|
||
| Açıkta, herkesin görebileceği şu aydınlık meydanın etrafında dolanıyorum. Kimsenin yüzü bende değil ama benden taraf. İşte bu, bu, kaybolma arzusunu dile getiriyor! Yok olabilme arzusu! Tamamen olabilme arzusu! Parçalanmış lambanın cam parçasını elime tutuşturdu o! O anda, bende taraf, görünüp kayboldu. Aldım, kestim boğazımı! Yanından geçip giderken acıdım ona! Kaybol! Kaybol! Öldürdüm senin olmayanı! Kaybol! Öldürdüm seni! Sonra intihar dedim. Kendimdeki yabancıyı görmedim asla ama öldürdüm onu! Bu hissi bileniniz var mı? Parçalan, parçalan, bölünerek sonuna dek! İstemim bir sızıcı, sayısız kez parçalanıp dağılan, uçmayı bilen, sedef! Hep olmak acı içinde ve olmak hep! Vahşinin bir temiz anlayışı bu! Doğmak istediğin vakit, batmak istersin ruh! Tıpkı yabancın gibi! Doğacaktı yeniden, herkesin önünde! Biliyordun masum... insan... Kötü ve iyinin kucağındayken de biliyordun bunu? Parçalanmış hislerle yola adımını atarsın ve seni bir cinayetle suçlamaz kimse! Çünkü yanlış yoldasın ruh! Doğru yoldasın! Herşey aynıdır, benzer bilmeceler sarmalamasın seni! Sev yabancını! Sayısız kez denedim bunu! Ah, bulabilsem kendimi bir! |
||
|
||
| yabancı! kalbinde büyüyen ot... kötü tohum...ruhsuz ve kötü gülüşlü... yüzüne , o çok tanıdığını sandığın ola ki ezberlediğin belki kaybolur diye...işte o yüzüne kendi yüzüymüş gibi bakan yaban soluk. aramızda dolaşıp bulaşmadan yürüyebilir...aramız yabancılarla doludur...kimden kopup hangimizin hesabına düştüğünü bilmediğimiz. bir odadan çıktığında bir kaç katliam arkanda kalır avı ve avcısı olduğun. bir odaya girdiğinde eski parçalandığın zamanların acıklı zaferleri ve yeni kan coşkusuyla yarı öfkeli girersin... benlikler önündeki tuhaf tarla..sanki dilediğin gibi biçebileceğin... sana kalan en sonunda hiç kimsedir. yabancı herşeyin sahibidir.. sen arada yerine konuşan ses...o kadar. |
||
|
||
| her yalancı yabancıdır. | ||
|
||
| yabancı...ne sıcak ne soğuk...hissizliğin hayranlık uyandırıcı sonra uyandırdığı hayranlığı zehirleyici sahibi... hiçbir şeyin sahibi. köşede gülümseyen ve aklını tehdit eden. yabancı için yalan anlamsız bir lükstür...ya da her gerçek yabancının paraleli olamadığı bir evrene denk düştüğü için zaten yalandır. |
||
|
||
| camus | ||
|
||
her yalancı yabancıdır. Bu kanıya varmak yorucu olmamıştır galiba! Hem yalancı ve diğeri arasında nasıl bir doğrulama sarfediliyor? Neye göre doğrulamanız? Yabancıyım kendime ama 'kendim' ikilemi yaratmadan! Kendi ile yabancı kavranabilir ama.. yabancı olan kendidir! O halde söyleminiz yersiz! Her yalancı kendisidir demeye geliyor, küçük söz oyununuz! Aslında çoğu şeyi tümleşik düşünmelisiniz! Herşey aynıdır, benzer bilmeceler sarmalamasın seni! Sev kendini! bilinmeyen yabancıdır. yalancılık bilinmemek için en iyi yoldur. kendine veya başkalrına; yalancılık = yabancılık |
||
|
||
| bu rüzgarın tadı senin hiç tadmadığın bu yolcular bilmediğin bir yerden geliyor konuştukları dil ömrünce duymadığın gözlerini sakla sen burda bir yabancısın.... |
||
|
||
| nerden gelir nereye gidersin ey yabancı? evini terk edeli, aileni bırakalı çok mu zaman olmuştur yoksa? hmmmm demek uzun zamandır susuz, demek uzun zamındır uykusuzsun.. gel sana verebilecek çok şeyim yoktur belki ama, bir temiz yatağım, bir taze yemeğim, ve bir bardak suyum... ve arkadaşlık yapacak bir kalbim vardır, alırmısın? |
||
|
||
| Azgın bir ata binerken; mutluluğu daha yeni demleyen, o, Tanrı olmamaya doğan, önce yaratabilen ki, kusurlu düşünebilen, -eskiden derinlik sağnağı denilen- yolu geçen yabancıyı, aynı halkayı dolanırken görünce çözdüm. Çözdüm yabancı yabanıma saldırıyor, aşağılara inmem gerek! Sahiplenmemek: Azgın at! Herşey gözlerime doluyor, vücüdüma doluyor. Herşey benim usumda dolanıyor. Herşey benim! Ben yaratıcı tek şey ve yaratılan tek şeyim! Ve böylece çelişiğin ahıyım! Yabancıyım! |
||
|
||
| sana uzattığım eli almamakta neden ısrar ediyorsun? artık yerli olmanın zamanı gelmedi mi yoksa, diyorsun... |
||
|
||
| Yabanın dibi fısıltıdır. Fısıltının üstü ise bencilliktir. Aşırı ben'in korkunç noktası ve omuzların bayat yükselişi! Oyun sahasında bu şekilde oynamak istemem. |
||
|
||
| Bana yaklaşmak istediğini duydum. Bu çölün bir sahasında değilim oysa! Unut! İhtişamın içinde eriyen ihtişam kendini karşılamalı, şerbetin yudumu bile zehre bulanmış kabın içinde. İhtişam birazdan gibi, dağılacak boğumlar halinde. Bana dokundun, senin içindeki kendimi ve sapkı'mı gördüm. İsteneni bilen yabancı! Gerçek bir hengame suratı ile! Yaklaşma bana! Unut! |
||
|
||
| Yabancı eldivenlerini çıkardı, çıkıntının üstüne bıraktı ve parmaklarını oynattı. Daha önce ellerinde eldivenleri görmediğini bildiği halde sakin tavırları korumaya çalışan Septe, yüzünü Kateriada’ya çevirdi ve belirli noktaya saplanmış aynı titiz gözleri gördü. Bir büyücü alışılmazdır. Olmadık anda şaşırtabilir ve yürümez olur, olanaklar görünmeyip çoğalınca. Kılıf bulma ustası Septedir, aslı gereği o böyledir. Ama direk kılıfı yapıştırdığını ise yapıştırdığı anda unutur. “Büyücü müsün? Onları nasıl giydiğini bilmiyorum?” “Sen nasıl giydiğini biliyor musun?” “Neyi?” “Giydiğimi bilmediğin şeyi?” “Nasıl bir cevap bu? Nasıl giyilir mi?” “Bildiğin şeyin arka kapısında bir şey yaptım. Çözüm tek değil!” “Ama ben bu çözümü bilmiyorum.” "Çünkü sen çözüm bekliyorsun. Burada olmamı öngörüyorum, seni öngörmesem burada mı olursun?” Mantıksal çözümleme yarar işe bellek bir mukavva ise... |
||
|
||
| pekı ya yabancılasan yanlarımız mukavvalasan belleklerimize inat mantıksızlasarak mı yabancılasır? |
||
|
||
| Mantıksal çözümleme yarar işe bellek bir mukavva ise... Çoksun yabancı! Çok saldın! Erittim de seni, hala Üzeri ırmağında dolandığını duydum! Eriyince batmayı marifet bildiğine göre!... Bak ırmak bile tanımadı kimseni! Bildiğine göre bensin? Bu gün yeni bir eldiven giydim, oysa kollar bacaklar için es geçtimde seninle anlaşmayı, boyunduruğuna sunmadım mı? Kendimdeki yabancıya bu mümkün değil! Bu bir ganimet değil! Çaldım da tekrar, duymadın mı? |
||