çok daha az farklıdır. Gelecek imkânsız olarak düşünülürse, ebediyete götürür." (s. 178) Weil bireyin kurtuluşunu şimdiki anda yaşadığı hiçlikte görür. İktidar ilişkilerinin taşıyıcısı olan ben yok edilmelidir. Bu yok ediliş bazen dış dünyanın darbeleri sonucu gerçekleşir. Ben sevgisinin yok olduğu düşkünler, gezginler, fahişeler bu duruma örnek teşkil eder. Ben dışarıdan yara aldığı zaman, önce çırpınan bir hayvan gibi en uç, en acı isyan hissine kapılır. Ama ben yarı yarıya öldüğü andan itibaren, bunun tamamlanmasını ister ve kendini yok olmaya bırakır. Eğer bir aşk dokunuşu onu uyandırırsa bu, ıztırabını harekete geçiren kişiye karşı öfkeye ve bazen de nefrete yol açan en uca dayanmış bir ıztırap olur. Buradan, düşkün varlıklarda, iyilik yapana karşı görünüşte açıklanamaz olan intikam tepkileri ortaya çıkar. (s. 53) Benin dışarıdan yok edilmesi bencilliğin kalmadığı anlamına gelmez, varlık bazen çıplak, bitkisel bir bencilliğe, bensiz bir bencilliğe indirgenir. Weil'in önerisi benliğin içerden tinsel bir gücün yardımıyla yok edilmesi, düşüşün bireyin verdiği kararla gerçekleşmesidir. İnsan var olmamaya, hiçbir şey olmaya razı olmalıdır. "Sürgünde evinde olma duygusunu edinmek, yersizlikte kök salmak, toplumsal ve bitkisel olarak kökünden kopmak, dünyevî her vatandan sürülmek" (s. 62) gerekir. Dostluk düşünü kabul etmek, dostluğu arzulamak, aramak yanlıştır. Dostluk istenmeden kendini gösteren, fazladan verilen bir şeydir, yalnızlıktan kaçıp kurtulmayı arzulayan korkaklığın sığınma alanı değildir. Kapitalizm toplumu doğanın baskısından kurtarıp özgürleştirmiştir. Ancak bu kez toplum bireye karşı, eskiden doğanın gerçekleştirdiği baskıcı işlevi devralmıştır. Baskıcı sınıf kavramı gerçekliği gizler, söz konusu olan toplumun baskıcı yapısıdır. Bu nedenle "kardeşçe ilişkilerin dışında, insanları bir gösteri gibi değerlendirmek ... insanların arasında, bir vagonun içindeymiş gibi yaşamak" (s. 162) gerekir. Birey doğaüstünün ve aşkın olanın yardımıyla toplumu temaşa ederek ona eleştirel bakabilme imkânına sahip olabilir. İmkânsız olsa bile, içinde yaşadığımız kapitalist toplumda tin ile dünya arasındaki ilk anlaşmayı yeniden kurmaya çalışmak gerekir. Weil baştan itibaren bireysel varlık alanını iktidarsızlaştırmaya ve bunun toplumsal karşılığını bulmaya yöneldi. Parti, sendika vb. temsilî kurumların bürokrasinin ve iktidar ilişkilerinin alanı olduğunu görünce işçi sınıfının saf olan ve kurumsal olmayan kendiliğinden hareketine önem vermeye başladı. Kendini proleterleştirmesinin, mülksüzleştirmesinin, saflaştırmasının benzer konumdaki proletaryanın kolektif hareketiyle çakışabileceğini umut etti. Ancak sosyalist düşüncenin "yerçekiminin", reel toplumsal ilişkilerin alanına "indiğinde" yeni iktidar ilişkilerinin oluşmasında ve bu ilişkilerin gizlenmesinde bir araç haline geldiğini gördü. Bunun sonucunda işçi sınıfını toplumsal-politik dönüşümün bir öznesi olarak görmekten vazgeçti. Ezilenlerin, kendi halinde yaşayan "düz halkın" sorunlarına duyarlı olmaya, her türlü baskı ve iktidar biçimine karşı direnmeye devam etti. Hıristiyanlığa yöneldiğinde de sosyalleşmiş, kurumsallaşmış dini, kiliseyi kendine yakın bulmadı. Weil'in Hıristiyanlık yorumu toplumsalı ağır bir biçimde eleştiren, "bireyci" bir yorumdur. Bu açıdan Weil Tolstoy'dan ziyade Kierkegaard'a yakındır. Weil'in yapıtında tin, düşünce ve ifade bireyin içinde eridiği bir bütün oluşturur. Tanrı inancı olsun, sosyalizm olsun "yeryüzüne inen" her idealin iktidarlaştığı, kurumlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Öte yandan iktidar ilişkileri Weil'in yaşadığı döneme göre günümüzün post-modern kapitalizminde çok daha geniş bir ölçüde toplumsal dokuya nüfuz etmiştir. Bu ilişkilere "rasyonel ve bilimsel" bir temelde karşı çıkılması olsa olsa kurumsal muhalefetin işi olabilir. Önemli olan iktidarsızlığı amaçlayan etik, tinsel, vicdanî temelli bir direnişin oluşturulmasıdır. Zaman zaman bazı toplumsal hareketlilikler böyle bir boyuta temas ederler. Ama genellikle toplumun duyarsızlığı karşısında eleştirel azınlık ihtiyaç duyduğu tinsel dayanma gücünü bulmakta zorlanır. Simone Weil'in, bu "yerçekiminin dışındaki" kadının bize vermek istediği şey de bu direnme gücüdür. http://www.postanarki.net/anasayfa.htm |
||
|
||
bu kadını sevdim
|
||
|
||
| bu kadını sevdiysen, osmanlı döneminde yaşamış sufileri de seversin bana kalırsa... |
||
|
||
| sufilerle bağını kuramadım ?? | ||
|
||
| sufilerin yaşam anlayışıyla weil'in mistisizmi benzer. öte yandan weil'deki türden ağır bir çilecilik de (ki bu bana göre insana çok ters) sufilerde yoktur. hayatı olumlayan, ve başka insanlarla diğerkâm bir ilişki kurma anlayışı vardır sufilerin. kalenderiler, melamiler, bektaşiler gibi... | ||