SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Milliyetçilik

Konu: "Milliyetçilik savaş doğurur",

Sayfa: [ 1 ]

13.06.2005 02:39:11

Hazırlayan: PINAR SELEK

"Savaş ortadan kaldırılmak isteniyorsa anlaşılmalıdır. Anlaşılması için de incelenmelidir"
Quincy Wright

Dünya savaştan kırılıyor... Savaş, gözlerinden çaresizlik akan insanlık için mahkum oldukları bir cehennem. Günahkarız ve cehenneme mahkumuz.

İlk günahımızdan mı kurtulamıyoruz? İlk günahımız ne? Bilgelik ağacından bir elma kopartmak mı? Hangi günahımız bizi savaşın içine gömüyor?

Savaşlarda uygulanan tüm vahşetler tanrısal oyunlara bağlandığından meşru görülürdü. Kötülük meşruydu. Çünkü kötü tanrılar vardı ve savaşları bunlar yönetiyordu. Tanrıların pek çok oyunu vardı. Her türlü komplo, kandırmaca yapılıyordu. İnsanlar fareye dönüşüyor, yarasalar insan oluyor, uygarlıklar kül olabiliyordu.

Hala böyle oluyor. Artık eski mitolojilere kimse inanmıyor. Sömürü de, iktidar aygıtları da, savaş da bilimsel.

Modern çağın mitolojisi milliyetçilik. Modern mitoloji bilimle kuruluyor. Cinsiyetçilik ve militarizmle yapılanan milliyetçilik, savaşı kaçınılmaz, zorunlu, hatta kutsal kılıyor.

İnsanlar artık Tanrı için değil, ulus için, bayrak için ölüyor. Din yerine ulus, itaati emrediyor. En büyük suçlar, en korkunç yıkımlar milliyetçilikle normalleşiyor. Hukuk, ulusal güvenlik uğruna çok rahat çiğnenebiliyor... Milliyetçiliğin yarattığı kutsallık havası, insan hayatını değersizleştiriyor.

Milliyetçi söylemlerle çocuklara tecavüz ediliyor, insanlar öldürülüyor, gaz odalarında boğuluyor, dilim dilim doğranıyor, gözü-kulağı-beyni deşiliyor, bedenler sabun yapılıyor, ormanlar yakılıyor, hayvanlar telef ediliyor, işkencenin her türlüsü uygulanıyor. Milliyetçilik adına insanlar linç ediliyor, çocukların bedenine bayrak dikiliyor.

Modern çağın vebası milliyetçilik tüm suçları meşrulaştırıyor.

Düşman Kim?

Ulus-devletleri yıkanlar onları yapanlardır. Sınırları yıkanlar, onları kalın çizgilerle çizenlerdir. Bir ulus devletin oluşumu bir başka devletin yıkımıdır. Her yeni devlet bir savaş potansiyelidir. Savaşla çizilmiş sınırlar sadece savaşla korunabilir.

Savaş bittiği anda ulus-devlet ve onun sınırlarının bir hükmü kalmaz. Ulus devleti milli güvenlik esasına göre savaş örgütü korur. Tocqueville "Egemen devlet gücü en iyi biçimde devletler yoluyla sınırlandırılabilir" diyor. Ulus devletlere ait olan her sınır, bir savaş anlaşması gibidir. Anlaşma, sınırlar arasındaki devletle tüm dünya arasındadır. Çünkü dünyadaki tüm ulus-devletler, hatta devletsiz uluslar, topluluklar, kendilerini sınırlar içinde tanımlayan bir sisteme göre "potansiyel düşmandır."

Seneca'nın "savaş milletlerin varoluşunun doğal bir sonucudur" demesi boşuna değil.

Ulus-devletlerin başlı başına şiddet aracı olduklarını ve varlıklarının bile savaşı kışkırttığını söyleyen Marks diyor ki:

"Sınırlar savaşın çıkarlarına göre saptanırsa, istemlerin sonu gelmez. Çünkü her savaş hattının, zorunluluk gereği, yetersizlikleri, kusurları vardır ve bu yetersizlikler yeni bölgeler ilhakı ile düzeltilebilir. Bundan başka, sınırlar hiç bir zaman kesin ve adaletli bir şekilde belirlenemez; çünkü daima yenen tarafından yenilene zorla kabul ettirilir. Bu yüzden de, kendilerinde yeni bir savaşın tohumlarını taşırlar."

Savaşlarla sınırlar çiziliyor. Bu sınırlar kimleri ayırıyor? "Bizi" ve "ötekileri."

Biz kimiz? Ötekiler kim? Ayrı bir dili konuşanlar mı? Tenleri ayrı renkte olanlar mı? Çekik gözlüler mi? İnsanlar mı? Canlılar mı? Bu dünyanın yerleşikleri mi? Kızları, babası, annesi olanlar mı? Bebekken altını pisletenler mi? Acıkınca yutkunanlar mı? Ölesiye sevenler mi? Sevince ağlayanlar mı? Yüksek sesle şarkı söyleyenler mi? Evet ama aynı zamanda ötekiler. Ötekiler, şarkı söylemez mi, sevmez mi, ağlamaz mı, gülmez mi?

Ötekiler neden öteki? Biz neden biziz? Biz ile öteki ortaklaşamaz mı? Birbirini zenginleştiremez mi?

Milliyetçi, bu sorulara net yanıtlar verir. Ötekiler ve biz arasındaki mesafeyi keskinleştirir. Eşitsizliği meşrulaştırır, egemenlik ilişkilerini ve şiddeti doğallaştırır.

Yeni din: Milliyetçilik

Bilindiği gibi modern bilimin temellerini attığı 19. yüzyıl, "milliyetçilik çağı" olarak anılır. Ama milliyetçilik düşüncesinin kökenlerini 18. yüzyıla kadar götürmek mümkün. 1920'lerde ise bir sosyal bilim konusu olarak ele alınıyor.

Pozitivizm yükseldiği bu dönemde, zihnin bedenden bağımız olabileceği, tarafsız kalabileceği, dolayısıyla evrensel yasalar çıkarabileceği, dünyanın evrensel aklın hizmetine sunulabileceği felsefesi tüm egemenlik uygulamalarına meşruiyet zemini sağlıyor. Aydınlanmayla ortaya çıkan zihniyet, dinsel kutsallığı, "zorunluluk yasasıyla" yeniden üretiyor.

Liberalizmin babası sayılan Adam Smith, teorisini sosyal Darvinizme dayanarak orman kanunlarının toplumsal dönüşüm yasalarıyla aynı olduğunu savunuyor. Doğa kurallarını insan merkezli bir bakış açısıyla okuduğu için, devletlerin dış politikalarının bencil çıkarlara dayandığını, devletlerin, dolayısıyla da savaşların kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Ulusçuluğun savaşçı özünü sık sık vurgulayan Hobbes, bu tezini kanıtlamak için savaşı insanın doğasına yüklüyor. Bir de diyor ki: "Kılıç olmaksızın sözleşmeler, sözcükler bir anlam taşımaz."Ê

Felsefesiyle modern çağa damgasını vuran Hegel de devletin varlığının en yüksek amaç olduğunu savunuyor. Bireyleri ve toplumu bunun karşısında birer araca dönüştüren Hegel'e göre, ulusun varlığı için savaş, gerekli hatta kimi zaman yararlıdır. Georg Simmel de, Fransızların milli kimliklerini, İngilizlerle giriştikleri savaşlarda kazandıklarını söylerken, savaşın milli kimlik üreten yönünü öne çıkarıyor. Renan ise, milletlerin "kahramanlıklarla dolu ortak bir geçmiş ve zaferlerle" millet olduğunu söylüyor.

Burjuvazinin yükselişiyle şekillenen modernleşme sürecinde, mutlak düşman söylemi, milliyetçi öze kavuşturulup bu biçimiyle egemenlik söylemi içine eklemleniyor, savaş da siyasetin tartışılmaz bir parçası haline geliyor.

Marksizm, bilimsel olarak kurulan savaşı bilimsel bir yöntemle eleştiyor ve savaşın sınıfsal nedenlerini açığa çıkarıyor. Ancak sınıf mücadelesinde, egemen sınıflara karşı zorunlu savaşlardan bahsediyor. " Her sosyalist ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu 'büyük' devlete karşı kazanacağı zaferi sevgiyle karşılar" diyen Lenin'den sonra Mao "iktidar namlunun ucundadır" diyor. Bu söylemlerle gelişen ya da sosyalistlerce desteklenen antiemperyalist "ulusal kurtuluş savaşları" ile savaş yeniden kutsanıyor. Haklı savaş-haksız savaş ikiliği iyi milliyetçilik-kötü milliyetçilik söylemini de besliyor.

Devlet mi, ulus mu?

İyi milliyetçilik-kötü milliyetçilik ayrımı sunidir. Bu ayrım, aynı olgunun farklı biçimlerini, bize ayrı olgularmış gibi sunar. Çeşitli koşullarda farklı biçimlerde ortaya çıkan milliyetçi söylemler, aynı olgunun farklı yansımalarıdır. Milliyetçilik milliyetçiliktir.

Milliyetçilik, sınıfsal gelişmenin belli bir evresinde, toprağa bağlı bir devletin ya da bu tür bir devlet kurma arayışının bir ürünüdür.

Fransız ya da İtalyan ulus devletlerin kuruluşu da çeşitli şiddet araçlarının iç içe uygulanmasıyla olmuştur. 1789 Fransası'nda halkın %50'si Fransızca konuşuyordu. 1860'da İtalyan birleşmesi olduğunda halkın % 2'si İtalyanca biliyordu. Bugün Belçika'da okullarda öğretilen Flamanca bir kuşak önce konuşulan Flamaca değildir.

Sanıldığının aksine, milliyetçilik ulusal kimliğin doğal yapısını güçlendirmez. Milliyetçilik hayali bir ulus yaratır ve ulusun kimyasını bozan, kültürünü çarpıtan bir mühendislik çalışmasıyla bir millet kurgular. Bu kurgu, kültürel kimliği çoğu zaman bozar. Bir zamanlar insanların kültürel kimliklerinin bir parçası olarak üzerine titredikleri şey, artık milliyetçilikle siyasi bir kimlik haline gelir ve üzerlerine tam uymayan bir gömleğe dönüşür. Kolları kısa da gelse, yakası sıksa da, herkes bu gömleği giymek zorundadır. Çünkü devlet mekanizması tarafından üretilen başka bir giyecek yoktur.

Devlet ulusu öldürür

Ulus, devletle özdeşleşmek zorunda olmayan, çoğu kez devletsiz ortaya çıkan süreçler yığınıdır. Milliyetçiliğin nihai amacı ise devlet kurmaktır. Devlete göre, devletin ihtiyaçları sınırında bir millet kurgular. Ulus, devletle yeniden yapılandırılır.Ê

Bir diğer ifadeyle, devlet ulusu "yaratarak" onu "bozar." Devlet ulusa tecavüz ederek sahip olur. Sahip olduğu bu varlık kadınsı bir nitelik kazanarak uğruna her türlü savaşın kutsanacağı bir sembole dönüşür. Devlet ulusu öldürür. Bu nedenle "millet" ve "devlet" kavramları sık sık birbirinin yerine kullanılır.

Farklı bölgelerde farklı araçlarla, siyasal ve ulusal birimi eşleştiren milliyetçilik, siyasal bir düzenin, üyeleri arasında bir ortaklığın vurgulanması için onları çeşitli araçlara bağlar. Ulus-devlet, yönetimi altındaki halkı türdeşleştirir. Ortak simgeler yaratır, ortak tarih kurgular. Milliyetçilik, egemenlik koşullarında emilir, rutinleşir. Milliyetçilik devlet ve benzeri kurumlar aracılığıyla toplumsallaşır ve hayatın alışkanlıklarına sinerek her gün yeniden üretilir.

Dolayısıyla millet devleti kurmaz. Devlet, kendine göre, yukarıdan aşağıya milleti kurar. Bunu insanların ihtiyaçlarına ve doğal hayatlarına göre değil, kendi ihtiyaçlarına uygun milli insanı, devletleşen insanı yaratarak yapar.

Milliyetçilik toplumsal bir hastalık

Milliyetçilik sadece sıcak çatışmalarda ya da bayrak linçlerinde beliren saldırgan bir ideoloji değildir. Milliyetçilik sadece Mersin'de ya da Trabzon'da gördüğümüz histeri değildir. Bu histeri her yerde gündelik yaşamın içine sızmıştır. Çağımız milliyetçiliği aşamamıştır. Milliyetçilik toplumsal bir hastalıktır. Amerika'da da, İran'da da, Türkiye'de de, Kürdistan'da da, Ermenistan'da da, Rusya'da da, Çin'de de farklı özelliklerle de olsa toplumsal gözeneklere sinmiştir.Ê

Milliyetçilik, bilincimize şekil veren, dünyayı görme ve yorumlama biçimimizi belirleyen bir söylemdir. Bu söylem, kimliğimizi belirler, günlük konuşmalarımızı, davranış ve tutumlarımızı yönlendirir.

Tanımlı bir millet kurgusundan yola çıkan milliyetçiliğe göre, tüm çıkar ve değerlerden üstün olan millet adına yapılan her şey meşrudur. Dünyayı iki kategoriye ayıran milliyetçilik ayrımcıdır. Biz ve ötekileri ayırır. Ötekiler her an düşman olma potansiyeli taşır.

Millet adına kendini var eden, milletin sembolü olan devlet, şiddet araçlarını, fiziki güç kullanımın yasal tekelini ulus adına elinde bulundurur. Kendi varlığını milliyetçiliğe dayandıran devletin, millet adına silahlanma hakkı vardır. Ulus-devlet, kendi toprakları üzerinde şiddet araçlarının meşru olarak kullanılmasını kontrol eder. Dış ve iç egemenliği elinde bulundurur. Birey ise, millet adına, devlete mutlak anlamda teslim olur.

Milliyetçiliğin toplumsallaşması

Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan biridir. Bilindiği gibi, ordu, ilk biçimlenişinden itibaren eril bir kurumdur. Devlet, "ulusal güvenlik" adına, yeni ve daha otantik bir ulus yaratmak uğruna, askeri kuvvetlerini konuşlandırırken "erkek" olmaya yeni anlamlar yükler.






13.06.2005 02:41:20
Hazırlayan: PINAR SELEK

Milliyetçiliğin toplumsallaşması, aynı zamanda militarizasyon süreciyle de paralel işler. Şiddete dayalı imgelerin, duyguların ve davranışların tüm topluma nüfuz etmesi süreci olan militarizasyon, bütün toplumsal organizasyonların siyasal düzlemde aynılaştığı, hakim söylemle uyumlaştığı bir süreçtir. Milliyetçi söylemle militarize olan bir toplumsal yapının bütün kurumlarına şiddet hakim olur. Savaş, çarpışma, şehit, zafer, yenilgi ve hain kavramları sivil konularda bile gündelik hayatın bir parçası haline gelir. Militarizasyon toplumu ordulaştırır. Elde bayrak nutuklar attırır. İnsanların kollarını kırdırtır. Binlerce insanı iki çocuğun karşısında savaştırır. Katil eder. ÊÊÊ ÊÊÊÊÊÊÊÊ

Kamusal bir iktidar ideolojisi olan milliyetçilik, toplumsal iktidar ideolojilerine dayanır. Egemenlik ilişkileri analitik olarak farklı da olsalar, birbirini besler, birbirine eklemlenir, iç içe geçer. Milliyetçilik de toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiştir. Söyleminde ve pratiğinde en çok cinsiyetçilikle iç içe geçer.

Ulusal cemaatler inşa edilirken, kadınlık ve erkeklik rolleri yeniden tanımlanır. Milliyetçi ideolojiler, stratejiler ve yapılar, erkeklik imtiyazlarının, günün koşullarına uyarlanıp yeniden üretilmesinde açık bir işlev görürler.

Erkek erkeksiliğiyle devleti, kadın kadınsılığıyla, toplumsal cinsiyet kalıplarına uygunluğuyla erkekliği, milliyetçiliği ve militarizmi güçlendirir.

Devletin, kendi ulusunu kurgulayıp inşa etme süreci, toplumsal cinsiyetin damgasını taşır. Toplumsal imgelemde bir milli cemaat yaratmak için toplumsal cinsiyet kalıpları kullanılır. Modern devlet mücadelesi, kadınlık rollerini modernleştirerek kendini oluşturur. Milliyetçilik kadını sembolleştirir. Vatan, ülke dişileşir. Ev içi yaşanan sorunların gizliliği ulusal güvenlik söylemini besler. Vatanın zaptedilmesi kadının "başka erkekler tarafından kullanılmasını" ya da tecavüze uğramasını hatırlatır. Tecavüz de, savaş gibi "ataerkil kardeşler topluluğunun erkekliğini gösterir."

Rubina Saigol'ün dediği gibi, "kadınlar tecavüze uğrayınca, bu kadınların yaşadığı bir acı olarak... algılanmaz, erkeklerin uğradığı bir yenilgi olarak görülür." Bu nedenle, tecavüzün tanımlanması, cezalandırılması ve uygulanması tıpkı savaş gibi erkekler tarafından gerçekleşir. Ulusal güvenliği sağlayan erkekler bir de kadınları korumakla görevlidir.

Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan biridir. Bilindiği gibi, ordu, ilk biçimlenişinden itibaren eril bir kurumdur. Devlet, "ulusal güvenlik" adına, yeni ve daha otantik bir ulus yaratmak uğruna, askeri kuvvetlerini konuşlandırırken "erkek" olmaya yeni anlamlar yükler.

Dolayısıyla, devlet eliyle ulus inşa etme süreci kadınlar ve erkekler arası bir mücadele sürecidir aynı zamanda.

Global çağda milliyetçilik bitti mi?

Sanayi üretimi, tek başına sermayeyi arttırabilecek en son noktaya ulaşınca acil hava borularına ihtiyaç duyulur. Yeni sektörler oluşur. İletişim, reklam, halkla ilişkiler, pazarlama, sigorta gibi hizmete dayanan ve sanayi sektörünün bir alt kolu gibi işleyen ama varlıklarıyla, yeni bir kültürün, yeni bir alanın açılmasını sağlarlar. Ama asıl dönüşüm bambaşka bir sektörün oluşumuyla gerçekleşir: Müzik-eğlence-spor sektörü. Bundan sonrası hızla olur. İletişim sektörü gittikçe bağımsızlaşır. Müzik-eğlence-spor sektörüyle bütünleşerek ve diğer hizmet sektörlerini sararak yepyeni bir k‰r alanı yaratır. Kısa zamanda sanayi üretimini aşarak, uluslararası sermayeyi büyük ölçüde döndürmeye başlar ve finans sektörüyle bütünleşir. Daha önce, pazarların tükenmesi nedeniyle, sanayiye uygulanmayan bilgi torbalarının ağzı, iletişim sektörüne açılır.

Dünya birdenbire küçülüverir.

Tüm bu gelişmeler, Sosyalist Bloğun ve buna bağlı olarak gelişen birliklerin çözülüşüyle eş zamanlı olarak gerçekleşir. Ucuz emek cenneti olan çevre ülkelerin ihracata dönük sanayileşmesi başlar.

Her ülkeye bir sektör... Kimi turizm, kimi tekstil, kimi tarım, kimi elektronik.. Tek bir dünya devleti.. Tüm yatırımlar iletişime.. Mekan yok oldukça k‰r artıyor.. Eşgüdüm doğru kurulmalı... Bu yeni iş bölümünde herkes üzerine düşen görevi yapmalı.. Ama herkes... Yeni bir düzen gerekli... Yeni bir Dünya Düzeni.

Bu söylemlerin hakim olduğu yeni dünyada politik ve ekonomik birlikler, kendilerini yeni alanlara uyarlıyorlar. Yeni anlaşmalar, yeni paketler, yeni stratejiler... Ortadoğu'da, Kafyasya'da, Güney Asya'da ve Kuzey'de, sermayenin yeni ihtiyaçlarına göre, dünyayı yeniden yapılandırmak için bir dizi paket uygulamaya sokuluyor. Yeni bölgesel birlikler oluşturuluyor, ulusal ve uluslararası hukuk, parlamento ve eski devlet aygıtı yeniden düzenleniyor, özelleştirme hızlandırılıyor, sektörler yeniden yapılanıyor, iletişim sektörü geliştiriliyor, kentler yeniden inşa ediliyor, yeni insan yaratılıyor...

Amerikan Başkanı Clinton'un danışmanı olan Benjamin Barber, 1996 yılında şöyle diyor: "Eğer bir günlük gazetenin ekonomi sayfalarını okursanız, dünyanın giderek çok daha bütünleştiğini saptayabilirsiniz. Ticaret ve teknoloji sayesinde yerküre SAKİN BİR BİÇİMDE, muazzam bir tek pazara dönüşme yolunda görünmektedir."ÊÊ

Kapitalizm, teknoloji, bilgi ve sermayeyi ulus-ötesi alanlarda yeniden yapılandırıyor. Şirketlerin dünyayı paylaşımı, ulusların dünyayı paylaşımına galebe çalıyor.

Yeni Dünya Düzeni, devletler dahil, her türlü kurumu şirketleştiriyor. Sınırlar bozuluyor, coğrafyanın yeniden paylaşım mücadelesi yürütülüyor.

20. yüzyılın siyasal mimarisi yıkılıyor

İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen siyasal mimari yıkılıyor. Bu mimarinin parçaları olan BM, NATO, Ulus-Devletler gibi örgütler yapı krizine girince, yeni bölgesel birlikler aracılığıyla bu krizden çıkış aranıyor. Böylece, global şirketin hiyerarşilerine göre, bölgesel güç dengeleri yeniden örgütleniyor, burada kimi ülkelere alt-emperyalist roller verilerek, bu "kooperatif güçler" aracılığıyla kontrol mekanizmaları dağıtılıyor.

Yeni ekonomik coğrafi düzenleme, devlet, hukuk, parlamento gibi kurumların sınırlarını da zorlayınca, özelleştirme, tüm kıtalarda birden, eşgüdümlü olarak devreye giriyor. Kamu malı kavramı bir daha gündeme gelmemek üzere yok ediliyor. Özelleştirmeye direnecek güçler ise, şiddet yoluyla hızla tasfiye ediliyor. Öteki uluslara karşı örgütlenmiş ordular yerine iç muhalefetleri bastırma-kontrol işlevi olan polis teşkilatları ordulaşarak kendi uluslararası organizasyonlarını oluşturuyor. Yasama-yürütme-yargı- ekonomi kurum ve ilişkilerinin yeniden düzenlenimi ise, sektörlerin, siyasetin, hukukun düzenlenmesinden geçiyor. Bunlara katılan yeni güç ise medya.

Cumhuriyet yurttaşlığı yıkılırken, etnik ve dini tepkisel oluşumların görünürdeki gündem işgaline karşın, medyanın yeni dünya düzenin damarları oluşu sayesinde, kentlere doldurulmuş kitlelerin yalıtılmış bireylere dönüştürülmesi sağlanıyor.

İktidar, kendini kitlelerin talep ve sözlerinde yeniden üretiyor. Bu yeni dünyayı Amerikan Başkanı Clinton'un danışmanı olan Benjamin Barber, "Mc World" olarak adlandırıp şöyle diyor: "Mc World için özgürlük 36 çeşit müzik setinden birini seçebilmektir"

Artık karşımızdaki, Althousser'in ideolojik aygıtlarını anlattığı Devlet iktidarından daha başka birşeydir. Üretimin, içinde binlerce işçinin çalıştığı dev fabrikalardan çıkıp küçük atölyelerde parçalanması gibi, iktidar da bin parçaya ayrılmıştır. Ancak, telekomünikasyon sistemleriyle daha kolay koordine edilen bir parçalanmadır bu.

Tam bu noktada John Kaeane'ın sözü oldukça anlamlı: "Devlet, birileri tarafından 'ele geçirilmek' açısından yeterince toplu bir yerde bulunmadığı oranda, iletişim araçlarını radikal amaçlarla tekelleştirmek stratejisi de gereksiz hale geliyor. Dağınık iletişim ağları, sivil toplumun gözeneklerine daha kolay girerek çeşitli yurttaş grupları arasında anlam ağları inşaa ediyor."

Eğer, dünya sınırları yeniden belirlenerek, yeniden inşaa ediliyorsa, eski işbölümünün kalıntıları nasıl silinecek? "Global ihtiyaçlara" göre belirlenen yeni iş bölümüne, dünyanın farklı yerlerinde farklı alışkanlıklarla, farklı değerlerle yaşayan insanlar nasıl ayak uyduracaklar? Belki de, geçmişlerinde birbirleriyle sınır çatışmasına giren ulus devlet mensubu vatandaşlar artık, bir şirketin farklı kolları gibi eşgüdüm içinde çalışmak ya da bu sınırlarda rekabet eder gibi çatışmak zorunda kalacaklar?

Zor iştir bu. Modern yaşam zorunluluklarına direnen renk renk yaşam alışkanlıkları varken.. Kahveler, hint fakirleri, tembellik hakları, cemaat kuralları, 'informal' dayanışma gelenekleri... Üstelik devlet aygıtının denetimini diğer toplumsal kurumlardan uzaklaştırmışken. Bu köyler nasıl globalleştirilecektir? Herkes kendi rolünü nasıl içselleştirecek?

Geçmiş yok edilmelidir. Hafızalar silinmelidir. Geriye kalan tortular sisteme eklemlenmeli, ve kurulan hiyerarşi içinde yerini almalıdır. Ama toplumda zaten varolan, cinsiyete, etnik kimliğe, yaşa ve o bölgenin yapısına göre değişen çeşitli alt-üst ilişkileri bu dev mağmatik şirkete eklemlenmelidir. Müslümanlık protestanlaştırılmalı, Kürtler eşkiyalıktan badyguard'lığa atanmalıdır. Bunu kim yapacaktır? Ulus-devlet değil. Ya da tek başına o değil...

'İktidarlar bireyleştirir'

Sistemin iletişim mekanizmaları ona hiç de sahip olmadığı bir kimlik verir. Der ki Foucault : "İktidarlar bireyleştirir. Normlar, artık bireyleşenleri görünür kılar ve onları birbirleriyle rekabet içinde kıyaslanır hale getirir. Bu şekilde de hapishanenin modeli ceza vermekten ayrı bir şekilde normlar üretmek, bireyleşenleri de bu normlara sokmak üzerine kurulmuştur. Bireyleşen ve normala sokulan uysal bedenler modern eğlence toplumunun bildiğimiz üyeleri değil midir?"

Modern eğlence toplumunun bildiğimiz üyeleri elinde bayrak dans etmektedir. Modern eğlence toplumunun bildiğimiz üyeleri savaşa koşa koşa gitmektedir. Modern eğelence toplumunun bildiğimiz üyeleri milliyetçilikle içiçe gelişen bütün iktidar ideolojisini sindirmiş bireylerdir. Üstelik eskisi kadar örgütlü değil. En fazla güruh olarak hareket eder. Eskisinden daha fazla yalıtılan bireyler sürekli asker olarak hazırolda beklemektedir.

Global çağın milliyetçi piyadeleri dünyanın her yerine sürülmeye hazırdır.

Yeni dünya kocaman bir hapishanedir. Bu hapishanenin tutsaklarının beyni dumura uğratılmıştır. Yöntemler bilimseldir. Yeni dünya düzeninin yeni tutsakları milliyetçiliğin, cinsiyetçiliğin, militarizmin ve sömürgeciliğin yeni aktörleridir.

Yeni dünya düzeninde, milliyetçilik bitmemiştir. Ancak yeni iktidar araçlarıyla iç içe geçmiş ve farklı koşullarda yeni söylemlerle kendini sürdürmektedir.

Yeni dünya düzeni ulusal kimliklerin demokratik birliğini sağlamadığı, tersine bunları parçalayıp ters yüz ettiği için, yeni milliyetçilikleri doğurmuştur.

Savaşlar sürmektedir. Militarizasyon sivil araçlarını güçlendirmiştir. Milliyetçilik, cinsiyetçilik, sömürgecilik de öyle.

Artık savaş topyekündur.

Yeni bir uygarlığın, yeni bir paradigmanın yeşereceği iklime kadar böyledir.

13.06.2005 11:21:46
Çok güzel bir çalışma kutlarım troçkist değilim, avatarı Stalin'in gençlik resmi olan bir üyenin aktardıklarına tamamen katılacağıma rüyamda görsem inanmazdım.   Wink

Bir de Pınar Selek'in bu çalışması nerede yayınlanmışsa bilmek isterim...

sağlıcakla,

  :mellow:

13.06.2005 11:33:02
Bu resme çok gülüyorum tabi birde stalin ve çocuklar vardır ya o daha bi enteresandır....
        Teşekkürler Pınar Selek'e 22,23 Nisan 2005 Özgür Politika gazetesinden alıntıdır..

13.06.2005 11:50:08
 :mellow:

13.06.2005 13:40:03
Bir bağlılık ötekini yaratamazsa harap olur. Önce kendini kendine karşı meşrulaştırır devletle, sonra kendini yüceltir. Karşı koyabileceği ve böylece kendini var kılabileceği bir iktidar arar durur! Savaş iyi bir tanımlayıcıdır!

13.06.2005 14:28:01
Son bölüm cok ilgimi cekti. Dünya ekonomisinin giderek bir birlik yolunda oldugunu..

Bence milliyetcilik bu birligin yolunu kesiyor. Avrupada bazi ülkeler euroya girmedi ve
türkiyenin de avrupa birligine girmesini istemiyorlar.

Ya milliyetcilik yükseliyor yada insanlar yeni caga ayak uydurmakta zorluk cekiyor.
 


Sayfa: [ 1 ]